SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Psikoloji

Konu: Korkunun Psikopatolojisi

Sayfa: [ 1 ]

27.10.2004 20:24:18
Korku’ nun Psikopatolojik Anlamlandırılması Üzerine Bir İç Kanama


Korku, önümüze hep bunaltıyla, kaygıyla sunulan bir kavramdır. Korku, nesnesi belirsizleştirilmiş ya da belirsiz bir şeyin, bir ‘kaygı’ durumunun halk dilinde somut ifade edilmiş biçimidir. Bu noktada sorulacak en önemli soru, daha doğrusu yapılabilecek ayrım, korkunun insanı değiştiren, tepki vermesine neden olan halinin patolojik bir anlamı mı; yoksa ontolojik bir anlamı mı imlediğidir. Korkuyu üç bölümde incelediğim, değerlendirdiğim yazımda yararlanacağım kaynaklar, daha çok patolojik ve psikolojik bir içerik taşısa da insan varlığına inen, dünyayı algılamada ve aydınlatmada bize yardımcı olan felsefeyi ve felsefi kavramları da kullanacağım.

I. Korku ve Bunaltı

İlk önce birbirine karıştırılan korku ve bunaltının genel geçer bir tanımını ve özelliklerini vermeye çalışalım. Dışardan gelen bir tehlikeye karşı gelişen duygusal tepkiye korku deriz. Korku, benliğe, varlığa yönelik olana bir tehlike durumunda kaçma davranışlarını başlatan bir duygudur. Korku bulunmasa organizma tehlikeli durumlardan kendisini hemen kurtarma, kaçma durumuna girmezdi. Korku nesnel bir tehlikeye karşı denge-durumsal(homeostatik) işlevi olana bir uyarılıştır.

İnsanoğlu için tehlikeler yalnızca dışarıda var olan nesnel tehlikeler değildir. İnsan kendi içindeki dürtülerden, eğilimlerden, geçmiş yaşamın anılarından da korkabilir. Aslında kişiyi hoş olmayan bir duruma sokan herhangi bir şey tehlike olarak algılanır. Kimi dürtüler, aşırı yargılar ya da çevresel durumlar bireyin dengesini bozan, gerginliği artıran bir tehlike olarak değerlendirilir. Bilinçli tehlikeye karşı tepki korku; bilinçdışı olan, nesnesi kişice tanınmayan içten tehlikelere karşı tepki de bunaltıdır.

Korkuda dış dünyaya bağlı gerçek bir tehlike nesnesi vardır. Bunaltıda ise böyle bir gerçek tehlike olmayıp, bireyin bilinçdışı dünyasında bir tehlikenin, yani bir çatışma durumunun varlığıdır.

II. Korku Psikolojisi ve Tarihsellik

            İnsanın geçirdiği evrelerin daha bilinçli ve sistematik araştırılması psikolojinin ayrı bir bilim dalı olarak gelişmesiyle yakın alakalıdır. Çağdaş psikolojinin oluşmasında Sigmund Freud’un psikoanalitik kuramı önemli bir yere sahiptir. Freud, kişiliğin gelişmesi ve davranışların oluşmasıyla gerekircilik(determinizm[3]) arasında bir bağlantı olduğunu belirtmiştir. İnsanların kişiliğindeki süreçlerde bir nedenin olduğunu, değişik tutum ve davranışlarında böyle açıklanabileceğini söylemiştir. Freud, insanların korkularının da bu temellere dayanacağını ifade etmiştir. Freud yapısal kuram içinde, biyolojik kökenle ilişkilendirdiği kişiliği üç bölüme ayırmıştır: İd, ego, süperego. Ego, id ve süperego arasında bir uyum-denge mekanizması niteliğindedir. Tehlike önce egoya yöneliktir. Tehlikenin kökenini içgüdüsel gerilimin yoğunluğu ve süperegonun cezalandırıcı gücüdür. Çaresizlik duygusunun oluşum nedeni ise egonun zayıflığı, id ve süperegoya olan bağımlılığıdır. Korku karşısında egonun gelişmesi ve olgunlaşmasının önemine dikkat çekmiştir. Çünkü, ego geliştikçe içgüdülerini denetleyecek, uzlaşmacı ve yapıcı bir tavır sergileyecektir.

            Freud’a göre, doyum kaynağı Fallik dönemde gelişir. Bunlar kızda klitoristir, erkekte penistir. Amaç kendinde doyumdur. Çocuğun dikkati cinsel organına yönelir. Erkek çocuk üreme organını kaybetme korkusuyla, kız çocukta erkekte olan bir şeyin kendisinde olmaması nedeniyle kaygılanır.[4] Bu durumda erkekte Oedipus karmaşası, kız çocukta Elektra karmaşası oluşur. Bu yüzen bu dönemde süperego gelişmesini tamamlamalıdır. Aksi halde kaygılı, endişeli bir kişilik yapısı oluşur.

            Freud, korku nevrozu üzerine de düşünmüştür; çünkü korku yaşamıyla ilintilidir. Freud’un son dönemlerinde yaşadığı ölüm korkusunun, belki biraz ölümden korkmak; ama daha çok ölümü arzulamak biçiminde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Ölüm korkusu Freud’u hep meşgul etmiştir. Bazı belli tarihlerde kesinlikle öleceği düşüncesi, “korku ve istemi” sıklıkla kafasına takılmıştır.

            Freud, korkuları psikoanalitik açıdan biyolojik kökene dayandırırken, Humanistik Psikanaliz’in kurucusu Erich Fromm, insanı toplumsal(kültürel) yaşamın ve tarihselliğin içersinde ele alacaktır. Fromm’a göre, insanlık tarihi insanın kendisini doğadan ayırmasıyla ve ona karşı güç kazanmasıyla başlar. İnsan giderek doğadan uzaklaşırken, kaderinin değişmezliğini görür. Yalnızlaşır ve ne yapsa öleceğini anlar. İlkel insan din (mitoloji) yaratarak, birlikte yaşadığı kabileye sarılarak korkularından kaçmaya çalışır. Böylelikle bir diktatörlük ve güven kaynağı oluşmuştur. İlkel dinler insanı doğayla birleştirmiştir(örn: güneş, ay, rüzgar tanrısı). Güven kaynağını ve doğayı aşmadaki gücü burada bulmuştur. Pek çok insan özgürlüğünü güven duygusu yerine feda etmeye hazırdır. Bunun bedeli tehlikelidir; çünkü çağdaş toplumlardaki totalitaryen rejimleri simgeler. Özgürlüğü seçen insan üretken ve sevecen bir yaşam kuramıyorsa  güven arayacak ve bu güven özgürlükten kaçan insanları Faşizm, Masohizm, Sadizim ve Fromm’un en son kaçış mekanizması Otomaton Konformiteye[7] götürerek, kendisine  bağımlı hale getirecektir. Bana göre, Emperyalizm de tek tek bireylerden gelişen korku’nun toplumsal güveni yıkmasıyla ve bunun doğal sonucu olarak insanların özgürlüğünü kaybetmesiyle başarıya ulaşır. Freud’da süperegoya yüklenen toplumsallık korkuyla ve güven duygusunun azalmasıyla, bir lideri veya grubu toplumun üstbenliğine yerleştirip, yüceltecektir. Bu durum diktatör bir rejiminin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır.(Örnek: Hitler’e adıyla değil; Führer(Lider) olarak hitap edilmesi ve selamlamalardaki Heil Hitler! (Kutsal Hitler) deyimi.)

III. Ontolojik ve Patolojik Hesaplaşma

            Korkuyu(Furcht, Fear) ontolojik ve patolojik açıdan değerlendirmemiz için 19.yy.’da Danimarkalı filozof Kierkegard tarafından temellendirilmiş Varoluşçu Felsefeyi incelememiz gerekir. Kierkegard, korkuya kaygı (Sorge, Anxiety) açısından değinmiştir. Kaygının insanın dünyada varolmasıyla ilintili olduğunu ilk belirten odur. Daha sonra bu düşünceleri Heidegger, Sartre, Jaspers, Freud, Camus varoluş sorunu, ölüm korkusu, bunaltı, intihar, nevroz vb. konularla geliştirmişlerdir.

            Varoluşçu felsefe içersinde bu konuya daha yakın duran, Alman filozof Martin Heidegger, insanın, genel anlamda Varlık’ın(Dasein)[8] bulunduğu Dünya’ya atılmış veya fırlatılmış olduğunu söyler. Fırlatılmışlık(Throwness) verilmiştir. Dasein’ın bundan kaçışı yoktur. Dünya-içine-atılmışlık(Geworfenheit), Dasein’ın yazgısıdır. Atılmışlık ne bitmiş bir olgu ne de sabit bir olgudur. Dasein’ın düşüşü nasıl onun temel varoluşuna ait ise, Dasein’ın otantik Varlığına ulaşması da o kadar onun temel varoluş yapısına aittir. Dasein’ın Varlığını ortaya çıkaran temel varoluşsal karakter ise “kaygı”,  endişe veya tedirginliktir(Jean-Paul Sartre’da bunaltıyı benzer şekilde ele almıştır).

            Dünyada Dasein’ın dağınıklığı, Dasein’ın kendisinden kaçışı esnasında  yine kendisiyle yüz yüze gelmesine neden olan kaygıyı ortaya çıkarır. Kendi kendisiyle yüzleşme ve otantik olma, Dasein’ın dünyaya ve gündelikliğine düşüşünde ortaya çıkar. Bu kaçıştan kaçış ise, ancak Dasein’ın korkusunun endişeye(Anxiety) dönüşmesi ile olanaklıdır. Düşüşten kaçma veya kendisiyle yüzleşme Dünya-içindeki-nesnelerin korkusuyla temellenemez. Buna karşılık, düşüşün ortadan kalkması ve Dasein’ın kendisi olması endişe duymasına bağlıdır. Çünkü kaygı(endişe), korkunun da ön koşuludur. Ne zaman kaygıya kapılırsa, Dasein o zaman Dünya-içinde-varlık olduğunu anlar. İşte korku ile kaygı arasındaki temel fark da buradadır. Dünya-içindeki-nesneler yüzünden Dasein kaygı duymaz. Dasein kaygısı nesnelere bağımlı değildir. Korku nesnesi, endişeye neden olmaz. Korku, nesnesini bildiğimiz şeylerden ortaya çıkan ruh durumudur.


Bundan dolayı, korku sadece patolojik, kaygı ise hem patolojik hem ontolojik içerik taşır. Korkunun varoluşsal bir sorunu taşıması kaygıdan kaynaklanır. Tek başına varlığın sorunlarını içermez; ama patolojide bir çok hastalığın kaynağında korku önemli bir rol oynar. Korku aslında biyolojik bir duygudur. İnsanlar ve hayvanlar korku sayesinde tehlikeden korunmaktadır. Anksiyete bozukluklarında korku tepkisi engel olunamayacak düzeye erişir ve yaşam felç olur. Bazı korkular içgüdüsel(örnek:Ani yüksek ses) olmakla birlikte çoğu öğrenmeyle gerçekleşir(örnek:Bıçağın keskinliği). Burada aklımıza gelecek en güzel örnek Pavlov’un köpekler üzerinde yürüttüğü deneylerdir. Klasik şartlanma, duygu ve korku şartlanması korkunun öğrenilebileceğini gösteren çalışmalardır. Korkunun patolojik incelemesinde genetiğin ve nöröbiyolojik unsurların yeri halen incelenmekle birlikte, korku duygusunun beynin ön kısımlarındaki ‘amigdal’ denilen küçük yapının doğru çalışmamasından da kaynaklandığı söylenmektedir.


Korkunun patolojik bir grafiğini de çıkarırsak: Sağlıklı  insan nüfusu %81.6 kabul edilerek, geri kalan kısımda %8’le Fobiler, %2.8’le Genel Anksiyete Bozukluğu, %3.6’la Travma, %2.3’le Obsesif-Kompulsif Bozukluk, %1.7’le Panik Bozukluklar yer alır.

Korku, yukarıdaki bilgi ve verilere bakılarak, ontolojinin(varlık bilimi) dışında incelenen, patolojinin(hastalık bilimi) ilgi alanındaki bir duygu biçimidir. Ve bu yüzden, korku insanda endişeyle öncelenmiş, öğrenmenin(içgüdüye göre) daha etkin olduğu, nesnesel bir belirliliğe sahip,  patolojik bir anlamı imler.                                                                                                                                                                          

 

Narcotic 27.10.2004 20:55:58
Algıyı etkileyen etmenelerin nerdeyse başında gelebilecek bir duygudur, ( En sevdiğim algılama şekli diye düşünüyorum, çünkü korkutmayı seviyorum) ihtiyaçlarımız, zihni tutumlarımız, sevmediğimiz birinin kötü yönlerini abartılı olarak algılamamamız halinde, kaygı öfke gibi durumlar halinde ortaya çıkan bir tür iç elementlerden oluştuğu kanaatındayım.

Belki konuyla fazla alakasız yok ama içimden geldi yazmak;

 Biz; AnneLeriniz Sizi sokaga SaLarken UyardikLari Kötü ÇocukLariz.

 :maske: 

30.10.2004 15:30:49
Korkma tutkusu-filmler vs- kendi gerçek korkularımıza karşı bir tepki,onlarla başetme yöntemi olamaz mı?Ve çok korkutanlar,korku yaratanlar çok korkutulmuş olanlardır,içlerindeki korkuya karşı korkutarak kendilerini var kılmaya  çalışanlar olamaz mı sanki...Korku neden caziptir insan için,içgüdü,korkuyla yazılmış geçmişler ,bir tür alışkanlıktan mı ki..

30.10.2004 20:19:20
Ben bu tutukumu kaybetmekten korkuyorum...

30.10.2004 20:21:24
Korkun tutkunu sürdürmende işlev kazanıyor mu sence...

30.10.2004 20:22:46
eger korkum olmasaydi tutkum olmazdi--tutkularima tutkum korkularimin onu elimden almasidir..

30.10.2004 20:25:29
Korkununda tutkulu bir yanı var,tutku yaratan bir yanı.Korku hem asıl duygu olarak hem yan duygu olarak insanın içinde her yere yayılabilip foksiyon gösterebilecek bir duygu.Ve tek tip değil,olumluları olumsuzlarıyla çeşitli bence.Sevgiyle de yoğun ilişki içinde aynı zamanda.

30.10.2004 20:29:22
Freud ustat söylemis yazida ölumunu yaklastigi dusunup ölum korkusunua tutulmus...
Bende  sana katiliyorum olumlularida var-olumsuzlarida..Korkun yoksa kazanacagin birseyde yok!

30.10.2004 21:10:01
"Korkunun Psikopatolojisi"
psikopatojilisi
işte benim bi korkum.

30.10.2004 21:11:09
En azından sen birini biliyorsun.

30.10.2004 21:19:50
birini daha biliyorum;
günün birinde, aslında ölümden sonra, bana kalkıpta "ulen it,bunca çile,hüzün,acı,ızdırap ve vebenzeri eşanlamlı kötü sonuçlara varan kelimelerle yüklü hayat yaşayanların olduğu bi dünyada sen nasıl olur da kılını bile kıpırdatmadan sana dayatılanları yapmaya gıkını bile çıkarmadan devam edersin.."
gibilerinden soruların sorulması.. ve benim cevap olarak;
"ben bu kaygılarımı internette www.sıfır.org sitesinde dile getirmiştim ama...."
dedikten sonra ÇAAAT diye bi tokatın suratıma inmesi...

30.10.2004 21:22:11
Öyleyse iyi huylu bir korku bu yazmaktan yaşamaya teşvik ediyor,elbette yazmak çok şeydir ama.

31.10.2004 20:06:42
Korkmaktan da bir tutkuya sahip olmak kadar korkuyor ve belkide bu yüzden ikisindende kaçıyor, kaçamadığım yerde nefret ediyorum...


Sayfa: [ 1 ]