SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Antropoloji

Konu: Sosyal Psikiyatri ve Antropoloji

Sayfa: [ 1 ]

29.10.2004 03:35:40
SOSYAL PSİKİYATRİ VE SOSYAL ANTROPOLOJİ

(Kaynak: Adnan Ziyalar, Sosyal Psikiyatri, Yüce Yay. 1999.)

SOSYAL ANTROPOLOJİYE KISA BİR BAKIŞ
Hayatın orijini: Termodinamiğin ikinci prensibine göre bir enerji şekli bir başka enerji şekline çevrilirken arada bir kısım enerji kaybolur. Bu görüş açısından bakıldığında canlı organizmaların kendiliğinden meydana gelmesi imkânsız gibi görünmektedir. Çünkü canlı organizmalarda her çeşit aktivite ve oluşum bir enerji artımını gerekmektedir. Gerek tek hücreli ve gerekse çok hücreli komplike canlılar moleküler organizasyonları için enerji depolarlar.
1934 yılında H.C. Urey, kendisine Nobel armağanını kazandıran şu denemeyi yaptı. İçinde su, hidrojen, amonyak ve metan gazı bulunan bir kabın içinden arkadaşı Dr. Stanley Miller'in teklifiyle elektrik akımı geçirdi ve bu arada hararetin 80°-90° santigrad arasında bulunmasını sağladı. Bu deneme sonucunda aralarında canlı organizmada da bulunan 25 çeşit aminoasit elde edildi. En önemli yanı da bu aminoasitler elde edilirken kabın içinde serbest oksijen bulunmaması idi.
Bu araştırma başlangıçta bilginleri hayatın tüp içinde gerçekleştirilebileceği gibi bir kanaate götürdüyse de sonraları bunun boş bir hayal olduğu anlaşıldı.
Bu konu üzerinde tartışmak üzere 1957'de Moskova'da toplanan bir bilginler heyeti hayatın varolması için şu dört şartın gerekliliğini ileri sürdü:
1- Ortamda bol ve serbest hidrojen bulunmalı ve bunun yanı sıra oksijen çok düşük oranda veya hiç olmamalıdır.
2- Ultraviole şualanması tarzında bir enerji yeterlidir, moleküler rekombinasyon için enerji birikimi olmalıdır veya volkanik püskürme ile çevre yeteri kadar ısıtılmış bulunmalıdır.
3- Canlı organizmanın geliştirilmesi için uygun organik bileşikler yukarıda sayılan ortamda birikmiş olmalıdır.
4- Atmosferdeki hidrojen tedricen azalmalı ve oksijen satürasyonu artmalıdır.
Bu safhada her ne kadar organik bileşiklerden bahsedilebilirse de henüz canlı organizmadan söz edilemez. Oksijen oranının giderek artması karşısında bu çok sayıdaki organik bileşiklerin hepsi ortadan kalkarken bunların içinde bir tür organik bileşik kendisini oksijenli bir ortamda yaşatacak bir adaptasynu keşfetti. Diğer formlar süratle elimine oldu ve daha sonraları Fotosentez olarak adlandırılacak olan bu hâdise ile enerji depolayabilen ve organik madde üretebilen ilk bitkiler yeryüzünde görülmeye başlandı. Fotosentez yolu ile karbonhidratların reduksiyonu ve serbest oksijen bu bitkilerin (bunlar tek hücreli idiler) biricik enerji kaynağı idi. Oksijen artımı bizatihi teneffüs sistemi ola canlıların gelişmesini elzem kılmıştır. Porphyrin'in klorofilin bir prekürsör olduğu ve yeryüzünde fotosentez yapabilecek biricik bileşik bulunduğu bilinen bir gerçektir. Ancak organik bileşiklerden bir türün bu gün için bilinmeyen şartlar ve imkânlar içinde canlı bir nebat hücresi olarak gelişmesi ve b hücrenin cansız organik molekülleri asimile ederek kendisi için gerekli ener] yi depo etmesi ileri sürülmektedir. Daha sonraki bir devrede bu canlı biti hücreleri gene kendileri gibi canlı bitki hücrelerini yeme itiyadını kazanmıştı ve ilk "kanibalistik" yamyamsı davranış tipi ortaya çıkmıştır.
Hareketlilik vasfı: Gerek tek hücreli gerek çok hücreli her türlü canlı bir ölçüde hareket edebilir veya kendisine uygun bir pozisyonu seçebilir. Bu işi pek çok çeşitli ve basit sistemlerle başarır. Tek hücreliler bu işi ya protoplazm uzantıları ile veya iplikçikleriyle yaparlar. Az gelişmiş çok hücreliler ise kendileri hareket etmeksizin hareketli vasatları seçmek suretiyle bir hareket sağlarlar (süngerler, mercanlar, midye ve istiridyeler gibi). Hücre sayısı çok fazla z tınca ve milyarları bulunca bu kadar çok hücreyi bir arada tutacak destek si temlerin, (kemik, kıkırdak, adale, bağ dokusu gibi) geliştirilmesi gerekmiş ı hareket için özel organlar geliştirilmiş, hayvani yapı yaşadığı ortamın mukavemetini azaltacak bir şekilde değişmiştir, ilk balıklar çok yavaş seyirli dip balıkları olduğu halde onların torunları saatte elli, altmış mil yapabilecek bir hıza ulaşmayı başarabilmişlerdir.
Balıklar ve kuşlar dahil yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların gerek ön gerek arka eksremiteleri birbirine şaşmaz bir benzerlik gösterirler, bütün hayvanlarda önde ulna ve radius, arkada ise tibia ve fibula mevcuddur. Bu kemiklerin hepsinde aynen mevcud olmasının sırrı bu sistemin hayvana ve ekstremiteye dönme imkânı sağlamasındandır.
îlk bipedal -iki ayaklı- canlıları Mezozoic devrede hem etle hem de otla geçinebilen dinazor türleri arasında görürüz. Gövdenin iki ayak üzerinde kalkabilmesi için bu hayvanlarda gelişmiş bir kuyruğun denge görevini yüklenmesi gerekmişti. Bugün içinde bazı Lizard-kertenkele nevilerinde hızlı hareket sırası da bu bipedal postüre rastlanır.

Gelişmiş dört ayaklı hayvanlarda adaleler ekstremitenin distaline gidildikçe zayıflar ve incelir. Bunun sebebi bu ekstremitenin daha hızlı hareket edebilmesini sağlamaktır. Bunun yanı sıra insanın iki ayak üstüne kalkması bir dinazor veya bugünkü kertenkelenin bipedal durumu ile karşılaştırılamaz. Kuşlar ve kangurular içinde aynı şey söylenebilir, insanın iki ayak üstüne kalkmasının maksadı alet tutabilmek ve yapabilmek için ellerin serbest kalmasını temindir.
Her ne kadar su kenarında yaşayan bazı kertenkele türleri de ön ayaklarını besin toplamak için kullanılırsa da bu hayvanların ön ekstremitelerinde fonksiyonel bir diferansiyasyon olmamıştır. Özellikle arka ayaklarda bir erekt postürü sağlayacak hiçbir gelişim yoktur. Bunun yanı sıra insanda arka ayak milyonlarca sene içindeki gelişmesini diğer hayvanların hızı arttıracak şekildeki gelişmesine uyduracak şekilde yapmamıştır. Bizim yürüyüşümüz yavaş seyirli hayvanlarınki gibi "plantigrade"dir. Ayı yürüyüşüne benzer.
Üreme potansiyeli: Denizde yaşayan canlılarda bu yetenek akıl alamayacak kadar fazla görülür. Meselâ orta büyüklükteki bir morina balığı beş yıl kadar yaşar, her yumurtlamada altı milyon yumurta döker, her balık 30.000.000 yumurta yapmasına rağmen bunların içinde sadece ikisi yumurta yapabilecek bir olgunluğa erişebilir. Aynı şekilde bir tatlı su balığı da her yumurtlamada 25.000 yumurta verdiği halde bunlardan sadece 1OO.OOO' de ikisinin erginliğe erişme şansı olabilir.
Amfibilerde ve sürüngenlerde ise durum değişiktir. Kendisini suya uyduranlarında yumurta sayısı yüksektir, bir defada 2.000'den aşağı değildir. Bunlardan ise ancak biri hayatını ergin devreye ulaştırabilir. Balıkların bir kısmında döllenme bir Remote-fertilization şeklindedir, erkeğin, dişinin bıraktığı bütün yumurtaları döllemesi şansı çok azdır. Bunun yanı sıra bir kısım amfibilerde ve balıklarda ise dişi yumurtaları kendi vücudu üzerine döker ve erkek, dişinin vücudu üzerine spermini boşaltır. Bu tip bir döllenme, ilk şekline göre biraz daha gelişmiş olmasına rağmen gene de "external fertilization" olarak adlandırılır. Bu uygulama şeklinde yumurta ziyanı çok fazladır. Amfibilerin karada yaşayan şekillerinde gelişme şansına erişme oranı bire yetmişbeşle yüzelli arasındadır.
Küçük cüsseli memelilerde oran büyüklerine göre daha fazladır. Bir tarla faresinde ortalama ömür 120 gün ve bir üreme devresi içindeki yavru sayısı 20 olmasına rağmen bu yavruların yaşama oranı 1/10'dur. y ; : .
insanda ise durum daha değişiktir. Tabiî şartlarda yaşayan Avustralya yerlilerinde, bir kadının doğuracağı toplam çocuk sayısı beşi geçmez. Bu nisbet yukarı maymunlarda da aynen muhafaza edilir. Bir yerli kadın, günlük gıdasını temin etmek için, ortalama on mil katetmek zorundadır. Bu sebeple yanında sırtında taşıyabileceği çocuk sayısı biri geçmez. Her çocuk için 3-4 yıl süt verme süresi tanındığına göre, bir çocuk gelişmeden ikincisine pek rastlanmaz.
Dünyanın jeolojik devirleri: Yeryüzünün yaklaşık 4,5 milyarlık yaşı, gösterdiği biolojik ve jeolojik farklılaşma açısından dört büyük devrede toplanır Bunlardan birincisi olan Precambrian, yaklaşık 3 milyar sene devam etmi: olup, bu devrede sadece tek hücrelilerin-protozoerlerin yaşadığı bilinmekte dir, çok hücreli hayvan fosilleri bu çağda ele geçmemiştir. İkinci devre olan Paleozoic'de çok hücreli hayatın denizde ve karadaki örnekleri çok sayıda görü lür. ilkel balıklar ve vertebrahlar, 600.000.000 yıl önce var oldular, insanın d; dünyaya geldiği Cenozoic devre iki ana bölüme ayrılır. Tertiary fazda memeli lerin modernizasyonunu ve spesiyalizasyonunu görürüz. Toplam 70.000.00 sene süren bu devrenin son yaklaşık dört milyon yıl öncesine kadar insan henüz dünyada yoktur. Quaternary adı verilen son devrede dev memeliler ve insan görünür.
Fosil kayıtları takriben bundan 3 milyar yıl önce tek hücreli hayatın dünyada var olduğu ve bu devrenin 3 milyar yıldan biraz fazla sürdüğünü ortaya koymaktadır. Çok hücrelilerin ortaya çıkması ve insanın görünmesi ise ancak son 500.000.000 yıl içinde olmuştur. Bu devrede bazı virüs türlerinin ilk basit DNL kodlanmasına sahip olduğu ancak bunların enformasyon taşıma özelliğini birkaçı geçmediği sanılmaktadır.
Enerji piramidi: Yeryüzünde hayvanların yaşaması için gerekli enerji gün" ışınları tarafından temin edilir. Bu enerji bitkiler tarafından hayvanların kullanabileceği enerji şekline çevrilir. Burada da ancak güneş enerjisinin sadece ' 3'ünün bitkiler tarafından çevrilebildiği hesaplanmıştır. Toplam enerjinin' 50'si yansıtılır veya kaybolur, % 25'i suyun, deniz ve göllerin buharlaştırılma için kullanılır, % 15 kadarı suların ve toprağın ısıtılmasına harcanır.
Yeryüzünün direk ışın alamayan kısımlarında ise bazı bakteri türleri ve mantarlar gibi klorofil ihtiva etmeyen bitkiler yaşar. Bunlar kendilerine gerek enerjiyi organik materyelden temin ederler. Mağaraları bu tip bir hayat için örnek verebiliriz. Okyanusların derin bölgeleri için de aynı şey söylenir. Satıhta çöken organik materyel bu derinliklerin canlıları için bir enerji kaynağı olu Şema bize enerji piramidi veya trofik piramid olarak tanıtılmıştır. En alt kısmı bize bir yıl içinde hayvanlar tarafından yenilebilecek artan bitki miktarını göstermektedir. Bu yenilen bitki miktarının sadece onda biri enerjiye ve organ hayvan maddesine çevrilebilir. Yani otla beslenen hayvanlar sadece yedikle nebatların onda birinden enerji ve yapı maddesi yapımında faydalanabilirle Bu takdirde otla beslenen hayvanların toplam vücut ağırlıkları bir yıl içinde y dikleri ot miktarının onda birinden fazla olamaz. Aynı şekilde etle beslene hayvanların toplam ağırlığı da otla beslenen ve etle beslenenlere yem olan hayvanların toplam ağırlıklarının onda birini geçemez. Böylece etle beslenen hayvan sayısının otla beslenenlerden neden daha az olduğu kolayca anlaşılabilir.
Ramapithecines: Bu terim ilk defa G.E. Levis tarafından teklif edilmiş olup, daha sonra bu grubun diğer üyeleri de keşfedilerek "Dryopithecines" ilk defa bugünkü insana yaklaşan bir anatomik yapıya benzemesindendir. Bu türe ilk insanın atası gözü ile bakılabilir. Levis'in buluşu uzun seneler itibar görmemesine rağmen, 1965 yılında Sinıons ve Pilbeam tarafından tekrar gözden geçirildi ve bu grubun damak yapısının ve diş formasyonunun bugünkü insana çok benzediği tesbit edildi. Aynı zamanda bu türün yakın akrabası sayılan Pongid'lerden de çok farklı olduğu müşahede edildi. Pongid'lerin bir türü olan şempanzenin de bu yüzden sanıldığı gibi insanın ecdadı olmaktan çok uzak olduğu kanaatine varıldı.
Ok insanın yaratıldığı yer insanın ilk atalarının şekilde de olsa primatrlarla bir yakınlığı olduğu kabul edilmekte ve bu ilkel yaratıklara ilk insanın ataları gözü ile bakılmaktadır. Gerek ilk insan fosillerine ve gerekse bu primatların ilk cetlerine Afrika'nın tropikal bölgelerinde rastlanması, ilk yaratılan insanın da Afrika'da dünyaya geldiğini ispatlamaktadır. Yakın zamanda yukarı maymunların yaşayışları ve davranışları üzerinde dikkatlerin artması bize ilkel insan yaşantısı hakkında çok kıymetli bilgiler kazandırmıştır. Özellikle Afrika'nın goril ve şempanze gibi büyük maymunlarının bu konudaki katkısı çok büyük olmuştur.
Patas maymunları: Aralarında çıkardıkları seslerle anlaşan en ilkel maymun grubudur. 12-13 üyelik gruplar halinde yaşarlar. Yetişkin bir erkek, bütün sürüdeki dişilerin kocası ve sürünün koruyucusudur, hem nebatî hem de yumurta ve küçük hayvan yavruları gibi etle beslenebilen bir rejimleri vardır. Bir mil kareye on maymun düşecek şekilde bir nüfus politikası güderler.
Baboonlar: Büyük sosyal gruplar halinde yaşayan saldırgan tabiatlı hem et ve hem de otla geçinen hayvanlardır. Yüzbinlerce sene ilk insanla yan yana yaşamış, yemiş yenilmiş, öğretmiş öğrenmiş yaratıklardır, îlk insanın canlı et deposunu teşkil etmiştir. Bulunan mezarlıklarda çok sayıda insan tarafından öldürülmüş ve yenmiş baboon kalıntısına rastlanmıştır. Güney ve Batı Afrika'da çok yaygındır, îşin en dikkati çeker tarafı ilk insan fosillerinin de bu bölgede ele geçmesidir, îlk insanın böcek toplamasını, kertenkele yumurtası çalmasını, böcek yemesini ve küçük antilop yavrularını sopayla öldürmesini bu akrabalarından öğrendiği ileri sürülmektedir. Bu hayvanlar insandan çok daha önce yeryüzünde varoldular ve yaşama tecrübesi kazandılar. Grupları genellikle 30-50 hayvan arasında değişen bu maymunlarda hiyerarşi ve dominans şaşılacak bir askerî intizam gösterir. En güçlü yetişkin erkek maymun grubun başı olur ve onun uygun göreceği diğer ferdler sırasıyla otoriteyi paylaşırlar. Bu hayvanlarda ilk defa bir grup reaksiyonundan ve grup defansından bahsedilir (bir anlamda milliyetçilik). Grup ferdleri bu otorite zinciri içinde korunurken ana-evlât ilişkisine büyük önem verilir ve bu ikili beraberce korunur. Yavru en yakın koruyucu olarak yanında anası ve daha sonra sürünün diğer erkeklerini görür, bu yakınlaşmayı insanda daha çok bir ödipal yaklaşım olarak tarif etmeye çalışırken çoğu kere bunun bir biolojik zaruret olduğunu unuturuz.
Goril: 8-17 üyelik gruplar halinde 15-16 milkarelik bir alanda yaşarlar. Biı ağaç hayvanı olarak gelişimlerini sürdürdükleri halde yer bitkileri ile geçinmek zorundadırlar -ilk insan gibi-. Seksüel dürtüleri az, sakin tabiatlı yaratıklar dır, zekâ seviyeleri şempanzeden fazladır, domanansa önem vermeleri insana benzer özelliklerdir.
Şempanze: Bu hayvanların sosyal hayatları hakkında en geçerli bilgileri uzun seneler ormanda yaşayarak bu hayvanlar hakkında bilgi toplamaya çalı şan Goodal'a borçluyuz (1967-1968). 60-80 üyelik gruplar halinde 25-30 milkarelik bir alana dağılmış olarak yaşarlar. Böcek, çiçek, tohum, ağaç kökleri ve na diren de etle beslenirler. Diğer maymunlar ve büyük hayvanların etle beslenen parçalayıcı hayvanlara yem olmaları yanında pongidlerin ve insanların müşterek özel kokuları sebebiyle bu hayvanların dikkatini çekmediği görülmüştür Şempanzelerde dominans dağılımı bugünkü insan toplumuna daha yakındır Her erkek dişisi ve diğer bütün küçükler üzerinde otorite sahibidir. Ayrıca grubun, salâhiyeti, zaman ve mekân içinde değişen bir lideri vardır. Bu hayvanlar da ilkel bir aile tipi vardır ve bu aile ana-evlâttan teşkil edilen iki kişilik bir toplumdur. İlkel insanda da ilk ailenin bu şekilde ana-evlât ikilisinden teşekkül ettiği sanılmaktadır. Ana sağ kaldığı sürece de bu ilişki hiç değişmeden devan eder. Ama çoğu kere sanıldığı gibi de hiçbir zaman bir enseste dönüşmez. Bu ikili gruba, kıtlık bölgelerinde veya yağmur mevsimlerinde toplayıcılık gücü fazla bir maymun da, dişinin rızası ile katılabilir ve üçlü aile teşekkül eder. Ancak burada erkeğin yavrunun babası olması şartı yoktur. Yani bu aile biolojik bir aile olmayıp, ekonomik bir ailedir. Toplayıcılık devri ilkel insanında da, bı şekilde ekonomik bir ailenin ilk gelişen aile tipi olduğu sanılmaktadır.
Şempanze grupları genellikle tabiî barikatları -dereler, sık çalılıklar, su birikintileri gibi- komşu gruplar için hudud kabul ederler. Bugün için dahi insan toplulukları aynı prensiplerle hudud ayırırlar.
Yabani pongridlerde homoseksüel davranışa hemen hemen çok nadir rastlandığı halde, şempanzelerde bu hale sıklıkla rastlanır. Kıskançlık hiç yoktur kızışmış bir dişi, günde 20-30 erkeğe cevap verebilir. Laktasyonun uzun sürmesi bu hayvanı, 3-5 sene kadar ikinci bir gebelikten korur ve bu şekilde bir doğum kontrolü yapılmış olur.
Bu hayvanların ortalama yaşama süresi orman şartlarında 25-30 yılı aşması özel korunma şartlarında ise 50-60 yıl kadar yaşadıkları görülmüştür. Şempanzelerle aynı bölgelerde yaşayan kabile insanında da ortalama ömür yaklaşık bu seviyededir. Doğumun ilk altı ayına kadar bebek şempanze gerek beslenme ve gerek transportasyon bakımından anasına tamamen bağlıdır, ilk üç senesini bütün gecelerini de anasının yanında geçirir. Bazı ana şempanzeler evlâtların karşı çok düşkün olup, onları hiç gözden uzak tutmazlar ve aşırı bir ihtimam gösterirler. Bazıları ise sadece yavrularının bazik ihtiyaçları ile ilgilenirler. Bunün sebebinin prolaktin ifrazı ile beraber gittiğini ve insan için de aynı sebebin geçerli olduğunu hatırlatalım.
Bipedal lokomosyon bu hayvanlarda ancak yüksek otluk bir arazide beslendikleri veya bir düşmandan kaçtıkları veya ellerinde çocuklarını veya bir yiyecek veya eşyayı taşıdıkları zaman görülür. Bir defada ancak 1 5 dakika kadar ayakta kalabilen bu hayvanlar, mesafe olarak bipedal 30 metre bir yürüyüşü başarabilirler. Şempanzelerin alet kullandıkları veya basit bir takım aletler yapabildiklerini gösteren inanılır gözlemler vardır. Bu aletleri bir plâna ve tasavvura dayandırdıkları da iddia edilebilir, iki yaşını doldurmuş maymunlar annelerini dikkatle gözlerler ve "kısa süre içinde yuva yapmasını öğrenirler, bu yetenek hayvanat bahçelerindeki şempanzelerde görülmez, içgüdüsel olmaktan çok, öğrenilmeye dayanan bir davranıştır.
Avlanma çubukları şempanzelerin çok uzun zamandan beri bildikleri ve muhtemelen yan yana yaşadıkları ilk insandan öğrendikleri bir hünerdir. Tükürükle veya bala sıvanmış uzun bir çubuğun karınca ve termit yuvalarına sokulup çıkarılması binlerce hayvanı bir anda yakalamak için yeterli olur. Aynı şekilde çiğnenerek bulamaç haline getirilmiş bir kaç yaprak, yetişilmesi imkânsız olan böcekleri uzaktan atıp yakalamak için kullanılır. Aynı şekilde çiğnenmiş yapraklar sünger gibi, su çektirilerek ufak su birikintileri kurulur ve içindeki kurtlar yakalanır.
Diğer maymun yavrularını ve başka hayvanların yavrularını yakalayıp parçalamaları ve yemeleri veya zaman zaman küçük yerli çocuklarını da kaçırmaları sıklıkla görülmektedir. Baboonlar'da da rastlanan bu davranışın, bu hayvanların insanlarla yaşadıkları binlerce yıl süresinde kazanıldığı sanılmaktadır.
Bu hayvanlarda dikkati çeken çok karakteristik bir grup davranışı da Goodal'ın "rain dances" adını verdiği yağmur duası dansıdır. Araştırıcı bulutların bir yağmur için toplandığı sırada bir grup maymunun erkeklerinin kopardıkları dalları sallayarak bir garip dansa giriştikleri, dişilerin ve çocukların onları yarım saat kadar seyrettiklerini ve yağmurun başlamasından biraz sonra ise grubun neşeli bir şekilde dağıldığını, buna benzer bazı danslara ise yerli ahalide çok benzer rimellerle rastladığını nakletmiştir.
Gause kanunu: Aynı gıda kaynaklarını paylaşan iki tür uzun süre bir arada yaşayamaz. Bu kanun prensibinden hareket edilirse milyonlarca sene beraber yaşamış olan dryopitecineler ile ramapitecinelerin aynı tür gıdaları seçmediklerini kabul etmek gerekir. Ramapitecinede kesici ve köpek dişlerinin körelmiş olması bu kanunu doğrular niteliktedir. Antropoidlerde köpek dişlerinin iyi gelişmiş olması onlara, birincisi müdafaa etmek, yakalanan avı kesmek ve parçalamak, ikincisi ise sert tropikal meyveleri parçalamak imkânını veriyordu. Ramapitecinede ve modern insanda bu dişlerin körelmesi bu fonksiyonların kaybolduğunu göstermektedir. Bu körelmenin en önemli anlamı ise bu yaratıkların artık müdafaa ve parçalama için bu dişlere ihtiyaçlarının kalmaması yani bu iş için ellerini kullandıkları anlamını taşımaktadır, işte bu çok önemli noktadan hareket edildiğinde insana en yakın yaratık olarak bizi, ramapitecini kabul etmek durumunda bırakmaktadır. Aynı şekilde fosil kayıtları çok iyi gelişmemiş de olsa, bu insanların havsala kemiği yapısının bipedal bir lokomosyon için karakteristikler taşıdığı intibaını vermektedir. Bu açıdan bakıldığında ilk insana benzer yaratığın yeryüzünü yaklaşık 20.000.000 sene önce şereflendirdiği kanaatine varılır. Ramapitecinenin davranış yeteneği bakımından bu günkü şempanzeleri biraz aştığı, ancak Australopitecusdan daha aşağıda oldu ğu kabul edilmektedir. Alet kullanma sadece odunların ve öldürdükleri geyiklerin uzun kemiklerinin kullanımından ibaretti. Bu kemiklere öldürdükleri kafaları ezilmiş baboonlarm kalıntıları yanında Pleistocene depozitleri arasında Oma Valley'de çok sayıda rastlanmıştır. Doğu Afrika'da bulunan Ramapitecin çene kemiklerinin bulunduğu aşağı plicone depozitlerinde kaba işlenmiş ve c toprak tabakası ile hiç ilgisi olmayan üçgen şekilide bir taş parçasının bulun ması çok ilgi çekicidir. Ayrıca aynı kazıda ortalarından kırılmış uzun kemiklere rastlanılmış olması bu yaratıkların kemiği kırıp içindeki iliği emdiklerini ihsas etmiştir. Yine aynı şekilde tepesinden delinmiş bir hayvan kafatası da içindeki beynin emilmek üzere delindiğine işaret sayılmıştı.
Baş ve yüz genişliği oranı: insanda beyin hacmi ile dişlerin hacmi arasında ters orantılı bir gelişme görülür. Dişler küçüldükçe, beyin hacmi artar. Bu gel sim insanda pleistozen devresinde göze çarpıcı bir hızla gerçekleşmiştir. Bu devirde insana yakın olarak bilinen bütün hayvanların beyin hacmi yaklaşık 500 cm3 civarındadır. 3 milyon sene kadar sonra pleistozen devresi sonunda insanda bu hacim birden 1400 cm3'e yükseldi. Pleistozen devresi ortaların doğru dental formasyonda bir reduksiyon husule geldi, damak ve dişler küçüldü. Bunda yakalanan avların ve değişen besin maddelerinin rolü büyük oldu. Australopitecine'de kranial kapasite 500 cm3 kadar iken bu defa Pitekantrc pin'de 1000'e yükseldi. Nihayet homo sapienste 1400 cm3'ü buldu. Australop tecinenin vasıflarını, yaptığı dikkatli kazılar ve bulduğu 100'e yakın fosil parçasını tanıtmak şerefi Prof. Dr. Raymond Dart'a aittir. Güney Afrika'nın Taun ve Makapan bölgesindeki kazılar bu zengin materyeli ortaya çıkarmıştır. D Clark Howell, 2-3,5 milyon sene öncesine ait Australopitecine dişlerine ve kal kemiği parçalarına rastladı. Nihayet Cava'da, bir alt çene kemiği, dişleri ile b raber bulundu. Ancak bu çene kemiğinin çok iri oluşu başlangıçta Meganthn pus adlı bir başka insana benzer türü düşündürücü ise de sonradan bunun c iri bir erkek Australopitecine olduğunda karar kılındı.
Australopitecine'nin karakterleri: Yürüyüş şekli, ayak tabanının durumu, başın vertikalizasyonu ve pelvisin şekline göre bu yaratık hiç şüphesiz iki ayak üstünde yürüyordu. Fosillerin bulunduğu yataklarda kaba taş baltalara rastlanmış olması alet kullanmayı ve kaba aletler yapmayı bildiğini göstermekteydi. E Louis Leakey bu tip baltaların et kesmek için çok elverişli olduğunu ortaya koymuştur. Dr. Dart, Makapan'da yaptığı kazılarda Australopitecine'nin insanı hayvan kemikleri ve dişleri kullanarak aletler yapmış olduğunu ispatlamışı: Araştırıcı 433 değişik hayvan fosili bulunan bir mezarlık keşfetti, burada bulunan kalıntı kemiklerin % 80'ini çeşitli hayvan kafaları teşkil ediyordu. 45 kadar da baboon kalıntısı vardı. Bu durumu Prof. Dart, Australopitecinelerin bir kafa avcısı olduğu şeklinde yorumladı, kalıntılarda her çeşit iskelet parçasının dağınık ve değişik olarak bulunması, bunların büyük karnivorlar tarafından parçalandığı kanısını uyandırmıştı. Demek oluyor ki, Australopitecineler aslında büyük et yiyicilerin parçaladığı bu hayvanların artıklarını topluyorlardı. Bir plânda leş yiyici idiler. Kafaların % 64'ü birer delik taşıyordu. Hepsinin de önden vurulmuş olması dikkat çekiciydi. Bu durum kurbanların aslında insandan kaçmadıklarını ve çekinmediklerini ortaya koyuyordu. Başın ve yüzün sol tarafında delik sayısı daha fazla idi. Sağ ellerini kullandıkları açıkça belli oluyordu. Bu kurbanların beyinlerinin çıkarılıp yenildiği anlaşılıyordu.
Big Game: Australopeticine'nin baboonları avlarken küçük gruplar halinde hareket ettiği ve sürek avları düzenlediğini düşündürecek deliller vardır. Bu şekilde yeterli nebati gıdanın bulunmadığı bu Miocene devri kurak topraklarında ilkel insanın tamamen karnıvor bir beslenme karakteri geliştirdiği söylenir. Kalıntılarda başı delinmiş çok sayıda Australopitecine kafatasının da bulunması kanibalistik bir davranış tipinin de pek revaçta olduğunu yani ilkel insanın yamyamlık da ettiğini göstermektedir. Diğer kemiklerin de kafa kemiklerinde açılmış olan deliklerin uçları yuvarlak silahlarla ortaya çıktığını göstermiştir. Prof. Dart, o devirde hemen bütün Australopeticinelerin hem cinsleri tarafından öldürülüp yenildiği kanaatindedir. Bulunan fosillerin yarısından fazlasının henüz olgun yaşa erişmemiş bireylerden meydana geldiği görülmüştür, însan gibi yavaş gelişen bir insanımsı yaratıkda o devrede ergin yaşa erişmek bir mucize olarak kabul edilmektedir.
Ev yapma: Australopitecine'lerin bir sığınak ve ev yapma itiyadında olduklarını gösteren hiçbir belirti yoktur. Sadece beraber yaşadıkları ve aynı beyin hacmini paylaştıkları baboonların hayatı ile mukayese edilirse, geceleri ağaçları ve çalı oyuklarını tercih ettikleri hükmü çıkarılabilir. Afrika'da ilk taş parçalarından dizilmiş (u) harfi şeklinde duvar sığınaklara 20.000 yıllık kazılarda rastlanmaktadır.
Beslenme: Dryopitecinelerin, miocene devri kuraklığından ötürü bir orman, parçasındaki nebati maddeleri bitirip bir başka orman bölgesine geçerken aradaki otluk bölgelerde yiyecek sıkıntısı çektikleri ve bu sebeple karnivor bir karakter geliştirdikleri, bu arada bu yüksek otlarda avlarını ve düşmanlarını görebilmek için bipedal bir postür geliştirdikleri iddia edilmektedir. Ayrıca geniş otluk bölgelerinden geçerken kısa bir süre için de olsa etin ottan daha kolay taşınabilir bir rezerv yiyecek maddesi olması da bunda etken olmuştur. İnsanın et yemeğe başlaması ile beraber dünyanın her yerinde yaşayabilmesi şansı doğmuştur.
Australopitecinelerin ramapitecinelerin soyundan geldiği, ancak henüz dental formasyonunu ve erekt postürünü insana has bir karakterde tamamlamadığı bilinmektedir. Ramapitecine'e dört ayaklı bir insan taslağı olarak bakılabilir. Bu yaratığın muasırı bulunduğu diğer büyük maymunlar gibi ağaçları tercih ettiği ve yuvasını ağaç tepelerinde yaptığı sanılmaktadır. Kısmen etobur, geniş çapta otuburdur. Alet kullandığına dair hiç bir delil yoktur.

Homo erectus: Bipedal yürüyüş gelişmesini mükemmelleştirmiş, 1000 cm3 beyinli, oldukça iyi alet yapabilen bu insanların vücud yapısı bugünkü insanın görünüş ve ölçülerine çok yakın olmasına rağmen, yüz ifadesinde henüz bir maymunu andıracak özellikler çoktur, ilk fosil örnekleri, Java örnekleri, Java ve Kuzey Çin'de bulunmuştur. Bu sebeple Java insanı veya Pekin insanı adları ile de anılırlar, pithecanthropus jenerik adı ile bilinir. Bu insanın önemi, modern insanın gelişiminde önemli bir eksik halkayı tamamlamasıdır. Böylece Homo sapiens ile Australopitecine arasında bir köprü kurmak imkânı olmuştur.
Prof. Black'ın başlattığı ve Dr. Weidenreich'in devam ettirdiği Pekin'in kuzeyindeki Chou Kou Tien tepelerindeki kazılarda elde edilen bilgiler çok kıymetliydi. Bulunan kafaların hacimleri 915 ilâ 1225 cm3 arasında değişiyordu, orta lama hacim 1040 cm3 hesaplanmıştı. Java insanından aşikâr olarak daha ileri bir gelişim özelliği gösteriyordu, dişler daha küçük, alın daha hacimliydi. Ondan çok daha sonra yaşamış olması da tabiî evolusyon için uygun sayılıyordu Alet olarak taş, kemik ve geyik boynuzlarını kullanıyordu. Fosillerin yanında yanmış kömüre rastlanması, bu insanın ateşi kullandığını da ortaya koyuyordu
Kuzey Pekin ikliminin o devirde şimdikinden daha soğuk olduğu ve çıplak bir insanın en fazla yarım saatte donacağı dikkate alınırsa, bu insanların ateş ten geniş ölçüde yararlandıkları ve en azından avladıkları hayvanların kürklerinden giyim için istifade ettiklerini düşündürmeye bizi sevketmektedir.
Kanibalizm: Karnivorların kendi cinslerini yemeleri halinde kullanılan bir terimdir. Pleistozen devirde bütün karnivorlar için sözü edilebilen bir davranıştı. Çeşitli şekillerde görülür. Seremonial kanibalizmde ölen bir akrabanın yanağından bir parça yemek Afrika ve Avustralya yerlileri arasında âdettir Emercensi kanibalizm denilen şekilde, ıssız bir adada kalmak, bir sandalda açık denizde kalmak, kutupta yiyeceksiz kalmak gibi haller kasdedilir ve bir derece ye kadar kabul edilebilir. Gustatuvar şeklinde, sırf zevk almak ve merak saiki ile insan eti yiyen kimseler bahis konusudur. Avustralya yerlileri arasında büyütemeyeceği kız çocuklarını yemeleri için anneler icbar edilirler. Aynı toplumda esir alınanların yenilmeleri de usuldendir. Bu âdetler Avustralya civarındaki adalar halkı içinde geçerlidir. Weidenreich'in işaret ettiğine göre, Chou-Kou ti en kalıntılarında özellikle her yaşta çocukların başlarının delinmiş olarak bulunması yaygın bir kanibalizmin sürdüğüne işaret sayılmalıdır. Ancak diğer karnivorlar arasında kendi cinsleri ile geçinmek âdet olmamıştır. Bunun sebebi hem neslin bekası kanununa aykırı düşmesi, hem de bu işin pek kolay olma maşıdır.
Pleistozen devrede Avrupa'nın pitekantropinlerle meskun olduğunu düşün dürecek deliller çoktur. Özellikle İspanya'da Torralba Abrona bölgesindeki vadilerde çok sayıda fil, geyik, at, gergedan fosillerine ve yanmış kömüre rastlan mistir. Bu kadar çok sayıda hayvan fosiline dar bir vadide rastlanılmış olması o devir insanının sürek avını bildiğini ve ateşle ürküterek bu hayvanları bu dar vadilere sıkıştırdıktan sonra kitle halinde öldürme becerikliliğini gösterdiğini ortaya koymaktadır. Kullandıkları taş, kemik ve boynuzdan yapılmış silâhları kesici ve delici bir nitelik göstermektedir. Yine İspanya'da Terra Amata bölgesi kazılarında 10-15 metre kadar kutrunda bir kenarı açık oval şekilde taştan yapılmış barınaklar bulunmuştur. Buraların aynı zamanda bir atölye ve mezbaha gibi kullanıldığı, üzerleri düz büyük yuvarlak taşların üzerinde kemiklerin ve kafataslarının kırılarak iliklerinin ve beynin çıkarılarak yenildiği, aynı zamanda bazı odundan oyma kapların içinde de Avustralya ve Afrika yerlilerinin avlanmada yüzlerine ve vücutlarına sürdükleri bir çeşit demir boyasının da varlığı tespit edilmiştir. Bu bölgenin dikkatli bir kazısı sonucu pleistozen insanının bu bölgeleri muhtemelen sezonal olmak üzere geçici yerleşimde kullandığı da tespit edilmiştir. Bu sosyal Antropoloji bakımından çok önemli bir bulgu olup, bu, insanın en azından yakaladığı hayvanları bir süre muhafaza etmesini öğrendiğini göstermektedir. Oval sığmakların bir kısmının birer ahır olarak kullanılmış olması da çok muhtemeldir.
Kurban rituelleri: Fransa'da Regourdou mağarasında yapılan kazılarda ve Guattari mağarası kazılarında bundan 50.000 sene önce insanların kurban edildiği, taş hücreler içinde muhafaza edildiği, sonradan kafalarının koparılarak içine su konacak şekilde delikler açıldığı ve buraların birer ziyaretgâh -bir plânda ibadethane- olarak kullanıldığı, bu geleneğin çoğu kere bazı hayvanlara, öncelikle geyik, domuz ve ayı gibi hayvanlara da uygulandığını ve daha sonraları Akdeniz kültürü insanında bu kurban etme durumunun tek tanrılı dinlerin himayesinde sürdürüldüğünü görmekteyiz.
Bundan 40.000 sene önce ilk buzul devresinin sona ermesiyle muhtemelen soğuk ve beslenme yetersizliği sebebiyle neandertal insanın Avrupa'da soyu tükendi. Bazı korunaklı bölgelerde ve mağaralarda bir süre daha (15.000 yıl kadar) az sayıda neandertal, yaşamaya devam edebildiyse de son 25.000 yıl içinde hiç bir ize rastlanılmadı. Onun yerine bugünkü modern insanın cedleri olan Homo sapiens ortaya çıktı. Homo sapiensin, ilk beyaz insanın ecdadı olduğu kanaati yaygındır, ikinci buzul devrinin başlaması ile bu yeni ırk da çok güçlüklerle karşılaştı. Bundan 35.000 yıl önce ilki perigordlan, ikincisi Aurignacian olarak adlandırılan iki yeni taş yontma tekniğinin ortaya çıkması, artık neandertal yerine bir başka tip zekânın işin içine karıştığını gösteriyordu.

KAYNAKLAR
Birdsell: Human Evolution, An introduction to the physical antropology, 1972.
Korn, N., Thomson, F.: Human Evolution, Readings in physical antropology, second edd.
 
 


Sayfa: [ 1 ]