SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Dış Politika

Konu: Türkiye bu krizi askersiz çözmeli

Sayfa: [ 1 ]

torq 27.05.2007 12:53:10


(Londra'da Arapça yayımlanan Kuds ül Arabi gazetesi, 16 Mayıs 2007)

SAİD EŞŞİHABİ

Türkiye'deki çekişme iktidar mı, yoksa kimlik veya siyasi eğilim üzerine mi yaşanıyor? Ya da tüm bunların karışımı mı? Ülkede bugünlerde yaşanan siyasi gelişmeler önemli bir gerçeği teyit ediyor: Askerin siyasete müdahalesi krizleri çözmek yerine derinleştiriyor, vatandaşların rolünü sınırlandırmaya çalışıyor. Türkiye'nin, AKP iktidarı döneminden daha güvenli ve istikrarlı bir dönem yaşamadığı söylenebilir. Askerin yönetimi ve ülke işlerine 70 yıldan uzun süredir yaptığı müdahaleyse sadece, siyasi krizlerin ve insan hakları ihlallerinin derinleşmesine, ekonomik şartların kötüleşmesine yol açtı.

AKP güven ve istikrar sağladı

Ordunun askeri darbelerle yaptığı müdahalenin bu büyük ülke üzerinde yıkıcı etkileri oldu. Zira iç gerilimler, tutuklamalar ve işkenceler sürdü, ordu destekli hükümetlerin insan hakları ihlalleri sebebiyle ülkenin Batı'daki müttefikleri nezdindeki saygınlığı lekelendi. Generaller yönetimi sivillerin siyasi katılımının zayıflamasına yol açtı; ayrılıkçı hareketlerin, özelikle de Kürt hareketlerinin bastırılmasında başarılı olamadılar. Görüldüğü gibi askeri yönetim zihinlerde lekelendi; ordu vatandaşların isteklerine karşılık verebilecek demokratik bir sistem kuramadı, ne güvenlik ve istikrarı, ne de ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlayabildi.Türkiye geçmişte iç ve dış baskılara boyun eğdi; AB'nin Türkiye'nin üyeliğinin reddedilmesine gerekçe gösterdiği insan hakları dosyaları sıkıntılı bir etken olarak kaldı. Şiddet eylemleri, özellikle de ülkenin güneydoğusunda sürdü. Bir Kürt vatanı isteyen PKK faaliyetlerde bulundu. PKK Türkiye'nin çıkarları için zıt bir etken haline geldiğinden, asker genel özgürlüklerin alanını daraltmayı sürdürdü.

Bugünkü gerginlikse, generallarin, 'İslamcıların laikliği tehdit etmesini' engellemek adına siyasete müdahale edecekleri yönündeki güçlü işaretiyle baş gösterdi. Bu müdahale cumhurbaşkanı seçimi sırasında yaşandı; zira, AKP'nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı adayı göstermesi, başta generaller olmak üzere laik seçkinleri kızdırdı. Binlerce kişi, İslamcı bir gündeme karşı çıkan ve laikliğin korunmasını talep eden gösteriler düzenledi. Hükümetse, seçim kanunun değişmesini ve cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesini öngören bir taslağı Meclis'e sundu. Üçte ikiyi aşan çoğunlukla geçen bu kanuna, genel seçimleri 22 Temmuz'da düzenleme kararı da eşlik etti. Bu durum da laikleri, seçim başarısını garantilemek için saflarını yeniden oluşturmaya sevk etti.

Açıkçası AKP Mecliste'ki koltuk sayısını artırmaya endekslenmeli. Zira hükümet beş yıl boyunca kamuoyunu lehine çekecek önemli kazanımlar elde etti. Bunların en önemlileri ülkenin daha önce görmediği güven ve istikrar. Dahası, AKP'nin sağladığı ekonomik kalkınmaya da işaret edilmeli. Bu kalkınma, Türk lirasının değerinin 2001'de epey düşmesine yol açan ekonomik çalkantılar sonrası gerçekleşti. AKP'nin politikaları sayesinde yabancı yatırımcılar ülkeye akın etti, enflasyon düştü. Sağlanan kalkınma oranı, uluslararası para kurumlarının Türk ekonomisine ve arkasındaki politikalara yönelik övgüsünü aldı. Avrupa ülkeleri, AKP'nin ülkeyi AB'ye katılmaya muktedir kılacak bir formülle işleri idare etme gücü sayesinde güven hissetti.

AKP bu seçimi de kazanabilir

Erdoğan liderliğindeki hükümet Avrupa'ya uygun bir söylem yöneltme başarısını da gösterdi; bu durum AB ülkelerini Türkiye'yle üyelik müzakerelerinin başlaması gerektiğini itirafa zorlayarak Avrupa'yı sıkıntıya soktu. Ankara bu yolun çok uzun olduğunu, teknik veya idari değil de, ideolojik ve dini nedenlerden ötürü de bu üyeliğin gerçekleşmeyebileceğini çok iyi biliyor. Yine de, AKP hükümeti Kıbrıs meselesinde bile, sorunun bu gelişmelerin etkisiyle aşılması gerektiğine ikna ettiği Avrupalıların endişelerini azaltabildi.
Ayrıca Türkiye siyasi örgütlerce önemli ihlallerle suçlandığı yıllar sonrası, bu hükümet döneminde genel özgürlükler, demokrasi ve insan hakları yolunda mesafe kat etti. Ordu Soğuk Savaş döneminde özgürlükleri kısıtlayan yasaların gerekli olduğunda ısrar ediyordu ve bu durum genel olarak Batı projesiyle çelişiyordu. AKP hükümeti birkaç yılda özgürlükleri engelleyen yasaları kısmen kaldırdı. Hatta laik siyasiler hükümetin bu politikalarına itiraz edemez hale geldi.

Bununla birlikte generallerin hassasiyeti sürdü: Ordu ya cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda demokrasiyle 'mücadele edecekti', ya da sessiz kalacaktı. Mücadele seçeneğinin, özellikle de İslamcıların en çözümsüz dosyaları idare etme güçlerini kanıtlaması sonrasında Avrupalı ve Amerikalı dostların nezdinde bile haklılık payı yoktu. Sessizlikse laikliğe yavaş yavaş son verebilirdi.
Bu yüzden ANAP ve DYP, gerekli çoğunluğun sağlanmasını engellemek için cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk oturumunu boykot ederek taktiksel bir tutum aldı. Ardından da Anayasa Mahkemesi, ilk tur oylamasını çoğunluk sağlanmadığı gerekçesiyle iptal etti.
Fakat sonuçların iptal edilmesi İslamcıların önündeki yolun bittiği anlamına gelmiyor. İktidar partisinin şu iki kararı da bu nedenle geldi: İlk karar, cumhurbaşkanını Meclis yerine halkın seçmesi ve cumhurbaşkanlığı görev süresinin beş yılla sınırlanmasına yönelik. İkincisiyse, sürpriz biçimde gelen erken genel seçim kararı. AKP'nin elde ettiği önemli başarıların ışığında, İslamcıların oy oranını laik partilerin aleyhine olacak biçimde artırması uzak bir ihtimal değil.

Batı uyarısının fazla önemi yok
Öte yandan, bu gerçekler Türkiye'deki İslamcı akımın önündeki zorlukları yok saymaz. Bu zorluklardan biri, Avrupa yolunun hâlâ uzun ve meşakkatli olmasının yanı sıra, sonuçlarının da kestirilememesi. Batı'da geniş bir kesim, bazı İslami sembollere karşı hâlâ aşırı hassas. İlişkileri tıkayan olgulardan biri de başörtüsü. Laiklerin Gül'ün adaylığına itirazlarının bir nedeni eşinin başörtüsü takmasıydı.
Sonuç olarak, son aylarda yaşanan gelişmelerin ışığında şartlar endişe verici hale geldi. Zira asker, siyasetten uzakta tutulması durumunda demokrasiye göz yummanın zorluğunu görüyor. Batılılar Türkiye'de sivil yönetime yapılacak askeri müdahalelerin yarattığı tehlikenin farkında; başta büyük İslam ülkelerindeki askeri yönetim deneyimlerinin sonuçları olmak üzere çeşitli nedenlerden dolayı demokrasiyi engelleme girişimine karşı uyarılarda bulundular. Fakat bu uyarılar fazla bir şey ifade etmez ve askerin seçilmiş hükümete karşı darbe yapmasıyla demokrasi sürecinde olumsuz gelişme yaşanırsa, Batı'nın tutumunu gözden geçirmesi de uzak ihtimal değil.

Ordu ısrarı halkla çelişiyor

Görevinin sembolik olmasına rağmen, cumhurbaşkanlığına kendi üyelerinden birini aday göstermek hükümetin hakkı. Orduysa, cumhurbaşkanlığını ülkenin laik kimliğinin sembolü olarak görüyor ve bu kimlik 'Devletin dini İslam'dır' maddesini kaldıran 1925 Anayasası'yla somutlaştı. Sonraki yıllarda, Türkiye'yi İslam ve Doğu'ya bağlayan bağların koparılmasıyla laiklik kökleştirildi. Arap harfleri kaldırıldı ve 'dini görüntüler'le mücadele edildi. Bu kimlik yapaydı; Türkler Batı'ya ait olduklarını hissetmedi, İslami kimliklerinden vazgeçmedi.

Türkiye'nin önünde sınırlı tercihler var. Askerin siyasi işlere müdahale ederek vatandaşların kendilerine uygun siyasi formülü seçme hakkını sınırlamadaki ısrarı büyük hata. Bu ısrar, halkların kendi geleceğini belirleme, siyasi katılım özgürlüğü ve kültürel özgürlükler gibi en basit ilkelerle çelişiyor. Türkiye Avrupa trenine binmek konusunda ciddiyse, kimlik sorununu demokrasi çerçevesinde çözmeli, askerin yönetime gelmesini engellemeli, vatandaşların aday olma ve seçme hakkını sınırlamamalı.

Bu ülke askerlerin rolünün azaltılması sonrası demokrasi yolunda olumlu adımlar attı. Bu olumlu süreç kimlik çekişmeleriyle dolu geçmişe dönülmemesi için desteklenmeli. Bu yapay bir çekişmedir; asıl çekişme var olmak, özgürlük ve hukuk devleti için yapılmalı. Bunların yokluğunda vatandaşların demokratik düzlemde hatırı sayılır rolü olamaz. Türkiye Müslüman veya Avrupalı olmak arasındaki konumunu netleştirmeli.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=222401


Sayfa: [ 1 ]