|
||
vay prayvit, şimdi böyle olduk demek
|
||
|
||
Farkındaysan uzun zamandır demişim Kiya senden bi şiir istedik onu bile yazmadın. üvey üye muamelesi yapıyorsun sen bana
|
||
|
||
istedin de yazmadık mı ayol, valla kalbimi kırdın çattadanak, olmuyor böyle prayvit, olmuyor
|
||
|
||
Bakınız sayın kiya http://sifirforum.com/uyeler/fantastik_sifir_forum_kahramanlari_2-t17297.80.html ![]() Nisancım görüntü kirliliği yaptıysak affola
|
||
|
||
iyi ama istekte bulunmamışsın ki, ama gönlümden koptu size bi şiir yazacağım ![]() kız pirayvit geldin sen daha dün çerkes'ten gönlümü çaldın hemen pek çabuksun herkesten kız prayvit ne desem boş içtim biraz oldum sarhoş seni görünce gözlerim oldu gönlüm valla bir hoş
|
||
|
||
| kız pırayvıt yak bir ağıt yada birak sar bi sigara al sana A4 kağıt derdini kederini dağıt belki bunlar sana zıt anlayışları kıt a lo cubana lö bırayn ceyms gibi bisey olmuş mu ne basınca soguturdum pencere pervazında bazen de cok usurdum kışın o ayazında farketmezdi, sonu birdi sonucta eldi hatta kirdi ulan denyo sabah olmus yine zaman sana girdi |
||
|
||
| Karanlık Düşleri Sonra bir gece ışıkları söndürüp karanlığı yaktım. Hazeranlı koltuğa çöreklenip, aslında senin, annemin çocukken yaptığı zencefilli kurabiyeler gibi, yıllar geçse de damağımda kalan bir tatmış gibi olduğunu düşündüm. İyi pişmiş, kırılgan ve ağızda dağılıveren... Ancak yutkunduktan sonra özündeki rayihaya ulaşabildiğin ve artık bulunmayan bir tat...Senin hangi tatları sevdiğini bilmeden, tarifler deniyordum. Zira sen gelince yaptıklarımın içinde tarife en yakın olanı pişirecektim sana... Sofralar kuracaktım. Aşk, hangi tatları sevdiğini bilmemi gerektirmiyordu çünkü... Geceden yağmuru yemiş, üşümüş sokaklarda dolaşıyordum. Karanlıklarda uzayıp gidiyordu benden önce gölgem... Sadece ellerim ve burnum üşürken, bir zaman gelmişliğini düşünerek, seninle yürüdüğümü varsayıyorum. Nicedir komodinin ikinci çekmecesinde imzasız ve ikiye katlı mektuplar biriktiriyordum sana... İsmini oldukça silik bir o kadar da okunması zor karakterlerle yazıyordum. Kimsenin olmadığı bir evde, seni daha bir benimmiş gibi hissetmek için... Her solup giden günün ardından, senin gelişini bir gün daha düşüyordum takvimden... Görmeden, dokunmadan özlüyordum seni, tüm göreceli aşklara inat! Üstelik saçlarım uzamıştı. Tıpkı aramızdaki mesafeler gibi... Belki de uzadıkça daha çok seviyordum seni... Aşk uzaklıklara çevirmiyordu sırtını... Karnım acıkmıştı ve karanlık hala yanıyordu. Sözünü ettiğim geceyi bir top yumurtaya rehin ettim. Sen bile yaşadığın yerde bilmiyordun gecelerin nasıl da romatizmalı olduğunu... Oysa ben çok iyi biliyordum. Zira geceyi ben, beni de senli saatler bölüyordu. Öyle ki bazen kendi sevdası bile kin tutuyordu insana... Kendi kendini kaç kez kutsamış olursan ol, görünmez bir tutsaklık taşıyordun sırtında sevgiye dair... Heybende bir sürü adı konulmamış duygu ve ellerinde kimliksiz iklimler senin kendini tesadüfen içinde bulduğun... Aşk bir esaretti belki de ve bir bakıyordun aşkın bölüneni oluvermişsin... Sonra ani bir savunma isteğiyle bu karantina geceleri istiyordum. Başımdan temelli defetmek ve tekrar ışıkları yakmak... Ama hiç alıcı yoktu ortada... Karantinalı geceler tapon bir mal gibi elimde kalıyordu ve kuduz bir köpek gibi kendime saldırıyordum. Sana anlatsam anlamazdın. Nerde görülmüş şairin şairi anladığı? Belki anlatsam aşkın bunca savunmasız olduğunu sadece 'evet' demeyecektin ve ben o zaman biliyor olsam söz vermeyecektim sana... Karanlık hala yanıyor... Ve ben, bir mektubumda sana yazdıklarıma bakıyorum çöreklendiğim koltukta... Düş gölgeye! demişim sana. Düş gölgeye ki ardın sıra uzasın gitsin ve sen sadece düşün... Bana gölgede yaz yalanları söylediğini farz et! Hatta güneşe çıkıp kaybolduğumu düşün! Güneşli bir öğle sonrası bir şemsiye altına sığın ve soğuk bir şeyler iç genzini yakacak cinsten... Ben uzaktan, yüzünü bile görmediğim birini izleyip özleyeyim. Sen seni izlediğimi zannet... İşte aşk bu! Uzaklara orantılı aşk! Böyle demişim sana mektupta... Evet! O adını hiçbir zaman aklımda tutamadığım ağaçların pamukçukları uçuşuyor ve ben hâlâ kulaklarıma kaçacakları korkusunu atamadım üzerimden... Tıpkı senin ölüme uğurladıklarının, bir gün sanki sana seslenecekleri sanısını hâlâ içinde bir yerlerde koruduğun gibi... Ve sen yeniden gölgeye düş! Benim gözlerim uzaklarda ve sulanmış olsun. Sen belki de ilk kez bana dair bir şey yapıyormuş gibi ama hiçbir şey yapmadan Necip'in "Kaldırımlar"ını oku bana... Bu kez gerçekten ağlayayım ki kolumdaki iğnenin acısı bile susturmaya yetmesin beni... Karanlık yanmaya devam ederken, gece leş gibi serilsin üzerime, gözlerimde kirlenmiş bir beyazlık, ellerimde nefret, içimden seni çıkarıp atıvereyim karşımdaki duvara... Nasılsa nefret aşkın yandaşı değil mi? Öyleyse aşk artık geceden çıkıp gündüze savrulsun!... Bir daha mı? Bu son olsun... D.G |
||
|
||
| SÜRGÜN Ne zaman aklımdan geçsen; Açığa aldığım günlerde Gözlerimi yollara düşürdüğüm Bir sürgün trenidir Gittiğim... Hani çoğunluk vagonlarında Ellenip dillenmemiş taşra nefeslerini Musa'nın asası misali Ortadan bölüverir taze ayva kokusu Hava geçmişe keser bir an! Ciddi iştir çocukluk günlerini sürmek Sürgünde.. Ayva dişlerken omzuna düşer Yanda uyuyan adamın başı Omzunu kurtarmaya çalışırken Babanın tembihleri düşer kulağına Bir de damdan düşer gibi bir korku içine.. 'Keşke'lerle iç çekerken, Gözlerin Buğusunu suya salmış Pencereye düşer... Halbuki dökülmemiştir henüz ayva tüylerin Palazlanmamışsındır! Kaçan kızın bohçasını andırır Bavulunun iç yüzü Aşkın, bilmezliğin ve umudunla... Anket defterlerinde Hep en önemli üç şey derler ya Hiç dört olarak sorulmamıştır Mutlak yan'a alınır giderken Ada ya da kara farketmez Nasılsa yolun sonunda taşıyacağın Bavulun gibi ağır bir ıssızlıktır. Zorlukla taşırken anlarsın ki; Ustasının biçim kaygısızlığından olsa gerek Bavulunun dış yüzü gibi Ağır renklere boyanmıştır. ******* Ne zaman aklımdan geçsen; Açığa aldığım günlerde Gözlerimi gökyüzüne taktığım Bir sürgün kentidir Gittiğim.. Hani kimsenin nasiplenmek istemeyeceği Kardelenlerin Kış ortasında bahar yaşatabilirim umuduyla Cebine birkaç kelime iliştirdiği Yukarıdan aşağıya Leş gibi yaban mı havada kokladığın? Soldan sağa Leş gibi yabanlığın mı iklimden sakladığın? Kendi bulmacandaki ilk soru aklının çözemediği Ciddi iştir günleri sürmek Sürgünde.. Öyle ya da böyle alışırsın Tandırda pişmiş ekmeğe Yayıkla tanışınca anlarsın kandırıldığını.. Aslında Tereyağından kil çekmenin O kadar kolay olmadığını.. Bir gece gökyüzüne bakarken Kendi kentinin yıldızlarına kızarsın Bu coğrafyanın gökyüzü sakinleri Elini uzatsan koparabilecekmiş gibi Kayarken bavuluna bir umut daha atar gibi Işığı kesilince Hani içinden bir boşluk akar ya Gözlerini ağlatırsın Keçilerin homurdandığı Dağdaki damlara doğru kimsesiz çocuk gibi Üç anlamlı başka kelime ararsın Bir türlü gelmez aklına Boş ver! dersin gülerek Buna da alışırsın... ******* Ne zaman aklımdan geçsen; Açığa aldığım günlerde Gözlerini gözlerime düşürdüğün Bir sürgün evidir Gittiğim.. Hani ham ağaçtan yapılma Boyasız bir kapıda Kimsenin ucundan bir lokma almayacağı Bol acılı ve tuzlu Yarım ekmek arası yaradır Sana veda etmişliğim.. Gocuğunda şehirler arası bir koku Ellerinde nasıra durmuş bir ben Gözlerinde özlenmişliğim.. Ciddi iştir günleri kapılarda sürmek Sürgünde... Daha dün gibi aklımda Sana sitemle; Gözlerini düşürüver de bak! Oyulası gözlerime yar Sessizce idam ettiğimiz gecelerde İçilmiş kahvemiz durur mu Sohbete bahane?... Kaç kırk yıllık hatır yazarki? Mil çeksen silinmez Daha ne kadar kalır da göç etmez Yılanlara gelesi ayrılık Bu yorgun kirpiklerde Demişliğim... Eşiğin dış yanı Arkana bakarak gidişin Eşiğin iç yanı Seni ayrılık boranında bile sevmişliğim.. Ki; hala dönülmemiş sürgün gibi durur Ömrümün duvarına Derin bir çizik çekmişliğin.. D.G |
||
|
||
eline sağlık ![]() zaman zaman biraz kopuk ama güzel bir şiir.. |
||