|
||
| Duvar Saatleri / Julio Cortazar Bir Famanın duvar saati vardı ve her sabah onu ÖZENLE kurardı. Bunu gören Cronopio gülmeye başladı, evine dönüp enginar-saati ya da cynara icat etti - her iki türlü de söylenebilir. Cronopionun enginar-saati, duvarda bir deliğe sapından tutturulmuş çok iri cins bir enginardır. Enginarın sayısız yaprağı hem şimdiki saati, hem de aynı zamanda bütün saatleri gösterir, öyle ki saatin kaç olduğunu öğrenmesi için Cronopionun yapraklardan birini koparması yeterli olur. Soldan sağa doğru kopardığından, yaprak hep doğru zamanı gösterir ve her gün yeni bir yaprak dizisini koparır. Tam ortasına geldiğinde zamanı ölçmek artık olanaksızdır ve merkezdeki sonsuz mor gülde uçsuz bir mutluluğu keşfeder Cronopio. Daha sonra onu sirkeli sosla yer ve deliğe başka bir saat yerleştirir. |
||
|
||
| -Julio Cortazar kalktı çünkü kahvesinin son yudumunu içtikten sonra işareti yapmış ama ona boş boş bakıp ölüm ilanlarını okumak için gazeteyi almaya gitmişti, kahve içtikten sonra yapılacak şey buydu. bir an durakladı, sonra da biraz daha kahve yapacağını söyledi, çünkü hala gerçek kahve içmek istiyordu, ‘nın mavi teneke kutuda çekilmiş kahve kalmamasını mazeret göstererek yaptığı o beyaz sıvıyı değil. buna aynı beyazlıkta bir bakışla yanıt verdi, yine o işareti yaptığındaysa gözleri kendilerinin yavaş yavaş indirilmesine izin verdi ve (bir sabah gazetesinde) şöyle birşey aramaya başladılar, Juan Roberto Figueredo (huzur içinde yatsın) 13 Ocak 195 ‘de huzurlu bir şekilde aramızdan ayrıldı, Kilise tarafından kutsandı ve son ayinler yerine getirildi. Eşi, vs. Isaac Feinsilber (huzur içinde yatsın), vs. Rosa Sanchez de Morando (huzur içinde yatsın). Tanıdığı kimse yoktu, bugün yoktu, tanıdığı birine benzeyen ve kuşkulanmaya, soy ağacı çıkarmaya izin verecek tek bir ad bile yoktu işte. kahveyle döndü ve ‘nın fincanına kaşık kaşık şeker doldurmaya başladı, bakmıyordu çünkü gazeteye gömülmüş, Remigio Diaz (huzur içinde yatsın) hakkında yazılanları okuyordu. sonra ‘nın fincanını ağzına kadar kahveyle doldurdu, sonra da kendininkini, bir yandan da boştaki eliyle bir sigara paketi çıkarıp ısıracakmış gibi ağzına götürdü, ama bu, diğer sigaralara dokunmadan dudaklarıyla becerikli bir şekilde tek bir sigara çıkarmak içindi. “Çok uykum var,” dedi on dakika sonra. “Öyle haberler okursan,” dedi , bu sözleri bekliyordu ve ciddi şekilde endişelenmeye başlamıştı. narin bir şekilde esnedi. “Yatak yapılı değil, git tadını çıkar,” dedi . “Sonra uğraşmak zorunda kalmazsın.” ona, o işaretleri yeniden yapmasını umarmış gibi baktı, ama ıslık çalmaya başlamıştı, gözleri tavana sabitlenmişti, daha doğrusu bir örümcek ağına. Sonra , ‘ın yaptığı işaretlere beklenen yanıtla (elini sol kulağının üzerinden, sevecenlik ve uyum işareti olacak şekilde geçirmek) karşılık vermediği için ‘ın kendisine bozulmuş olduğunu düşündü ve biraz uyumaya gitti, nefis bir güveç yemeğinden arta kalanları da masada bıraktı. üç dakika bekledi, pijamasının üstünü aldı ve yatak odasına girdi. çoktan uyumuştu, sırtüstü. Sıcak olduğu için hem battaniyeyi, hem de yorganı atmıştı; ‘ın istediği tam da buydu, bir de ‘nın o sabah kalktığında üzerinde olan gecelikten başka birşey giymiyor olması. Mavi sabahlık yatağın ucundaydı, kadının ayaklarını örtüyordu, terliğinin ucuyla sabahlığı tutup bir köşeye şutladı. Kötü nişanlamıştı, sabahlık neredeyse pencereden dışarı uçuyordu, bu da tatsız bir durum olurdu. pantalonunun sol cebinden bir tüp Secotine zamkı ve bir yumak siyah iplik çıkardı. İplik parlak ve oldukça kalındı, neredeyse paket ipi kadar. dikkatli bir şekilde elini pantalonunun sağ cebine soktu ve oradan da bir parça tuvalet kağıdına sarılmış bir jilet çıkardı. Tuvalet kağıdı yırtılmıştı, jiletin kenarı görülebiliyordu. Yatağa oturan , bir opera parçasını gürültülü bir şekilde ıslıkla çalarak çalışmaya başladı. ‘nın uyanmayacağından emindi, çünkü çok kahve içtiğinde hep derin bir uykuya dalıyordu, ayrıca uyanması ‘ı çok şaşırtırdı, çünkü kahvesine yüklü miktarda oxtaline katmıştı. Tersine, ‘nın uykusu oldukça olağandışıydı; püfleyerek nefes alıyordu, o yüzden her beş saniyede bir üst dudağı bir perde gibi şişiyor, o sırada hava da gürültülü bir püflemeyle altından içeri giriyordu. bunu, siyah iplikten ne kadar lazım olduğunu göz kararı belirleyip ipliği keserken ıslıkla çaldığı opera parçası için bir ritim olarak kullandı. Secotine zamkının tüpü, ağzını hem kapamak, hem de açmak için kullanılan yuvarlak toplu bir iğnenin çekilmesiyle açılır, bu da yapımcısının yeteneği hakkında bir fikir verecektir. İğne bir kez çıktığında çoğu zaman tüpün ucunda bir damla belirir, oldukça iğrenç bir maddedir bu, çoktan ünlü olmuş bir kokusu ve belgelenmiş yapışkan özellikleri vardır. büyük bir dikkatle ve Bella figlia dell’amore’den çeşitlemeler yaparak siyah ipliğin ucunu Secotine’le ıslattı ve ‘nın üstüne eğilerek, ıslak ucu kadının alnının ortasına bastırdı, ipliğin parmağına yapışmadan alına yapışmasına yetecek kadar bir süre parmağını orada tuttu, yani aşağı yukarı beş saniye. Ardından (tüpü, iğneyi ve iplik yumağını şifoniyerin üstüne bıraktıktan sonra) bir sandalyeye çıkıp ipliğin öbür ucunu, yatağın üstünde asılı olan ve ‘ın (artık geçmişte kalmış ve yinelenmemiş) yalvarmasına karşın ‘nın pencereden dışarı atmayı reddettiği avizenin kristal prizmalarından birine yapıştırdı. İpliğin yeterince gergin olduğuna kanaat getiren (çünkü insan yapısı şeylerde sarkmalardan nefret ederdi), elinde jiletle yatağın sol tarafına yerleşti ve tek bir hamlede ‘nın geceliğini koltukaltından başlayarak kesti. Ardından kolu iki yanından, kol ağzına kadar kesti, aynı şeyi öbür tarafta da yaptı. Kol ağızları yılan derisi gibi düşüverdi, ama geceliğin önünü kaldırıp ‘yı çırılçıplak bırakma aşamasına geldiğinde belirli bir ciddiyete bürünerek devam etti. ‘nın bedeninde onun bilmediği hiçbir şey olamazdı, ama yine de onun bedenini birden karşısında görmek ‘ın başını her zaman döndürmüştü, her ne kadar Büyük Gelenek bunun etkisini azaltmayı her zaman başarmışsa da. Hiçbir şey, bir bakışta ‘nın göbek deliği kadar başını döndüremezdi; şekerleme gibiydi, nakledilmiş ama tutmamış bir organ gibiydi, bir davulun içine atılmış bir ilaç kutusu gibiydi. bu göbek deliğini yukarıdan her görüşünde ağzını çok beyaz ve çok tatlı tükürükle doldurup yavaşça deliğe tükürmek ve onu sıcak, dantelsi sıvıyla doldurmak için karşı konmaz bir arzu duyuyordu. Bunu birçok kere yapmıştı ayrıca, ama şimdi bunun sırası değildi, o yüzden iplik yumağını bulmak için döndü ve önce bazı uzaklıkları ölçüp, ipliği çeşitli uzunluklarda kesmeye başladı. İlk iplik parçasını (çünkü alından avizeye giden parça, hesaba katılamayacak eski bir yemin gibiydi) ‘nın sol ayağının baş parmağına bağladı; bu parça baş parmaktan tuvalet kapısının tokmağına uzanıyordu. İkinci iplik parçasını ikinci parmağa ve yine kapı tokmağına bağladı; üçüncüsünü üçüncü parmağa ve kapı tokmağına; dördüncüsünü dördüncü parmağa ve meşe şifoniyerin üstündeki bolluk sembolü biçimindeki, üç parçaya ayrılmış oymaya bağladı; beşinci iplikse serçe parmağından, avizenin başka bir kristal prizmasına çekildi. Bütün bunlar yatağın sol tarafında oluyordu. , memnun bir halde bir başka iplik parçasını ‘nın sol dizine yapıştırdı ve otel avlusuna bakan pencerenin çerçevesinin üst kısmına çekti. Tam o anda dev bir kurt sineği açık penceren içeri girip ‘nın bedeni üzerinde vızıldamaya başladı. sinekle hiç ilgilenmeden ‘nın kasığına, sol bacağının üst kısmına ve oradan yine pencere çerçevesinin üst kısmına başka bir iplik yapıştırdı. Karar vermeden önce bir süre düşündü, sonra Secotine tüpünü alıp ‘ın göbek deliğine, doldurana kadar sıktı. Hemen altı ipliği buraya yapıştırdı ve bunları avizeden sarkan beş kristal prizmaya ve pencere çerçevesine uzattı. Bu yeterli gelmeyince deliğe sekiz iplik daha yapıştırdı, bunları da yedi prizmaya ve pencere çerçevesine yapıştırdı. İki adım geri çekilen (yatak, pencere ve ‘nın bedeninden pencere çerçevesine uzanan ipliklerin arasında biraz sıkışmış gibiydi) , bitirdiği işe beğeni dolu bir ifadeyle baktı ve yeterince iyi buldu. Bir sigara daha çıkarıp dudaklarını yakmaya başlamış olan izmaritle yaktı. Birden bir yarım düzine iplik daha kesip bunlardan birini ‘nın sol meme ucuna, bir tanesini sol koltukaltının kıllarına, bir tanesini kulak memesine, bir tanesini ağzının sol kenarına, bir tanesini de sol gözünün kenarına yapıştırdı. İlk üçünü avizenin kristal prizmalarına çekti, diğerleriniyse pencerenin çerçevesine, ama çok zorlandı çünkü hiç hareket edecek yer kalmamıştı neredeyse. Bunu yaptıktan sonra sol elin her bir parmağına ve aynı taraftaki dirseğe ve omuza iplikler yapıştırdı. Ardından Secotine’in ağzını, bu iş için yapılmış iğneyle kapattı, pantalonunun kıç cebinde büyük bir dikkatle taşıdığı tuvalet kağıdıyla jileti sardı ve her ikisini iplik yumağıyla birlikte, sözü edilen giysinin sol cebine koydu. Hayret verici derecede gergin gözüken ipliklere dokunmamak için büyük bir özen göstererek eğildi, yatağın altına girdi ve tamamen tüy ve tozla kaplı bir şekilde öbür taraftan çıktı. Sokağa bakan pencerenin önünde silkelendi, iş gereçlerini bir kez daha çıkardı, kestiği iplik parçalarını ‘nın bedeninin sağ tarafında çeşitli yerlere yapıştırdı, genelde sol tarafla bakışımlı olmasına dikkat etti ama arada çeşitlemeler yaptı; örneğin sağ kulak memesine denk gelen iplik, kulak memesiyle tuvalet kapısının tokmağı arasına gerilmişti; sağ gözün kenarından gelen iplik, sokağa bakan pencerenin çerçevesine yapıştırılmıştı. Son olarak (bu işi bitirmek için hiçbir acelesi olmamasına karşın) oldukça çok sayıda iplik parçası kesip bunlara epeyce bir Secotine sürdükten sonra çılgın bir doğaçlamaya girişti, bunları ‘nın saçları ve kaşları arasında dağıtıp çoğunu avizenin kristal prizmalarına yapıştırdı, ama yine de bazılarını sokağa bakan pencerenin çerçevesi, tuvalet kapısının tokmağı ve oyulmuş bolluk sembolü için ayırdı. Tüpü, jileti ve iplik yumağını cebine koyduktan sonra yatağın altına giren , tuvaletin kapısına gelene kadar yerde süründü. Kapı tokmağına ulaşan ipliklere dokunmamak için çok yavaş bir şekilde ayağa kalkıp yapıtına memnuniyetle baktı. Pencerelerden sarımsı, oldukça pis bir ışık geliyordu, örneğin karşıdaki boyası dökülen duvarın yansıması gibi; suratında keyifli bir ifadeyle birşeyler emen bir bebek resminin kalıntıları duruyordu duvarda hala; ama boya şeritler halinde dökülmüştü ve bebeğin ağız yerine morumsu bir yarası vardı, alttaki oldukça kekeme harflerle övülen ürün için pek de iyi bir reklam sayılmazdı bu. Sokak korkunç dardı ve bir taraftaki pencereler öbür taraftan en fazla bir buçuk metre uzaktaydı. O sırada ‘nınkisi dışında tek bir pencere açık değildi, ama o saatte büyük olasılıkla orada olmazdı, ya da uyuyor olurdu. Sinek ‘ı çok sinirlendirmeye başladı, sineği pencereden kışkışlamak isterdi, ama bunu yapabilmek için yatağın ayak ucuna ilerlemesi ve elini avizenin hizasında sallaması gerekecekti, bu da o yöne çekilmiş çok sayıdaki iplik yüzünden imkansızdı. “Çok sıcak,” diye düşündü , alnını elinin tersiyle silerek. “Gerçekten korkunç sıcak.” Aslında panjurları indirmeyi isterdi, ama iplikler arasında ilerlemenin güçlüğünden tümüyle bağımsız olarak, ‘nın bedenini tam bir netlikle görmesi için gerekli olan ışık gelmezdi o zaman. ‘nın çıplaklığı, fondan keskin bir şekilde ayrılıyordu, sırtüstü yatakta yattığı için değil, siyah iplikler her yerden toplanıp onun üstüne düşüyormuş gibi gözüktüğü için. O kadar gergin olmasalar yaratacakları toplam etki tümüyle karman çorman olurdu, bu yüzden kendini el becerisinden ötürü kutladı, her ne kadar doğal olarak zor beğenen ruh hali yüzünden, pencere çerçevesinden sağ gözün kenarına giden ipliğin biraz gevşek olduğunu fark etmek zorunda kaldıysa da. Bir an için ‘nın hareket ettiğini, gerilimlerin genel dengesini değiştirdiğini düşündü, ama ipliklerin tümüne bakması, bu olasılığı reddetmesi için yeterli oldu. Ayrıca ‘nın kahvesine koyduğu uyku ilacı miktarı, ‘nın gözlerini kırpmasına bile izin vermezdi. en gevşek ipliğin oraya kayarak gidip gerginleştirmeyi düşündü, ama büyük olasılıkla onunla pencere çerçevesinde birleşen ipliklerden bazılarını bozacaktı. Sonuç olarak işin iyi olduğuna ve biraz dinlenip bir sigara daha içebileceğine karar verdi. Sekiz dakika sonra izmariti pencereden sokağa fırlatıp, olduğu yerden ayrılmadan giysilerini çıkardı. Uzun, ince bedeni bir gravürden çıkmış gibiydi ( bunu sık sık söylerdi). Her ne kadar onu göremese de, anlaşmış oldukları işareti yaptı ve bir otuz saniye boyunca yanıt bekledi. Sonra yatağa yanaşmaya başladı, yavaş yavaş, sonsuz bir özenle, tuvalet kapısının tokmağına giden ipliklere değmemeye çalışıyordu. Bunu yapabilmek için her gerektiğinde eğilip kalkıyordu, sonunda yatağın tam ayak ucuna geldi, ‘nın iki ayağı ve kendi bedeninin oluşturduğu üçgeni kapattı. gözlerini açıp ona bakmaya başlayana kadar bir süre bekledi. ‘nın onu gördüğünden emin olunca (çünkü bazen bilinçsizlik durumu uyandıktan birkaç dakika sonrasına kadar devam ediyordu) bir parmağını kaldırdı ve ipliklerden birini işaret etti. ‘nın gözleri iplikler boyunca gidip geldi, kaşlarından ve gözlerinin kenarlarından çıkanlardan başladılar ve tüm bedenini boylu boyunca taradılar. Avizenin kristal prizmalarına uzanıp çıkış noktalarına geri geldiler; yeniden başlayıp avluya bakan pencereye uzandılar, sonra dönüp bir dizde ya da meme ucunda duraladılar; sokağa bakan pencereye giden siyah yolu izleyip yeniden kasığa ya da ayak parmaklarına döndüler. kollarını kavuşturmuş bekliyordu, ‘nun mavi dönem resimlerinden çıkmış gibiydi tam. iplikleri gözden geçirmeyi bitirince, iç geçirmeye benzer birşey göğsünü şişirdi ve dudaklarını kabarttı. Dikkatli bir şekilde sağ kolunu oynattı, ama avizenin kristal prizmalarının şıngırdadığını duyunca durdu. Kurt sineği ağır ağır uçuyordu, ipliklerin arasından kayıyor, ‘nın karnının etrafında dönüyordu, tam ‘nın kabartısına konacaktı ki tavana doğru yükseldi ve kartonpiyerlerden birine yapıştı. ve onun uçuşunu yorgun bir ilgiyle izledi; sineğin tavana tamamen orada kalmak niyetiyle konduğundan emin olana kadar da birbirlerine bakmadılar. bir dizini yatağğın kenarına koydu, başını eğdi ve onu kıpırdamadan izleyen ‘ya doğru eğilmeye başladı. Öbür diz de yatağın kenarında belirdi, gövdeyse yatay bir şekilde ilerliyordu, ellerden biri, tam ‘nın bacaklarının arasından döşeği kavramaya çalıştı. İpliklerle çevriliydi, ama hareketleri öyle ince hesaplanmıştı ki dizlerinden birini kaldırıp döşeğe koyduğunda tek bir tanesine dokunmadı bile: ardından ikinci diz, öbür elle birlikte geldi, dizlerinin üstünde, ‘nın bacakları arasında bir yay gibi gerilmiş duruyordu, hızlı hızlı nefes alıyordu çünkü manevrası yavaş ve zor olmuştu, baldırları ağrıyordu, hala yatağın kenarında duruyordu. başını kaldırıp ‘ya baktı. İkisi de terliyordu, ama saydam ter damlacıklarının oluşturduğu ince bir ağla sarılıyken, ‘nın hem yüzü, hem de omuzları tere batmıştı, oysa göğüsleri ve karnı kuruydu. “Birisi işareti yapıyor, ama öbürü bulutlarla oynuyor,” dedi . “Bulutlar da bir yanıttır,” dedi . “Başkasının lafı.” “Tam sana layık.” bekledi. “Sonunda becerdin,” dedi . “Aylardır beni bunun için hazırlıyordun. Önce bana boktan şeyler ezberleyip okumayı, bir Tibet kadını gibi dans etmeyi, bir Eskimo gibi yemek yemeyi, bir köpek gibi sevişmeyi öğretme saplantınla. Sonra beni tırnaklarımı kesmeye zorladın, dolu yağdığı o gün beni sokağa attın, kızılötesi bir lambası olan tahta bir kutunun içine kilitledin, bir pul albümü aldın bana. Bunlar hiçbir şeydi.” “Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun,” dedi , o kadar alçak bir sesle söyledi ki bunu, şaşırmışçasına gözlerini açtı. “Benim aşkım bu yumruğun içinde sıkı sıkı tutuluyor, paramparça ediliyor, kırılıp dökülüyor, vınlayan bir top haline gelene kadar, cebimden çıkarıp yakmak için, dövmelerle bezemek için bedeninin yanına koyabileceğim portatif bir yıldız haline gelene kadar. Sana işaret yaptığımda hiç yanıt vermiyorsun, yıldız bacaklarımı kızartıyor, kaburgalarımın üzerinden Sargasso Denizindeki bir fırtına gibi geçiyor, Kraken’in yüzdüğü, binlerce denizanasının gecenin içinde yavaşça döndüğü, fosfor ve plankton banyosunda çifleştiği o varolmayıştaki bir fırtına gibi.” “Bütün bunlar da benim suçum, öyle mi?” “İplikleri oynatacaksın,” dedi . “Ağzını oynattığında iki ipliğin konumu değişiyor.” “Nedir bu iplikler?” dedi . “Ne demek nedir bu iplikler?” dedi . “Yarım saat uğraştım, her tarafım tüy, toz oldu. Yatağın altını hiç süpürmüyorsun. Daha da beteri, odayı süpürüp pisliği yatağın altına saklıyorsun. Şimdi keşfettim bunu. Benim aşkım da böyle, biraraya gelen, birleşen, kaynaşan, birbirine yapışan ufak tefek parçalar gibi. Ama ben terliyorum, pislik terlemiyor.” “Sanki yüz yıl uyumuş gibiyim,” dedi . “Ne kadar uyudum, ?” “Yüz yıl,” dedi . “Çokmuş, yüz yıl.” “Uyanık kalan için, evet.” “Korkunç sıkılmışsındır.” “Kesinlikle,” dedi . “Sen uyuduğunda dünyayı da yanında götürüyorsun, bense perspektif çizgilerinin kestiği bir tür hiçlikte kalıyorum. Bir süre sonra sıkıcı olmaya başlıyor.” O yüzden böyle oyunlar oyu,nuyorsun,” dedi , ipliklere bakarak. “Bu oyun değil,” dedi . “Çırılçıplak birbirine bakmak.” “Yemin ediyorum,” dedi . “Galiba işareti görmedim.” “Tabii ki gördün.” “Görseydim yanıt verirdim. Seninle uyanık olmayı tercih ederim.” “Açıklamalar arıları emzirmeye hiçbir zaman yetmemiştir,” dedi . “Belki de gördüm ve karşılık vermedim, ama bunun nedeni havanın sıcaklığıydı, hem sonra yatmadan önce bulaşıkları yıkamam gerekecekti.” “Önce bulaşıklar,” dedi . “Mükemmel bir ilke. Kimbilir kaç bıçaklamanın altında hiçbir hakimin kabul etmeyeceği bu özür yatıyordur. Göğsümü yalamaktansa küçük ve çalışkan bir sümüklüböcek gibi bulaşıkları yalamayı yeğlersin. Dört ya da sekiz şeklinde bir iz bırakırsın. Hatta daha da iyisi, yedi şeklinde bir iz, kutsallıktan sarhoş olmuş bir sayıdır ya. Ama hayır, önce bulaşıkları yalayacağız, Kraliçe Victoria da öyle derdi, Önce bulaşıkları yalayacağız.” Ama çok pisler, ,” dedi . “Mutfakta en son on beş gün önce birşey yıkadık. Kirli tabaklarda yemek yediğimizi fark ettin sen de, böyle devam edemeyiz.” “İplikleri bozuyorsun,” dedi . “Şimdi bana işareti yapsan, şu anda bile...” Bir ıslık duyuldu, S biçimindi. Sokağa bakan pencereden geliyordu. “ bu,” dedi . “Beni çağırıyor.” “Dışarı eğilmeden önce üstüne birşey giy,” dedi . “Çıplak olduğunu hep unutuyorsun.” “Ben hep çıplağım. Bunu unutan sensin.” “İyi öyleyse,” dedi . “Ama en azından pijamanın altını giy. Peki ben ne kadar böyle kalacağım?” “Bilmiyorum,” dedi . “Önce gidip bir ‘e bakayım, ne istiyor diye.” “Birşey almak içindir, eminim. Bir sigara, kibrit, öyle birşey.” “Bağımlılığı var.” “Ama sen de onu koruyorsun.” “Eh, normal insanları koruyacaksan....” “Doğru,” dedi . “ne e olsa iyi bir adam. Baksana nasıl ıslık çalıyor. Islık çalışı inanılmaz. Ben denesem ağzım paramparça olurdu.” “ simyacı,” dedi . “Havayı bir cıva şeridine dönüştürüyor. Kahretsin, kafayı yemiş.” “Baksana bir ne istiyormuş? Bu ipliklerle pek rahat değilim ben.” bir süre sessiz durup ‘nın sözlerini düşündü. “Biliyorum,” dedi. “Seni bırakayım da şu bulaşıkları yıka istiyorsun.” “Vallahi istemiyorum. Burada seninle kalırım. İşareti yaparsan yemin ederim ki...” “Orospu, orospu, seni orospu,” dedi . “İşareti yaparsam, öyle mi? Şimdi gelmiş, işareti kullanarak barışmak istiyorsun. İşaretten baba ne, sen uyurken seni nasıl olsa becermişsem? Şimdi bile tek yapmam gereken şey bir yarım metre kaymak, bu nefis kara ağın içinden, bu kadırganın yelken ipleri arasından bir martı gibi geçmek ve bir hamlede içine girip sana çığlık attırmak, çünkü beklemediğin bir anda içine girdiğimde hep çığlık atıyorsun. Sen de istiyorsun, son beş dakikadır kokunu alıyorum ve fena halde istediğini biliyorum, kullanılmış bir eldivene elimi sokar gibi sokabilirim sana, çiftleşme konularında uzman olanlar tarafından önerilen mükemmel nemlik derecesindesin, seni azgın deniz salyangozu seni.” “Ben uyurken yaptın mı gerçekten?” dedi . “En kusursuz şekilde hem de, ama bunu asla anlayamazsın sen,” dedi , ipliklere derin bir beğeniyle bakarak. “İşaretin, pis mutfağının ve herşeyden çok da senin hayvani arzularının ötesinde. Ses çıkarma, ipleri oynatıyorsun.” “Lütfen,” dedi ,”gidip ne istiyormuş bak, sonra panjurları indirip bana gel. Yemin ediyorum hareket etmeyeceğim, ama çabuk ol.” bir kez daha sessizce düşündü ‘nın sözlerini. “Belki,” dedi. “Hareket etme. Seni havluyla biraz sileyim mi? Kakım gibi terlemişsin.” “Kakımlar terlemez,” dedi . “Su gibi terlerler hem de,” dedi . Barışırken hep kakımlardan söz ederlerdi. “Şimdi sorun buradan nasıl çıkacağımda,” dedi . “O kadar çok iplik var ki birine çarpabilirim, geri geri giderken de altıncı hissin ileri giderkenki kadar güçlü olmaz. İnsanın ileri gitmek için yaratılmış olması inanılmaz birşey. Arkadan birer hiçiz. Geri viteste giderken en acarı bile ilk vites değişiminde bir posta kutusuna geçirir. Bana yol göster. Önce şu bacağı çıkarıp şu dizi yatağın kenarına koyacağım.” “Biraz daha ileriye, sağa doğru,” dedi . “Galiba ayağımla bir ipliğe dokunuyorum,” dedi , arkasına bakıp hareketini düzelterek. “Şöyle bir değdin, o kadar. Şimdi öbür dizini çıkar, ama yavaş yavaş. Çok güzel görünüyorsun, ter içinde. Pencereden gelen ışık da seni yeşile boyamış gibi. Küflenmiş birşeye benziyorsun, yemin ederim. Hiç bu kadar güzel görünmemiştin bana.” “İltifat etmeyi kes de yönlendir,” dedi , hiddetle. “Sence ayağımı yere mi koyayım, yoksa kayarak mı ineyim? Öyle yaparsam inciklerim soyulacak, bu yatağın kenarı çok keskin.” “Önce sağ ayağını yere koy,” dedi .”Mesele şu ki yeri göremiyorum; hareket bile edemezken seni nasıl yönlendireceğim?” “Tamam,” dedi . “Şimdi yavaşça eğilip geri geri gideceğim, santim santim, tıpkı ‘ın romanlarındaki gibi.” “O uğursuz kuşun adını anma,” dedi . Bir bataklık timsahı gibi sürünen , pencere çerçevesine giden ipliklerin altından yavaş yavaş geçti. Bir daha ‘ya bakmadı, şifoniyerdeki bolluk sembolünü incelemeye verdi kendini, bolluk sembolünden bir ayak parmağına ve ‘nın saçına ve kaşlarına giden ipliklerin üstesinden gelme sorununa yoğunlaştı. Bu şekilde ipliklerin çoğunun altından geçti, ama sonuncusunun üstünden atladı. Ancak o zaman, eli tokmaktayken dönüp baktı ‘ya, uyuyor gibiydi. Pencereye gitmek yerine kapının yanında durmakta olduğunu fark etti, buradan ipliklere dokunmadan yatağın başucuna ulaşmak kolaydı. Parmak uçlarında ‘ya yaklaşıp saçına üflemeye başladı. İplikler titreşti, kristal prizmalar şıngırdadı. “Buraya gel,” dedi , çok alçak bir sesle. “Yoo, olmaz,” dedi , uzaklaşarak. “Sana işaret yaptım, yanıt vermedin.” “Gel dedim, çabuk buraya gel.” kapıya doğru baktı. güçlükle nefes alıyordu, siyah iplikler kanını emiyordu sanki. Son bir kristal prizmanın billur sesi duyuldu, sonra da öğlen uykusunun sessizliği. Karşı evden korkunç bir ıslık yükseldi, alt kattan da birinin gaz çıkarmasına benzer bir yanıt geldi. “Şahane bir osuruk yolladılar bizimkine,” dedi .”Gerçekten hak ediyordu ama.” “Lütfen buraya gel,” diye yalvardı . “Seni böyle beklemek çok acı veriyor, ölecek gibi oluyorum. Bu akşam sana kim et pişirecek sonra?” kollarını açtı, derin bir nefes aldı ve yatağa atladı, bir kol hareketiyle bütün iplikleri süpürdü. Kristal prizmaların çıkardığı gürültü, ‘ın yatağın öbür tarafında yere atlamasının sesiyle ve iki eliyle karnını tutan ‘nın çığlığıyla çakıştı. , ‘ın üstüne düşüp onu ezdiğinde, tüm ağırlığıyla üstüne yüklendiğinde, onu ısırdığında ve –meye başladığında hala acıyla çığlık atıyordu. “Göbek deliğim çok acıyor,” demeyi başardı , ama onu duymuyordu, sözcüklerden çok uzaktaydı. Odanın havası iyiden iyiye Secotine kokmaya başladı, kurt sineği de sallanan avizenin çevresinde uçmaya koyuldu. Siyah iplik parçaları her tarafta böcek bacakları gibi oynuyordu, yatağın kenarından aşağı düşüyor, birbirlerinin üstünden geçiyor ve kopuyorlardı. İplik parçaları ‘ın ağzına burnuna girmişti, bir tanesi ensesine dolanmıştı, ise ellerini neredeyse bilinçsizce hareket ettiriyordu, okşamaları, her tarafından çıkan ipliklerden kurtulmak için umarsızca elini kolunu oynatmasına karışıyordu. Bütün bunlar neredeyse sonsuza kadar sürdü, bolluk sembolü yere düşmüş ve üç yerinden kırılmıştı, parçalardan biri daha büyüktü, diğer ikisi neredeyse aynı boydaydı, bu da altın orana uygundu. |
||
|
||
değişik bi fantezi
|
||
|
||
| Julio Cortazar'ın Kısa Öyküleri'nde Arzunun Nesnesi olarak Anne Figürü Julio Cortazar'ın Kısa Öyküleri'nde Anne Bedeninin Yazılması/Fantazileştirilmesi/Arzulanması Cynthia Schmidt-Cruz Türkçesi: Süreyyya Evren I. Giriş Cortazar'ın öykülerinin bu denli çok okuyucunun yoğun ilgisini çekmesinin nedenlerinden birinin de sık sık doğal değilmiş gibi ya da "sapkınca" gözüken, uygar toplumumuzun yapısını söküme uğratmakla tehdit eden ama sonunda dikkati kurgusal doğalarına çeken yazınsal fantaziler olarak kalan içgüdüsel arzuları konu etmesi olduğunu sanıyorum. En iyi tarafından uygarlık-karşıtı şiddetli arzu olarak kabul edilebilecek anneyi iğfal etme ya da anne tarafından iğfal edilme ensest arzusu, ve anlatıcının sıkılgan fantezileştirmeleri "Deshoras" (Deshoras) ve "Historias que me cuento" (Queremos tanto a Glenda/Glenda'yı çok istemek) öykülerinde kesişen iki temayı oluşturuyorlar. Her iki öyküde de, anlatıcı, fantazileri aracılığıyla ana rahmine dönme ilk arzusunu açığa vuruyor. Insan uygarlığına dair Freudyen kuram çocuğu ilk sevgi nesnesinden esirgeme işlevi gören ensest tabusuna ya da Oedipus kompleksinin başarılı çözümüne dayanır. Böylece Freud uygarlığın bizzat kendisinin annenin erkeğin nesnesi olmaktan çıkarılmasına ve aşkınlaştırılmasına dayandığını iddia eder. Fakat, Madelon Sprengnether'in Hayalet Anne, Freud, Feminism ve Psikoanaliz çalışmasında tartıştığı gibi, Freud asla preödipal anneyi, yani çocuğun gelişiminin ilk evresindeki anne figürünü Ödipal yapıyla birleştirememiştir. "Anne-çocuk çift ilişkisi," diye ısrar ediyor, "Ödipal yapının üçgenini yıkmakla tehdit eder. Yineleme içtepisine dair kavramlar ve ölüm içgüdüsü gelişmenin babadan gelecek hadım edilme tehlikesine ve erkek çocuğun annesine arzusunu reddetmesine dayanan ilerlemeci modelini yalanlarlar." Sprengnether, başlangıç sorunlarına (küçük çocuğun anneden ayrılması) ve sonuçlara (ölüm) odaklanan Zevk İlkesinin Ötesinde ve Engellemeler, Belirtiler ve Anksiyete'de, Freud'un, anne bedenine dönme arzusuna odaklanan şiddetli geri dönüş arzularının ters akıntısını göstererek, insan uygarlığının, ve aynı zamanda, Ödipal erkekliğin, kendi savunduğu ilerlemeci modeline zarar verdiğini söylüyor. Bu çelişkili durumun simgesel yanı Freud'un Zevk İlkesinin Ötesinde'de bir buçuk yaşındaki torununun bulduğu bir oyunu nitelendirişidir. Çocuk ağaçtan bir makaraya sardığı bir parça ipi yatağından aşağı sarkıtmaktadır. Makaranın her uzaklaşışında Fort! (git) her yaklaşışında da Da! (oraya) sözlerini tekrarlamaktadır. Sprengtnether; Freud'un oyunu küçük bir çocuğun anneden ayrılma durumu karşısında egemenlik kurmaya çalışması olarak yorumladığını, ama oyunun sadece çocuğun ayrılık durumu üzerinde denetim sağlama arzusunu değil ayrıca annenin geri dönmesi isteğini de temsil ettiğini belirtiyor. "Küçük bir çocuğun annesini yitirdiğini anımsamasına dayanan fort/da oyunu, hem terketme eylemini hem de kendi içindeki bastırmaya karşı tepkiyi kurumlaştırıyor." Sprengnether çalışmasında, Freud'un asla bu baştan çıkarıcı ödipalöncesi anneyi kabul edemediğini çünkü onu kendi ataerkil yetke kuramı için fazla tehdit edici bulduğunu öne sürüyor..... devamı için: http://www.postanarki.net/anasayfa.htm |
||
|
||
Arjantin'in en buyuk yazarlarindan biri olan cortazar 1914'te bruksel'de dogdu. arjantin'de egitim gordu. 1938'de "precencia" adli siir kitabini yayinladi. universitede ogretim gorevlisiyken peron yonetimine karsi girisilen eeyleme katilinca hapse girdi, daha sonra universiteden ayrildi. ilk kisa oyku kitabi "bestiario" 1951'de yayimlandi. unesco'da cevirmen olarak calismak uzere paris'e yerlesti, en unlu kitaplarini da bu kentte yazdi. oykulerinde fantastik ogelere yer veren, gercek dunyayla olagandisi yasantilari icice geciren yazarin edebiyat disinda ilgilendigi seyler arasinda mitoloji, antropoloji, psikoloji, boks, sinema ve fotografcilik da vardir. kaynak: mirildandigim oykuler, can yayinlari |
||
|
||
| "gazete ve dergilerdeki ilk sayfalarda kabarık mı kabarık,ama sona yaklaştıkça kendini zorlukla sürükleyen,indirimli satışlar ve diş macunu reklamları arasında,otuzikinci sayfaya doğru nir yerlerde perişan hallere düşen edebi makaleler gibi tükenmekte yaşamlar" seksek'ten. geçmişteki seksek'i okumamış ben'i aşağılıyorum. |
||
|
||
demiş ki; ''kendim için yazmayı seviyorum ben, bitirdiğimde haz anından sonra bir erkeğin yana kayışı gibi oluyor, hani uyku bastırır, ertesi gün bambaşka şeyler tıkırdatır pencerinizi, yazmak bence bu...'' ayrıca pablo neruda'nin "cortazar'in hicbir yapitini okumamis olmak, omur boyu seftali yememis olmak gibi bir seydir" dedigi yazardır. bir edgar allan poe çevirmenidir aynı zamanda. hatta o kadar çevirmiştir ki, yazarken poe etkisi ruh haliyle gülümsemiştir |
||
|
||
| "O mavi gözlerin gerisinde daha başka şeyler var, sözcüklerin, iniltilerin ve suskuların derinliklerinde başka bir ülke doğuyor, başka bir Alana soluk alıyor. Ona bundan hiç söz etmedim, bunca günün, bunca yolun sekip geçtiği bu mutluluk yüzeyini parçalamayacak kadar çok seviyorum onu. Kendimce anlamaya çaba gösteriyorum inatla, keşfetmeye; dikizlemeden gözlüyorum onu; ikirciklenmeden izini sürüyorum; zedelenmiş, görkemli bir yontuya aşığım, bitmemiş bir metin, yaşamın penceresine geçmiş bir gök parçası yazıtı..." "Tat ve keşif yolundaki kendine özgü doğallığı, gevşekliği, rahatlığı, duruşları, oyalanışları, benim zamanımdan apayrı bir zamanın yazıtıydı, susuzluğumun gergin özlemine yadırgı düşen bir zamanın." Kedi Uyumu/Mırıldandığım Öyküler. geçen gün bir arkadaşım için aktarmıştım ekrana, bu sözleri okuyup okuyup duruyordum bir ara, hoş, çok hoş. kiya'ya da ayrıca içten sevgiler... |
||