SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Bilim

Konu: Tesadüf Ve Kuantum Dünyası

Sayfa: [ 1 ]

sina 24.06.2007 01:18:46
Kâinatın en anlaşılamayan yanı, anlaşılabilir olmasıdır.” der, Einstein. Bu sözle, alışageldiğimiz, sebebini hiç kurcalamadığımız şeylerden dolayı zihnimizde oluşan ülfet perdesini aralamak ve etrafımızda cereyan eden hâdiselerin fısıldadığı sonsuz hikmetin mevcudiyetini bizlere duyurmak istemektedir. Çünkü kâinatta işleyen nizâmın mükemmelliği, bu mükemmelliğin herkes tarafından açıkça görülmesine engel teşkil edebilecek derecededir. Aynen yıllarca kolumuzda taşıdığımız bir saatin işleyişindeki kusursuzluğun, ancak saat durduğunda farkına varmamız gibi.

Her şeyi maddi varlıkların birbiriyle karşılıklı münasebeti ve hareketi cinsinden açıklamaya çalışan Newton mekaniğinin oluşturduğu dünya görüşüne göre kâinat, kusursuz işleyen bir saate benzetilebilirdi. Olayların sebep-sonuç münasebeti içinde birbiriyle bağlı olması, bu ilişkinin kanunlarını bildiğimizde, hadiseleri vukuundan evvel büyük bir hassasiyetle tahmin etmemize imkân tanımaktaydı. Böylelikle gelecekteki Ay ve Güneş tutulmalarının zamanı, matematik lisanıyla belirlenebiliyor, hatta bir uydunun yörüngeye oturtulması için ne kadar yakıt ve hangi hızla fırlatılması gerektiği hesaplanabiliyordu.

Klasik fiziğin yaptığı tahminlerin (ön görü), deneylerle çok iyi bir uyuşma içinde olması, kâinattaki olayların rasgele olmayıp, matematik bir düzen ve hiç bozulmayan bir ahenk içinde cereyan ettiğine işaret etmesine rağmen, bu nizamın zihnimizdeki formülasyonu olan “tabiat kanunları”na harici bir vücud giydirilerek, bu itibari kavramların kâinatı idare etme mevkiine yükseltilmesine sebep oldu.

Halbuki eşyanın var oluşu ve varlığını devam ettirme şekli bakımından sonsuz ihtimal mevcutken, bunlardan yalnızca bir tanesine göre davranması, yani mevcut fizik kanunlarına uygun hareket etmesi, bütün varlıkların, her an bu sonsuz alternatif hareket biçiminden bir tanesini tercih edip vuku bulduran sonsuz irade ve kudret sahibi bir Kadir-i Mutlak tarafından idare edildiğini gözler önüne sermektedir.

Ancak Allah (cc), varlıkları ve fiilleri “âdetullah” diye tabir edilen külli ve değişmez kanunlara göre yarattığından, aynı sebepler aynı sonuçlar tarafından takip edilmekte ve bunun sürekliliği bizde ülfet ve alışkanlık meydana getirmektedir. Bunun neticesinde ise, zamanla “neticelerin”“sebepler” tarafından oluşturulduğu zannı yaygınlık kazanmaktadır. “Nedensellik” veya “sebep-netice münasebeti” adıyla anılan bu fenomen (olgu), klasik fiziğin tabiat hadiselerini modellemekteki başarısı yüzünden, bilimin olmazsa olmaz bir varsayımı (ön kabulü) haline gelmişti. Fakat bu münasebetin mutlak manada kabullenilmesi, meşiet-i İlahiyenin (Allah’ın dilemesi) hesaba katılmaması veya (külli kanunların tazyikinden feryat eden) bazen fertlere yapılan hususî iltifatların dışlanması anlamına geldiğinden, bir bakıma statükocu bir idare tarzını ve tamamen mekanik bir işleyişi netice vermekteydi. (Doğrusunu ancak Allah bilir.)

Bugün ise, kâinat hakkındaki anlayışımız, klasik mekaniğin bize sunduğu “saat” modelinden çok uzaklaşmış bulunuyor. Bilimin açtığı pencereden kâinata bakışımızı bu kadar farklılaştıran gelişmelerin ilk tohumu, 1900 yılında Max Planck’ın yayınladığı bir makale ile atılmıştı.

Ortaya atılan iddianın niçin bu kadar önem taşıdığını anlamak için yüzyılımızın başında fizik biliminin durumuna bir göz atmamız gerekiyor: Newton’un geliştirdiği ve kanunlarını bir sistem halinde ortaya koyduğu klasik mekanik, yaklaşık üç yüz yıldan beri giderek daha hassas hale gelen deneylerde doğrulanmış ve top mermilerinden gezegenlerin yörüngelerine kadar, pek çok hareketin nasıl cereyan ettiğini anlayıp formüle etmemizi sağlamıştı. Bunun yanında Maxwell tarafımdan matematiksel bir bütünlüğe kavuşturulan elektromanyetik kanunlarıyla ışığın yayılmasından yüklü parçacıkların hareketine, oradan elektrik motoru ve jeneratörlerine kadar birçok olayın mekanizması anlaşılmış, pek çok uygulamaya da zemin hazırlanmıştı. Hatta bu gelişmeler karşısında fazlaca şaşkına dönen birçok bilim adamı, artık fiziğin bittiğini, bundan sonra yapılacak şeyin daha hassas ölçümler almak Olduğunu savunmaya başlamıştı. İşte tam bu sıralarda, Planck’ın ‘karacisim ışıması’ üzerine yaptığı teorik çalışması yayınlandı. Bu çalışmada Planck, ısıtılan bir cismin nasıl ışık yaydığını açıklayabilmek için, ışıma yapan atomların (veya moleküllerin) belli enerji seviyelerine sahip Olduğu, bundan dolayı da yalnızca 1,2,3,... birimlik enerji “paketçikleri” halinde ışıma yapabildikleri varsayımını ortaya koymaktaydı. Esasında uğraşılan problem, meşhur bir problemdi; birçok ünlü fizikçi klasik elektromanyetik teoriyle bu ışıma olayını modellemeye çalışmış, fakat başarılı olamamıştı. Çünkü yayılan enerjinin, o zamana kadar klasik fizikte her fiziki büyüklük için düşünüldüğü gibi “sürekli”, yani her değeri alabilen bir tarzda düşünülmesi, bu durumda deneylerle uyuşmadığı gibi, kabul edilmesi imkânsız çelişkilere yol açıyordu. Planck, kendi deyişiyle bu problem üzerinde tam altı yıl uğraşmış ve çareyi klasik fiziğin en temel kabullerinden biri olan süreklilik kavramından vazgeçmekte bulmuştu. Gerçekten de Planck’ın sonuçları, yapılan deneylerle tıpatıp uyuşuyordu ve bu makale fizikte “Kuantum Fiziği” adıyla anılan yepyeni bir çağın başlamasına öncülük etmekteydi.

Tabii ki her büyük oluşumun başlangıcında görüldüğü gibi, ilk adımlar o zaman da çok ilgi çekmemiş ve kabul görmemişti. Hatta Planek dahi, yaptığı varsayım klasik fiziğe tamamen yabancı Olduğu için, yaklaşımını, ışıma problemini çözmek için kullandığı matematiksel bir numara (veya hile) olarak kabul ediyordu. Buna rağmen 1905 yılında A. Einstein, ışığın da aynen Planck’ın öne sürdüğü gibi belli büyüklükte enerji paketçikleri halinde var olduğunu varsayarak klasik ışık teorileriyle açıklanamayan fotoelektrik olayına, yani bir metalin üzerine düşürülen ışığın oradan elektron koparması hadisesine açıklık getiren bir makale yayınladı. Bu makalede anlatılan ışık modelinin, fotoelektrik olayıyla ilgili yapılmış deneylerde gözlenen bütün gerçeklerle uyuşması, Einstein’a Nobel Ödülü’nü kazandırdı. (Einstein’ın meşhur ‘İzafiyet Teorisi”nden dolayı Nobel almadığını burada hatırlatalım.) Fakat makalenin yayınlandığı yıllarda çoğu fizikçi bu düşünceleri pek tutarlı bulmuyordu. Çünkü ışığın çeşitli frekanslarda titreşen bir elektromanyetik dalga Olduğu, daha 19. yüzyılda teorik olarak ortaya konmuş ve yapılan pek çok deneyle ispatlanmıştı.

Birbiriyle tamamen çelişkili gibi gözükmesine rağmen deneylerle gösterilmiş birçok gerçek ve bu gerçekleri açıklamaya çalışan oldukça zıt teorilerin bir arada bulunması, 20. yüzyılın başlarında klasik fiziğin geçireceği sarsıntıların habercileriydi. Ancak, şimdiye kadar ayrıntı gibi görünen birtakım fiziki olayların yanında, 1910 yılında Rutherfordyaptığı tarihi bir deneyle, çok temel bir problemi klasik fiziğin karşısına çıkardı. Bu deneyde Rutherford, altın atomlarından meydana gelmiş çok ince bir tabakayı, yüksek enerjili parçacıklarla bombardıman ederek, atomların kendi boyutlarına göre çok çok küçük pozitif yüklü çekirdekler ihtiva ettiğini keşfetmişti. Böylelikle atomların, merkezde çok küçük pozitif yüklü bir çekirdek ve bu çekirdek etrafında hareket eden negatif yüklü elektronlardan oluştuğu anlaşılmış oldu. Ancak etrafımızdaki bütün maddi varlıkların yapıtaşı olarak kabul edilen atomlar, klasik fiziğe göre kararsız olmak zorundaydı. Çünkü klasik fizikteki kavramları ve düşünce tarzını atomlara uyguladığımızda, yani elektronları çekirdek etrafında dönen parçacıklar gibi düşündüğümüzde (halen yaygın olan yanlış kanaate göre atomun Güneş Sistemi’nin küçük bir modeline benzetilmesi gibi) elektronların, sürekli enerji kaybederek çok kısa zamanda (saniyenin milyarda birinden daha az) çekirdeğe düşmeleri kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyordu. Bunun sebebi de, elektronların ivmeli hareket yapan yüklü parçacıklar olmalarından dolayı, sürekli ışıma yaparak etraflarına enerji yaymalarının beklenmesiydi. İvmelenen yüklerin yaydığı ışıma enerjisinin değeri yıllar önce hesaplanmış, hatta bu prensiple bugün her yere ulaşan radyo haberleşmesinin temelleri atılmıştı.

Atomlar aslında gerçekten de ışıma yapıyorlardı. Fakat bu olay, ancak dışarıdan çeşitli yollarla yapılan uyarmalardan sonra ve sadece belli enerjilerde (yani dalga boylarında) gerçekleşiyordu. Einstein’ın ifade ettiği gibi, her farklı renk ışık, dalga boyuyla ters orantılı olacak değişen enerji paketçiklerinden oluşmaktadır. Planck sabiti (h)’nin çok küçük olmasından dolayı, bu paketçiklerin enerjisi de çok çok küçüktür. Meselâ normal bir lamba, saniyede “foton” denilen bu ışık paketçiklerinden yaklaşık 1020 tane yaymaktadır. İşte bu fotonların her biri, uyarılmış atom ya da moleküllerin normal (fizikte “temel durum”) durumlarına geçerken yaratılmaktadır. Dolayısıyla etrafımızdaki nesneleri görmemizi sağlayan ve hayatımızın temel taşlarından biri olan ışık da, atomların, bilhassa elektronların birtakım hareketleri neticesi oluşmaktaydı ve bu boyuttaki hadiseler, günlük hayatta karşılaştığımız olayların pek çoğunu büyük bir başarıyla açıklayan klasik fiziğin araç ve gereçleriyle açıklanamıyordu.


sina 24.06.2007 01:20:02
Bu yıllarda (1910-1925) genel anlayışa ters ve bilinen kavramlarla anlaşılamayan olguların çokluğu ve karmaşıklığı karşısında fiziğin içine düştüğü durum, sonraki yıllarda elementlerin yapısını ve özelliklerini anlamamıza temel oluşturacak “Dışarlama Prensibi”ni keşfedecek olan W. Pauli'ye fizikçi olmak yerine şarkıcı ya da kumarbaz olmayı tercih edeceğini söyletecekti. Gerçekten de eldeki deney sonuçlarını uyumlu bir şekilde açıklayabilmek için, o zamana kadar hiç mevzubahis olmamış yepyeni metotlar ve fiziki hâdiselere bakışta kökten bir değişim gerekmekteydi. Böylesine çaplı ve köklü bir değişim, öğrencilik yıllarında hocaları tarafından, her konunun özüyle ilgilenip ayrıntılarda kaybolmayan, büyük ilgi, konsantrasyon ve hırs sahibi bir kişi olarak tanımlanan 24 yaşındaki genç bir fizikçi tarafından gerçekleştirildi:Werner Heisenberg. Pek çok tecrübeli fizikçinin yıllar süren uğraşlarına rağmen başaramadıkları bir işte, çok genç bir dimağın söz sahibi olması, belki de gençliğinde Kant, Eflatun vb. büyük düşünürleri okuyarak geliştirdiği sorgulayıcı ve eleştirel bakış açısını, zamanın büyük fizikçilerinden edindiği doğru bilgilerle destekleyerek yaptığı cesur atılımlarla açıklanabilir. Tabii ki, doğuştan gelen Allah vergisi bir zekânın, tamamen dikkat kesilerek aralıksız sürdürdüğü çalışmasıyla bu sonuca ulaşılabilmişti. Heisenberg sadece, büyük kayaların tepesine çıkıp şiir okumak için ara verdiği çalışmasının sonunu şöyle anlatıyor: “Hesaplamalar sona erip problemin çözümü önümde belirdiğinde saat gece üç civarıydı... Önce çok derin bir şok geçirdim. O kadar heyecanlanmıştım ki uyumak aklımın ucundan bile geçmedi. Öylece evden çıktım... Ve bir kayanın üstünde güneşin doğmasını bekledim.”

Az sonra bahsedeceğimiz, kuantum fiziğinin diğer kurucuları gibi, Heisenberg de aslında bir filozof-fizikçi idi. Onun atomik olayları yorumlayabilmek için kabul ettiği ve savunduğu felsefesi şöyleydi: “Fiziksel olayları anlatmak için kullandığımız dil, klasik fizikte başarılı olsa da, atomun içinde veya civarında cereyan eden olayları tarif etmek için yetersiz kalmaktadır. Bundan dolayı biz, bir kuantum sisteminde (meselâ bir atom) belli bir ölçüm yaptıktan sonra, edindiğimiz bilgiyi kullanarak, ancak bir sonraki ölçümümüzde ne gibi sonuçlar bulabileceğimizi söyleyen bir teoriye sahip olabiliriz. Fakat bu iki ölçüm arasında geçen olaylar hakkında herhangi bir şey söyleyebilmemiz mümkün değildir.”

Heisenberg’i böylesi bir düşünceye iten şey, gözlenen kuantizasyon (ışıkta ve atomların enerjilerinde görülen süreksizlik, kesiklilik) olaylarını açıklayan bir fiziki teori oluşturabilmek için kullandığı matematiğe ait araçların, o zamana kadar hiç kullanılmamış tamamen soyut kavramlar olmasından kaynaklanıyordu. Klasik fizikte, bir cismin konumu, hızı, vs. gibi, sahip olduğu fiziki büyüklüklere normal bildiğimiz sayılarla değer verilirken (meselâ X=l.23, V =11.2 m/s gibi) (Heisenberg’in) kuantum mekaniğinde bu büyüklükler sonsuz boyutlu nxn’lik matrislerle (matematiksel bir nesne) ifade ediliyordu. Dolayısıyla bu soyut nesnelerin günlük konuşma dilinde bir karşılığı olmadığı için, ifade ettikleri fiziki büyüklükleri de klasik anlayışımızla tarif etmemiz mümkün değildi. Ancak bir fiziki büyüklüğü ölçtüğümüz zaman, onun değeri bir sayıyla ifade edilebiliyor ve anlamlandırılabiliyordu. Tabii bu bakış açısı, “ölçüm” hadisesine fiziki dünyada çok özel bir konum kazandırıyor ve klasik fiziktekinin aksine, ölçüm olayını ilk defa bir fizik teorisinin denklemleri (veya aksiyomları) arasına sokuyordu.

Aynı yıllarda, Heisenberg’ten bağımsız olarak başka bir fizikçi, Erwin Schrodinger,çok farklı bir çıkış noktası yakalayarak atomik olayları açıklama atılımı gösterdi. İki sene önce De Broglie’nin ortaya attığı madde dalgalar’ hipotezinden ilham alan Schrodinger, tüm parçacıkların hareketinin hesaplanabileceği bir ‘dalga mekaniği’ oluşturdu. Madde dalgaları hipoteziyle be Broglie, atomların kararlılığının, dalgaboyunun tam katlarının sığdığı uygun yörüngelerin oluşumuyla açıklanabileceğini savunuyordu (Şekil-1). Schrodinger de, herhangi bir kuvvet etkisi altında bu dalgaların nasıl oluşacağını ve gelişeceğini veren bir teori geliştirdi. Ancak temel problem, herkesin farklı düşüncelere sahip olduğu bu garip ve orijinal “madde dalgaları”nın veya “maddeye eşlik eden dalgalar” in gerçekte ne olduğuydu.

Klasik fizikte dalgalar çok farklı durumlarda ve çok değişik titreşimleri tanımlamakta kullanılmaktadır. Fakat her durumda, dalganın ifade ettiği veya karşılık geldiği fiziki büyüklük farklıdır. Mesela en basit örnek olan su dalgalarında dalga, su yüzeyinin yüksekliğinin nasıl değiştiğini anlatırken, ses dalgalarında havadaki gaz moleküllerinin sıkışıp seyrelmelerine karşılık gelmektedir. Yani bir dalga hareketi, belli bir fiziki büyüklüğün (yükseklik, yoğunluk, basınç gibi) konumla ve zamanla periyodik olarak değişmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla maddenin dalga özelliği göstermesi, denizdeki dalgalar gibi eğri bir yol izlemesi değil, madde- ye ait bir(takım) fiziki büyüklüğün zamanla ve(ya) konumla artıp azalmasıdır. Şimdi kuantum fiziğinde dalgaya benzer olarak neyin artıp azaldığı sorusuna dönelim. Aslında Schrodinger, teorisindeki dalgaların, genliğinin karesinin (belli bir noktada- ki şiddeti, büyüklüğü) elektron yüküyle çarpılarak, uzayın herhangi bir yerindeki yük yoğunluğunu veren gerçek bir fiziki büyüklük olmasını istiyordu. Fakat elektron yüküyle çarpılmadığı zaman, bu dalga (genliği) bir şey ifade etmediği gibi aynen Heisenberg’in matrisleri gibi tamamen soyut matematiğe ait nesneler içeriyordu. Mesela karesi (-1) olan sanal (hayali) sayılar, n-boyutlu (6, 9, ... elektron sayısının üç katı kadar) uzaylar, Schrodinger’in denkleminde yer aldığı için, bu dalganın gerçek bir fiziki büyüklüğe karşılık gelmesi pek tutarlı görülmüyordu. Sonunda, Max Born adında bir fizikçi, bu dalgalanrn şiddetinin ancak bir parçacığın belli bir konumda (ve zamanda) bulunma “ihtimalini” verebileceğini, kesinlikle gerçek (somut) bir nesne olarak algılanmaması gerektiğini, belki bizim parçacığın durumu hakkındaki “bilgimizi” yansıtan soyut bir araç olarak kabul edilmesinin zorunluluğunu savunan bir makale yayınladı. Böylece Schrodinger’in dalga mekaniği de, Heisenberg’in matris mekaniği gibi klasik fiziğe zıt bir yapı kazanmış oldu. Zaten Schrodinger, kendi teorisinin Heisenberg’inkiyle matematik açısından özdeş olduğunu göstermiş, böylece fiziki olarak daha tanıdık ve anlaşılır olan kendi teorisinin, aynı sonuçları paradokslara düşmeden, klasik kavramlarla açıklayabildiğini vurgulamak istemişti. Fakat Bom’un “ihtimal” yorumu ortaya çıkınca, aynı belirsizlikler tekrar günyüzüne çıkmıştı.

Heisenberg’in fizikte ve bilim felsefesinde yeni bakış açılarına sebep olan “Kuantum sistemi ve teorisi”, her şeyi maddede gören materyalist ve pozitivist anlayışlarda büyük sarsıntılara yol açmıştır. Madde, madde ötesi, enerji, varlık ve yokluk kavramlarının ilahi kaynaklara daha uygun yorumlarının yapılması ve birçok fizikçinin ciddi şekilde vicdan muhasebesine ve Allah’a yönelmelerine vesile olmustur.

24.06.2007 01:55:41
 Sadece bir tane ihtimale göre biçimlenme diye bir şey sözkonusu değildir. Üzgünüm ama böyle bir bakış açısı yok. Sen ölçersen mecbur bir tane sonuç bulursun konu bundan ibaret. Seçim yok. Ayrıca M kuramına göre seçim yine yok tüm ihtimaller oluşmakta gerçekleşmektedir. İhtimaller kendilerini oluşturabilecek etkinliktedirler bir dış müdahaleye gereksinimleri yoktur. Doğa edilgen değil maalesef ve bu nedenle de bir dış yönlendirici bulunamamıştır. Klasik bir Sina uslubu. Karman çorman bir yazı ve onunla hiç alakası olmayan absürd bir çıkarım. Hangi fizikçiymiş vicdan muhasebesi yapmış da Allah a yönelmiş bunu da ilk defa duydum komik bir şekilde bağlamışsın yine olmamış Smiley
Schrödinger’in kedisi olarak bilinen meşhur kurgusal deneyde bu soruya cevap aranır.

Kedi dışarıdan bakanın onu göremeyeceği bir kutu içinde yaşamaktadır.Aynı kutuda radyoaktif bir maddenin gelişigüzel bozunmasıyla harekete geçen bir düzenek mevcuttur.Bozunan parçacık %50 ihtimalle bir mekanizmayı işletir ve bu mekanizma kediye yiyecek verir.Diğer %50 ihtimal ise başka bir mekanizmayı devreye sokarak kediyi zehirler.Biz kutuyu açmadıkça dalga fonksiyonu çökmez ve bütün olasılıklar kutunun içinde dalgalanır.Kedi ne ölü ne de diridir.Bu durum elektronun yada ışık parçacığının (foton)

biz onu gözlemlemediğimiz sürece dalga ve parçacık özelliklerinin her ikisine birden sahip olmasına benzer.Kutuyu açıp baktığımızda o zaman yaptığımız gözlem dalga fonksiyonunu çökertir ve kediyi ölü veya diri olarak görürüz.Bir anlamda kedinin ölü veya diri olması bizim gözlemimiz sayesindedir.

İngiliz bilim adamı Paul Dirac(1902-1984) ,1927 senesinde o güne kadar elde edilen bilgilerle Einstein’ın görelilik teorisini birleştirerek kuantum kuramındaki bir çok eksikliği tamamladı.Dirac,bulduğu formüllere dayanarak her parçacığın bir anti-karşı parçacığı olduğunu öne sürdü ve sonraki yıllarda yapılan deneyler bu savı ispatladı.

Elektron ve anti-elektron(pozitron) çarpıştırıldığında kütleler enerjiye dönüşüp gama ışını olarak yayılır.Bunu izleyen yıllarda “yüksek enerji fiziği” gibi bazı alanlara kuantum fiziğinin uyarlanması gündeme geldi.”Kuantum Alan Teoremi” olarak bilinen bu teoremde,standart kuantum teoriminde olduğu şekilde parçacıkları katı maddeler olarak görmek yerine,onların temel bir alanın uyarımları olduğu düşüncesi vardır.Bu teoriye göre varlık denen şey aslında bir enerji havuzunun dalgalanmasından ibarettir.

Schrödinger ve Dirac 1933 senesinde Nobel Fizik ödülünü paylaştılar.

sina 24.06.2007 01:59:41
Simdiye kadar kurdugun tum anlamlı cumlelerınede ragmen : ) benım ıcın yıne de anlamsızssın cunku ınsanlara karsı durusun adabsız klasık sına tarzı yanında bıde klasık khaos tarzımız var son ıkı gundur satastıgın ınsanlar nazarında.İhtimaller kendılerını yonlendırecek suurun bılıncınde hareket ederken vardıkları noktada senın tahayyul ettıgının cok daha otesındeler.Doga edılgenlıgını haykırırken bu sese kulak veren fızıkcılerde benım bu konudakı bagladıgım son cumlede dile gelıyorlar sen kulaklarını tıka gozlerını kapa bırak suursuzca dalgalansın beynınde tum yaratılıs hıkayesı.Nasılsa tesadufen olmus bıseysın senın ıcın bı tesadufle sılınıp gıtmekde kayıp bı yasamı surmekde zor olmayacaktır...uzgunum khaos son mesajımda bı ay sonra didişmek uzere...

24.06.2007 02:02:46
.[-h(bar)2/2m]d2.y+u.y=e.y

Bu formülü anlamamışındır açıkliim. Doğa insanın ölçüm ve arzularından daha etkin olduğunu bildirmiştir scrödinger in ünlü denklemidir. Bu arada senin edilgen ve pasif küçümsediğin doğa açısından bakıldığında bir anlamımın olmasını beklemiyordum sevindim. Son günlerde aynı zihniyetteki insanların da aynı tarz bir nevi ders verme ahlaka davet etme tarzı gericiliklerine yine denk geldiğimden onların nazarında ne olduğumu da pek umursadığımı söyleyemeyeceğim. Bu birilerinin bir şeylerin nazarında yükselme arzusunun da zaten aynı hastalığın belirtisi olduğunu bilmekteyim. Yalvaracağım hiç bir varlık olmadığı gibi yaranmaya da çalışacağım hiç kimse yok çok sevindim nefretini ve kinini ortaya çıkarmayı başarabildiğim için. Ama yalanlarına söyleyecek çok söz var aslında. Doğa edilgen demek. Peki nerde görülmüş etkin olan somut kanıtı mı bulunmuş? Hayır heleki kuantumu bu konusda örnek seçmen çok daha gülünç olmuş bilenler tebessüm etmişlerdir. Allah da bir olasılık genliği ve olma ve de olmama olasılığı eşit dedin kuantumu Allah ın varlığına kanıt gösterdiğin anda. (tabi neden bahsettiğini tam kavrayamamış olduğundan olur öyle üzülme) "İhtimaller kendilerini yönlendirecek şuurun bilincinde hareket ederken" vay be bu nasıl bir kuantum açıklaması. "bu kavramların hiçbirinin anlamını bilmiyorum ben" demişsin. İhtimalin şuuru yoktur. şuur ihtimali değil belirgin tek bir seçimin ifadesidir. Yönlendiren bir erek bulunabilseydi determinizm çökmezdi. Her neyse bilimi din felsefesiyle anlatıp Allah a varmaya çalışıyorsun ama yaptığın hatalar yüzünden bir gerçekliği varsa da çürütüyorsun. Devam et sende kuantumdan Allah a var. Komedisiniz hiç olmazsa biraz anlaşılır sunsaydın şunu da okuyan anlasaydı. Kuantum öyküsü yazmışın hiç bir sonuç yok doğru dürüst neye neden olmuş neyin ifadesi bütün bunlar. Allah var. Peki.

nisan 24.06.2007 10:36:18
sevgili sina,

Eger kisi inanmak istiyorsa, inanmayi yeglemisse ,bu yolu secmisse  bunun fizikle , kimya vs. ile ilgili oldugunu sanmiyorum. Bir suredir baska topiklere de bakiyorum, ancak karsima cikan hep insan icatlari buluslari ile Allah'in varligini ispata calismak...Bunu bu sekilde yapanlara tek birsey sormak isterim. Allah'in buna(bu tip ispatlara) ihtiyaci var midir?

Ama eger boyleyse(durum tam tersi ise), burdan su cikar; Insan uretimi(bulusu, icadi vs) seyler gereklidir Allah'a inanmak, yonelmek icin... Bunlar yoksa Allah inanci da yoktur.


sina 27.06.2007 21:42:56
Nisan
  Kaınatın nasıl yaratılmıs oldugu yada bulus dıye nıtelendırdıgın konular yardımıyla allahı ıspata gıtmek degıl bızım ısımız kı bız kımız kı ıspat edelım varlıgını fakr ve acz ıcınde, yapmaya calıstıgımız sey yaratılan tum masıvada yanı allah dısındakı herseyde ısımlerının tecellı ettıgını gormektır yada bunu kavrama cabasıdır.
  İnanmanın fızıkle kımya ıle ılgısı olmadıgını soylemıssın fakat bu noktada sana farklı bır bakıs acısı sunmak ısterım ınanan ınsan yaratılan tum varlıklarda yaratıcısının naksını gorurse bu ıtıkadını daha da percımler neden koru korune bı ınancı hepımız taraflarımızdan men ederız?
Yaratmıs oldugu tum alemlerı alım sıfatını tecellı ettırerek bızlere bıldıren ALLAH ın hıcbır ıspata ıhtıyacı yoktur ıspatlara ıhtıyac duyanlar anca bız ınsanlar olabılırız.

27.06.2007 21:49:00
İşte burada iş biraz ilginç bir hal alıyor.

Her şeyde nasıl görüyorsunuz yaratıcının aksini? Yani bir kelebeğin kanatlarındaki desenlere bakıp da "ne kadar güzel bunu kesin üstün bir varlık yarattı" demek biraz kolaycılığa kaçmak olmuyor mu?

sina 27.06.2007 22:07:58
Ne nefretım nede kınım ortaya cıkmıs durumda bosuna laf etmıssın yıne khaos...senın soyledıklerın sadece arada la havle cektırebılecek kadar anlık sınırlendırıyor onuda salla... gelelım yazının ıcerıgıne ınanan ınsan yaratılan herseyde yaratıcısını bır kez daha zıkretmeye hazırdır kuantum fızıgıde bana bu tesauduf zırvasını bır kez daha hatırlattıysa ne ala ... Yazı yeterınce acık bence senın sadece bana ve ınanlara tahammulun yok o kadar aksı halde kımseye yalvarmadım yalvarmayacagım deyıpde bır ınanclının dua anlayısını yanı ehemmıyetını bu sekılde asagı cekmeye calısmazdın.
  Ne kadar dıkkate alırsın bılmem ama bundan sonra yazdıgım yazılara yalan dıyerekten cıkısını yapacaksan senı hıcbısekılde dıkkate almayacagım yada yanıtlamayacagım sana yalnıs gelenı daha da ıı ıfade etme sekıllerıde vardır bunu ınsanlara yaranmak ıcın degıl karsındakı ıle aynı ortamı paylasma adına olusturabılecegın saygından yap.
.[-h(bar)2/2m]d2.y+u.y=e.y

Bu formülü anlamamışındır açıkliim. Doğa insanın ölçüm ve arzularından daha etkin olduğunu bildirmiştir scrödinger in ünlü denklemidir. Bu arada senin edilgen ve pasif küçümsediğin doğa açısından bakıldığında bir anlamımın olmasını beklemiyordum sevindim. Son günlerde aynı zihniyetteki insanların da aynı tarz bir nevi ders verme ahlaka davet etme tarzı gericiliklerine yine denk geldiğimden onların nazarında ne olduğumu da pek umursadığımı söyleyemeyeceğim. Bu birilerinin bir şeylerin nazarında yükselme arzusunun da zaten aynı hastalığın belirtisi olduğunu bilmekteyim. Yalvaracağım hiç bir varlık olmadığı gibi yaranmaya da çalışacağım hiç kimse yok çok sevindim nefretini ve kinini ortaya çıkarmayı başarabildiğim için. Ama yalanlarına söyleyecek çok söz var aslında. Doğa edilgen demek. Peki nerde görülmüş etkin olan somut kanıtı mı bulunmuş? Hayır heleki kuantumu bu konusda örnek seçmen çok daha gülünç olmuş bilenler tebessüm etmişlerdir. Allah da bir olasılık genliği ve olma ve de olmama olasılığı eşit dedin kuantumu Allah ın varlığına kanıt gösterdiğin anda. (tabi neden bahsettiğini tam kavrayamamış olduğundan olur öyle üzülme) "İhtimaller kendilerini yönlendirecek şuurun bilincinde hareket ederken" vay be bu nasıl bir kuantum açıklaması. "bu kavramların hiçbirinin anlamını bilmiyorum ben" demişsin. İhtimalin şuuru yoktur. şuur ihtimali değil belirgin tek bir seçimin ifadesidir. Yönlendiren bir erek bulunabilseydi determinizm çökmezdi. Her neyse bilimi din felsefesiyle anlatıp Allah a varmaya çalışıyorsun ama yaptığın hatalar yüzünden bir gerçekliği varsa da çürütüyorsun. Devam et sende kuantumdan Allah a var. Komedisiniz hiç olmazsa biraz anlaşılır sunsaydın şunu da okuyan anlasaydı. Kuantum öyküsü yazmışın hiç bir sonuç yok doğru dürüst neye neden olmuş neyin ifadesi bütün bunlar. Allah var. Peki.

İşte ged tam da bu noktada nısan a yanıt verdım aslında bır kelebegın kanatlarındakı desene bakıp allahım ne guzel seyler yaratmıssın demek bır noktada tefekkur olabılır ama bılıncsızce olmasından zıyade o kanada sekıl veren renklendıren organları yada pigmentlerı bılıp ne karmasık yapıda olduklarını ve tesaduf eserı olusmuyacak kadar muntazam yapıda olduklarına sahıt olmak asl olan bılınclı tefekkuru yanı zıkrı olusturur ınsanların nasıl baktıkları ıle ılgılı bır noktadır bu.Allahın esmaul husnasının tecellı etmedıgı hıc bır zerre yoktur kaınatta ınanan ınsanın gayesı ıse bu ısımlerın tecellı ettıgı masıvayı ondan bılmektır ve varlıgında tevhıdlemektır yanı bırlemektır.
İşte burada iş biraz ilginç bir hal alıyor.

Her şeyde nasıl görüyorsunuz yaratıcının aksini? Yani bir kelebeğin kanatlarındaki desenlere bakıp da "ne kadar güzel bunu kesin üstün bir varlık yarattı" demek biraz kolaycılığa kaçmak olmuyor mu?

27.06.2007 22:36:26
Yaw ben sen dikkate al ya da alma diye yazmıyorum ki lafa bak şimdi. Kuantumun öngörülerini tam ters anlamda işine geldiği gibi üstelik de bilimle ilgisiz örneklerden hareketle yorumlamışsın onu diyoruz. Banane senin neye inandığından her şeyle inancınızı ispat a kalkışıp, "taş var, yosun var, kelebeğin iki kanadı var, insanın aklı var demek ki Allah da var" şeklinde tuhaf sonuçlara ve kesin yargılara ulaşıp "tamam Allah ı buldum bak kanıt işte" dersen itiraz eder saçma bulurum tabi. Kuantum tesadüflere bağlı bir kuram zaten nasıl onu okuyup sonra tersini iddia ettin. Tesadüf zırvalığıymış iyi oldu. Sen zırva deyince zırva oldu madde de oluşmuyor zaten ışıktan bozunan elektron-pozitron çiftlerinin birbiriyle çarpışıp tekrar fotona dönüşeceği yerde tesadüfen bir başka elektronun pozitronu yakalaması ya da pozitron un karadeliğe düşüp tesadüfen elektronun kurtulmasıyla. Ölçülmediği sürece foton un uzayın başka bir yerde aynı anda olma olasılığı da yok. Boşuna uğraşıyosunuz çünkü bahsettiğin kuram sağduyuya aykırıdır ve tamamen tesadüfleri öngörmeye çalışır. Olasılık genlikleri tespit edilebilen tesadüflerin toplamıdır. Nasıl öyle o. Ciddiye al ya da alma yazdıklarımı sana değil yazdıklarım konuya dair. Size kalsa Dünya da kafanızın çevresinde dönüyo ztn. La havle çekmiş bi de la havle çekmeye taspih saymaya benzemez atomik boyutlardaki olaylar Smiley
Sizin düşünme biçiminiz nesnel değil ki. Ne demek bu kadar karmaşa tesadüf olamaz. O kadar dediğin karmaşanın ne kadarını biliyorsun daha da sanki çamura biçim veren ellerden bahsediyormuş gibi doğayı şekillendiren Tanrının ellerinden bahsediyorsun. Bu çok insan benzeri insanla sınırlandırılmış bir doğa algısı oldu. Bu mantıkla hiç bir şey öğrenilemez. Neden doğada her şey olup bitmekteyken insan sadece kendi eylemleriyle onu sınırlandırır ki. Pekala daha bilmediğimiz bir ço şey gerçekleşiyor üstelik insan elinin başaramayacağı mükemmellikte(çünkü insan ve aklı da onun parçası ama tamamı değil) Tesadüf ne? Tesadüf olguların bir dış etkenden bağımsız hareket etmesidir ve doğada hiç bir şeyin bir insan yapısı kadar birebir olmamasından bu da anlaşılabiliyor. Bir tasarım olsa benzerlik tam olurdu. Haa o zamanda "Allah ın işine akıl sır ermez" diyorsunuz doğru ya. Yani istersen inanç istersen akıl. Garip bir çelişki ve çelişkinin kendini en tutarlı ilan edişi kenndine koyduğu isimle. İnanç. İyi de konu o değil teoriler konuşur.

nisan 27.06.2007 22:59:35
Nisan
  Kaınatın nasıl yaratılmıs oldugu yada bulus dıye nıtelendırdıgın konular yardımıyla allahı ıspata gıtmek degıl bızım ısımız kı bız kımız kı ıspat edelım varlıgını fakr ve acz ıcınde, yapmaya calıstıgımız sey yaratılan tum masıvada yanı allah dısındakı herseyde ısımlerının tecellı ettıgını gormektır yada bunu kavrama cabasıdır.
  İnanmanın fızıkle kımya ıle ılgısı olmadıgını soylemıssın fakat bu noktada sana farklı bır bakıs acısı sunmak ısterım ınanan ınsan yaratılan tum varlıklarda yaratıcısının naksını gorurse bu ıtıkadını daha da percımler neden koru korune bı ınancı hepımız taraflarımızdan men ederız?
Yaratmıs oldugu tum alemlerı alım sıfatını tecellı ettırerek bızlere bıldıren ALLAH ın hıcbır ıspata ıhtıyacı yoktur ıspatlara ıhtıyac duyanlar anca bız ınsanlar olabılırız.


Iyi hos da sina, Allah disindaki herseyde yine Allah'i kavrama cabasi biraz garip geldi. Yani bugun her buldugumuz insan icadi seyde de Allah ismi veya tecellisi aramaya calismak ne derece dogru?

Tamam guzel, inanan insan zaten her gordugu canlida, varlikta  Allah'tan bir iz bulur. Ama fizik veya kuantum bir canli bir varlik degildir ki, itikadi percinlesin...?Ustune ustluk insan icadidir.

Zaten Allah'in kendine dair ispata ihtiyaci olmasa gerek bu sifatlari ile celisir zaten, sen kendi sahsinda ispata(Allah'in varligini ) ihtiyacli misin?

sina 29.06.2007 14:36:50
  Nisan;
 Yaratılısdakı gayemız Allah'ın kendını yarattıklarına bıldırmesı ıse, elbette onun dısındakı tum masıvada da yaratanı ararız bunda garıp olan hıc bır durum soz konusu degıldır.
Sevgılı nısan bugun buldugumuz buluslarda cıkıs noktamız allahı ıspat etmek degıldır yada atılımlarımız bunun ıcın faal olmaz ama gelınen nokta onu bır kez daha anmamızı saglıyorsa bunu dıle getırmekten neden kacınalım...
 Yaratılanlar ıcerısınde canlı cansız ayrımı yapmak bu konuda bızı hıc bı yere getırmez nısan zaten mantıksız bı yol olur bugun hayretlerıne daldıgımız dogada canlı olan varlıklar dısında cansızlarda vardır ornegın gunes..konumu ıtıbarı ıle o kadar ınce bır duzene oturtulmusturkı burda yaratan ve tum kaınata hukmeden bır mutlak gucu tahayyul etmeden gecmek adıma mumkun degıldır ve sayısız ornek bunun gıbı...
   Varmak ıstedıgım nokta su kı nısan; fızık veya uzerınde konustugumuz kuantum gıbı evrenın ısleyısı ıle ılgılı kuralları bunyesınde cozumlemeye calısan bılım dalları, yaratıcının nedensellık kavramı ıcerısınde yıne onu bılmekten, onu tanımaktan bır adım bıle sasmaz hepsının hızmet ettıgı amac ozunde aynıdır cunku ınancımız bırlık tevhıd uzerındedır herseyın mutlak anlamda bırlendıgı ,teklendıgı tek kavram yanı yaratıcıdır.
   
   Yoneltmıs oldugun son paragrafdakı sorun ıcın yanıt vermeye gerek yok sanırım cunku bellı benım durusum,ınanan bırıyım ve bu ıspata zamanında bende gıttım..hangımız sorular yoneltmeyız ki hayatlarımızı sekıllendıren bu kavramlar adına ıspata gıdılmezse sorgulanmamıs eksık bır ıman, ınanan bır bıreyın bunyesınde ne kadar kalıcı olabılır yada sureklı supheler ne kadar rahat nefes aldırır ona bu anlamlar kargasasında?
İmanometre henuz keşfedılmedıgı gıbı bu imanı sabıt tutacak bır cıhaz da henuz ınsanlıktan cok uzak... Bu yuzden ıhtıyaclımısın sorusu donemsel cevaplar ıcerecektır her zaman ta kı salıh bır amelle muhkem bır ıman olusturulana kadar.



"Iyi hos da sina, Allah disindaki herseyde yine Allah'i kavrama cabasi biraz garip geldi. Yani bugun her buldugumuz insan icadi seyde de Allah ismi veya tecellisi aramaya calismak ne derece dogru?

Tamam guzel, inanan insan zaten her gordugu canlida, varlikta  Allah'tan bir iz bulur. Ama fizik veya kuantum bir canli bir varlik degildir ki, itikadi percinlesin...?Ustune ustluk insan icadidir.

Zaten Allah'in kendine dair ispata ihtiyaci olmasa gerek bu sifatlari ile celisir zaten, sen kendi sahsinda ispata(Allah'in varligini ) ihtiyacli misin?"
[/quote]

29.06.2007 19:59:24
Peki sorum şu sina, yaratıcının illa ki bir şeyleri mi yaratması gerekiyordu kendi varlığının bilinmesi için?

Yani neden böyle bir şeye ihtiyaç duysun ki öyle kusursuz bir varlık, neden bizi sadece kendini bilelim diye yaratmış olsun?

sina 30.06.2007 14:21:43
Ged sorunun mahıyetını butun olarak anlamamak ıle beraber neden yaratıldık sorusunun bendekı yanıtı; yaratıcının kendısını bıldırmek ıstemesıdır.Fakat bu yanıtının yaratıcının kusursuzluk sıfatı ıle neden ters dusecegını anlayamadım. Varsa baska sunabılecegın nedenler onlarıda konusabılırız.
Peki sorum şu sina, yaratıcının illa ki bir şeyleri mi yaratması gerekiyordu kendi varlığının bilinmesi için?

Yani neden böyle bir şeye ihtiyaç duysun ki öyle kusursuz bir varlık, neden bizi sadece kendini bilelim diye yaratmış olsun?

flzf 30.06.2007 14:30:19
tanrı sadece olabilirlilikte saklı kaldığı için nedenlere doğru cevaplar vermek imkansız gözüküyor
zor olsa kolay da imkansız biraz zaman alıcak


Sayfa: [ 1 ]