SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Tarih

Konu: Sözlü Tarih Nedir?

Sayfa: [ 1 ]

27.10.2004 17:20:34
Sözlü Tarih Nedir?
Tarih Vakfı

Yaşam öykülerinde yaşayan bellek
Sözlü tarih geçmişin yaşayan belleğidir. Herkesin kendi yaşamına ilişkin olarak anlatabileceği bir öyküsü vardır. Bu yaşam öyküleri yüzyılımızın tarihi için değerli bilgiler içerir. Bunlar, benzeri görülmemiş değişiklik dönemlerinin, bu değişiklikleri yaşayan erkekler ve kadınlar aracılığıyla doğrudan anlatımıdır. Bu tür yaşayan belleklere şimdi başvurulmazsa sonsuza kadar yok olurlar. Sözlü tarihçiler onları gelecek için kaydederler.

En eski tarih
Sözlü tarih, tarihin hem en eski, hem de en yeni biçimidir. İlk tarihçiler gelenek anlatıcılarıydı. Yazının yaygınlaşmasından önce, tarih dahil olmak üzere tüm toplumsal bilgi ağızdan ağıza iletilmek zorundaydı. Ünlü sözlüğün yazarı Samuel Johnson'un iki yüzyıl önce işaret ettiği gibi "Tüm tarih başlangıçta sözlüydü". Bugün bile, dünyada, insanların kuşaklar öncesine uzanan savaşların, felaketlerin ya da soy bilgilerinin öykülerini anlattıkları yerler var. Afrika tarihçileri bu tür "sözlü gelenek"ten çok yararlanıyorlar. Fakat Avrupa'da bu çok daha az, orada sözlü tarih doğrudan bellek anlamına geliyor.

En yeni tarih
Sözlü tarih, tarihin en yeni biçimi, çünkü kendi zamanımızı belgelemek için günümüzün teknolojisini kullanıyor. Yüzyıl önce haberler ve kamuoyunun düşüncesi basılı gazetelerle, kişisel düşünceler ise mektupla iletiliyordu. Bir başbakanın bile günde elle iki düzine mektup yazması gerekebiliyordu. Ancak günümüz tarihi için yazılı belgeler yeterli olmuyor. Televizyon, radyo ve sözlü iletişimin basılı araçlardan daha güçlü olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Pek azımız günlük tutuyoruz. Gazete okumaktansa televizyon izlemeyi yeğliyoruz. Mektup yazmak yerine telefon ediyoruz ve telefon görüşmeleri arşivlenebilecek hiçbir kayıt bırakmıyor. Ancak tüm bu gelişmelere karşın deneyimlerimizin ve anılarımızın yitirilmesi şart değil, çünkü aynı yeni teknolojiler bant kaydını da beraberinde getirdi.

Bant kaydıyla, sözlü tarihçiler, görüşmeler yaparak ve yaşam öyküsülerindeki anıları bantlardan çözerek yeni bir tür arşiv yaratabiliyorlar. Bu, bireysel deneyimin engin toplumsal çeşitliliğini eşsiz bir kendiliğindenlik ve canlılıkla yakalayan, yazılı olduğu kadar sözlü bir arşivdir. Bu yöntem olmasaydı, yüzyılımızın kayıtları çok yoksul olacaktı. Sözlü tarih, gelecek için, bugünün kolektif belleğidir. Her kuşak geçmişe ilişkin kendi sorunlarını sorar. Sözlü tarih, yaşam deneyimimizi, ona ihtiyacı olanlar için kaydeder.

Farklı bir tarih
Sözlü tarihin heyecan verici yanı, tipik ders kitabı tarihi için bir kaynak olmanın çok ötesine geçmesidir. Getirdiği tüm yeni olanaklar sayesinde, son yıllarda sözlü tarih etkinliğinde dünya çapında çok büyük gelişmeler oldu.

Gizli kalmış eserler
Sözlü tarih, erişilmemesi halinde tarihe yansımayacak olan her kesitten her tür insanın yaşamını ve duygularını belgeleyerek, geçmişin çok daha toparlayıcı, daha doğru bir betimlemesini yaratmamıza izin verir. Kadınların, sıradan çalışan insanların, etnik azınlıkların, hatta orta sınıfların birçok kesiminin doğrudan sesleri pek ender olarak duyulur. Sözlü tarih deneyimlerin, geleneksel tarihte gözden kaçan insanların anılarını toplamanın eşsiz bir yolunu sunar.

Kayıp bağlantılar
Sözlü tarihle yazılı kayıtların pek değinmediği, yaşamın temel alanlarını da araştırabiliriz. Örneğin aile ilişkilerini, özel dünyaları ya da çocukluk ve gençlik deneyimlerini araştırabilir ya da belgelere geçmiş alanlara yeni perspektiflerle bakabiliriz. Satıcı ya da doktor yerine alıcı ya da hasta tarafından yaşandığı şekliyle tüketim ya da sağlık; yargıç kürsüsünden değil suçlular tarafından görüldüğü şekliyle suç gibi. Yaşam öyküleri, ayrıca, başka türlü olanaklı olmayan bağlantıları da kurar. Başından sonuna kadar iki kültür ya da kıtalar arası göçü izleyebiliriz. Ev ve iş, kamu yaşamı ve özel yaşam arasındaki karşılıklı etikleşimleri izleyebiliriz.

Herkesin yaşam öyküsü önemlidir
Yaşı, işi, yeteneği ya da önemi ne olursa olsun, her bireyin kendi yaşam deneyimi hakkında söyleyeceği ve başkalarıyla paylaşacağı ilginç ve önemli şeyleri olması, sözlü tarih çalışmasının temellerinden biridir. Bu, sözlü tarihe özel bir toplumsal potansiyel sağlamaktadır. Köklerini yitiren ya da marjinalleşen toplulukların, geçmişlerine ilişkin anlam ve gurur duygusunu yeniden oluşturabilir. Aynı şekilde bireylere de yeni bir özsaygı kazandırabilir. Yetişkin okuma yazma çalışmalarında, sözlü anılar genellikle yazılı anılara doğru ilk adım olarak kullanılır. Başka bir düzeyde, otobiyografik gruplar, sıradan erkeklere ve kadınlara yazar olma güvenini verir. Ümidi kırılmış, yaşlı, anılarla yaşayan gruplar arasında, geçmiş hakkında konuşma, yaşama ilişkin cesaret ve ilginin yeniden canlandırılmasını sağlar. Öğrencilerin yaptıkları projelerde uyguladıkları sözlü tarih görüşmeleri onlarda özgüven ve iletişim becerisini ve kuşaklar arasındaki anlayış ve karşılıklı saygıyı artırabilir.

Tarihi Canlandırma
Canlı seslere dayandığı için, sözlü tarih, tarihi sunmanın canlı, yeni yollarını teşvik ediyor. Tek tek yaşamlar ya da seçilmiş düzeltilmiş parçalardan oluşturulan derlemeler, çok satan kitaplar, yerel dergiler ve broşürler olarak yayımlanabilir. Derlemeler, öğrenciler tarafından okullarda ve kütüphanelerde kullanılmak, gösterileri ve sergileri canlandırmak ya da müze dükkânlarında satılmak üzere banda da alınabilir. Körler için hazırlanan gazetelerde de yayımlanabilir. Anımsama terapileri gibi grup çalışmalarında, bantlar bir teyp ve slayt gösterisinde etkili bir şekilde eski fotoğraflarla birleştirilebilir. Daha heyecan verici bir olanak, fotoğrafların yanı sıra eski filmleri de içeren bir video programı hazırlamaktır. Bunun ötesinde, sözlü tarih tiyatro grupları tarafından tiyatro oyunlarına dönüştürülebilir. Radyoda ve televizyonda aynı şekilde başarılı olabilir. Sözlü tarihin bütün bu biçimlerdeki başarısının temeli aynıdır. Geleneksel tarih geçmişi bize kuru, formel yazılı dünya aracılığıyla verir. Sözlü dünya gerçektir. Tarihi canlandırır.

Gruplarda işbirliği ve bireysel çalışma
Son olarak, sözlü tarihin farkı işbirliğine yönelik olmasıdır. Kendi kendinize bir sözlü tarihçi olarak başarabilirsiniz, en iyi sözlü tarihin bir kısmı bu şekilde yapıldı. Üstelik bu çalışmalarınızda ölü belgeleri okumayacaksınız. Kaynaklarınız yaşayan insanlardır ve onlarla birlikte çalışabilmeniz gerekir. Görüşme yapmak insani becerileri gerektirir. Ayrıca yaşam öyküsü malzemesini kullanmak, seçtiğiniz sunuş biçimine bağlı olarak, düzenleme ve yazma, tasarım ve fotoğraf, rol yapma ve sahneye koyma gibi başka becerileri de geliştirebilir.

Temel olarak işbirliğine dayandığı, çok çeşitli becerileri gerektirdiği ve herkese açık teknolojileri 'eski ve yeni' temel aldığı için, sözlü tarih, grup çalışmasına uygundur. Bu gruplar çalışma türüne göre şekillenebilir: okullarda öğrencilerle yapılan projeler, kütüphaneleri ve müzeleri temel alan topluluklar ve yerel tarih grupları, otobiyografik tartışma grupları, yayıncılık kooperatifleri, yetişkinlere yönelik okuma yazma programları, tiyatro atölyeleri ya da yaşlılara yönelik hastanelerde ya da kuruluşlardaki anımsama terapi grupları.

Ortak güç, ortak sorunlar
Sözlü tarihin bütün bu çok farklı 've genellikle yeni' biçimlerinin ardındaki sır temelde aynıdır. Sözlü tarih insanlara kendi sözcükleriyle kendi geçmişlerini geri verir. Üstelik bu anılar başkalarıyla da paylaşıldığı için anlatanın yaşamını zenginleştirir.

Amacınız ister kendi yaşamınızın öyküsünü kaydetmek, isterse bir grubun bir parçası ya da kendi başınıza bir sözlü tarihçi olarak çalışmak olsun, bu ortak gücü sözlü tarihte bulacaksınız. Aynı zamanda ortak sorunlarla da karşılacaksınız. Bu kitapçığın amacı, sözlü tarih çalışması konusunda size kısa bir kılavuz sunmaktır. Daha fazlasını nasıl bulacağınızı söyleyeceğiz. Örgütlü, uzmanlaşmış grup çalışması içinde kendinizi giderek geliştireceksiniz. İlk aşamada burada verilen ipuçlarıyla sadece yaşam öyküsü kaydına yönelik çalışmalara başlamak için tüm gereksiniminiz doğru donanım ve insanlara ve geçmişe yönelik gerçek bir ilgidir.

deniz 22.07.2005 14:14:40
Sözlü tarih, özellikle 1960'lı yıllardan itibaren tarihi yazılı belgelere ek olarak yaşayan bireylerin belleğe dayalı anlatıları aracılığıyla yazma ve sıradan insanları, gündelik yaşamı ve öznelliği tarihin araştırma alanına dahil etme dürtüsüyle şekillenen ve ses kaydetme teknolojilerinin gelişmesiyle de desteklenen disiplinlerarası bir çalışma alanı ve araştırma yöntemidir. Sözlü tarihin birincil amacı, bireylerin yaşamöyküsü anlatılarını ses ve/veya görüntü yoluyla kaydederek bir arşiv oluşturmaktır. Bu arşiv, sözlü tarihçinin ilgi alanına bağlı olarak belirli tarihi dönem ve konular üzerine hazırlanacak ürünlerin ana malzemesini oluşturur. Seçilmiş bir birey, aile, topluluk, mahalle veya yöre de sözlü tarihin konusu olabilir. Yakın zamana dek sözlü tarih arşivleri çoğunlukla ses kayıtlarından oluşmakta, bu kayıtlar yazılı metinler üretmek için kullanılmaktaydı. Bugün, yeni teknolojiler multimedya ürünleri yaratmaya olanak sağlarken, postmodernizm tartışmaları bağlamında kimlik, anlatı, bellek ve öznellik gibi konular sosyal bilimin önde gelen çalışma alanlarını oluşturmuş ve bu iki gelişme, sözlü tarihin 2000li yıllarda ivme kazanmasına neden olmuştur. Sözlü tarih için Türkiye, az çalışılmış ve potansiyel olarak çok verimli bir alandır. Türkiye toplumunun geçmişe yönelik ilgisi yeni gelişmekte ve bireyler günümüzü anlama çabasıyla yüzlerini geçmişe dönmektedirler. Hem popüler kültürde hem de akademide bireysel tanıklıklara artan ilgi, Türkiye'nin sancılı demokratikleşme süreci ve bu sürecin beraberinde getirdiği çokkültürlü geçmişimizle yüzleşme gereksinimiyle ilintilidir. Bireyselleşme sürecinin öne çıktığı '80 sonrası dönemde, ekonomik krize ek olarak kimlik sorunu ve katılımcı demokrasi, Türkiye vatandaşlarının gündemindeki en önemli sorunlardandır. Yöntem olarak sıradan insanların öznel bakış açılarına odaklanan sözlü tarih, Türkiye'nin kültürel kimliği ve demokratikleşme süreci üzerine yapılan tartışmalara önemli katkılar yapabilir. Bu bağlamda sözlü tarih, hem akademik ortamda, hem de sivil toplum alanında önemli bir rol oynayabilir. Örneğin bir birey, sözlü tarih yöntemini öğrenerek kendi ailesinin geçmişini araştırabilir, bir grup gönüllü kendi köylerinin tarihini yazabilir, bir mahalle derneği mahallelerinin tarihini inceleyebilir. Kısacası sözlü tarih, hem bilimsel açıdan hem de gündelik yaşam politikaları açısından değerli bir araştırma yöntemi ve çalışma alanıdır.

alıntı

deniz 22.07.2005 14:23:00
Sabancı Ün. den Sözlü Tarih Projeleri

Osmanlıdan Cumhuriyete Geçiş Kuşağı - Yaşar Peker



Kendisiyle 1997 yılında görüştüğümüzde 100 yaşında olan Yaşar Paker, hem yaşından dolayı hem de Kurtuluş Savaşı sırasında amele taburlarında, daha sonra da İkinci Dünya Savaşı döneminde "Yirmi Kura Asker" olarak askerlik yapmış olmasından dolayı tarihe önemli bir tanıktır. Ankaralı olan Paker, Haim Albukrek olan ismini soyadı kanunundan sonra Yaşar Paker olarak değiştirmiş, yaşamının büyük kısmını Istanbul Galata'da geçirmiştir.



Yaşar Paker'in ailesi, beşyüz yıl önce İspanya'nın Albukrek kentinden gelip Ankara'ya yerleşmiştir. Paker, yüzyıl başındaki Ankara'yı şöyle anlatıyor: "Bugünkü köyler, o zamanki Ankara'dan bin kat daha ileri. Samanpazarına yakın Yahudi mahallesi vardı. Cumartesi günü bütün aileler kapılarını karşıdan karşıya açar, adeta bütün mahalle tek ev gibi konuşurlardı. Dedem zamanında deveyle gelirdi mallar İstanbul'dan Ankara'ya. Deveciler bırakırlardı malları, herkes gider, kendi markasını alırdı. O zamanlar, yazı yazmayı bilmezlerdi. Her tüccarın kendi markası vardı. Benim dedemin markası, bir zarf şeklinde bir dörtgen, içine çizilmiş iki çapraz çizgiydi." Küçük Yaşar, Ramze-i Terakki Musevi Mektebi'ne gider. Yaşar Paker o günleri şöyle anımsıyor: "Benim zamanında tatil yoktu bizim mektepte. Ancak haftada bir gün bir sınıfa izin verirlerdi. Bizim sınıfımız toplandık, çay kenarına gittik. Yemek yerken sekiz on tane çocuk çıktı karşımıza. Bizi görünce başladılar taş atmağa. Hemen kaçmağa başladık. Onlar bizi kovalıyor, biz kaçıyoruz, geldik mahalleye. Ne biçim hayat idi. Ayrılık çok fena. Din farkı oldu mu birbirine düşman olunuyor. Hatta ben hatırlarım, adeta rüya, öyle bir elbise istiyordum ki iğneler çıksın, yanıma geldiler mi iğneler onlara batsın. O kadar korku vardı. Kim daha kuvvetliyse o hakim olurdu." Çocukluğunda yaşadığı korku o kadar içine işler ki Yaşar beyin, cemaatler arası bütünleşme onun en büyük hayalidir.



Osmanlı devletinde modern bir ordu kurulduğunda gayrimüslimler genelde askere gitmek yerine vergi ödüyorlardı. Son Osmanlı dönemindeyse gayrimüslimler silah altına alındı. Birinci Dünya savaşında daha çok cephe gerisinde amele taburları adı altında askerlik yaptılar. Buna benzer bir uygulamayı Kurtuluş Savaşı sırasında da görüyoruz. 1921'de bir kanun çıkarılarak bedel ödemeyen gayrimüslimler yayan olarak önce Kastamonu'ya sonra da Erzurum'a gönderilir. Yaşar Paker de, üniforma giymeden, silah taşımadan günlerce dağlardan yürüyerek Ankara'dan Kastamonu'ya giden bu kafileye katılır. Kastamonu'yla İnebolu arasında yol yapımında çalışırlar. Yaşar, Kastamonu'da bir doktorun yanında asistan olarak çalışır. Fakat Yunan ordusu Ankara'ya yaklaşınca azınlıklardan oluşan amele taburları doğuya yollanır. Paker, bedel ödemeyi seçerek Erzincan'da terhis olur. Birinci Dünya Savaşında Ankara'ya gelen bir Rus'tan Fransızca dersleri alan Yaşar Paker, askere alınınca Fransızca olarak bir günlük tutar. Hala sakladığı bu günlüğe yaşadıklarını kaydeder. Günlüğün ilginç yanı, Yaşar Paker'in iyimserliği ve doğa sevgisinin öne çıkması. Bütün dünyanın savaşla çalkalandığı yıllarda, o günlüğüne Anadolu'nun doğal güzelliğini yansıtır. Dalgasını da geçer: çok kötü şartlar altında kaldıkları bir yeri günlüğüne "Pera Palas" adı altında kaydettiğini hala anımsıyor.



Cumhuriyetten olduğu kadar son Osmanlı döneminde doğulu Yahudileri eğitmeyi amaçlayan bir aydınlanma hareketi olan Alliance Israelite Universelle'den de etkilenen Paker'in anlatısında dini/etnik kimlikten çok paylaşılan değerlere ve vatandaşlığa dayalı bir kimlik arayışının izlerini buluyoruz. Farklılığın bir hak olarak görülmektense, eşitsizlikten kaynaklanan kısıtlayıcı bir özellik olarak algılandığına tanık oluyoruz. Bu, hem çocukluğunda yaşadıklarından dolayı, hem de batılılaşmanın etkisiyle Paker'in Osmanlı sosyal yapısına getirdiği bir eleştiriyi içeriyor. Galata'daki Yahudi cemaati çok azalmış da olsa, cemaatler arası ilişkiler konusunda iyimser Yaşar Paker: "Muazzam ilerleme vardır. Nerede benim bildiğim zaman, nerede şimdiki zaman. Çok yakınlaşma var. Ben istiyorum ki tamamiyle kalksın fark. Ben bunu tabii göremem, bugünkiler de göremez ama beşyüz sene sonra da olsa razıyım." Laiklik, Paker'in anlatısında öne çıkan bir kavram: "Bugün bile demokratız, laikiz dediğimiz halde hala din için yapılıyor bu harpler. Medeniyiz diyoruz ama çok uzaktayız. Nedir bu din farkı? Dinler hepsi birdir, hiç bir fark yok. Din deyince, ahlaktır. Ama biz din deyince, ahlakı bırakıyoruz. Ancak örflerden, adetlerden bilmem Hz. Musa gelmiş, Cumartesi günü çalışmayacaksın. Hz. İsa gelmiş, hayır, Cumartesi çalışacaksın ama Pazar çalışmayacaksın. Hz. Muhammed geliyor, Cuma çalışmayacaksın. Yahu, Allah bununla uğraşır mı, rica ediyorum?!" "Benim üç tane oğlum var diyelim. Biri diyor, ben kiliseye gideceğim. Biri diyor, ben havraya gideceğim. Biri diyor, ben bunu tanımıyorum. Herkes serbest. En çok istediğim bu. İnşallah yakında olacak. Umudum var. Ben görmeyeyim, benden sonraki de görmesin ama üçüncü nesil bari görsün" diyen Yaşar Paker'i 1998'in Temmuz ayında kaybettik.

kendi sesinden

alıntı

deniz 22.07.2005 14:35:40
Cumhuriyet Kuşağı - Ferruh Doğan

Cumhuriyet'in ilk döneminde yetişen bireylerin yaşamöyküsü anlatılarına baktığımızda, onların çoğunluğunun Cumhuriyet'le sıkı sıkıya özdeşleştiklerini ve anlatılarında bu kimliği öne çıkardıklarını görüyoruz. Cumhuriyet devriminin gençlere yüklediği misyon ve Milli Eğitim ve Halkevleri yoluyla onlara ulusal bir kimlik aşılama çabalarının etkilerini ilkgençliklerini 20li ve 30lu yıllarda yaşayan bu kişilerin anlatılarında buluyoruz. Bir önceki kuşağın yaşadığı yenilgiler, savaşlar, fakirlik, hastalıklar, zorunlu göçler, güvensizlik ve korkular, bu kuşakta yeni ve daha özgüvenli bir kimliğe dönüşmekte. Bu tabii daha çok, şehirli, orta sınıf ve Cumhuriyet okullarında eğitim görmüş, kendilerini "Cumhuriyet çocukları" veya "Atatürk çocukları" diye adlandıran bireyler için geçerli. Bugün Cumhuriyet kuşağı, sözlü tarihçilerin üzerinde önemle durmaları gereken bir kuşak. Çünkü bu yaş grubu, ne yazık ki hızla kaybetmekte olduğumuz bir grup. Bu kuşaktan bir örnek olarak Leyla Neyzi'nin görüştüğü Ferruh Doğan'ın yaşamöyküsünden kesitler sunulacaktır.

1932 doğumlu tanınmış karikatür sanatçısı Ferruh Doğan ile 1995 yılında görüştük. Ferruh Doğan, tam bir "Cumhuriyet çocuğu". Ama anlatısı, bu kimliğin bazı iç çelişkilerini de göz önüne seriyor.

 Ferruh Doğan, kendisiyle yaptığımız sözlü tarih görüşmesinde İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen çocukluğunu anlattı. Küçük Ferruh, kışları ailesiyle Beyoğlu'nda yaşar. Şöyle tanımlar Beyoğlu'nu Ferruh Doğan: "Benim büyüdüğüm, bu Beyoğlu dediğimiz yer, o zaman Levantenlerin, Musevilerin, Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin, yani yedi düvel dediğimiz insanların olduğu yerdi. Şimdi meyhanelerin olduğu Nevizade sokağı, bir küçük Beyoğlu sokağıydı. Kunduracısı vardı Avram; tabii o zamanlar ayakkabılara pençe yapılırdı. Bir tek kömürcü ve oduncu Türktü." Ferruh Doğan'ın çocuk yaşamında, Tek Parti döneminin İkinci Dünya Savaşı sırasında daha da güçlenen milliyetçi ideolojisinin izlerini görüyoruz. Her milletten insanın yaşadığı kozmopolit Beyoğlu'nda büyüyen çocuk Ferruh Doğan, onu zenginleştiren bu renkli dünyaya zaman zaman tavır koyma gereksinimi duyar. Yaşadığı çelişkiler, yakından tanıdığı "farklı" kimliklerden insanlarla, "yabancı" olarak tanımladıkları arasında bir ayrım yapmaya zorlar onu. Fakat Ermeni kapıcı örneğinde göreceğimiz gibi bazen bu zaten yapay olan ayrımı sürdürmesi olanaksızlaşır.

Ferruh Doğan, Tek Parti döneminin "demokrasi"sini de çok güzel betimliyor: "Babam koyu Halk Partiliydi. Daha '46 gelmemiş. Seçim oldu. Ağa camiinde sandık var. Babam da Halk Partisine kayıtlı. İlk demokrasi şaşkınlığım orada oldu. Babam, müthiş güzel giyiniyor, seçim, heyecan, Pazar günü gittik. Yalnız ismi olan oy atıyor, parti seni tayin ediyor: İstanbul'da Beyoğlu'nda Süleyman Akdilek oy atabilir.' Başka parti yok zaten. Ne biçim seçim bu, babamla niye geldik ki buraya Pazar günü?' Ama çok övünürdü babam, çok büyük devlet görevi görmüş gibi. Devlet dairesinde itibarı yüksekti: Halk Partili'." Ferruh Doğan, Varlık Vergisi dönemini de anımsıyor: "Varlık Vergisiyle Beyoğlu'nda birdenbire gayrimenkuller el değiştirdi. Aşkale'ye götürüyorlardı ödeyemeyeni, taş kırmaya. Bizim apartmanın sahibi İlyas Bayar, Babıali'de İlyas Bayar Kütüphanesi denen bir yerde kitap yayınlar, kitap satardı. İki pencereli, küçük bir dükkanı vardı. Faik Sabri Duran'ın, Cemal Nadir'in kapaklarını yaptığı coğrafya kitapları vitrinde dururdu. Kendisi Museviydi. Sakin bir adam, kitapçı. Birdenbire apartmanı sattı, İlyas Bayar apartmanı Mustafa Marangoz apartmanı oldu. Bir gün içinde, İlyas Bayar gitti, Mustafa Marangoz geldi. Tipik, benim yaşadığım bir el değiştirme." Ferruh Doğan, İlyas Bayar apartmanının kapıcısıyla yaşadığı çatışmayı hiç bir zaman unutamayacaktır: "Evvela İlyas Bayar apartmanı, sonra Mustafa Marangoz apartmanı olan yerde Ermeni kapıcımızın adı Duduydu. Kardeşi de Surpik. Ben yetişme çağındayım, ilkokuldayım. Kurşun askerlerle oynuyorum, harp içindeyiz, harple büyüyorum. İstiklal Marşı çalındığı zaman radyoda, ayağa kaldırırdım herkesi. Ben onlara, Vatandaş Türkçe Konuş, Türkiye çok büyüktür, ben de asker olucam bütün Ermenileri kesicem' gibi laflar ettiğim zaman, Surpik bana, Bak şu dudağımdaki mavi dövmeyi görüyor musun? Bir de gözünde kardeşimin. Biz Ermeni tehcirinden kurtulup geldik. Biz Anadoluluyuz. Kayseri'den geldik. Oraya sürüldük, buraya sürüldük, ama biz de bu topraklarda büyüdük' dedi. Ve tabii kadın aynı zamanda yaralandı, sinirlendi, bak' dedi, Ermeni milleti öyle bir millettir ki, kestikçe çıkar, kestikçe çıkar.'"

Ferruh Doğan, çocukken yaşadığı bu olayı değerlendirirken, bir kuşağın mensubu olarak tanımlıyor kendini. Zaten Ferruh Doğan'ın yaşamı üzerine yaptığı kurguda hem mesleki olarak, hem de daha genel anlamda bir kuşağa aidiyet önemli bir yer tutuyor: "Tabii şimdi düşündüğüm zaman, böyle birşey söylediğime üzülüyorum. Ama her devreyi kendi içinde düşünmek lazım. Bunlar tabii tarihe mal olmuş şeyler. Ben bunları yaşadım. Şimdiki kafamla düşündüğüm zaman doğru değil diyorum ama o zaman, bunları yaşarken anlıyorum ki bir de bilinç almışım. Bir ulus yaratılıyor, ümmetten ulusa geçiliyor. Benim kuşağım o ulusun uluslaşma sürecinin en karmaşık döneminde yetişti. Gerekliydi belki de. Varlık Vergisini tabii tasvip etmiyorum. Ama Vatandaş Türkçe Konuş,' Yerli Malı Kullan' gibi şeyler, bir gençliği ayakta tutmaktır. Kasketlerimiz vardı ayyıldızlı. Yerli Malı haftaları yapılırdı, çok övünürdük kendi fabrikalarımızla, kendi ürettiklerimizle, müthiş bir özgüven vardı bizde. Benim kuşağım çok özgüvenle büyümüştür. Devlete, Türkiye'ye sahip çıkmıştır." Ferruh Doğan, Ermeni kapıcı olayının bir istisna olduğunu, çocukken Beyoğlu'nda kişisel olarak tanıdığı "farklı" kimliklerden insanlarla "yabancı" olarak tanımladığı insanlar arasında bir ayrım yaptığını kabul ediyor: "Çevremdeki bu gayrimüslim insanlarla ve diğer Türklerle birlikte tam bir arkadaşlık, dostluk, komşuluk münasebeti içinde, işte Marika teyze, Edmond amca diye büyüdük. Hiç bir ayrım olmadı. Onların bayramlarında gittik eğlendik, onlar bizim bayramlarımızda gelip eğlendiler. Tamam, mektepten çıkıyorum, Vatandaş Türkçe konuş' diyorum, işte biz Türküz, çok uluyuz' ya da İstiklal Marşında ayağa kalkın.' Peki eve geldiğim zaman bu insanlarla birlikte yaşıyorum, bunların hiç birine ben Vatandaş Türkçe Konuş' demedim. Bir tek Ermeni kapıcıyla böyle bir çatışmam oldu. O da nemrut bir kadındı, ona denk geldi ama çevremdeki hiç kimseye bu şeyi söylemedim. Yabancılara söylenir, sokaklarda bağırılırdı." Bu, Beyoğlu'ndaki günlük yaşamın alışkanlıklarıyla milliyetçi ideoloji arasındaki çelişkiyle başa çıkmanın bir yoluydu böylece, bazı koşullarda "bizden" olanlar, başka koşullarda "onlardan" sayılmaktaydı. Bu aslında, çok tehlikeli bir oyundu. Görüşme yaptığımız Cumhuriyet kuşağından birçok kişi gibi, Ferruh Doğan için de, Atatürk'le ilgili anılar, yaşamında önemli bir rol oynar. Kendisine bu konuda soru yöneltmemiş olmamıza rağmen, Atatürk, onun özyaşamöyküsü kurgusunda mevcuttur: "Okula altı yaşında yani 1938'de başladım. Okul, Parmakkapı'da, hala durur, bildiğimiz klasik Cumhuriyet okulu. Çocukların çizdiği okul biçiminde, iki taraftan merdivenle çıkılır, mermer, kunt bir yapı. Bayrağı, büyük bahçesi vardır. 1938'de anımsadığım en önemli şey Atatürk'ün ölümü. "Atatürk öldü" dediler, müthiş bir sessizlik. Beyoğlu'nda belki çocuk aklımla şimdi böyle söylüyorum ama puslu bir hava, gri ve tıs yok. O sessizliği duydum, o sessizliği yaşadım, o sessizliğin içinden yürüdüm. Geldim, evde kıyametler kopuyor, herşey bitmiş. İlk defa orada gördüm bir şeyin bittiğini. İnsanların bittiğini. Sadece önlerine bakıyorlar ve hiç kimseyle konuşmuyorlar. Bu çok iyi anımsadığım bir fotoğraf." Çocukluğunu bir bütün olarak değerlendirdiğinde, o dönemde yaşanan sıcak ilişkileri vurguluyor Ferruh Doğan: "Benim yetiştiğim yıllarda, yani 1935-1939 arası ve harp yılları içinde hoşgörülü, çocuklara açık, çocukları kovmayan, onları kovalamayan bir ortamda yaşadık. Gerek mahallede, gerek oynadığımız çevrelerde çocuğa karşı bir sevgi vardı. Kimse bize kışt' demedi, git buradan' demedi, itelemedi kakalamadı. Bunu önemle kaydediyorum. Çocukların yetişme çağında ve yokluk yıllarında, herkesin çok bedbaht ve öfkeli olması gereken yıllarda çocuklara gösterilen bu önem, bu hoşgörü, sanıyorum benim kuşağımı çok etkilemiştir." Eski, sararmış bir aile fotoğrafına bakarken duyduğumuz hisleri çağrıştıran bu portre, o dönemde yaşanan acılarla yanyana duruyor belleklerde.

deniz 22.07.2005 14:40:45
Deprem Projesi:

 Güz 2002'de Kültürel Etüdler 250: Sözlü Tarih dersinin öğrencileri, Adapazarı depremi anlatıları üzerine bir sözlü tarih projesi hazırladılar. Her öğrenci, depremi yaşamış veya bir şekilde yaşamı depremle çakışmış bir kişiyle görüşerek anlatılarını kaydettiler. Çalışmaya katılan öğrenciler, Sinem Özdemir, Seda Atilla, Ekin Çapar, Hande Çayır, Senem Kınalıbaş, Armağan Kilci, Cem Özenç, Mehtap Öztürk ve Esma Talaş. Bütün çalışmalar bir araya getirildiğinde, çok çarpıcı öznel deprem anlatıları dışında, karşılaştırmalı olarak incelenebilecek temalar da gündeme geldi. Bunların arasında travma, suçluluk duygusu, unutma ve hatırlama, toplumsal cinsiyet, medya, devletin, ordunun, sivil toplum örgütlerinin, hekimlerin, psikologların, bilim adamlarının, yardım kuruluşlarının rolü, deprem sonrası birey, aile, mahalle, toplum düzeyinde değişim, inanç boyutu ve depremin sembolik anlamı bulunmakta. Bu projeye bir örnek olarak Sabancı Üniversitesi öğrencisi Seda Atilla'nin Kaan adında depremi yaşamış bir genç ile yaptığı sözlü tarih çalışmasından bir seçki sunulacaktır.

Kaan, depremden birkaç gün önce güneş tutulması yaşandığını anımsıyor: "O gün güneş tutuldu. Hava uğursuzlaştı, ışık çok kötü oldu, insanın içine kasvet veren, ürperten, din kitaplarındaki tasvirlere benzeyen bir ortam oluştu. İnsanı rahatsız etti." 17 Ağustos gecesi, çok nemli, sıkıntılı bir havada, pencereler açık, koğuştaki ranzasında uyuyamamaktadır Kaan. Sonrasını şöyle anlatıyor: "İnanılmaz bir ses. Beynim sesi tanımlayamıyor. Sonra ranzalar sallanmaya başladı. Hem karanlık, hem tarif edemediğiniz bir ses var hem de hareket var. Düşmeye başladım. Ayaklarım yerden kesildi. Boşlukta düşüyorum ve üstüme taş yağıyor. Ahiret gününün geldiğini düşündüm. Kendime geldiğimde beton bir yüzeyin üstünde yatıyordum. Nerede olduğumu anlayamadım. Cenin şeklinde yatıyorum ve kıpırdayamıyorum. Herhalde bir savaş olsa ancak böyle sahneler yaşanırdı, insanların uzuvlarını kaybettiklerini anlamaları, yakarıyor olmaları, uzuvlarını aramaları kolunu bacağını, yaşamla ölüm arasındaki o son nefeslerini veriyor olmaları. Cok sıcak nasıl sıcak cehennem sıcağı O havasızlık, o beton kokusu Çok kötüydü. İnsanları kaybettim, sesleri gitti." Kaan şanslıdır. 150 kişilik koğuşta kurtulan 30 kişiden biridir. Yardım ilk önce üst rütbelilere gittiği için o ve arkadaşları 5-6 saat beklemek zorunda kalırlar. Kaan kurtulma anını şöyle anımsıyor: "Boşluktan vücudumu çıkardığım anda çok hayvansal bir refleks göstererek bir çığlık attım ve bu yanılmıyorsam bir dakikaya yakın bir çığlıktı." Depremi yaşayan bir çok kişi gibi, Kaan için deprem sonrası dönem bir kendini sorgulama ve suçluluk duygusunu da beraberinde getirir: "İçinden çıktığım bina tamamen bir moloz yığınıydı, hiç bir şey kalmamıştı. Sanki bir kapı vardı ve o kapıdan geçmekle geçmemek arasinda bir süreçti o altı saat. Çünkü hayatım bir çubuğa bağlıydı benim. 150 kişiyle beraber aynı kapının eşiğinde durduk. Işte beni psikolojik olarak etkileyen o arkadaşlarımın bizi nasıl gördüğüydü. Çünkü cok az kişi kurtulduk. Biz niçin kurtulduk, bir şey mi yapmalıydık? Veya onlar bize kızgın mıydı? Hep aklım kaybettiğim arkadaşlarımdaydı. Bu benim üstümde çok ağır bir yük olarak kaldı." Depremin kendisini birey olarak nasıl dönüştürdüğünü ise Kaan şöyle anlatıyor: "Bu bir mucizeydi. Tamamen bana verilmiş bir hediyeydi, bir ikinci şanstı. Bu olay bana şunu öğretti: Tek bir şeyin önemi var, sevdiklerinin senle paylaşacağı ve senin onlarla paylaşacağın vakit. Geri kalan hiç bir şeyin önemi yok. Parayla ölçülmeyecek sahip olduğumuz şeyler var. Bu aldığımız nefes, bu oksijen. Güneş ışığı. Yaşadığım HER anı bilinçli yaşamak için elimden geleni yapıyorum. Eskiden işi yapmak için yapıyordum. Simdi, işi öğrenmek için yapıyorum. Çünkü bilginin ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Çünkü paylaştıkca zenginleşiyor ve bilgiyi paylaştığın zaman aslında yeteri kadar bilmediğini farkediyorsun. Ben şu anda otomotik pilottan çıktım, hayatın bir okul olduğunu, her gününün bir ders olduğunu ve her gününden birşey çıkartılması gerektiğini düşünüyorum. Her şey paylaşım üzerine kuruluydu çocuklukta. Mahalle arkadaşlıkları da öyleydi. İlk baştaki konu son konuyla çok bağdaşıyor çünkü bugün mahalle arkadaşlığının olmaması bireyselliğin ne kadar ön plana çıktığını gösteriyor. Oysa ki mahalle arkadaşlığı bir paylaşımdı, belki de hayatın anlamı oradaydı. Ben bunu 27 yaşımda hayatımı kaybettikten ve tekrar kazandıktan sonra anlayabildim."

Kaan için deprem, gündelik yaşam ve Türkiye toplumu hakkında düşünmek açısından önemli bir simge: "Deprem esasında hayat. Hayatın her an artçıları var. Bu artçılara nasıl baktığın onemli. Eğer ordunun içinde olmasaydım, kurtulma şansım çok daha düşük olacaktı. Çünkü orduda sayım var, kimlerin nerede olduğu belli, hangi pozisyonda olduğu belli. Türk insanının en büyük özelliği organize olamaması, toplu hareket edemiyor olması. Depremde de bu yaşandı. Devletin hiç bir kurumu, halk organize olamadı. Zaten Türkiye Cumhuriyetinin en büyük zaafı burada. Suçlu olan bir tek kişi, bir tek kurum yok. Hırsızlık bütün kurumlar tarafından paylaştırılıyor. Bütün kurumlar hırsız olduğundan dolayı hırsızlık legalleşmeye başlıyor. Bir tek suçlu bulamıyorsun. Herkes suçlu Bizler birey olarak çok yanlış davranıyoruz. Birey olarak cok kısa vadeli düşünüyoruz. Bu kısa vadeler bizim ve ülkemizin ömrünü kısaltıyor. Evet altyapı çok önemli ama altyapıdan evvel insan altyapısı önemli. En uzun yatırım, en pahalı yatırım eğitime olan yatırımdır, ama en kalıcı olan da odur. Biz insanı çok kolay harcıyoruz. En kolay harcadığımız, en çabuk tükettiğimiz şey insan. Çünkü deprem insan öldürmüyor. İnsanı insan öldürüyor. 30 bin kişi depremden dolayı hayatını kaybetmedi. İnsandan dolayı hayat kayboldu. Aslında her gün ölüm tehlikesi geçiriyoruz. Ben insanımdan korkuyorum, ben Türk insanından korkuyorum. Ve ben ailemi, kendi geleceğimi ve çevremi Türk insanından korumaya çalışıyorum."

25.07.2005 06:32:41
sözlü tarih , rivayet ve hayalgücü...

yazılı tarih aleni yalan...

tarih insanın geçmişini anlamasından çok varetmesidir.

hiç bir şey anı dışında tam kavranamaz ...

ya da

herhangi bir an illa sonrasında anlaşılır...

farketmez.. insan tarihini kullanmaya eğilimlidir.


10.08.2005 19:58:37
-ondan kurtul
 :mellow:
sanırım artık gitmen gerekiyo Smiley


Sayfa: [ 1 ]