SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Edebiyat / Dil

Konu: Okumak.

Sayfa: [ 1 ]

25.10.2004 23:36:41
Bazen okuyabiliyorum. Bazen okuyamıyorum. Okumak istediğim zaman okuyorum. Her zaman okumak istemiyorum. Ama her zaman okumak isterdim. Bazen sabahtan akşama kadar kitap okuyorum ve müthiş zevk alıyorum. Bazen aylarca hiç bir şey okuyamıyorum. Hatta en son ne okudun diye sorduklarında hatırlamıyorum bile.

 Sadede gelelim.

Siz ne sıklıkla okursunuz?
Okurken neler hissedersiniz?
Kitabı bitirdikten sonra ne düşünürsünüz?
Ya da siz sorun siz cevap verin.  

25.10.2004 23:53:28
Okunacak şeyleri okuduğumda hep unutuyorum,sözcükler aklıma asılamıyor belki yersizce doldurulduğundan,bu yüzden ve başka nedenlerden okunamıyacak şeyleri okumayı seviyorum,kokular ,sesler,yüzler,dağlar ,taşlar,saklı kelimeler,kediler ,kendim,kendi sözlerim vs.
Kitap dediğimiz aracı okumamın belli bir sıklığı yok,bazen başka şeyleri okumaktan bildiğimiz anlamda okumayalı çok olmuş birden farkedebiliyorum.Okuduğumda önhazırlıksı okuyabilmek avantajım.Her ne okuyorsam zihnimi memnun edecek bir yoğunluk vermesi şart,bu yüzden her şeyi okuyamıyorum.
Sonuçta okumayı seviyorum,sözcükleri seviyorum çünkü hem de çok.

25.10.2004 23:55:03
Ben cok okurum...gözleri bozdum ..red kitle basladim suan freudla devam ediyorum

hakaten insanin ufku aciliyor...zamanla insanlari okumaya basliyorsunuz!

26.10.2004 15:11:13
Herzaman, okuyabilirim... Çoğunlukla gün içinde vakit bulamadığım için uykumu satıyorum geceye karşılığında alıyorum kitabımı elime... Birde tek kitap okuyamıyorum, birkaç koldan ilerliyor hep. Bir siyasetle ilgili, bir roman yanında, belki bir psikoloji, birde araştırdığım edebi akımlarla ilgili olanlar... Okumaktan vazgeçmek yerine o an istediğini okumak daha tercih edilir geliyor...

Yinede okumak için en güzel saat akşamüstü...Kahve,sigara,gözlük,kültablası eşliğinde sanki o günün sonuna kadar yeni birşeyler öğrenmeye çabalar gibi; ya da gün bitene değin okunmazsa bir daha asla okunamaz gibi...

08.11.2004 23:50:01
Kanlı Lağım Fareleri'nden küçük İskender'e / küçük İskender

Onlar, okurlarım.

Onlar, okur olmayı edebiyatı sevdikleri için seçmediler. Mideleri yıkansın diye okudular.

Bileklerindeki kesikler dikilsin diye okudular.

Potansiyel negatif enerji dağılsın diye okudular.

Benden korkmak için okudular.

Bir kez daha haklılıklarına ağlamak için okudular.

Doğru düşündükleri onaylansın diye okudular.

Dertleşebilmek için okudular. İçlerini dökebilmek için okudular.

Yaptıklarının yasak, ayıp, günah olmadığına bir başkası da arka çıkabildiği için okudular.

Yabancı altkültür yazarlarından sıkıldıkları için okudular.

Bana haykırabilmek, benimle itişip kakışabilmek, arkadaşlarından, benzerlerinden haber alabilmek için okudular.

Beni bir gazetenin üçüncü sayfası gibi, o, ölümle yüzyüze gelebilme cesareti taşımanın gururunun bedenleri nasıl kavurduğunu kanıtlamak için okudular.

Son sigarayı, son alkol yudumunu paylaşabileceklerini öngördükleri için okudular.

Şehirlerine gittiğimde beşinci sınıf otel odaları yerine onların küçük bekar evlerinde bir yer yatağında uyuyacağıma yemin edebildikleri için okudular.

Beni 1 mayıs meydanında, bir gay clupta, bir rock barda görebildikleri için okudular.

Sahici olduğum, onlara yalan söylemediğim, söyleyemeyeceğim, çok azarlarsa yatağa atabilecekleri için okudular. Çok gençtiler. Onlar ta yolun başında terkedilindi; bu unutuş, bu yok sayma kabullenemez, bağışlanamaz. Çünkü yanlarında ne bir harita, ne bir pusula ne de güvenecekleri bir yandaş vardı.


Ben bu insanları tanımadan sevmek mecburiyetinde bırakıldım; olumsuz bir mecburiyet değildi bu elbette, tam tersine kavmini bulmuş, uzun zamandır yalnız yaşayan bir adam gibiydim. Gittiğim en uçlarda bile bana saldıracak ya da sevecek birileri vardı mutlaka. Yukarı aşağı, yatay her noktada yeterince düşman ve dost! Sesimi, gitgide çığlığa dönüşen sesimi duyurabilmiştim. Onlar biliyordu: Marksist kökenli bir anarşisttim artık. Onlar biliyordu: Çocukken tacize uğramadan, kadınlarla birlikte ola ola gayliğimi keşfetmiştim ve herkes kadar mutlu, herkes kadar aşk acılarıyla derbederdim. Onlar biliyordu: Keyif verici maddelerle haşır neşirdi. Haşır neşir arkadaşlarımdan kimileri ölmüştü. Onların da arkadaşları ölmüştü. Hepimizin birileri ölüp ölüp duruyordu. Ve işin boktan yanı, tutkuyla bağlı olduğumuz, güzel insanlardı gidenler. Hırçındık bize saldıranlara. Şevkatliydik kollarını açıp bekleyenlerin karşısında hep. Hep özledik. Huzurdan gebermeyi, eşitliği, özgürlüğü, paylaşmanın fevkaladeliğini. Olmayacağını bile bile bekledik. Onlar biliyordu: İntiharın zembereğine çomak sokuyordum kırılmak pahasına. Hüznü kızıştırmak, üstümüze çekmenin altında elbette puştluk vardı. Farkındaydık. Çünkü zayıftık ve karşımızdakine vurabileceğimiz tek bir yumruktu. Gücümüz ortadaydı işte. Onlar biliyordu: Ölümle burun burunaydım. Peşimdeki faşist kiralık katillerle, yatağımda zincirle beni boğmaya kalkanlarla, evimi soyanlarla, kleptomanlarla, ihanetlerle, sahtekarlıklarla cebelleşiyorduö. Onlar biliyordu: Önceleri asker kaçağıydım. Ve yurtdışına çıkıp orada yaşananları görüp yazılarıma aktarmak için ani bir kararla askere gittim. Param yoktu. Bu ülkede kalemiyle, ek bir iş yapmadan ayatka durmaya çabalayan tek adam olduğumun bilincindeydiler. Onlar biliyordu: Popüler kültüre de düşkündüm. Sarhoş olup zırlarken Chopin dinlenmeyeceğini anlayacak kadar zekiydim. Batıdan çalıntı bir altkültürün bize, Ortadoğu'ya uymayacağını, bunun yapmacık, sahte kaçacağını söylediğimi işitmişlerdi. Onlar biliyordu: Sinemaya da gönüllüydüm. Ayrıca komiktik de. Dalga geçmesini Öğrenmiştik. Onlar biliyordu: Yaşamadığım halde başımdan geçmiş gibi anlatılan ve kulaktan kulağa yayılan olaylar vardı. Oysa ben hiçbir şeyi saklayamayacak kadar tek hücreliydim. Basitten iğreniyordum. Kolaycılıkatn iğreniyordum. İçten pazarlık ve sömürgecilik, insani değerlerin hiçe sayılması, bağımsızlığın kısıtlanması midemi kaldırmakla kalmıyordu. Bütün bu anlamlara açtığım savaşta sürüyü avucunda tutma yöntemlerinden gelenekselcilik ve ahlak da paylarını alıyordu. Onlar biliyordu: Rock tabanlıydım. Otonom oluşumlardan yanaydım. İşgal evleri düşleri kuruyordum. Seksin pervasızca kullanılmasını istiyordum. Töreye anne, devlete baba dediğimin altını onlar çiziyordu zaten. Onlar biliyordu: Biz bir bütündük. Kırılmış bir bardaktan etrafa saçılmış cam parçacıklarıydık. Üstümüze basmaya çalışanın ayağını kanatmak ödevimizdi.

Aslında çoktular. Suskunlukları yüzünden az gibi görünüyorlardı. Çünkü onlar bir darbenin içine doğmuşlardı. 1980'in çocuklarıydı onlar. En ağır koşullardan geçen ailelerin, ezilmiş, işkence görmüş, ruhsal bunalımlar geçirmiş anne-babaların evlatlarıydılar. İsyanlarını politik merkezde değil, sosyal hayatta göstermenin güzelliğine kapıldılar. Kısmen haklıydılar da. Kimse onlarla konuşmuyor ve asla anlatmıyordu.

Yalnızca gördüklerini yorumlama şansına sahiptiler. Yol göstericiler yoktu, kaybolmuşlardı. Müzik, uyuşturucu ve bir parça kitapla, seyredebildikleri altkültür filmleriyle kendilerine bir ifade biçimi geliştirme uğraşına girdiler. Ne ebeveynler, ne politikacılar, ne sanatçılar ne de hızla gelişen teknoloji onların utangaç ama isyankar olmalarını engelleyebildi. Odalarına kapanmak, hücrelerini oluşturmak ve oradan kişisel anlamlar çıkarmak tek yol gibiydi.

Sonra buluştuk. Mektuplar, mailler, kapıma bırakılmış notlar, imzalanıp gönderilmiş kitaplar, kolajlanmış resimler, imza günleri, telefon görüşmeleri, cep telefonu mesajları, söyleşiler, bana hazırlanmış defterlerle buluştuk. Zarflardan çıkan kanlı cam parçacıkları, akineton tabletleri, kurutulmuş böcekler aslında herşeyi ifade etmeye yetiyordu. Benim bildiğimi onlar da biliyordu: Artık söylenebilecek söz kalmasa da, ortak bir dilimizin varlığı kesindi. Bu tükenişte, bu yere çakılmış uçağın enkazında belalı şizofrenler gibi karnımızı doyurmak için birbirimizi yiyecektik. Bizim kriterlerimiz kendiliğinden oluşmuştu. Küçük, saldırgan ve naif bir orduyduk.

Karşılıklı sevdalar, nefretlerle çoğaldık. Onlar biliyordu: Hissettiklerini benim önüme sürdüler. Onları anladığımı, bununla birlikte bir çare bulamadığımı onlar da biliyordu.

Onların bildiklerini, onların ürettiklerini onlara ve onları merak etmeyenlere sunmak için hazırladım bu kitabı. Kelimelere dokunmadan, imlaları düzeltmeden. Tıpkı bana geldikleri gibi. Amaç ne: Hem kardeşlerin birbirlerini tanımaları, hem ürettikleriyle bir sese dönüşmeleri hem de bir nebze bu dönemin gençliğinin neler yaşayıp nelerin peşinde olduklarının sosyolojik dökümü diye adlandırılsın arzusundayım. Yüzlerce mektuptan, mailden ve nottan bir seçme yaptım. Diğer imzalar kırılmasın. Çok özellerin burda işi yok. Özellikle mail dışındakileri saklıyorum. Soyadlarını çıkarttım; adresleri bozdum. Kimi yerlerde de incinme olasılığı nedeniyle kısaltmalar yapmayı uygun görmemi bağışlayın, bağışlasınlar. Neydi sıkıntım: Tamamlanıp bir puzzle havasına bürünelim hevesine kapıldım. Mamafih, böyle bir ülkede bu çalışmanın bir megalomani ürünü sayılabileceği de açık. Derdim(iz) değil. Keşke her ot ne boka yaradığını bilse. Ben biliyorum. Onlar biliyor. Yani, biz biliyoruz. Bu kitap da aha o yüzden.

küçük İskender
haziran 2001, istanbul


 

18.11.2004 20:24:22
azalttım bugünlerde iki günde bir 40-50 sayfa okurum
okurken ben yokum kendime seçtiğim kahramanın içindeyim
kitabı bitirince ise önce kahramanımın sonuna göre değişir duygu-durumum ama bu geçince savaşı kazanmış bir komutan gibi mutlu olurum

24.11.2004 19:04:56
18'inde okumaya basladıgım icin,aç hissediyorum kendimi onun icindir,
kitapları kendime bir sıgınak ve her kitap benim icin bir dost oluyor.
Haftada bir kitap bitirmeye calisiyorum ama sırf "bu kitabi okudum" demek icin
degil tabii.Birde kitabi okurken hosuma gelen cumleleri tek tek ciziyorum ve eger geri donmek istedigim de o alti cizili cumleler bana yön gösteriyor.

Kitap secimleri de bence okumaya aşık olmak da cok önemli.


Sayfa: [ 1 ]