SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Tarih

Konu: Masalın dogdugu savas

Sayfa: [ 1 ]

sina 06.06.2007 02:02:34
Bugün yakın tarihimizin çok önemli bir savaşının başlangıcının 40. yıldönümü; İsrail'in, 5 Haziran 1967 günü başlayan savaşla Ortadoğu haritasını kökten değiştirdiği gün yani...
Aradan geçen 40 yıla rağmen birçok ayrıntısını hâlâ unutamadığım, görüntüleri, fotoğrafları, aktörleri hâlâ gözümün önünde canlanan 'devir açan' bu müthiş savaş şöyle gelişmişti:

Savaşın ilk günü: Kahire sevinç içinde. Meydanlarda gösteriler yapılıyor. Herkes birbirini kutluyor. Bir zafer sarhoşluğu yaşanıyor adeta. Diğer Arap başkentleri de aynı havada. İsrail ise garip bir sessizlik içinde. Ara sıra yapılan açıklamalarda ülkenin hayati tehlike içinde olduğu hatırlatılıyor. Hatta İsrail'in yenilmekte olduğu da söyleniyor. Hahamlar Tel-Aviv'deki parkları mezarlıklara dönüştürmeye başlıyorlar. 'Bu savaşta 30 bin Yahudi ölecek, dinî kaynaklar böyle söylüyor. Bunun için mezarlıkları hazırlamalıyız.' diyorlar. Oysa savaş alanındaki gerçekler çok başka...

İsrail ilk gün sabah 07.45'te başlattığı ani hava saldırısıyla Mısır, Ürdün ve Suriye'nin hava kuvvetlerinin tamamına yakınını bir-iki saatte yok ediyor. Hava hâkimiyetini kazanan İsrail aynı gün zırhlı birlikleriyle Gazze Şeridi, Batı Şeria, Sina Çölü ve Golan Tepeleri'ne saldırı başlatıyor.

İkinci gün: Gazze, İsrail birliklerinin eline geçiyor. Cenin, El-Halil, Beytüllahim teslim oluyor. Ürdün'ün elindeki Kudüs'ün eski kesimi, yani Doğu Kudüs, kuşatılıyor.

Üçüncü gün: Eski Kudüs düşüyor. Bu kutsal şehir artık tamamen İsrail'in kontrolüne geçiyor. İsrail uçakları Sina'daki Mısır birliklerini amansızca bombalıyorlar. Mitla Geçidi tarihin en büyük tank muharebelerinden birisine sahne oluyor.

Dördüncü gün: Tank ve zırhlı araçları yok edilen Mısır ordusu Süveyş'e doğru çekilmeye çabalıyor. Çöl adeta bir tank mezarlığına dönüyor, binlerce Mısırlı asker ölüyor, esir düşüyor. Mısır ve Suriye ateşkes istiyor.

Beşinci gün: Sina'daki çarpışmalar yer yer ama hafifleyerek devam ediyor. İsrail, Golan Tepeleri'ne olanca gücüyle yükleniyor.

Altıncı gün: Golan Tepeleri de düşüyor. İsrail, Kuneytra'yı ele geçiriyor ve Şam'a 50 km. kadar yaklaşıyor.

Sonunda, Amerika, Sovyetler, BM ve diğer devletlerin çabalarıyla ateşkes kabul ediliyor; silahlar susuyor.

İsrail, geçen 6 gün içinde bölgedeki tartışmalı varlığını tartışmasız hale getiriyor, varlığını kökleştiriyor, toprağını da 5 misli büyütüyor, kısacası her bakımdan büyük bir zafer kazanıyor, kendisine olan güveni kat kat artıyor.

Sonraları savaşın ilk günü İsrail'de yaşanan garip sessizliğin kendiliğinden olmadığı anlaşılıyor. Ortaya çıkan bilgilere göre, Savunma Bakanı General Dayan'ın emriyle bu ilk gün bütün haberlere ambargo konulmuş; ülkenin sessiz kalması sağlanmış. Çeşitli yol ve usullerle halk hayati tehlike içinde olduğuna, hatta yenilmekte olduğuna, inandırılmış. Hahamların parkları mezarlık yapmaları da sahnelenen bu kurnaz taktiğin bir parçası aslında. Oysa, askerî açıdan endişeyi gerektirecek hiçbir tehlike söz konusu değil. İsrail Genelkurmayı zaferden asla şüphe etmiyor; kendisinden son derece emin. Bütün hazırlıklar yapılmış, savaş planları hazır, istihbarat fevkalade.

İkinci gün büyük sürpriz geliyor: İsrail kurtuldu. Birinci gün hayati tehlike içinde olduğuna, savaşı kaybetmekte olduğuna inandırılan halka ikinci gün 'mucize'nin gerçekleştiği, Tanrı'nın İsrail'i esirgediği açıklanıyor. 'Tanrı İsrail'i korudu. Bize vaat edilen toprakları bağışladı.' diyor hahamlar.

Vaat edilen topraklar masalı, başka bir deyişle Eretz İsrail masalı, 35 yıl önce işte bu savaşla modern söylemine kavuşturulmuş, bir yeni modern efsane, bir modern masal, bir ideoloji işte böyle ortaya çıkmıştı, Likud ve benzerleri ile dindar cephenin kazanılan Filistin topraklarını elde tutmak, İsrail'e mal etmek için öne sürdükleri son dinî gerekçe 40 yıl önce işte böyle doğmuştu.

67 Savaşı'nı hatırlamamak imkânsızdı; biz de hatırladık, hatırlattık böylece...

 
                                                                             Fikret ERTAN
İSRAİL'İN FİLİSTİN'İ İŞGALİ 40. YILINDA] Topraklarıma gömün beni 
Filistin'deki köyüm Zabadeh'i, kafamda hayallerle, iki yıl önce terk etmiştim. 25 Haziran 1965'ti. Kudüs'e iki adım uzaktaki küçük Kalandia havaalanında, kardeşlerim Elia, Basile ve Naim gözyaşlarını tutmakta zorlanıyorlardı.
 
 
 
En büyüğümüz Elia acılı bir sesle "Çabuk dön, hemen ilk fırsatta! Anneni ve ablalarını avutamıyoruz!" demişti. Evet, yedi çocuklu bir ailenin en küçüğüydüm. Ve şimdi uzaklara bilinmez ufuklara yol alıyordum. Belçika'daki Louvain kenti beni cezbetmek için her şeye sahipti. Ama bir eksiklik hissediyordum: köyümün yaseminleri, badem çiçekleri, zeytin hasadı ve Filistin köylülerinin basit ve çekici hayatı. Akşamları odamda yalnız kaldığımda kendimi "Üç yıl sonra Filistin'e dönmüş olacağım" diye cesaretlendiriyordum. Bir yıl sonra, 1966'da, Naim de Louvain'e yanıma geldi. Onun gelişiyle sürgün acım hafifledi.

1967'de siyaset bilimi lisansının birinci sınıfındaydım Naim de hukuk hazırlık sınıfındaydı. Hayatımız ders çalışma, spor yapma ve arkadaşlarla görüşme arasında bölünmüştü: Çalışkan öğrencilerdik; ama mutlu ve kaygısızdık, kırlarda zambaklar gibi. Daha sonra bir deniz buzulu üzerine yıldırım düşmüş gibi, 1967 Haziranında, 6 Gün Savaşları başladı. Final dönemindeydik. Haberler geliyordu birbiri ardına, karmaşık, birbirine zıt olan, sonra kesinleşen. UCL'nin tüm Arap öğrencileri Yabancı Öğrenciler Derneği'nde (CIEE) bir araya geliyor eski bir televizyonun önünde toplanıyorlardı. Hayaller sönüyordu: Savaşı kaybetmiştik. Televizyon zorlukla gizlenen büyük bir zevkle yenilginin şiddetini gösteriyordu: Sersemleşmiş Mısır askerleri, çakılıp kalmış Suriye tankları ve bozguna uğramış Ürdün ordusu. "Küçük Davut" "Arap Golyatı" yenmişti. Savaşı "önleyiciydi". Zaferi "mucizevî"ydi. Batı dünyası bu seferi alkışlıyordu: İbrani devleti Araplara kumu yedirtmişti. Süveyş [Kanalı Krizi]'nin ayıbı temizlenmişti. Nasır yerin dibine batmıştı: Yaptıklarının karşılığını görmüştü. Haziran 1967'nin bu karanlık günlerinde Belçika gazetelerini okumak çok "aydınlatıcıydı".

İsrail Sina'yı, Golan Tepeleri'ni, Gazze'yi işgal ettiği gibi Batı Şeria'yı, yani Filistin'den geriye kalan % 22'lik toprağı da işgal etmişti. Zabadeh, köyüm, artık işgal altındaydı. Bu bir yıkımdı. Masumiyet dönemi bir göz kırpması kadar zamanda sona ermişti. Ama 1967, aynı zamanda, bir dirilme ânıydı. Bir gün içinde ötekini kavradım. 1967'den önce sadece genç bir Filistinliydim. Bunu kanıtlamam gerekmiyordu: Çocukken üstüme doğan ilk güneş Filistin güneşiydi.1967'den sonra Filistin, artık sadece çocukluğumun geçtiği memleketim değildi, gençliğimin davası, bir fikir, bir simge, hayatım boyunca tenime yapışan bir takıntı olmuştu. Gece gündüz benimleydi. Doğal olarak, birçok Filistinli ve Arap öğrenci gibi, bu davanın militanı oluyordum.

Dünya Filistin gerçeğini hâlâ görmüyor...

1967'den önce kendimi özel olarak siyasileşmiş görmüyordum. Çocukluğum ne gazetenin ne de televizyonun girmediği bir köyde geçmişti. Ergenliğimi de Beytharam'daki Fransız rahiplerin, Filistin trajedisi ya da Doğu'nun dolambaçlarını değil, Molière'in dilini, Fransa'nın tarihini öğrettikleri bir okulda geçirdim. Ancak Belçika'dayken kendimi Filistinli bir militan olarak buldum. Yanımda olan kardeşim benden daha da militandı. Karizmatik ve iyi hatip olarak yolunu hemen buldu: siyasi eylem. Böylece, Belçika'da Filistin Kurtuluş Örgütü'nün ilk temsilcisi olarak seküler El-Fetih hareketi içinde siyasi kariyere başlamadan önce, sırasıyla Filistinli Öğrenciler sonra Arap Öğrenciler ve en son olarak Yabancı Öğrenciler Birliği başkanı oldu. 1 Haziran 1981'de de evinin kapısında öldürüldü. Daha sonra biyografisinde "yıldırımlar saçan bir yalvaç" yazılacaktı.

Ben ise siyasi bir bağlantı için ayaklarımın çağrısını reddettim. Kardeşim bir eylem, örgüt ve hareket adamıyken ben de bilim ve yazı adamıydım. Dolayısıyla beni kabul eden UCL'de akademik kariyer yapmaya başladım. UCL sadece benim sütannem değil, koruyucu ailem de oldu. O günlerden beri Filistin benim dünyayla ilişkimi belirleyen entelektüel kavgamdır; Filistin, üzerinden hukuka saygıdan çok sinik bir güçler ilişkisi olan "uluslararası ilişkileri" okuduğum bir prizmadır. 1967'den beri tüm Ortadoğu bölgesi bir cehennemin içindedir. İki Filistinli kuşak, yurttaşlarımın % 70'i, işgalcinin postalından başka bir şey görmediler. Aynı dönem içinde, 1948'deki savaştan sonra yurtlarından kovulmuş olan ve dünyanın dört bir yanına dağılan Filistinli mülteciler ise açlıkla mücadele ederek sefalet içindeki kamplarda ömürlerini çürütüyorlardı. 1967'den 2007'ye uzanan tüm bu zaman zarfında, Avrupa, "dünya barışının anahtarı Filistin sorununun çözümünün ivediliği" nutukları atmayı, Amerika da, füze darbeleriyle, Irak'taki durumun bize neye benzeyeceğini önceden sezdirdiği, Büyük Ortadoğu'sunu kurmayı sürdürdü. Omurgasız Arap rejimleri ise gırtlaklarına kadar köleliğin içine batmaktalar.

1967 felaketinden 40 yıl sonra artık barış umudu yitip gitti. Durum daha da kötüleşti, fikirler radikalleşti ve kalpler katılaştı. Hareket edemez hale gelen, yönünü yitirmiş Filistinliler, aslında mevcut olmayan bir iktidarın ve hayali bir [Filistin] Yönetiminin parçaları için birbirleriyle mücadele ediyorlar. İsrail ise, durmaksızın, Yahudi yerleşimlerini çoğaltarak, kentleri ve köyleri bölen Utanç Duvarı'nın inşasını devam ettirerek ve artık bulantı getirecek kadar sık bir şekilde, kendileri için söz konusu olanın "meşru müdafaa", "terörist saldırılara karşılık" olduğunu, aslında barış istediğini, ama "muhatabının olmadığı"nı yinelemeyi sürdürmektedir. Kesinlikle kendini beğenmişlik gözleri kör etmektedir! Benim gibi üzüntü ile öfke arasında kalan milyonlarca Filistinli, Filistin'in hoş kokulu ufuklarından uzak yaşamayı sürdürmektedir. Ama biliyorum ki bir gün, belki ben öldükten sonra, [Filistinliler] acılarını ve insanlıklarını paylaşan tüm "dürüst insanların" eşliğinde, kökünden kopmuş zeytinleri eski yerlerine yeniden dikmek için memleketlerine geri dönecekler.

(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Profesör Khader, Belçika Catholique de Louvain Üniversitesi öğretim üyesidir. Khader, aynı zamanda Günümüz Arap Dünyası Araştırmaları Merkezi başkanıdır.

BELÇİKA LOUVAIN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
 
PROF. DR. BICHARA KHADER (*)

Biçare Kader...

torq 06.06.2007 02:03:57
sevgili sina bu başlığı ben de açmak istemiştim ama araya başka konular girince unuttum.

O dönemde savaşın kaybedilmesinin en büyük nedeni, Mısır ve Suriye gibi arap ülkelerinin arkalarına aldığı Sovyetler Birliği'nin desteğiyle her şeyi başarabileceklerini düşünmeleriydi. Oysa Sovyetler, kendi silahlarını satmak için bulduğu pazarları gaza getirmekten başka bir şey yapmamış, araplar da aldıkları silahları nasıl kullanacaklarını bile bilmeden kendilerini savaşın içinde bulmuşlardı.

Yine bilinmeyen çok önemli bir konu da, İsrail'in çok önceden istihbarat çalışması yaparak, uçak sayısı, hava alanı ve öteki lojistik birimlerini yerini saptaması, bunların etkisiz hale getirilme konusunda bilgilenmesidir. Bu istihbaratta arkalarındaki CIA, tüm teknolojik desteği sağlayarak savaşın kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Sonuçta bir din çatışmasına dönüştürülen 6 gün savaşlarında, bilgi ve planlı çalışmanın inançla bir ilgisinin olmadığı kanıtlanmış, bu hezimetle araplar uzun süre kaybettikleri prestiji yeniden kazanma mücadelesine girmişlerdir. Daha sonra ortaya çıkan El Fetih, bu sıkıntıyı bireysel şiddet eylemleriyle gidermeye çalışmıştır.

kiya 06.06.2007 02:06:57
ünlü "6 gün" savaşı, nasır'ın sonunu hazırlayan süreç, arap dünyası'nın "güven bunalımı" ile "korunma güdüsü" arasına hapsolduğu atmosfer, ortadoğu'nun "kendi kaderini" üzülmek üzerine kurduğu zamanlar...

mısır tankları'nın çölde susuz kaldığı, serap gördüğü yıllar, keşke hatırlatmasaydınız diyesi geliyor insanın...

sina 06.06.2007 02:16:56
Torq bende abd nın bu konudakı destegını eklemeyı unuttum tamamlayıcı oldu acıklaman..
inanc ıle elbette ılgısı yok tamamen planlanmıs bır surectı bu savasın 6 gun ıcerısıne sıgdırılması her ne kadar ısraıl basta sesszı kalıp daha sonrasında galıbıyetın tanrının ıhsanı oldugunu vurgulasada.
  kiya hatırlatmasakda fılistın her gun kanıyor keske bır cozumu olsada hatırlamama surecı oyle baslasa ve bızde unutmak yerıne sındırebılsek olanları...nasıl sındırılibilecekse artık...

Ruler of the Ruins 06.06.2007 02:27:24
güzel bir yazı olmuş, teşekkürler.

torq 12.06.2007 01:35:19
1967 zaferi İsrail'in gözünü kör etti

Altı Gün Savaşı öncesinde Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü almanın ülke yararına olmayacağına karar veren İsrailli yetkililer, savaş sonunda akıllarına değil, duygularına güvendi. Fakat İsrail, Filistin topraklarını ele geçirmekten hiçbir şey kazanmadı, ihtilaf iyice çözülemez hale geldi

Tom Segev (İsrail gazetesi Ha'aretz'in yazarlarından, 5 Haziran 2007)
40 yıl önce bugün, bir 5 Haziran sabahı Ürdün, Kudüs'ün İsrail tarafına topçu saldırısı başlattı. İsrail bunun karşılığında kentin Arap kesimlerinin yanı sıra Batı Şeria'yı da işgal etti. Tarih 'ya şöyle olsaydı' sorusuyla dolu ve sorumluluk sahibi tarihçiler bu tür spekülasyonlara girmemeli. Fakat gazeteciler bunu yapabilir. İsrail 1967'deki Altı Gün Savaşı'nda Doğu Kudüs'ü ve Batı Şeria'yı almasaydı ne olurdu? Filistin'deki duruma bir şekilde çözüm bulunur muydu ve İsrail'in nihayet komşularıyla barış içinde yaşaması mümkün olur muydu? Bölgede İslami köktencilikten ve terörizmen kaçınılabilir miydi?

Bakanlar işgali sorgulamadı
Belki. Fakat alternatif tarih, sanıldığı kadar vahim veya anlaşılmaz değil. Önde gelen İsrailli siyaset planlayıcıları, Altı Gün Savaşı'ndan altı ay önce, Batı Şeria'yı almanın ülke için kötü olacağını tespit etmişti. Geçenlerde kamuoyuna açılan İsrail hükümet belgeleri de şunu gösteriyordu: Söz konusu planlayıcılara göre Batı Şeria'yı almak İsrail'in Yahudi çoğunluğunun sahip olduğu görece gücü zayıflatacak, Filistin milliyetçiliğini teşvik edecek ve nihayetinde de İsrail karşıtı şiddetli bir direnişe yol açacaktı.

Bu kapsamlı siyasi ve stratejik tartışmalar Kasım 1966'da başladı ve Ocak 1967'de sonuçlandırıldı. Katılımcılar Mossad, İsrail ordusunun istihbarat kolu ve Dışişleri Bakanlığı'nın temsilcileriydi. Hazırladıkları
belgeler Başbakan Levi Eşkol ve Genelkurmay Başkanı İzak Rabin tarafından tasdiklendi ve böylece Altı Gün Savaşı'ndan altı ay önce İsrail'in stratejik düşüncesi belirlenmiş oldu. Batı Şeria'yı kontrol altında tutan Ürdün'ün Kralı Hüseyin'in iktidarda kalmasının İsrail lehine olacağına dair de genel bir uzlaşma vardı: Kral Hüseyin İsrail'in varlığını fiilen kabul etmişti, yani onun rejimini güçlendirmek doğal olarak İsrail'in çıkarınaydı.

Kral Hüseyin ayrıca Batı Şeria'yı Doğu'yla birleştirmeye çabalıyor ve Batı Şeria'daki Filistinlileri Doğu Şeria'ya göçe teşvik ediyordu. O güne dek geçen 15 yılda Batı Şeria'yı terk edip doğuya giden Filistinlilerin sayısı 200 bine varmıştı. Dahası yaklaşık 100 bin Filistinli de Ürdün topraklarını tümüyle terk etmişti. Kral Hüseyin'in Filistinlileri entegre etme çabası, 'İsrail'in gözünde olumlu bir fenomendi'; o kış yürütülen tartışmaların vardığı sonuç tam da buydu. Hüseyin, Filistin sorununu ortadan kaldırmak için hareket ediyordu ve bu da Batı Şeria'yı onun elinden almamak için kusursuz bir nedendi. Fakat savaşın ilk gününde Ürdün, Kudüs'ün İsrail kesimine saldırınca bütün mantık unutuldu. Ürdün'ün saldırısının bir tür misillemeyle karşılaşacağı açıktı; fakat Ürdün Ordusu'na karşı saldırı, Batı Şeria veya Doğu Kudüs'ün fethini gerektirmiyordu.

Misillemenin ölçeğinin nasıl belirlendiğini bugün İsrail kabine toplantısı tutanaklarında bulmak mümkün. Bu tutanakların şaşırtıcı tarafı, İsrailli bakanların Kudüs'ün Arap kesimini kontrol etmenin İsrail'in çıkarına olup olmayacağına dair tek bir soru bile sormamış olması. İsrail Hıristiyan ve Müslüman dünyanın en kutsal yerlerinden bazılarını ele geçirmek üzereydi, fakat kabineye alternatif fikirler sunması için bir tek analizci bile çağrılmamıştı. Bakanları böyle bir kararın hukuki etkilerine dair bilgilendirecek tek bir uluslararası hukuk uzmanı da yoktu ortada. Bakanlar belli ki bu soruları sormaya gerek duymuyordu: Cevap, ancak fantezinin olabileceği kadar açıktı. Siyon'a dönüş hayallerinin ve İsrail'in Mısır karşısında muazzam bir zafer kazandığına dair yeni gelen haberin etkisindeki bakanlar, Doğu Kudüs'ü alma kararını akılları değil duygularıyla verdi.

Bu heyecanları İsraillileri ulusal çıkarlarının aleyhinde hareket etmeye yöneltti. Sebep Mısır'dan gelen bir dizi tehdit edici adım veya zafer sarhoşluğu olabilir, fakat savaşın sonuçlarına bakıldığında, aslında savaş öncesinde kapıldıkları paniği de sonrasında kapıldıkları sarhoşluğu da haklı çıkaracak bir şey yok ortada. İsrail'in 1967 hikâyesini anlamak çok zor. Ve elbette Doğu Kudüs bir kez alındığında geri de verilemezdi. Doğu Kudüs bugüne dek bir çözümün önündeki en büyük engellerden biri olarak kaldı.

Ben yavaş yavaş, fakat emin bir şekilde barışa inanma noktasına gelen bir İsrailli kuşağına mensubum. Barışa inanmamız gerekiyordu. 1967 savaşından bu yana geçen yıllar bizi savaştan savaşa, hatadan hataya sürükledi. Yeni umutlar daha doğduğu an yerini düş kırıklıklarına bıraktı ve ardından unutulup gitti. Halbuki 1967 fetihlerini geçici sayıyorduk ve İsrail'le Mısır arasındaki 1979 barış anlaşmasından da cesaretlenmiştik. Bunu Filistinlilerle barışın takip edeceğine inanıyorduk.

Fakat Filistinlilerle barış konusunda bir arpa boyu yol gidilmedi. Sonuçta bugün giderek daha fazla İsrailli şunu idrak ediyor: İsrail Filistin topraklarını ele geçirmekten kesinlikle hiçbir şey kazanmadı. 40 yıllık baskı ve Filistin terörizmi, ki her ikisi de inanılmaz ölçüde acımasızlık dolu, İsrail'in Yahudi ve demokratik kurumlarını zedeledi. Doğu Kudüs ve Batı Şeria'da 400 bin Yahudi yaşarken ve aşırı İslamcılık Filistinliler arasında yayılırken, ihtilaf iyice çözülmez hale geldi.

Çatışmayı yönetmek öncelik oldu
Bu yüzden genç İsrailliler benim kuşağıma bakıp, 'İşleri batırdınız' derken haklılar. Sanırım batırdık. Benim kuşağımın aksine bu genç insanlar artık ihtilafın çözümü için ne yapılması gerektiğini tahmin bile edemiyor; çoğunluğu artık barışa falan da inanmıyor. Birçoğu alaycı kuşkuculuğa ve ölümcül karamsarlığa sığınıyor.
Ancak gençler bizden daha gerçekçi de olabilir. Önlerindeki acil zorluk, nihai çözümler için koca koca çerçeveler belirlemek değil, çatışmayı yönetmek. Daha az umut ve daha düşük beklentilerle onlar, en azından hayatı hem İsrailliler hem de Filistinliler için daha yaşanır kılabilir. Mevcut duruma bakıldığında bu hiç de yabana atılır bir başarı sayılmayacaktır.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=223752

torq 30.06.2007 21:26:29
Konuya bir de İsrail'in resmi yayın organlarının bakış açısını eklemeyi uygun gördüm. Üzerinde tartışabiliriz belki




İsrail'in yok edilmesini amaçlayan ancak İsrail'in Sina Yarımadası, Gazze Şeridi, Batı Şeria ve Golan Tepelerini kontrol etmesiyle sonuçlanan 6 Gün Savaşlarının üzerinden 40 yıl geçti. Ancak hala bunun "işgal" olduğunu belirten ve bu anlamda kamuoyunu yanlış bilgilendiren bazı medya organları bulunmaktadır. Bu nedenle Türk halkının sağlıklı biçimde bilgilendirilmesi açısından aşağıdaki gerçekleri kamuoyuna duyurmak isteriz:
 
1967 savaşı İsrail için bir "savunma" savaşıdır

- İsrail hiçbir şekilde saldırıyı başlatan taraf olmamış, kendini koruma güdüsüyle hareket etmiştir.

- 19 Mayıs 1967'de Mısır, Birleşmiş Milletler Kuvvetlerini (UNEF) Gazze Şeridi'nden ve Sina'dan sürmüş ve askeri güçlerini İsrail sınırına konuşlandırmaya başlamıştır. 22 Mayıs 1967'de Mısır, Tiran Boğazını kapayarak uluslararası hukuka göre "savaş ilanı" (latince :casus belli) etmiştir. Mısır İsraile olağanca gücüyle saldırmıştır.

- Mısır'ın savaş çağrısına Ürdün ve Suriye de olumlu yanıt vermiş ve İsrail'e saldırmışlardır.

BM’nin 242 sayılı kararı:

- BM'nin 242 sayılı kararına göre bölgedeki "her" devletin tanınmış ve güvenli sınırlarda yaşama hakkı vardır. İsrail bu karara göre savunma savaşı sırasında elde ettiği tartışmalı topraklardan geri çekilmeyi kabul etmiştir. Aynı karara göre Arap Devletleri'nin İsrail'le barış yapması istenmiştir ancak bu devletler "3 Hayır" olarak bilinen bir tavır takınmışlardır.

- "3 Hayır" şudur: -  İsraille barışa HAYIR
                          -  İsraili tanımaya HAYIR
                          -  İsrail'le müzakereye HAYIR

Bugün hala ne yazık ki Filistin Özerk Yönetiminin tavrı uzlaşmama ve barış yapmama yönündedir. Bu sebeple de en büyük acıyı kendi halkları çekmektedir. Oysa İsrail Devleti'nin resmi politikası ve halkının büyük çoğunluğunun inandığı yegane şey, İsrail ve Filistin Devletleri'nin yan yana huzur ve barış içinde yaşayabileceği iki devletli çözümdür. 

 http://istanbul.mfa.gov.il/mfm/web/main/missionhome.asp?MissionID=66&

30.06.2007 21:31:10
Valla tamam geleneği bozmayalım tepki çekmeyelim kahrolsun israil diye giriş yapalım da...

1967 Savaşı'na bakacak olursak ne kadar aptalmış bu Araplar...


Sayfa: [ 1 ]