SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kitap

Konu: Elma? Evet bir romandır.

Sayfa: [ 1 ]

27.10.2004 00:52:00
Elma? Evet bir romandır.

“Bir metni roman yapan nedir?” sorusuna verilebilecek klasik, modern ya da postnodern bağlamdaki yanıtların tümünün arkasına eklenecek bir uçurtma kuyruğu varsa, o da düştür kuşkusuz. Kurmaca bir metni oluştururken zemini düşleyerek tasarlamak, gövdeyi düşlenene yaslamak ve imgelemi dokuya aktarmak aşamaları herkes tarafından olumlanır sanırım. Enis Batur’un geçtiğimiz aylarda çıkan, hemen ardından da yasaklanan, “Elma-Örgü Teknikleri Üzerine Bir Roman Denemesi” adlı ve roman olup olmadığı –ne yazık ki- derinliğine tartışılmayan yapıtına açılımı, tam da bu düşlemek kavramından yola çıkarak gerçekleştirmek istiyorum.

Kimi yazarlar yazınsal yaşamları boyunca, bir yapıt kurma çabasındadırlar hep. Proust gibi zamanın gölgesinde yumuşak, sakin bir biçimde yapıtını kuranların yanı sıra, Sâde gibi hırçın, yıkıcı ya da zamana sığmaya çalışan bir yapıt kurmanın rastlantısallıktan uzak bilinçli bir uğraş olduğunu, öteki metinlerin dışında, kendi metinlerine de sık sık köprüler atan, göndermeler yapan o geniş yazma biçimini, biçemini zaten bilirsiniz. Batur’u ilk kez okuyorsanız, en azından kendi metinleriyle ilgili yan okumaları neredeyse zorunlu kılan tarzıyla sizi kuşatacağından, sonuz fazla değişmez. Elma’nın örgüsünü çözebilmek için bir yapıtın parçası oluşundan başlamak gerekmiyor mu bu durumda?

Yazının başında sözü edilen düşlemek kavramını “Bir insan hakkında bilineceklerin sınırı” diyerek aralayan Enis Batur, “Ne kadar düşlerseniz o kadar bilirsiniz” cümlesiyle de çok geniş bir alana taşıyor. Elma’nın roman olup olmadığını anlayabilmek, metni anlayabilmekle doğru orantılı diye düşünüp metne sokulmaya çalışıyorum. Hemen bu konumda, yazarın daha önce yayınlanan “Issız Dönme Dolap” başlığı ve “Sokulgan Bir Okur İçin İçbükeyler” alt başlığını taşıyan kitabını anımsıyorum. Sokulgan okur nasıldır sorusunun yanıtı kaçınılmaz oluyor burada: Sokulgan okur metni didikler, satır aralarını da okur; metinler arası ilişkileri kurar; anlam katmanlarını harmanlayıp kendi anlamını metne yüklemeye çalışır... Enis Batur’un böyle bir okuru hedefliyor olmasını yazdıkları da doğruluyor zaten... Ayrıca kendi okurunu seçmek gibi tehlikeli bir uğraşa (Çünkü popülist bir eleştiri tarzı için ideal hedeftir) bilincinin tüm açıklığıyla girdiğini hissettirir dikkatli okura. Halil Şerif Bey gibi son derece romanesk bir kişiliğe, denemesel bir anlatım tarzıyla yaklaşması da bunun kanıtıdır diye düşünüyorum. Bilinen anlamda bir roman değildir yazıları; ancak Elma’nın bir roman olduğu savını kitabın kendisinden önce yayınlanan Issız Dönme Dolap’ta Halil Şerif Bey’le ilgili bölümlerde gerekçeleriyle ortaya atmıştır yazar.

Halil Şerif Bey gerçek bir kişidir, ancak yaşam öyküsü ana hatlarıyla bilinse de, sislidir. O zaman, onunla ilgili bir metnin kurmaca olması da kaçınılmazdır ister istemez. “Doğrulara, doğru olabilecek öğelere, doğru olamayabilecek verilere (şüphe), tartışılır ipuçlarına imgelemin doğurduklarını eklemek” saptamalarını vurgulayan Enis Batur’un söyledikleri, her gerçek kişiyi konu alan roman için geçerli değil midir? Anlatı biçimine saplanıp kalmak, asıl romansal kriterleri fark etmemek yazarın özgür yaratısını zedeleyen bir yaklaşımdır. Böyle olunca Sennur Sezer’in “Örgü Bir Elmayı Sökmek” başlıklı yazısında sözünü ettiği Halil Şerif Bey ile Courbet’in birlikteliğinden doğan roman malzemesinin yazar tarafından kullanılmadığı eleştirisi de, romanın dar bir alana taşınması gibi bir mahzur taşımaktadır.

Kitabın alt başlığı olan “örgü teknikleri” deyişinin, metnin okunmasıyla ilgi.i bir işaret olduğunu düşünüyorum. Sennur Sezer’in yukarıda andığım yazısındaki “Örgü, tek bir ilmeğin yanındakinin konumuyla anlam kazanışı” ya da “Malzemenin nasıl örülürse örülsün, sökülüp yeniden üretileceğinin işareti mi?” gibi çözümleme yaklaşımları son derece akla yakın. İki ters bir düz ilmek anlamına gelen Haraşo (Rusça: Güzel) denilen örgü deyiminin de bu metne oturduğuna inanıyorum. Ancak ilmekler arasındaki boşluğun da dahil olduğu örgüsel bütünlüğün gözden kaçtığını sanıyorum. Halil Şerif Bey ile Courbet arasındaki ilişkinin dayandığı “L’Origine du Monde” adlı tablonun (ki yazar tarafından Dünyanın Başladığı Yer diye vaftiz edilmiş) ekseninde oluşturulan romanın iki ana ilmek biçimi var aslında: Düşlemek ve düşünmek. Batur sürekli bu iki ilmeği kullanıp, aralarında oluşan boşluğa oturtuyor metnini.

Kaybolmuş bir adamdan yola çıkıp yazılan bir metin için özgür hareket alanı sağlayan ilginç bir yöntem olduğunu düşünüyorum bunun. Anlatısında kullandığı dil, deneme dilinden farklı değil saptamasıyla bir ayağını denemeye attığının altını çiziyorum; öte yandan Halil Şerif Bey için kurguladıklarıyla da öbür ayağını romana atıyor ve “Bir Roman Denemesi” tamlamasını da bir bileşen olarak yazıya geçiriyor. Enis Batur deneme-roman arakesitinde yazarak türler arasındaki sınıftan sorguluyor; biraz da zorluyor sanırım.

Kitap, Halil Şerif Bey, Courbet ve söz konusu tablo ile ilgili genel bir anlatı, daha doğrusu tablonun seyrüsefer krokisi ile başlıyor (Birçok romanın konu aldığı kişi ve nesnelerle ilgili böyle başladığını anımsıyorum). Halil Şerif Bey sıra dışı kimliğiyle Osmanlı Toplumunda, doğululuğuyla da batıda bir yabancı, ötekidir. Ait olamama sıkıntısının, onu yaşamın uç sınırlarını zorlamaya ittiği oldukça açık. Courbet’ye gelince: O da kendi toplumundan nefret eden yapısı ve sosyalist tavrıyla içerdeki bir ötekidir. Özellikle Halil Şerif Bey’in kimliği etrafındaki pus, hakkında onca yazılana karşın pek dağılmamıştır. Bir kadının cinsel organını, kimliğini yok sayarak, üstelik doksan derecelik bir açıyla resmetmek fikri bu iki aykırı adam arasında nasıl gelişmiştir, belli değil. Halil Şerif Bey ile Courbet arasında geçen diyaloğu düşlemek başlı başına bir roman konusu sayılabilir. Bu boşluğu doldurmanın tek yolu imgelemin doğurduklarını aktarmaktır. Bu durumda çaresiz kurmacaya başvurursunuz ki, Enis Batur’un da yaptığı budur.

Asıl ilginç olansa, Elma’nın tek kurmaca, tek romansal bölümünün, Halil Şerif Beyle, Dostoyevski’nin bir tren yolculuğu sırasında karşılaşmaları olduğu konusunda söylenenlerdir. Doğrusu bunu çok şaşırtıcı buluyorum. Yazar, eksenindeki kişiyle ilgili onca tezini, kurgusunu görmezden gelip, söz konusu bölümü işaretleyenlere yanıtı kendisi veriyor: “Karşılaşmadıklarını kim kesinleştirebilir?” Ben bir adım daha ileri gidip şunu soruyorum: Kitabın tek gerçek bölümünün bu olmadığını kim bilebilir? Daha sonra Celal Üster’den alındığı söylenen bir bilgi aklımı kurcalıyor bu durumda: Halil Bey’in uşağı, onun ölüm haberini alınca intihar etmiş. Enis Batur iki soru takıyor bu bilginin ardına: “Doğru mudur?”; “Doğru nedir?” Bir soru da ben ekliyorum bu katara: Bir romanın doğruyla bağı nedir?

Dostoyevski ile ilgili bölümün hemen ardından, bir öte-metin geliyor: Mağara eğretilemesiyle anlatılan vajinal dünya ile tablonun –içeriğine müdahale eden- adına bir çengel atılıyor. Bu bölümle, Michel Tournier’in, Cuma adlı müthiş alegonik romanı arasında metinler arası bir ilişki kurmak kaçınılmaz oluyor benim açımdan. Yok olmanın ve var olmanın kesiştiği yer, dünyanın başladığı ve bittiği yer, gerçekle düşün izdüşümlerinin çakıştığı yer... Her iki yazar da öteki kavramının bunalttığı kahramanlarının aynı yere sığınmalarına izin vermişlerdir. Tournier’in Robenson’unun gerçek dünyaya karşı oluşturduğu rahim mağarasına koşut. Batur’un Halil Şerif Bey’i de hep örtülü olarak sakladığı resmin imgelediği bir başka mağaraya mı sığınıyor? Halil Şerif Bey’in yakalandığı varsayılan sifilisin kaynağı olan vajina-mağara, dünyanın hem başladığı, hem de bittiği yer değil midir onun için? Alın size romanesk bir yaklaşım daha. Üstelik bu bölümün iki düzden sonra atılan bir ters ilmek olduğunu fark ettiyseniz, örgünün romansal desenini görebilirsiniz.

Halil ile Gustave’ın konuşmalarının düşlendiği bölümde sıkı bir betimleme ile birlikte kahramanlarından yana tavır olan bir romancının kimlik çözümlemeleriyle karşılaşırız. Tutkulu ev yabanıl tavırlarını yücelttiği bu ikiliye, yarattığı kahramanlarmışçasına sahip çıkan Enis Batuur, (öyle olmadığını söylemek pek olası değil zaten) Maxime Du Camp’ın sığ kitabına ve kimi Fransızların egzotik budalalığına öfkeyle yaklaşır; deyim yerindeyse fena halde giydirir. Metnin romansal alanda başarıyla gezindiği bu bölümde Halil Şerif ile Courbet’nin kimlikleri, tümüyle yazar tarafından kurgulanarak oluşturulmuştur. Satır boşluklarından anlarız ki bu iki farklı adam için vajina yalnızca bir libido nesnesi değil, başladıkları, bitecekleri ve saklandıkları yerdir.

Kitabın “Bir Elma Kuramı” adlı bölümü ise yine bir ters ilmektir. Birden kendini sorgulamaya başlar yazar. Uyku izleğinden başlayan ve yalnızlığının altını çizdiği bu bölümde, rahim-uyku-ölüm üçgeninin, ağrı-doğum-haz üçgeniyle oluşturduğu düzlemsel arakesitte gezinmeye başlar önce. Sonra düzlemle yetinmeyip bulunduğu yerde arkeolojik bir arayıştan çıkardığı şey, Elma’dır. Bilgi meyvesi ya da rahim imgesi olarak elma, “Her şeyin kaynağında” durmaktadır. Selçuklular’dan, Büyük İskender’e işaret ettiği elma simgeselliğinin yanına, günümüzün Machintosh simgesi Apple’ı ekleyerek Elma’nın sonsuz döngüsünü belirler. Tümüyle kendi düşüncelerini anlattığı bu bölümün, dersten sonra uyuya kalması ile başlaması bir tuzak kokusu duyuruyor bana. Yoksa anlatılanlar bir düş müdür? Kimi zaman yazacaklarını uykusunda gibi yazar. Yazarın metniyle okuru arasına girip kendi düşüncelerini aktardığını sandığımız bölümler tümüyle kurmaca, kendini kolay ele vermeyen bir roman puzzle’ının parçaları ya da örgü tekniğinin beklenmedik ilmeği olamaz mı? Neden olmasın?

Kitabın finali mağara-vajina anlatısında düğümleniyor. Bir kendini bırakış, tükeniş duygusunun mağara-vajinada ilerleyen kişiyi teslim alacağı anda bir ışık, yeniden doğma (belki de doğurma) umudu beliriyor. İçerdekinin mağaradan çıkış konusunda kararsız, biraz da isteksiz oluşuna karşın, çıkmayı deneyeceğini düşünüyorum nedense. Bunda Enis Batur’un “Yazmaz elmaya, dolmaya girişmek” sözünün ciddi katkısı olsa gerek.

Elma bilinen anlamda bir roman değil; dahası bizzat yazarın deyişiyle “Bir Roman Denemesi.” Yazılanın roman olup olmadığı tartışılabilir elbette (tartışılmalıdır da); ancak tartışma geniş perspektife taşınıp, sığ ve dar alanlardan çıkarılmalıdır. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı ya da Joyce’un “Ulysses”ı de bilinen roman kalıplarının dışındaydılar; üstelik zaman geçtikçe kabullenildikleri kadar, yeni kalmayı da başardılar. Enis Batur yazı kavramını en çok sorgulayan, enine boyuna sürekli kurcalayan, deyim yerindeyse yazının dünyasında keşif gezilerine çıkmayı seven bir yazar. Yazı türleri arasındaki sınırları zorlamak, arakesitler oluşturmaya çalışmak onun doğasında var sanırım. Yazımın içinde değindiğim veriler, ipuçları ve bunlardan çıkarımlarıma dayanarak Elma’nın bir roman olduğuna, deneyimlendikçe yeni coğrafyalara ulaşacak bir yazın biçiminin, biçeminin ilk örneklerinden biri olduğuna inanıyorum (Tıpkı Acı Bilgi gibi). Bir başkası tam da tersini, yine kitabın içinden bulup çıkardıklarıyla ileri sürebilir. Vülger olmayan, nesnel, açık ve ferah alanlarda yapılacak böylesi tartışmalara gereksinimi var Türk Yazını’nın. Enis Batur Elma’yla (da) yaptığını şöyle anlatıyor: “Aramak, tanımak, tanışmak, bilmek –Ağaca el uzatmak bir kez daha.”

Yazdım; Elma’yı dişledim yani; günah işledim ağaca el uzatıp; başka eller de uzanacak kuşkusuz...

Yazmak, elmadan savrulmak biraz; biraz da susmak.

Akademist Ağustos 2003

28.10.2004 17:34:56
Bana çok katkısı olan bir yazı oldu bu, çok saol buz...

Örneğin yazıların aslında bir haraşo olduğunu hiç farketmemiştim. Aslında herbir kelimede bir ilmek oluyor ve bir ilmeği o bütünden soyutlamak o örgünün sökülmesi ve fonksiyonunu yitirmesi anlamına geliyor.

Yazının bütününü görebilmek herzaman mümkün olmuyor aslında, okurken bile parçalıyoruz çoğu zaman.

Birde okumak örgüyü incelemek değil, kazağı sırtına geçirmek olmalı...

Enis Baturun elmasınıda çok merak ettim doğrusu...

28.10.2004 17:44:38
Sen iste yeter ki,Noir...:rolleyes:

Elma / Örgü Teknikleri Üzerine Bir Roman Denemesi

Acı Bilgi - Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi'nini ardından, Enis Batur, benzer bir kurguyla karşımıza çıkıyor Elma'da: Örgü teknikleri üzerine bir roman denemesi. Yazar, sağ ve sol elinde birer şiş, sağında solunda farklı yumaklar, ilmekten ilmeğe ilerliyor.

Batı sanatının tabu kırıcı yapıtlarından biri, Courbet'nin Dünyanın Başladığı yer'i 1866 yılında bir Osmanlı koleksiyoncusu tarafından ressama ısmarlandığı andan,1995'te Orsay Müzesi'nde kamuya sunuluşuna dek, çeşitli 'peçe'lerin altında saklı tutulmuştu.

Ortaya çıktığında sanat tarihçileri, eleştirmenler, romancılar üzerinde yoğunlaştılar - Batıda, Batının en doğu noktasında, olup-bitene İstanbul'dan bakan bir Türk yazarı, ters açıdan örgüyü söküp yeniden kurmaya karar verdi: Bu kitap, kabartma motif olarak Halil Şerif Paşa'yı seçen, onu hem Courbet'nin yapıtına ve alışılmadık bir yaradılış yorumuna bağlayan, hem de 'Yabancılık' statüsünü eşeleyen bir perspektife dayanıyor.

Enis Batur'dan bir melun metin - daha.
(Arka Kapak

Editörün Notu: Enis Batur'un Elma adlı romanı İstanbul 4.Sulh Ceza Mahkemesi tarafından müstehcen bulunarak toplatılmıştır.

*Bu arada yazmak önce örüp sonra şişi örgüye saplamak,okumak  örgüyü bu yaradan tanımak   olsa,ne güzel...   :sevgi:  

28.10.2004 17:54:20
Şu anda bu roman yok mu piyasada?

Ben bunu okumazsam çok rahatsız hissederim kendimi, batar bana bu kazağı giyemezsem...

28.10.2004 19:03:25
Piyasa da rahatlıkla bulabilirsin ,internette ve ya.
Kitabın toplatılması olayına dair Radikal'de yayınlanan ,Enis Batur'un kendi sitesinde de yer alan haber şöyle:

" RÖNESANS RESMİ AHLAKSIZ DEĞİLDİR
Enis Batur’un Elma romanı, dün İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmada beraat etti. Roman ocak ayında müstehcen olduğu gerekçesiyle İstanbul 4. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından toplatılmış ve Enis Batur’la yayıncısı İrfan Sancı aleyhinde ceza davası açılmıştı. Radikal, haberi resimlerin tıpkı basımlarını yayımlayarak duyurmuştu. Batur ve Sancı’nın, müstehcen bulunan resimlerin dünya sanat tarihine geçmiş olduğunu söylemeleri üzerine, hâkim ansiklopedi fotokopileri talep etmişti.
Dünkü duruşmada Asliye Ceza Mahkemesi savcısı resimlerin sanat eseri olduğunu kabul etti. “Resimlerin dünyaca ünlü müzelerde sergilendiği, halkın ar ve hayâ duygularını incitici olmadığı, sanat değeri bulunduğundan unsurları itibarıyla oluşmayan suçtan sanıkların beraatine, kitap hakkında verilmiş toplatma kararının kaldırılmasına” şeklinde tutanaklara geçen kararla Elma özgür kaldı.
Radikal Gazetesi / 17 Temmuz 2002" :wacko:  


Sayfa: [ 1 ]