SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sosyoloji

Konu: Düşünme ve Sosyoloji

Sayfa: [ 1 ]

01.11.2004 13:05:12
Genel bir kanıya göre insan, kainatta bilinen varlıklar arasında en mükemmel olanıdır. Kendi zihni yetenekleriyle en küçük ayrıntısına kadar kurduğu muazzam bir sosyal dünyada yaşamaktadır. İnsanın kendi sınırları ötesini idrak edemediği için en mükemmel olduğunun ispatı elbette mümkün değildir. Ancak şu husus kesindir ki, insanda bulunan özelliklerden bir kısmı bilinen diğer varlıklarda ya hiç yoktur ya da çok ilkel seviyelerde mevcuttur. Bu özelliklerden en önemlisi akıl ve onun insana mahsus olan fonksiyonlarıdır. Düşünebilmesi ve aklına hitap edilebilmesi sayesinde diğer varlıklardan ayrı, özel bir konumda bulunmaktadır. Sahip olduğu düşünme yetkisi ve görevi nedeniyle de davranışlarının sorumluluğunu yüklenmektedir. Bu sorumluluğun ödülü geleceğini istediği gibi yine kendisinin kurmasıdır. İşte insan açısından düşünmenin önemi bu anlamdadır. Başka bir deyişle kendi geleceğini kuran insan için genel anlamıyla düşünme, en önemli özelliktir.

Özellikle felsefi bakış açısından, günümüze intikal eden miras çerçevesinde insanın düşünme özelliğini yeterince kullanmadığı da görülmektedir.[1] Halen pek çok sosyal problem çözümsüzlük içinde varlığını sürdürmektedir. Bir kısmının ise çözümü bilindiği halde toplumu yıkıcı etkileri devam etmektedir. Düşünme yeteneğini gereğince kullanmış olsaydı yada doğru düşünebilmiş olsaydı daha farklı bir durumda olabilirdi. Acaba insan ne tür özelliklere sahiptir ki kendine problem yaratmaya devam etmektedir. Sosyal bilimlerde insanı açıklayan iki genel model bulunmaktadır.[2] Bunlardan ilki biyolojik modeldir. İnsan davranışlarını şartlı refleksler fikrinden hareketle bir organizmanın reaksiyonları olarak görmektedir. Diğeri ise sosyolojik modeldir ve bu kitabın konusudur. Her iki model de bir davranışın nedenlerini iki ayrı guruba bölerek incelemektedir. Sosyolojik modelde davranışın sosyal nedenleri ele alınmaktadır.

Öte yandan düşünce , komple bir kavramdır ve çerçevesi içinde birbirinden çok farklı hususiyetleri de barındırmaktadır. Mesela, hangi düşünce doğrudur? Doğruluk ve yanlışlığın kıstasları nasıl değişmektedir? Bunlar da birer düşünce midirler, yoksa varlık için kurulmuş birer boyut mudurlar?[3] Tüm dünyanın keşifleriyle tanıdığı bir bilim adamının mı düşünceleri iyidir veya doğrudur, yoksa kendini aşmış ve her türlü beşeri zaaf ve ihtiraslardan kurtulmuş bir çobanınkiler mi? Bunların zihni yapılanmaları nasıldır ki, farklı düşünceler üretebilmektedirler? İyi ve kötü, doğru ve yanlış birbirlerinden nasıl ayrılmakta, hatta insanlara göre neden değişmektedir? Bu sorular etik ilmi veya ahlak felsefesinin soruları olmakla birlikte, kültürel antropoloji ve sosyoloji, doğru ve yanlış kavramlarının kültürlere göre değiştiğini kabul etmektedir. Rölativizm' e göre, doğrunun tarifi, fert tarafından doğru olduğu kabul edilen şey olarak yapılmaktadır. Ancak, doğru veya yanlış, sadece ferdin düşüncelerine bağlı olan bir kavram değildir. Etik (ahlak) teorilerine göre, doğru ve yanlış düşünceleri, ferdi varlığa (sübjektivizm veya ferdi rölativizm teorisi), grup varlığına (kültürel rölativizm teorisi), ya da insanüstü varlığın (külli irade teorisi) değerlerine, düşüncelerine veya tavırlarına bağlıdır.[4]  Bunların yanı sıra idraksizlik (noncognitivism) teorisi doğruluk ve yanlışlığın hiç bilinemeyeceğini söylemektedir. Natüralizm teorisi ise, tam tersi görüşüyle, doğrunun ve yanlışın durumu tasvir eden bilgilere sade bir bakışla bilineceğini söylemektedir. Non-natüralizm teorisi, biliş için mevcut olandan daha fazla bir bilgiye, mesela, sezgi[5] gibi bize doğrunun ne olduğunu söyleyen bilgiye veya ahlak kurallarının gerçeğine ihtiyaç duyulduğunu ifade etmektedir.[6]

Fakat çoğu kişinin katılacağı ortak bir yargı, insanın belli bir amacı gerçekleştirmeye yönelik istisnai özelliklerle donatılmış olduğudur. Bu büyük mânânın aslında anlamsız olduğunu iddia etmek, gülünç olmakla birlikte, insana verilmiş olan kapasitenin ve dolayısıyla da mânânın büyüklüğünü teyit eder.

Düşünme ve irade birbirinden ayrılamayan, hatta birbirlerini gerektiren kavramlardır. Varlığın hem bir irade eseri ve hem de kendisine has bir iradesinin olduğu temel kabulümüzdür. Bu bakış açısı, tesadüfî gelişmeyi öngören evrimci düşünceden farklıdır. Özellikle sosyal olayların günlük müşahedeleriyle bile, sürekli devam eden top yekûn bir gelişmenin olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu durum, seçiciliğin vuku bulduğunu, başka bir deyişle iradenin olduğunu ortaya koyar. Belli bir yönde düşünme ve davranabilme gücü olarak kabul edilen iradenin gerek şartı özgürlüktür. Sosyal yapılar da iradelerin sosyal boyutlara ulaşmasının bir sonucudur. Toplumlar birbirlerinden farklı şekillerde bilinçli ya da bilinçsiz olarak insan zihninde kök salmış özelliklerin ürünüdürler.[7]

Kısaca insan mükemmel özelliklerle donatılmış olarak yaratılmaktadır. "Yaratıcı tarafından ona, yer yüzü ve onun kaynaklarını kullanıp geliştirebilecek bir kabiliyet verilmiş, dünyaya gönderiliş gayesine uygun cihazlarla donatılmıştır. ... Canlılar içinde sadece insan, geliştirdiği medeniyeti, kendinden sonrakilere aktarma kabiliyetine sahiptir. Görüldüğü gibi, bütün bu hususlar, insanın başlangıçtan itibaren özel olarak yaratıldığını ortaya koyar."[8] Bu özelliğinin en büyük belirtisi, tam olarak kullanamıyor olmasıyla birlikte düşünme yeteneği ve onun bir sonucu olan bilme hadisesidir. Başka bir deyişle insan, kabiliyetlerini bilgi ile birleştirerek icat etmekte, üretmekte, kontrol ve hükmetmektedir.

Bilme ruhi bir hadisedir. Bilgi ise, bilmenin lisan halinde yapılanmış bir sonucudur. İdrak, tasavvur ve düşünme ise farklı birer bilme tarzlarıdır. Von Aster, "düşünme nedir?" sorusuna şöyle bir cevap vermektedir: Düşünmek, "... birleştirmek, parçalamak ve mukayese etmektir diyebiliriz. Birleştirmede objeleri bir birlik veya bir bütün halinde toplarım; parçalamakla da bir objeyi parçalarına ayırmış olurum; mukayesede ise iki veya daha ziyade obje arasında mevcut olan bir nispeti (mesela bir eşitlik, benzerlik, başkalık nispetini) öğrenirim."[9] İdrak, tasavvur ve düşünme tarzları birbirinden ayrılamaz. Biri olmadan diğeri mümkün değildir. Mesela idrak edilmeyen bir şey tasavvur edilemez veya tasavvur edilmeyen bir şey düşünülemez. Kısaca düşünme, idrak ve tasavvurla birlikte ruhi bir hadise olan bilmenin sağlandığı haldir.

Herhangi bir sosyal faaliyet de düşünme fiiline sebep olmaktadır. Marksizm’e göre düşünce ve fikirler emekten kaynaklanırlar; insanlar daha sonra toplumsal faaliyetleri süresince düşünmelerini ve fikirlerini geliştirirler.[10] Bu kanaate göre düşünme tamamen sosyal bir üründür. Veblen'e göre düşünme, kökenleri barbar toplumların özelliği olan feodal yapıdaki aristokrat sınıflara kadar uzanan boş zamanların önemli bir fonksiyonudur. Bu dönemde bir üst sınıf olan aristokrasi (Veblen bu kesimi boş zaman sınıfı 'Leisure Class' adıyla adlandırmaktadır) yalnızca yönetim, savaş, dini işler ve sporla meşgul olmaktadır.[11] Elbette düşünme sadece rahat bir hayat tarzının sağladığı boş zamanların bir fonksiyonu değildir. Çeşitli bilim ve sanat eserleri meydana getirmek için uygun imkanlara sahip olmak gereklidir, ancak zor şartların da insan düşüncesini uyaran bir diğer faktör olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle düşünce ve ürünleri, top yekün bir toplumun eseridir. Nitekim, Sapir'e göre, bir toplumun yaptıkları ve düşündükleri kültür olarak tanımlanır.[12] bu bakımdan düşünmede tarihi bir süreç de söz konusu olmaktadır. Uzun zaman süreçlerinde tecrübe edilen hayat tarzları topluluklara, milletlere ve medeniyetlere has belli bir düşünce mecrası oluşturmaktadır. Fakat herhangi bir zorunlu istikamet mecburiyeti yoktur.[13] Mesela, eski Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizmin dayalı olduğu maddeci düşünce tarzından çok kısa sürede vazgeçilmiştir. Bu bakımdan düşünceyi ve üslubunu herhangi bir veçhe ile sınırlamak doğru değildir. Sosyal çevre bireyin tutumlarını ve düşünceyi etkilemektedir.

Bu faktörlerin en önemlilerinden biri ferdin düşünme ile ilgili nitelikleridir. Acaba, birey düşünme esnasında hangi niteliklere sahip olmalıdır? Soyut düşünce için ferdî zihin bazı şartları sağlamalıdır. Sembolik olarak düşünebilmek, fikir yürütebilmek, planlayabilmek ve mümkün olan şekli bulup gerektiği gibi hareket edebilmek genel özelliklerdir. Birey ve zihni öncelikle egosantriden kurtulmuş olmalı ve çevre ile objektif münasebetler kurabilmelidir. Ancak bu takdirde zihnin olumsuz etkilerden kurtularak ve kontrol edilmeden düşünebilmesi mümkün olabilecektir. Baskı altında bulunan veya herhangi bir şekilde kontrol altında tutulan bir zihnin serbestçe hareket edebilmesi veya çevresindeki bir problemi görebilmesi beklenemez. Daha sonra iradeli bir şekilde problemi çözmeye teşebbüs etmelidir. Bunun için inisiyatifi ele alması ve problemin çözümü için uygulamaya geçebilmesi gerekmektedir. Bir konu hakkında karar verilmedikçe bir sonraki adımın atılması mümkün değildir. Çözüm amaçlandıktan sonra belli bir düşünüş istikameti seçmek gerekmektedir. Ancak düşünüşü bir görüş açısından diğerine kaydırabilmek için mümkün olduğu kadar esnek olmalıdır. Esnekliğin yanı sıra zihnin, bir meselenin çeşitli durumlarını sıralı bir şekilde muhafaza edebilmesi, birden fazla birbiri ile ilgili olmayan uyarana karşı aynı zamanda cevap verebilmesi de gerekmektedir. Ele alınan meselenin bütününe vakıf olmalı, kavrayabilmeli, ünitelerine ayırabilmeli, o mesele ile beraber olan fakat ilgili bulunmayan diğer halleri ayırabilmeli ve ayrılmış parçaları uygun bir sıra ile bütün teşkil edecek şekilde düzenlemelidir.

 

01.11.2004 20:18:56
Rölativizm teorisi bir dönem benimde çok ilgimi çekmişti. Mutlak rölativizm de evrensel ahlak kadar imkansız gibi... Çünkü toplumun yapısı ne olursa olsun bireyler aynı kültürleşme sürecine maruz kalıyor buda (her konuda değil) belirli ortak bakışa sahip olmalarına neden oluyor. Zaten bireyi kısıtlayan bu ortak bakış açısı değil, bunun toplum tarafından bireye dayatılma çabası...

Ortak doğruların varlığından rahatsız olmak kişiyi rölativizme itiyor, halbuki doğrunun ortaklığı, yanlışların çokluğu kadar çeşitliliğe hizmet edebilir...

 

02.11.2004 00:16:27
sevgili Black toplumun gucu ortada toplumun yanlisi senin dogrunsa ve dogru olanda senin dogrunsa-yine de sen yanlisa girip-toplum gözunde dogruyu secmis oluyorsuun-.

02.11.2004 01:11:51
Toplumun doğrusunu benimsemek değil tabiki dediğim, kendi doğrunu savunmak zorundasın. Ben sadece ortak doğruların varlığının rahatsız edici olmadığını kastetmiştim... Mutlak rölativizm derken herkesin mutlak biçimde doğrularının farklı olacağı anlaşılır...

02.11.2004 01:18:23
Bende onu diyorum toplumda kendi dogrunu savunmazsin ..senin dogrunu bile yanlis diye benimsetirler sana.

03.11.2004 13:52:26
Şu an mevcut toplumsal anlayış üzerinden konuşuyorsan kesinlikle haklısın; toplumun doğrusunu benimsemeyen deliden tut, teröriste kadar her türlü damgayı yiyebilir...

Çeşitliliğin ve farklılığın avantajlarını henüz keşfedememiş bir yapı var şu anda...

04.11.2004 12:58:03
Yengem toplum biyeri dogru yaptigi isten bile döndurebilirmi? yani ksiiye istemeden de kötuye yönlendire bilir mi? evet
Kimse kisinin saglamligini anlatmasin-ki toplumun gucu cok buyuk ustumuzde belkide kultur sebebiyle peki Bu faktörlerin en önemlilerinden biri ferdin dusunnme ile ilgili nitelikleridir deniliyor? bir tezatlik yok mu?

20.10.2005 18:27:15
sosyal olan düşünmez
düşünen de sosyal olamaz...


Sayfa: [ 1 ]