|
||
| Soguk Savas dönemi.... nukleer savas tehdidi-gorbacovun gidisi... japonyaya atom bombasi CIA maaslı dusunurrler “yeni dunya duzeni” kavramını ortaya attılar.popilizm verdilerbu yeni duzen Amerikan hegemonyası (askeri ve siyasi) ve kuresellesmenin iyimser hayalleri ile karakterize oluyordu. ve 11 Eylul, yeni dunya duzeni ve kuresellesme buyulu kavramları etrafında dönen aldatmacaya bir son verdi. ABD-AB..Ab Abd nin yaptgi herseye göz yumdu yada zaten bir degnegin ayri uclari ölen cocukların yası ise devrimcilerin kapitalizme actıgı hesap defterine yazılsın simdilik... Malum, “emperyalizm, kagıttan kaplandır!” ABD bir zamanlarin katil imparatorluklarini hatirlatiyormu sizede? |
||
|
||
| Uzunca bir yazı ancak küresel kapitalizmin trendleri ve ABD imparatorluğunun içinde bulunduğu konum hakkında oldukça iyi fikir verebilcek bir yazı. Irak savaşının hazırlıklarının tüm hızıyla sürdüğü o günlerde Radikal Gazetesinde yayınlanmıştı. Bush yanlış yolda yürüyor GEORGE SOROS ABD bugün dünyanın tartışmasız en güçlü ülkesi. Bu da bizi eşsiz bir konuma yerleştiriyor. Diğer ülkeler ABD politikalarına göre davranmak durumunda, ABD ise diğerlerinin karşılık vereceği politikaları belirleyecek konumda. Dünyanın nasıl biçimlenmesi gerektiğine dair, başkalarında olmayan boyutta bir basirete sahibiz. Bu yüzden ABD diğer devletlere karşı üstünlüğünü korumakla yetinemez; dünyanın selameti için de kaygı duymak zorunda. 2. Bush'un başkanlığında ABD bu sorumluluğu hayata geçirmek konusunda hiçbir şey yapmıyor. En kötüsü de, böyle bir sorumluluğu olduğunu bile kabul etmiyor. Bush yönetimi veya daha net söylemek gerekirse onun içindeki hâkim bir kanat uluslararası işbirliğine yönelik bünyesel bir nefret taşıyor ve Amerika'nın hâkimiyetine ket vurulmasına katiyetle karşı çıkıyor. Hele hele 11 Eylül'den sonra. Hukuk değil güç Bush yönetiminin liderlik anlayışı şöyle özetlenebilir: Uluslararası ilişkiler hukuka değil, güce dayalıdır. ABD en güçlü ülke olduğu için de iradesini dünyanın geri kalanına dayatma hakkına sahip. Baştacı bu doktrin ilk kez başkanın Haziran 2002'de West Point'te yaptığı konuşmada açık seçik ortaya konuldu ve geçen Eylül 2002'de Ulusal Güvenlik Stratejisi'nin parçası haline getirildi. Doktrin iki temel direk üzerinde yükseliyor: Birincisi, ABD tartışmasız askeri üstünlüğünü sürdürmek için tüm gücünü kullanacak. İkincisi de, ABD 'ilk vuran olma' hakkını saklı tutacak. Bu iki ayağı bir arada ele aldığımızda, iki tür egemenlik ortaya çıkıyor: ABD'nin uluslararası anlaşmaların ve yükümlülüklerin üzerine çıkan bir egemenliğe sahip olması; Amerika'nın 'ilk vuran olma' hakkının hedef saydığı bütün diğer ülkeler üzerinde egemenlik tesis edilmesi. Bush doktrini çok da kesin çizgilerle çizilmiş değil; bağrında bir ikiyüzlülük taşıyor. Bush doktrini, önceki yönetimlerin daha dengeli, pragmatik dış siyasetinden keskin bir kopuş. Bush kabinesinde saldırgan bir tek yanlılığa inanan emperyalist bir kanat var. Belki de ABD tarihinde, gücün bu kadar radikal bir ideolojinin eline geçtiği başka dönem yoktur. Bush, ABD'yi ve dünyayı yanlış istikamete yöneltiyor. Terörist tehdidin ülkeyi onun arkasında böylesine birleşmeye ikna etmesi trajik bir durum. 3. Bush dünyayı yanlış yöne sevk ediyorsa, doğru yön nedir? Ne yazık ki böyle bir alternatifin hemen hayata geçirilebilme koşulları yok. ABD'nin dünya önderliğine yönelik bakışımı, 'küresel bir açık toplum' kavramıyla tarif edebilirim. Mevcut dünya düzeni, küresel bir açık toplumun çarpık bir formu. Çarpık, çünkü özel mülkiyetin kamu mülkiyeti üzerinde aşırı egemenliği söz konusu. Karakterini küresel piyasaların belirlediği bir dünyada yaşıyoruz, fakat siyaset hâlâ devletlerin egemenliğine sıkı sıkıya bağlı. Ülkeler giderek karşılıklı bağımlı hale gelirken, devletlerin egemenliği üstüne kurulu bir dünya, barışı sürdürme, çevreyi koruma, ekonomik istikrarı, ilerleme ve sosyal adaleti sağlama gibi ortak çıkarlarımızı korumaktan uzak. Egemenlik, kökü 17. Yüzyıl Avrupasına uzanan anakronik bir kavram. Dahası egemenlik hiçbir zaman mutlak olmadı. Anlaşmalar ve sözleşmeler egemenliği hep kısıtladı. Güçlü devletler, zayıf olanlar üzerinde daima baskı uyguladı. Devletler aynı zamanda, ortak çıkarlar adına egemenliklerini kısmen veya tamamen terk etti. ABD'nin kuruluşu da böyle oldu. AB üyesi ülkeler de egemenliklerini feda etmek yolunda oldukça ileri adımlar attı. Hâlâ şu egemenlik Anakronik olabilir, ama egemenlik kavramı hâlâ uluslararası ilişkilerin kurucu unsuru. Olayların kötü gidişatını düzeltmek için egemenlik kavramı başlangıç noktası olarak alınmalı. Küresel bir açık toplum yaratmak için, açık toplumların önce tek tek ülkelerde gelişimini teşvik etmek zorundayız. Bugün dünyadaki yoksulluk ve sefaletin ana kaynağı kötü yönetimler, baskıcı, yolsuz rejimler ve başarısız devletler. Hal böyleyken, egemenlik ilkesi ile karşı karşıya olduğumuz için diğer ülkelerin içişlerine karışabilmek çok güç. Egemenlik meselesiyle ters düşmekten kaçınmanın bir yolu, ülkelere açık toplumlar haline gelmeleri için olumlu teşvikler sunmak. Mevcut düzenlemelerde noksan bileşen bu. Kötü yönetimler için IMF koşullandırmalarından ticari yaptırımlara, oradan askeri müdahaleye kadar bir dizi cezalandırma yöntemi var, ancak iyi yönetimlere yeterli teşvik ve destek verilmiyor. Küresel açık toplum belli kurallara ve standartlara dayanmalı, bu kural ve standartları karşılayamayanlara da destek sunmalı. Standartlara uymayanlar, dışlanarak cezalandırılabilir. Ödüller ve teşviklerle cezalar daha iyi dengelenebilir. Küresel açık toplum, her ülkeye kendisine dahil olması halinde önemli yararlar sağlayacağı yönünde garanti verebilir. Teşvik yetmez Elbette teşvikler sağlamak, küresel açık toplumu yaratmak için yetersiz. Bütün ülkeler, açık bir toplumu isteyecek veya hoşgörecek yönetimlere sahip değil. Saddam Hüseyin'inki gibi haydut bir rejim dünyanın geri kalanı için tehdit teşkil etmekte ve küresel açık toplum kendisini buna karşı savunabilmeli. Ancak askeri güç kullanımı son seçenek olarak ele alınmalı. ABD, küresel açık toplumu tek başına yaratamaz. Tek başına hiçbir ülke tüm dünyanın polisi veya hayırseveri gibi davranamaz. Aynı derecede belli olan bir şey var ki bu işin altından ABD'nin katılımı olmadan da kalkılamaz. Bu da ABD'nin uluslararası işbirliğiyle iştigal etmesi gerektiği anlamına geliyor. ABD'nin, başkalarına dayattığı kurallara kendisinin de uyması, bedellerine kendisinin de katlanması ve en önemlisi, bu işe katılan başkalarının da bağlı olduğu fikirler ve ulusal çıkarlar olabileceğini kabul etmesi gerekiyor. Bu, açık toplumun ilkeleriyle uyum içinde olmak demek ve özellikle ABD'nin gücüne ve önemine bağlı olarak daima veto hakları olabileceği göz önüne alındığında, Amerika'nın hâkimiyetini sınırlandıran bir durum değil. 4. Bush yönetiminin Amerikan liderliğine dair temelinden farklı bir bakışı var. ABD'nin rolünü tek süper güç sıfatıyla perçinlemeye çalışıyorlar. Bu, Amerika'nın başını çektiği, diğerlerinin de takip ettiği emperyalist bir bakış açısı. Buradan hareketle, Amerika'nın dünyadaki rolüne dair iki farklı bakış olduğu noktasına geliyoruz. Emperyalist vizyonun, küresel açık toplum vizyonundan daha ütopik ve ulaşılamaz olduğu iddiasındayım. Ayrıca daha az insani bir vizyon bu: ABD' nin tarihsel olarak savunduğu değerlerle çelişiyor. Bu iki vizyonun birbirlerine taban tabana zıt olmadığını da vurgulamak isterim. İkisi de ABD'nin hâkim konumunu kabul ediyor. İkisi de ABD'nin uluslararası ilişkilerde etkin bir liderlik rolü üstlenmesi gerektiğini vurguluyor. Ama iş gelip ABD'nin 'ilk vuran olma' stratejisine dayanınca, ikisi arasında farklılık baş gösteriyor. Küresel açık toplum, küresel planda müspet yönde bir tavra ihtiyaç duyar, emperyalist tutum ise cezalandırıcı bir tavrın önünü açıyor. Açık toplum seçeneğinde, krizlerin önüne yeterince çabuk şekilde geçilemeyebilir; hangi haksızlığın kanlı bir sürece evrileceğini kestirmemiz imkânsızdır ve bir bakarız ki geç kalmışız. Çatışmaları önlemenin en iyi yolunun açık toplumları güçlendirmek olmasının bir nedeni de bu. 5. Bush yönetiminin dünyayı algılayış şekli bu değil. Uluslararası işbirliğine inanmıyor. İnsanların (ve ülkelerin) kendi çıkarlarına bakması gerektiğine, ortak çıkarların bundan sonra ciddiye alınabileceğine inanıyor. Onlara göre yaşam, hayatta kalma mücadelesi ve özgürlük onu ele geçirenin malı. Mücadele, ekonomik planda şirketler, jeopolitik planda ise devletler arasında. Tam da piyasa fundamentalizminin Amerikan emperyalizmiyle, bir tür vahşi sosyal Darwinizm ideolojisi gibi çakışmasının nedeni de bu. Tarihten ders Emperyalizm vizyonu bütünüyle yanlış değil, fakat bir veçheyi abartıp diğer veçheleri dışlayarak gerçekliği çarpıtıyor. Üzerinde ısrarla durduğu mefhum güç, bilhassa da askeri güç. Fakat askeri güç, gücün tek çeşidi değildir; hiçbir imparatorluk tek başına askeri güçle bir arada tutulamamıştır. İnsani meselelere güç kavramıyla yaklaşmak tümüyle tartışmalı bir tutum. Fizikte nesnelerin hareketlerini belirleyen şey güçtür; insani konularda bu son derece yanlış yönlere varan bir analoji. İyi veya kötü, insanlar başka koşulların etkisi altında yaşar. Belki askeri güce direnmek zordur, ama bu onu yüceltmeyi gerektirmiyor. Güce yaslanmak doğru bir tutum değil. Kimse Bush'u dünyayı doğru ve yanlış kavramları temelinde algıladığı için suçlayamaz, ama bunu çok basit bir bağlama oturtuyor. Kimin haklı olduğu konusunda en ufak bir kuşkusu yok: ona göre 'biz' doğruyuz, 'onlar' yanlış. Fakat gerçeklik bundan daha karmaşık. Kimse mutlak bir doğrunun temsilcisi olamaz ve bunu temsil ettiğine inananlar yanlışa düşmeye mahkûmdur. Fikirlerini dünyaya ancak zorbalıkla dayatabilirler. Bush yönetiminin, Irak'a özgürlük ve demokrasi getireceğine dair sarf ettiği bütün o sözlere rağmen, açık toplumun ilkeleriyle çelişkiye düştüğü nokta da bu. Aynı küresel kapitalist sistemin küresel açık toplumun çarpıtılmış hali olması gibi, Bush yönetiminin uluslararası ilişkilere yaklaşımı da küresel açık topluma yönelik arayışın çarpık bir biçimi. Seçmenlerin çoğu, Bush'un politikaları ve yaklaşımlarından pek rahatsız değil. Bu beni rahatsız ediyor. Bazı yönetim üyeleri, normalde kendilerini görevden ayrılmak zorunda bırakacak kadar aşırı tutumlar takınıyor. 'Bizimlesiniz ya da onlarla' demek... Karşı görüşteki Avrupalı müttefiklerimizi azarlamak... BM'yi küçümsemek... Yurtseverlik Yasası'nın muhaliflerini düşmana yardım etmekle suçlamak. Bunlar uç bir ideolojinin göstergeleri. (İşadamı ve Açık Toplum Derneği Başkanı, 27 Şubat 2003'te Pittsburgh Carnegie Mellon Üniversitesi'nde yaptığı konuşma) YARIN: Bush bu gidişle başarısızlığa mahkûm |
||
|
||
| GEORGE SOROS Bush yönetimi göreve, bir dizi anlaşılır ve iç tutarlılığa sahip ilkeyle geldi. Söz konusu ilkeler askeri güce ve piyasa fundemantalizmine dayanıyor. Cumhuriyetçilerin seçim bildirgesi, ABD'nin süper güç sıfatıyla özgür dünyanın lideri özelliğini birleştirebildiği mutlu Soğuk Savaş günlerini yad ediyordu. Artık tek süper güç konumundaydı ve daha fazlasını elde edebilirdi: küresel hegemonya. NATO, Bush ekibinin pek itibar etmediği çok- başlı bir kurum haline gelmişti. Fakat Ulusal Füze Savunma programımız üzerinde tek kontrol yetkisi bizde olacaktı. Bu programın Bush yönetiminin stratejisinde bu kadar abartılı yer tutmasının nedeni bu. Ulusal Füze Savunması bir düşmana gereksinim duyuyor. Kuzey Kore geçici bir düşman olmaya uygun görüldü. Uzun vadede bu konuma aday ülke Çin olarak düşünülüyordu, Rusya bile hepten bir kenara bırakılmış değildi. Ekonomik cephede, piyasa fundemantalizmi küresel hegemonya kavramıyla pek güzel uyum sağladı. Bu ABD'ye, eşitsiz bir oyunun nimetlerinden faydalandığını kabul bile etmeksizin, hâkim konumunun keyfini sürme imkânı tanıdı. Güçlü bir savunma tavrı, Amerika'nın teknolojik liderliğine güç kazandırdı. Bush yönetimi küresel ekonomiye yönelik müdahaleci olmayan, pasif bir tutum takındı ve ülke içi ekonomik programının merkezine de, önemli ölçüde zenginlerin değirmenine su taşıyan vergi kesintilerini koydu. Bush yönetimi uluslararası anlaşmalara husumet beslediğinin sinyalini verdi. Bu, uluslararası finans kurumlarına da yayıldı. 11 Eylül'ün faydaları 7. Bütün bu politikaların 11 Eylül'den önce tasarlandığı açıktı, fakat hiç olmazsa geçmişle radikal bir kopuşu içermiyordu. Ne de olsa Bush ne seçmenden tartışmasız vize alabilmişti ne de karşısında açıkça tanımlanmış bir düşman vardı. Terörist saldırıların ardından bu iki sınırlama da ortadan kalktı. Terörizm ideal bir düşman, çünkü göze görünmüyor, bu yüzden de asla ortadan kaybolmuyor. Gerçek ve geniş kesimlerce var kabul edilen bir düşmana sahip olmak, ülkeyi bir arada tutmak bakımından çok etkili bir tutkal işlevi görüyor. Böyle bir düşman, bilhassa kendi çıkarını ne pahasına olursa olsun korumaya dayalı bir ideoloji açısından hayli kullanışlı. Terörizme karşı savaş açmakla Bush, hedeflerini gerçekleştirmek için daha önce sahip olmadığı araçları ele geçirdi. Bush vizyonu ile küresel açık toplumun lideri Amerika arasında, değerlendirmeye bile gerek duyulmadan bir tercih yapıldı. 8. Bu tercih üzüntü verici, çünkü Bush'un vizyonu hem insanlıktan hem de ulaşılabilirlikten uzak. İnsanlıktan ne kadar uzak olduğu, dünyadaki kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına bakıldığında görülebilir. Dünyanın dört bir köşesindeki hangi insana kulak verilse, durumun vahameti hissedilebilir. Amerika'ya yaklaşımdaki değişim çok çarpıcı. 11 Eylül trajedisi dünyanın neredeyse her köşesinde ABD'ye yönelik sempati uyandırmıştı, fakat Bush politikaları bu sempatiyi yaygın bir öfkeye dönüştürdü. Kamuoyu, liderliğin nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunda tek kriter değil. Eğer bir politika işe yarıyorsa, kamuoyu bir süre sonra fikrini değiştirebilir. Bu yüzden Bush politikalarının, doğurduğu sonuçlara göre değerlendirilmesi gerekiyor. Bugüne kadar ortaya çıkan sonuçlara bir bakalım: Pek az yol alındı Terörizme karşı savaşta pek az yol alındı. Afganistan işgal edildi, Taliban yenildi, fakat Bin Ladin ve birçok terörist hücre hâlâ ayakta. Afganistan'ın denetim altına alınması büyük bir başarı ve Amerika'nın askeri yetilerine dair etkileyici bir gösteriydi. Kurtarıcılar olarak karşılandık, ama devamını getiremedik. Kâbil'in ötesinde yasa ve düzen sağlanamadı, çünkü Rumsfeld BM barış gücünün görev alanının genişletilmesine karşı çıktı. Başkan Karzai'nin Amerikalı görevlilerce korunması gerekiyor. Karzai yönetimi ağır da olsa ilerliyor, fakat o tarihi an gelip geçti ve savaşın yakıp yıktığı bir İslam ülkesinde ilerleme sağlanbileceğini gösterme fırsatı kaçırıldı. İsrail-Filistin çatışması, ufukta çözüm olmaksızın vahim boyutlar kazandı. Bush yönetimi bütün enerjisini Saddam Hüseyin'i devirmeye vakfetti. Fakat bu, bütün dünyada müthiş bir öfkeyi harekete geçirdi. Saddam, başa çıkılması gereken bir tehdit olsa da, Irak'ı işgal etmek, sonrasında olacaklar göz önüne alındığında, sorun bile sayılmayabilir. Bu arada Kuzey Kore yeniden nükleer bomba üretimine koyuldu. ABD'nin yaptırım ve tehditleri işi yaramadı. Kuzey Kore ABD ile ikili görüşmelere eğilimliydi, fakat ABD gönülsüz davrandı. Güney Kore artık ABD'yi Kuzey Kore'den daha tehlikeli bir saldırgan olarak görüyor ve Bush yönetimi bu konuda ne yapacağını bilemez durumda. ABD ve Avrupa arasındaki anlaşmazlıklar da hiç bu kadar ciddi boyutlara varmamıştı. ABD, gücünü ölçüsüzce kullanan korkulacak bir dev, amiyane tabiriyle, bir boğa olarak görülüyor. AB, Rumsfeld'in ifadelerini kullanırsak, Bush politikalarına karşı çıkan 'eski Avrupa' ile bu politikaları desteklemeye daha hazır görünen 'yeni Avrupa' arasında ciddi biçimde bölündü. İkili ilişkiler, karışık sonuçlar doğuracak biçimde geliştirildi. Çin ve Rusya ile ilişkiler, 11 Eylül'den bu yana dikkat çekici bir gelişim kaydetti, çünkü ABD artık bir düşman arayışı içinde değil. Pakistan ve Orta Asya ülkeleriyle de daha sıkı işbirliği söz konusu. Bunun olumsuz tarafı ise şu: ABD artık bu ülkelerin insan hakları ihlallerini eleştirecek bir konumda değil. Latin Amerika ile yakın ilişkilere öncelik veriliyordu, ancak 11 Eylül'den sonra Latin Amerika ülkeleri adeta unutuldu. Meksika Devlet Başkanı Fox, hayal kırıklığına uğratıldı. Arjantin, 'büyük bunalım'dan beri en kötü mali çöküşün pençesine düştü. Venezüella siyasi çalkantı içinde ve bütün Latin Amerika küskün. ABD, Kolombiya'da uyuşturucuyla mücadeleye desteğini artırmak dışında bu kıtanın sahnesinden büyük ölçüde çekildi. Uluslararası destek konusunda memnuniyet verici gelişmeler sağlandı, ama bunların çoğu tek taraflı olarak veriliyor. AIDS'le mücadele bütçesindeki büyük artış Küresel Fonu baypas ediyor ve alıcılara kürtajı tartışmayı yasaklayan malum gülünç kurallara bağlı olarak dağıtılıyor. Birçok insana ölürken dayatılan daha tuhaf bir koşul olabilir mi! Küresel ekonomide yavaşlama, borsaların düşüşü, doların değer kaybı söz konusu. IMF batmamak için çırpınıyor. Ülkede bütçe fazlasından bütçe açığına doğru çarpıcı bir değişim ve sivil haklarda hatırı sayılır bir erozyon yaşandı. Ekonomik ve politik koşulların bu kadar hızla kötüleştiği benzer bir başka dönem bulabilmek zor. Fakat oyun bitmiş değil. Irak'ta hızlı ve (Amerikan askerlerinin can kaybı anlamında) nispeten acısız bir zafer, bütün manzarayı temelinden değiştirebilir. Petrol fiyatları düşebilir, borsalar fırlayabilir, tüketiciler endişelerini yenip harcamalarını sürdürebilir ve iş dünyası bunlara sermaye artırımı ile karşılık verebilir. Amerika'nın Suudi Arabistan'a bağımlılığı sona erer, Filistin daha denetlenebilir hale gelebilir ve Kuzey Kore ile teslimiyet gibi görünmeyecek bir uzlaşma yolu bulunabilir. Bush yönetimi hesaplarını bunlara göre yapıyor. Böyle gitmez Ortada jüri yok. Fakat şu kehaneti öne sürmeye cüret edeceğim: Bush'un tutumu nihai olarak başarısızlığa mahkûm, çünkü yanlış önermeler üzerine kurulu. Bense tahminimi, dönüşlülük teorime ve finans piyasalarında yaşanması muhtemel ani çöküş silsileleri veya patlamaları çalışmama dayandırıyorum. Söz konusu durumda altı çizilmesi gereken kesin gerçeklik, ABD'nin reddedilemez ekonomik ve askeri üstünlüğünden menkul. Bu, mantıksız ve sonuna dek sürdürülemez bir dizi inanca güç katıyor. Kendini dev aynasında görme sürecinde bu eğilime direnmek zordur ve direnmeye çalışanlar bir kenara itilir, fakat en nihayetinde bir gerileme de kaçınılmaz hale gelir. Gerileme ne kadar geç gelirse, ortaya çıkaracağı sonuçlar da o kadar yıkıcı olur. Olayların gidişatı önüne geçilemez bir nitelik gösteriyor, fakat herhangi bir aşamada bir çöküş sürecine de pekâlâ girilebilir. Piyasa çöküşlerinin çoğu, zirveye ulaşılmasının hemen ardından gelir. Çöküş ne kadar çabuk olursa, o kadar iyidir. Bir dönemecin eşiğindeyiz. Tarihte her an bir dönüm noktası gibi görülebilir, fakat içinde yaşadığımız normal bir dönem değil. Yüz yüze bulunduğumuz tercihler, kısmen beklenmedik gücümüz ve hâkimiyetimizden, kısmen de yönetimimiz ütopik, ulaşılmaz ve tehlikeli bir ideolojiyi rehber edindiğinden dolayı, gerçekten kritik önemde. Bush yönetiminin politikalarını eleştirmek yeterli değil, aynı zamanda Amerika'nın dünyadaki rolüne dair alternatif bir bakış açısını benimsemek zorundayız. Bu, yapıcı bir rol olmalı. İstediğimiz her şeyi yapamayacağımızı, bizim katılımımız olmadan da yapıcı hiçbir şeyin hayata geçirilemeyeceğini kabul etmeliyiz. Böyle bir rolün içerdiği sınırları kabul etmeliyiz. Sorunların mutlak çözümleri olmadığını, her çözümün bağrından bazı yeni sorunları çıkaracağını bilmeliyiz. Küresel bir açık toplumun lideri olarak hareket etmek, ABD'yi terörist saldırıdan korumayacak. Fakat yapıcı bir rol oynayarak, dünyanın güvenini ve desteğini tekrar kazanabiliriz. Bu sayede terörizmle mücadele görevi daha kolay hale gelecek. Amerikan dış politikasının hesaba katmak zorunda kalacağı birçok başka ulusal çıkar var ve birçok hassas dengeler söz konusu olacak. ABD'nin veya herhangi bir başka ülkenin ortak çıkarlara ulusal çıkarlarının önünde yer vermesini beklemek gerçekdışı olacak; fakat ortak çıkarlar bugün olduğundan daha fazla ilgiyi hak ediyor. Küresel açık toplum vizyonunun, bir Amerikan imparatorluğu kurma vizyonundan çok daha gerçekçi ve pragmatik olduğu görülebilir. Küresel açık toplum vizyonu bakımından büyük bir pratik engel var. ABD dünya lideri olarak sorumluluklarına yeterli önemi vermeli, fakat dünyanın geri kalanının Amerikan Kongresi'nde oy kullanma hakkı yok. Kongre üyeleri seçmenlerine göre davranıyor; peki kim dünyanın geri kalanına göre davranacak? Ancak uzak görüşlü bir liderlik bu engeli aşabilir ve böyle bir liderliği seçmek için de uzak görüşlü seçmenlere gerek var. Karşı karşıya olduğumuz zorluk bu. (İşadamı ve Açık Toplum Derneği Başkanı, 27 Şubat 2003'te Pittsburgh Carnegie Mellon Üniversitesi'nde yaptığı konuşmanın ikinci bölümü; ilk bölümü bu sayfada dün yayımlanmıştı) |
||
|
||
| sevgili ateshirsizi gercekten cok anlamli ve guzel yazi...devamini bekliyorum....ayrica bu sadece bushun isi degil baba bushtan baslayan bir dönem... Alıntı Doktrin iki temel direk üzerinde yükseliyor: Birincisi, ABD tartışmasız askeri üstünlüğünü sürdürmek için tüm gücünü kullanacak. İkincisi de, ABD 'ilk vuran olma' hakkını saklı tutacak. Bu iki ayağı bir arada ele aldığımızda, iki tür egemenlik ortaya çıkıyor: ABD'nin uluslararası anlaşmaların ve yükümlülüklerin üzerine çıkan bir egemenliğe sahip olması; Amerika'nın 'ilk vuran olma' hakkının hedef saydığı bütün diğer ülkeler üzerinde egemenlik tesis edilmesi. Bush doktrini çok da kesin çizgilerle çizilmiş değil; bağrında bir ikiyüzlülük taşıyor. Bush doktrini, önceki yönetimlerin daha dengeli, pragmatik dış siyasetinden keskin bir kopuş. Bush kabinesinde saldırgan bir tek yanlılığa inanan emperyalist bir kanat var. Zaten bu durum bu aciklama herseyi anlatiyor...aslinda herkez herseyin farkinda fakat amadeusun imzadaki gibi gucun oldugu yerde özgurluk olmuyor evet.. Alıntı Kuzey Kore geçici bir düşman olmaya uygun görüldü. Uzun vadede bu konuma aday ülke Çin olarak düşünülüyordu, Rusya bile hepten bir kenara bırakılmış değildi. Kesinlikle dogru tespit..zaten son asamada Kore olarak dusunuluyor...Kapitalizmin yada emperyalimizn temelini atmak icin bu devletleri yok etmesi gerekiyor.. Alıntı Terörizme karşı savaşta pek az yol alındı. Afganistan işgal edildi, Taliban yenildi, fakat Bin Ladin ve birçok terörist hücre hâlâ ayakta. ABD nin terörizmile ugrasmak gibi nedeni olmadigini hepimiz bilyioruz..Saddama silah veren Laidni yetistiren zaten kendisi..ayrica bunlari kim Terörist olarak niteliyo? kim detekliyo buda isin paranoyasi... |
||
|
||
Alıntı Ekonomik ve politik koşulların bu kadar hızla kötüleştiği benzer bir başka dönem bulabilmek zor. Fakat oyun bitmiş değil. Irak'ta hızlı ve (Amerikan askerlerinin can kaybı anlamında) nispeten acısız bir zafer, bütün manzarayı temelinden değiştirebilir. Petrol fiyatları düşebilir, borsalar fırlayabilir, tüketiciler endişelerini yenip harcamalarını sürdürebilir ve iş dünyası bunlara sermaye artırımı ile karşılık verebilir. ABD sirketlerinin iflas etmesi 11 eylul sonrasi..borsanin dip yapmasi..ucak firmalarinin kapatmasi ve tabiki new york-da is olanagini erteleyen zengin is adamlari katkida bulundu-ABD bu durumu kapatti..Kapitalizm bu kadar acik secik acimasiz isliyor..Ve hala Kapitalizmin iskencelerini gören yok! Alıntı BM barış gücünün görev alanının genişletilmesine karşı çıktı. BM..uluslar arasi af örgutu v.b...ab NIN Elinde sadece göruntude ABD BM elinde tutmasinin bir cok hatta tonla örnegi var..bunlardan biri BM Irak saasina en basta karsi cikan daha sonra ses cikarmayan sadece Yalaka bir örgutlenme... Alıntı AIDS'le mücadele bütçesindeki büyük artış Küresel Fonu baypas ediyor ve alıcılara kürtajı tartışmayı yasaklayan malum gülünç kurallara bağlı olarak dağıtılıyor Bunlarda sadece özgurlugun adini aABD ye yapistirmak ve INSAN HAKLARinin bile yapamadigi BD ye yapiyor izlenimi..yazida da bulundugu gibi binlerdce insani katleden ABD bu kurnaz oyunlarla herkezi susturmayi biliyor...abd afganistanda bomba ile yiecek paketlerini ayni sekilde hazirlamasi da isin komik tarafi... |
||
|
||
sevgili ateş hırsızı bu son kırgızistanda , daha önce de ukrayna da soros vakfının açık açık desteği ortada .........Yani konu hakkaten ilginç bir hal aldı da dikkat çekmek istedim ....
|
||
|
||
| Olayin ilk başlangıcı Yugoslavya tarihi 2001'di galiba şimdi yalan söylemeyeyim. Oradaki devrim denen herzeden sonra Yugoslavya Sırbistan-Karadağ federasyonu oldu. İşin içinde birinci dereceden OPAR diye bir gençlik örgütü var finansörü batılı (Soros'un desteklediği kuruluşlar). İkinci adres Belarusya aynı senaryo ancak diktatör Luşaşenko çok sert bir şekilde olayı bastırıyor neden? Çünkü Belarusya açık bir polis devleti. Bu işler için minimum düzeyde bazı demokratik kuruluşların kitle örgütlerinin organize olabilmesi gerekiyor. Ardından Gürcistan orada da aynı biçimde bir gençlik örgütü organize rol oynuyor Tarih 2004. Yine ardından Ukrayna burada da asıl itici güç PARA (TAM ZAMANI) diye bir gençlik örgütü idi. Ukrayna'da kitle desteği olduğu için en başarılısı gerçekleştirildi. Ama Kırgızistandaki tam bir komedi oldu.Şimdi sırada hangi ülkler var onu da söyleyeyim mi? Ermenistan, Özbekistan, Kazakistan hatta Rusya....evet bu gerçekten böyle... Yani Soros Bush'a karşı ama ikisi de aynı gemideler küresel kapitalizmin gemisinde. Yaptıklarının şimdilik Bush'a yaradığı kesin. Amerikan militarizmi geri çekilmeye, ivme kaybetmeye başlayınca Soros'un açık toplumu küresel kapitalizme iyi bir alternatif olacak gibi... sağlıcakla,
|
||