SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sanat Çalışmalarımız

Konu: Saydam Sınırdan Öyküler...

Sayfa: [ 1 ] 2

29.10.2004 00:19:08


Yazdıklarımdan sorumlu değilim...

Kelimeler biraraya gelmek için beni kullandı...

29.10.2004 00:53:58
BİR DÜŞ YOLCULUĞU

Gecemi gündüzmü bilmiyorum. Hatırlamıyorum sisli düşüncelerle boğuşurken kendimi kaybettiğim anı. Ayaklarım yere basmaya başladığında bir kadehten çıkıp diğerina daldığımı farkettim. İçkimin kızıllığında hatta onunda ötesindeydim.

Beni ayaklarımın mı, beynimin mi, sarhoşluğumun mu getirdiğini bilmediğim odamdayım şimdi.Sessizlik herzamankinden fazla sıkıyor boğazımı. Kelimeler dökülüyor birbir istemeden. Uzun süredir sıyrılamadığım bir düşünme zorunluluğunun ortasına çakılıp kaldım. Tek çalışan organımın beyin olduğu dingin bir zaman dilimi bu.

Varolan herşeyin karşısında aynısının dikili durduğunu, evrenin ne kadar dual bir mekan olduğunu geçirdim içimden. Bedeninde ötesinde beynimin bile çarpışan iki yanlış yolun kesişimi olduğunu seziyorum. Bir tarafı yontulmamış bir alçı kütlesi gibi sade; diğeri ise herşeyi yok edecek kadar karmaşık ve herşeyi bilecek kadar zamansız...
Düşüncelerimin kelimelerin bile tutup yukarıya çekemeyeceği bir uçurumun dibinde olduğunu görüyorum.

-- Herşeye gözünü kapamakla başlamalı yolculuğa;
Fakirliğe varmalı düşüncelerin kıtlığı--



 



Gönderim Zamanı: 29 Ekim 2004, 00:21:58
DÜŞÜŞÜN HİKAYESİ


Herbiri kendine ait,herbiri bir diğeriyle etkileşen, bu varoluş şekliyle anlamlı olabilen 'tek'lerdi hepsi. En umursamaz halleriyle boşlukta asılı duruyorlardı. Özgürlüklerini en olası sınırlar içinde kullanabiliyorken mutluydu tüm moleküller. Maddenin üçüncü hali olmanın verdiği rahatlık ve huzur sinmişti hepsine...

Birgün her taraftan, dört bir yandan farkına varamadıkları, anlamlandıramadıkları bir güç sıkıştırmaya başladı onları. Sıkıştılar, daraldılar, boğuldular...Artık herbiri bir diğeri olabilecek kadar yakındılar birbirlerine. Üzerlerindeki baskı öyle kuvvetliydiki kendileri olmaktan çıkıp farklı 'birşeylere' dönüşmüşlerdi. Öz aynı olsada bu gücün etkisiyle biçimlerini koruyamıyorlardı. Boğuldular, ağırlaştılar ve düşmeye başladılar... Hızlı düşüşleri başladı yeryüzüne doğru. Renkler değişiyor, grinin arkasına saklanıyordu herşey. Artık gösterilecek anlamlı bir çaba, geri dönülmesi olanaklı hiçbir yol kalmamıştı.

- Düşüşün umursanması gereken tek yanı düşüyor olmaktır. Çünkü sonuç yani düşmüş olmak; eylemin bittiğini ve diğer anlamıyla -artık- eylemsizliği gösterir.Eylemsizlikse yapısı nedeniyle zaten düşünce doğuramayan pasif bir durumdur.

Ve işte bitti yolculukları... Titrek bir kumaş parçasının en gergin düşüşünü yaşadıktan sonra suya gömülüşünün verdiği yalancı rahatlık gibiydi.

Aslında olan tek şey güce karşı koyamayıp benliğini yitirmek uğruna bir arada olamaya çalışmaktı. Geride bırakılmış benliklerle varolmaya çalışmak; yokoluşun diğer adıdır...

Parkta bir bankın köşesinde oturuyordum. Bir yağmur damlası kondu elime :

-Anlat. dedim. Senin hikayen nedir?
-Düştüm. dedi.....


NOİR



Gönderim Zamanı: 29 Ekim 2004, 00:25:43
KLEPTOMANİK DÜŞLER

Rutubet kokulu soğuk evde, cam kenarındaki iskemlesinde oturuyordu yaşlı adam. Öylece, kıpırtısız dışarı bakıyordu. Merak etti ve gitti yaşlı adamın yanına. Çöktü sandalyesinin kenarına birşeyler söyler umuduyla. An sekmedi ki konuşmaya başladı yaşlı adam:

- Bir kentten sokaklarını istedim verdi. Bir ağaç yaprağını, bir gün güneşini verdi bana. Sonra düşündüm: "Arsızlık bu! Artık isteyemem hiçkimseden hiçbirşeyini, çalmalıyım artık onurumla"
Sonra ilk hırsızlığımı yaptım; bir kadının kokusunu çaldım ve sonra bir çocuğun ellerini. Hoşuma gitmişti çalmak ve böylesi yaşamak. Artık istediğim herşeyi çalıyor, kendime ekliyor, ve asla geri vermiyordum. Bir gün bir balığın pulunu, diğer gün bir çiçeğin rengini...
Doymadım asla. Yetmedi çaldıklarım bana. Kimi benliğimi doldurmazken kimi taşıyordu çünkü. Sonuçta hiçbiri yakışmamıştı ruhuma...

Şimdi oturup şu pencereden; kuru bir otun ince sapını, yaprağın rüzgarda titreyişini, kargaların siyahlığını izliyorum bütün gün. Herşeyin "kendine ait" haliyle güzelliğini keşfediyorum defalarca. Yaşamımın sonunda; bir karganın titreyişi, bir yaprağın sapı, bir otun siyahlığı değil; herşeyin yerli yerinde; olduğu gibi oluşu bana huzur veren...


Sustu yaşlı adam. Yine dışarıyı seyretmeye daldı. Kalktı iskemlenin yanından ve onu orada öylece bıraktı. Dışarı çıktı. Yaşlı adamın söylediklerini düşünüyordu.

Yaşlı adam ona çaldıklarını mı anlatmıştı; yoksa çalınmış -kendine ait olamayan- hayatınımı?....


black_noir

 



Gönderim Zamanı: 29 Ekim 2004, 00:40:14
YOKOLUŞUN ÖNCESİNDE


Gecenin sinsi düşüncesi soğukla birlikte işledi beynine. Yürüdü, her adımını karanlığa ödünç vererek... Hava soğudukça karanlık yoğunlaşıyor, yoğunlaştıkça sıcaklığı getiriyordu. Durdu ve oturdu ıslak bir kaldırımın kuytu köşesine. Yokolmaya çalışır gibi sindi köşeye.

Uzun zaman önce amaçsızlığın derin uçurumlarından yuvarlanmıştı düşünceleri...
Amaçsızlık
Bilmemek
Sormamak
İstememek

Böyle birkaç kelime kalmıştı elinde...

Yaşamın ters şeridine girmişti düşünceler. Herşey önüne çıkıyor, birinden sıyırdığı anda diğeri dikiliyordu karşısına. İlerlemeye yol almaya çalışmak ya da öylece durmak... Birini seçmek zorunda değildi, sonuç değişmezdi çünkü.

İyice sindi köşesine, sakinleşti. Burada karanlıkta oturan kendiyse; artık herşey onun dışında kalabiliyorsa; tüm renkleri, kokuları, hazları silebildiyse tek şey kalırdı geriye...

Sindi köşesine ve bir sonraki anın adını koydu:

Yokoluş....


black_noir


 



Gönderim Zamanı: 29 Ekim 2004, 00:45:20
DENEYSEL BİR ÇALIŞMA


Kiralık bir odada yaşayan üç kişiydiler. Oda tasvir etmeye değmeyecek kadar sıradandı. -Anlatmaya çalışsam herhangi bir romandaki herhangi bir oda betimlemesinden farklı birşey çıkmayacaktı ortaya.- Ama odanın kokusu üç zihnin karışımını yansıtan; belki sakin, belki çevik, belki umarsız ama kesinlikle yoğundu...

QS, mutfak amacıyla odanın bir köşesine çekilmiş tezgahın üzerinde yemek yapmaya uğraşıyor, bir yandanda hep yaptığı şeyi yapıyor; durmadan konuşuyordu...

ST, tuvalet ihtiyacı dışında asla kalkmadığı koyu yeşil koltuğuna gömülmüş, baykuş gözleriyle ortalığı süzüyor, QS'in dudaklarının kıpırtısını izliyordu. Zaten onun için şu anda QS konuşmuyor, sadece dudaklarını oynatıyordu. Sıkıldı onu izlemekten, gözlerini pencereye yöneltti. Aslında şu başını çevirme işi çok yorucuydu ama kimse kabul etmesede ST de arada bir sıkılırdı.

PQ, masayla sandalye arasına sıkıştırdığı iskeletini oynatarak QS e döndü:

PQ- Bu içtiğim en berbat şarap!
QS- Aslında devinimi daha kapsamlı düşünmek gerekir...
PQ- Çok ekşi, içerken gırtlağım deliniyor sanki!
QS- Herbirinin aslında çok farklı olduğunu düşünüyorum; değişim, devinim , döngü...vs.
PQ- Yinede zihnimi kamçılıyor bu ateşsuyu!
QS- Mesela değişen herşeyin değişiminin döngüsel olduğu söylenemez...
PQ- Tabiki söylenemez, sadece süreklilik içerdiği kesindir.
QS- Sen beni dinliyormuydun?
PQ- Yanlış anlama. söylediklerini önemsediğim için değil, can sıkıntısından... Sıkıldım çok, çıkmak istiyorum bu odadan! Üzerimize birşeyler yazan bu kadın ne zaman bırakacak kalemini? Ne zaman özgür olacağız?


Erken sıkıldınız beyler. Daha yeni başlamıştım sizi anlatmaya. QS anlatıyordu işte birşeyler, onu dinleyin. PQ çok sabırsızsın; senin şarap felsefen ilgi çekiciydi aslında. Şimdi devam edebilirmiyim?

PQ- Peki ama çabuk ol! Bu duvarlar beni boğazlamaya başladı.
ST- Bittimi öykü?
QS- Hayır. Daha değil, hala konuşturuyor bizi. O zaman ben kaldığım yerden devam ediyorum.
PQ- Hiçbirşeye devam etmiyorsun! Bunlar senin düşüncelerin değil anlamadın mı hala. Bizi kullanarak, bizim üzerimizden anlatıyor kendi düşüncelerini. Dayanamıyorum, ben çıkıyorum bu odadan ve senin lanet öykünde bitmiş oluyor böylece!
ST- Benide gitti varsayın...
QS- Ne yani! Tüm bunlar benim fikirlerim değilmiydi aslında. Çok yazık! Beni hayal kırıklığına uğrattınız bayan! Şu halde bende gidiyorum, üzgünüm!


Durun! Nereye gidiyorsunuz? Bitmedi daha öykü! Kahretsin! Öykümün kahramanları bile katlanamıyorlar bana; eğlenceli kılmaya çalışmıştım herşeyi oysa! Gittiler işte hepsi... Yine kendi kapanıma kısılı kaldım. Ben kendimden nasıl kurtulurum peki? Herneyse öykü bitti, sende git artık...



black_noir


 

29.10.2004 14:59:24
SUYUN YANSIMALARI...


Kız suya bakıyordu.Aslında gördüğü şey gerçekten suydu ama; toprak ona yatağından bir parça sununca, ağaçlar etrafına toplanıp onu boğazlayınca "göl" olmuştu adı. Suyun anlamı göle evrilmiş, gölün imgeside suya yakışmıştı.

Alacakaranlıktı. Güneş henüz yansımalarını çalmadığı için nesnelerin, herşey renksizliğin bir tonuydu sadece. Hiçbirşeyden ses çıkmıyor, çıkacak en ufak ses mekana yetersiz kalacağı için geri çekiliyordu...

Kız suya bakıyordu. Sudaki aksi öyle büyüleyiciydiki; esriklik veriyordu bakana gördüğü şey... Elini yüzüne götürdü, hatlarını saklayan bir kadife kumaştı dokunduğu. Zamanı alt eden bir düzlemdi bu pürüzsüzlük...Bu dokunuş, zihni kendi denizinde kaybediyor, sonra onu yumuşak dalgalarıyla karaya sürüklüyordu....

Yinede bu değildi sudaki güzellik...Narsus yanılmıştı ve hatası yaşamının kör kuyusuna devirmişti onu.Aşık olduğu bu akis değil, suyun duru güzelliğiydi aslında. Su güzelliğini çağlar boyu akarak koruyor, durulduğu yerde herşeyi yansıtıyor, yansıtırken kendi güzelliğini ödünç veriyordu nesnelere...

Kız suya bakmıyordu aslında; suyu görüyordu...Aşık olduğu yansımanın getirdiği güzellikti; suydu...


noir
 



Gönderim Zamanı: 29 Ekim 2004, 00:58:52
KAYBEDEMEYENLER...


Köhneliği çürümüş etlerle dolu mezarları utandıran bir kulübeydi burası. Bir masa etrafında oturuyorduk dört kişi. Aramızda kalan boşluğuda rutubet kokusu dolduruyor, hatta bizi sıkıştırıyordu.

İftira atıyorlardı bize "kaybedenler" diyerek. Yalandı kaybettiğimiz, çünkü en başından beri hiçbirşeyimiz olmamıştı. Konuşmaya değer bir varlığımızda olmadığından susuyorduk şimdi.

Ses cambazı çınlatırken kulaklarımızı; biz içimize karanlık tohumlar ekiyorduk. Yağmur tohumlarımızı suluyor, acımasızca filizlendiriyordu yeryüzüne sarmak için karanlığı. Gökyüzü, yeryüzünden öc alıyordu şimdi...

Ses cambazı, gitarın tellerinden gebe kalıyor, ağır sancılarla kıvranarak yeni notalar sunuyordu rahminden bizlere...

Bizler olmayanların çocuklarıydık ve asla kaybetmemiştik. Hepimiz sahip olmamayı, kaybetmenin utancına yeğ tutmuştuk.

Birer içki daha içtik. Rutubet kokusunun arasından sıyrılıp, ses cambazını sancılarıyla geride bırakarak çıktık oradan. Savurduk kendimizi yeryüzünün zavallı karanlığına...


noir

29.10.2004 15:10:07
Alıntı
Birer içki daha içtik.
Biraz daha;yani sarhos olmanin verdigi kimyasi ile..Tamam da,ben hic icmedim ki.
Masanın, yanında ki, Parlament'te gozum,uzanmıs ve bana bakıyorlar gibi gorunuyorlar,yada ben oyle sanmak icin elimden gelen herseyi yapıyorum.

Cafedeki,barmen sari sari bakislar firlatiyor.Biliyorum,hayatını kurtarmak icin yaslı alman kadınlarına bakıyor?"Jigolo musun?" demek icimden geliyor, susuyorum,susuyorum ictikce,ictikce mi susuyorum.

Saat, geceyi pesinden, kostururken, telefonum caliyor, arayan abim, aglamakli seslerini duyuyorum, bi seyler var biliyorum.Diyor ki :öldü o,öl-dü.

"Kim(!) öldü?" demeye kalmadan, bitiyor sisedeki icki.
Ben mi onu iciyorum,o mu beni?
Sarhos oldukca sise alay geciyor benimle,haklı da.

Hic icmemistim,susuyorum icince,susunca iciyorum.
Canim su istiyor,su gibi kırılgan ve saydam...

29.10.2004 15:12:23
Öyküye yorumun bile kendi tarzında; devamı içim çok saol merx Smiley

Hep, yaz merx; tıkan-ma senden uzak olsun...

29.10.2004 15:17:38
Cekip gitmek istiyordum...tutku gibi...elimdeki icki sisesi gibi bosaldi göz kapaklarim..kaslarimin altinda huzun..bölyemi olacak hersey...o salinan kayikda resim cizmistim sana oysaki..bilirsin resim cizmeyide bilmem öyle absurt birseydi fakat ikimizde anlamistik..anliyoruduk..anlamiyorum neden patladi bulutlar..........anlamiyorum

17.11.2004 20:34:30
KADININ BANA ANLATTIKLARINI BEN KENDİME ANLATIRKEN...


Işık oyunlarıyla zaman geçirmeye çalışırken kapalı gözlerim,bu serin rüzgar derinlerimi arındırmak için esiyor sanki...
Konuşmuyorum kendi kendime,korkuyorum.Keybedeceklerimi söylemekten korktuğum anda, bir kez daha kaybetmiş oluyorum.

Sonra bir kadın geliyor yanıma ben çarpıntılarımla başetmeye çalışırken. Yitireceği hiçbirşey kalmamış insanların umursamaz ürkünçlüğü var bakışlarında.Yaşadığı anların dikenli telleri parça parça koparmış etlerini... Bir iskelet bırakmışlar ona ve yaşamasına yetecek birkaç damla kan...Onun hiçbirşey umrunda değil gibi. Hatta bu "nokta insanlar manzarasını" izlerken eğleniyor olmalı. Bu kadınındaki yolculuğumdan sıkılıp kendi yollarıma dönüyorum yine.

Hiçbir ayrıntısını kaçırmadan bu bütünlüğü kavramaya çalışıyorum. Kavramak için dışına çıkmam gerekiyor ama sonra farkediyorumki ben bu bütünlüğün küçük bir ayrıntısıyım...

Kadın yumuşak sesiyle beni eskilere sığınıp sakinleşmeye zorluyor... :

"Herşeyin eskisinin bu yüzden seviyorsun. Eskinin içinde aslında ona sığınabildiğin için rahatsın. İnsan kaçtığını sandığında aslında geri dönüşler yaşar; çünkü eskinin bir geleceği yoktur ve belirsizliği... Tedirginliğin ne kadar yoğunda o kadar geriye atar seni beynin. Bir gün ana rahmine geri dönmek istersen- ki bu gerçekten en eskidir- işte o zaman tedirginliğin zirvelerinde geziniyorsundur...."

Şimdi oldu işte! Artık kokusunu duyabiliyorum denizin. Gözlerimi yine ışık oyunlarına bırakmak istiyorum.

Ve bu an en sevdiğim sözcüklerle bitmeli:

"Unut gitsin!"



noir  

17.11.2004 20:48:33
Önceki an, sonraki andan eski olduğu için, sen bize 'bir tur atıp geleceğim' demeye devam et. 'An'larında yüzmek için dönüşünü bekleyen müridleriniz.  

18.11.2004 14:47:06
eyw... Wink

önceki ana dönüp geldiğinde gittiğin anda geçmiş olacağı için, yolculuğun sonsuz olur... seninde öyle olsun dostum...

20.11.2004 09:26:51
YİTİK YAŞAM CESEDİ

Rüzgarın uğultusu, yaprakların kıpırtıları ve köpeklerin uzaktan gelen sesleri gecenin –gündüzün- senfonisini oluşturuyordu. Çocuk ormanda ilerlerken, yalnız olduğuna göre kaybedeceği bir şey yoktu bir tutam yaşamdan başka. Bu yüzden korkmuyordu.

Yağan yağmur, ormanın kokusunu ayaklandırmıştı. Bu gerçek bir ayaklanma bir isyandı. Çünkü nerede olduğunu çoktan unutmuş çocuğa ormanın kendini ifade biçimiydi bu koku. Soğuk zaman ve mekanın vazgeçilmezi olarak demir gibi çakılmıştı an’a...

Çocuk korkmuyor, hissetmiyor, düşünmüyor sadece yürüyordu. Biraz kulak verilse içinde işleyen çarkların sesi duyulabilecek bir makine gibiydi. Keşke biraz olsun nefret edebilseydi diğerlerinden ya da sevebilseydi onları. Ama asla onlara yakın olmamıştı bir duygusunu satıp karşılığında diğerini alacak kadar. Onlarla tek pazarlığı kendisine zarar vermemeleri ve karşılığında zarar görmemeleri olmuştu zamanın birinde. O hep uzaktaydı ağızdan çıkan bıçak gibi küfürlere ya da dalgaları teni okşayan kahkahalara...

Bu izole hiçlik huzur vericiydi. Canı yanmıyor, kırılmıyor,korkmuyordu...

-Dur Orda!-

Sabah uyandığında her yer karanlıktı.Kör olmamıştı, cisimler seçiliyordu ama karanlıktı işte. Sabah olmamışmıydı henüz. Hayır saat sabahı gösteriyor. Kapıyı açıp dışarı çıktı. Baktığı herşey rengini kaybediyor, soluyor silikleşiyordu... Nesneler belirsizlik duvarının arkasına saklanıyordu. Korkmadı tüm bu olanlardan sadece tuhaftı, yabancıydı...

Sonunda tüm canlı ya da cansız nesnelerle bağları kırılmıştı. Cisimlerde yansımalarını onun gözlerine teslim etmiyordu artık. Sonra belki sesleri duyamayacak ve belki sonra kokuları yitirecekti. Şimdi sıyrılmıştı tüm evrenden. Beyni dünyanın bir köşesine sinmiş, bilinmeyen bir küreydi artık.

Kapıyı çekti arkasından ve yürümeye başladı ormanın içine doğru.
Yağmur yağıyor
Korkmuyor, görmüyor, hissetmiyor
Şimdi nereye
İnsanlar? Hiç tanışmadı kendileriyle

Kendi karanlığında- kendi karanlığını yaşıyordu şimdi. Diğerlerinden korunmuş, kendine yenilmişti...Artık o; Ormanın içinde dolaşan, ayak seslerini duyamadığımız yitik bir bedendi...

Kayıp küre-izole beyin-tükenmiş düşünce...



noir
 

20.11.2004 14:59:01
Hiç bitmeyen, bitirilemez dolgunluğunu boşalttığında birden bire, gözlerimin önüne serilmiş kirli hayat berdesini bir an olsun yırtıp, derin bir nefes çekmek atmosferinden, işte buydu öykünün sebebi, tesadüfen değil inan bana.

Kalemine sağlık dostum.

22.11.2004 15:41:00
Atmosfer olmak değil amacım; bir parça nefes sunabilirse bu kelimeler sana, ne mutlu bana... Smiley
 

29.11.2004 23:20:04
DÜŞÜNCEDE ÖLMEK

-Bu son! Diyerek kutuyu açtığında gördüğü...
Dehşet verici bir boşlukmuydu ortalığı kaplayan?
Hayır; sadece boştu kutu, sıradan bir boşluk.

Çıktı odadan, çarptı kapıyı arkasından. Her sıradan olanda olduğu gibi bu da sinir bozucuydu. Oysa o kutuya ne gizemli imgeler yüklemişti kendince. Onun içinden çıkabilecek herşeyin bir anlamı olabilir, hatta belki onu amaç edinebilirdi kendine...

Rotanın kaybedildiği fırtınalar kadar saçma bir şiddete maruz kalmıştı yaşamı.Başedilmez bir dağınıklıktı bu. Herşeyi üzerinde bir ok ya da çarpı işareti olan tabelalar gibi görebilseydi keşke. En ufak bir yön belirteci kalmamıştı yaşamında...
Ne ki; bir dolu çakışan yol ve görünen ne son ne işaret!

Buraya kadar nasıl sürüklendiği önemlimi? Yolculuğu belki bir saniyenin başından sonuna, belki yılların içinde düpedüz...

Hadi kalk artık, bakma öyle!
Kalk, lanet olsun!
Bir adıma bile razı geçen zaman. Bu donuk eylemsizlik, bu kalakalmışlık; varlığı bile usandırıyor, hiçliği bile kıskandırıyor...
Artık önemlimi sonuç, gereklimi hala güvence?
Bilmediklerin neyi değiştirebildi şimdiye kadar? Ya da bildiklerin utandırmadımı seni bilginden?
Uğraşıyorum senin için anlamıyormusun!

Peki kal burada böylece...
Yeryüzündeki en mutlu ceset ol...
Kendine inat, kendi halinde...



noir
 

01.12.2004 14:00:32
YA GİDERSE!


Şehir yine gri maskesini takmış, bu canına ot tıkayan, karnını deşip barsakları üzerinde tepinen insanlardan saklanmanın bir yolunu bulmuştu.
Üstelik insanlar yağmur yağdığını sanıyor oysa gökyüzü en asitli kusmuğunu püskürtüyordu üzerlerine...

Anlatmaya değer her yaşam diğerlerinden farklı olmak zorundadır. Oysa bu adam öyle sıradandı ki; rutini gırtlağınıza yapışır sizi boğar, onun hakkındaki her kelime boşa gitmiş sayılırdı.

Siyah mantosunun yakalarını kaldırmış, soğuktan korunmaya çalışırmış gibi görünüyor, adımlarını sayıyordu. Ödünç aldığı ünleri adımlarıyla geri ödemeyi düşünmüştü, giderken borcu kalmasın diye. Tam onbirbinbeşyüzseksendokuz adım attığında tüm günleri geri ödemiş olacaktı yaşama...

Son adımında yorulduğunu hissetmeyi bekliyordu, tıpkı yaşarken olduğu gibi, son adımda yorgun olmalıydı.

Sabahın erken saatlerinden beri şehri çok kez turlamıştı. Her adımda rahatlıyor, hafifliyordu. Son adımda deniz kıyısına ulaşmıştı artık. Deniz dalgalıydı, dalgalar üzerine atılır gibi yapıyor ona değmeden geri çekiyordu kendini. Elini uzattığı bir dalga onu kibarca içine alacak kim geri isterse istesin onların acımasızlığına geri vermeyecekti onu.

Herşey önceden hazırlanmış gibiydi. Ortalıkta kimse yok, yağmur yağıyor, hava bulutlu...
Aslında belki fonda hoşçakal notaları uçuşturan bir müzik bile olabilirdi ama o zaman fazla romantik bir gidiş olurdu, gelişe ters...

Çok uzatmadan gitmeli artık, bıktırmadan kimseyi...

Kahretsin! Eminim çok soğuktur su!...



noir

08.12.2004 11:50:13
İSYAN MONOLOĞU


-Git artık burdan! Git ve gelme!
Görmüyor musun acı çekiyorum! Varlığının her saniyesi kırbaçlıyor beynimi.

Dayanamıyorum artık seni görmeye! Korkuyorum yapacaklarından, yaptıklarını düşündükçe... Senin yüzünden tüm bu olanlar; sancıyan yalnızlığım, her gece bu odayı dolduran yankılanan saatin sesi, bu darbelerle sıvaları dökülmüş duvarlar...

Hepsini sen yaptın bana! Üstelik bunları yaparken yardım ettiğini sanacak kadar aptaldın sen! Beni yok edemeyecek kadar korkaktın üstelik! Benimle savaşmaya asla cesaretin olmadı ki, yenilginin ya da yenmenin acısını bilemezsin bu yüzden...

Ben kıvranırken tüm yaşamın ortasında, tıpkı şimdi olduğu gibi öylece baktın bana!
Git artık; böylece kalakalsın herşey, sürüklensin yokluğuna!

Kadın aynaya bakıyordu. Saatlerce tekrarladı bunları bağırarak. Terketti sonunda kendini, şimdi ruhundan kurtulmuş saydam bir bedendi belki...



noir
 


Sayfa: [ 1 ] 2