SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kitap

Konu: Yazının Sıfır Derecesi

Sayfa: [ 1 ]

22.10.2004 01:36:35
Roland Barthes  
 
Yazının Sıfır Derecesi  

Çeviri: Tahsin Yücel
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen, Emine Bora  

Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Eylül 1989
2. Basım: Mayıs 2003  
 
 
Roland Barthes, bu ilk önemli kitabında, yazı'nın Yazın (Edebiyat) haline gelmesine, Yazın olarak okunmasına yol açan tarihsel, ideolojik ve biçimsel koşulları araştırır. Daha somut olarak da burjuva toplumunda Yazın'ın özerkleşmesinin evreleri ve çeşitli görünümleri üzerine keskin eleştirel tezler geliştirir. Yazının Sıfır Derecesi, Barthes'ın daha sonraki göstergebilimsel ve yapısalcı çözümlemelerinin tarihsel, ideolojik ve estetik arka planını ortaya koymasıyla da yazarın en temel yapıtları arasındadır.  
 
 
 İÇİNDEKİLER  
 
 
Sunuş, Tahsin Yücel
Giriş
 
I Yazı Nedir?
Siyasal Yazılar
Roman Yazısı
Şiirsel Bir Yazı Var mıdır?
 
II Burjuva Yazısının Utkusu ve Kopması
Biçem İşçiliği
Yazı ve Devrim
Yazı ve Sessizlik
Yazı ve Söz
Dil Ütopyası  
 
Sunuş, Tahsin Yücel, s. 7-9

Yazının Sıfır Derecesi Roland Barthes'ın ilk kitabıdır. Pek çok ilk kitap konusunda olduğu gibi Yazının Sıfır Derecesi konusunda da belirgin etkilerden söz edilir sık sık, özellikle de Sartre'ın ve Marx'ın etkileri önemle vurgulanır. Hiç kuşkusuz, büyük ölçüde doğru bir saptamadır bu. Bildiğimiz kadarıyla, Roland Barthes'ın kendisi de bunu yadsımaz. Ne var ki, daha ilk yayımlandığı günlerde bile usta işi bir yapıt olarak algılanması bir yana, belirli etkilenmelerin izlerini taşıması, bu kitabın Fransız yazınına yeni bir bakış ve yeni bir söylem getirmesini, böylece, yalnızca Barthes'ın yazarlık yaşamında değil, çağdaş Fransız yazınında da önemli bir başlangıç olmasını önlememiştir.
       Bu küçük kitabın ilk kez yayımlandığı 1953 yılında, gerek yazın yapıtının öncelikle dilsel niteliği, gerekse yazarın toplum ve yapıt karşısındaki konumu üzerine geliştirilmiş yeni söylemler yok değildir. Gaston Bachelard'ın ve Jean-Paul Sartre'ın yapıtları yeterince kanıtlar bunu. Barthes da, söylendiği gibi, onlardan çok şeyler öğrenir. Örneğin yazarın konumu ve bunalımı üzerine söyledikleri Jean-Paul Sartre'ın, biçem üzerine söyledikleri Gaston Bachelard'ın söylediklerinden fazla uzak değildir. Ama Roland Barthes onlardan fazla bir şey yapar: Bir bilimsellik savı gütmemekle birlikte, deneme türünün sınırlarını zorlayarak, olguları elden geldiğince dizgesel bir biçimde değerlendirmeye, bunun için de onları adlandırmaya ve sınıflandırmaya yönelir. Böylece, kendine özgü anlatımı da işin içine girince, kendinden önce başkalarının da söylediği şeyler bile, Barthes'ın yapıtında bambaşka bir gerçeklik ve somutluk, bambaşka bir çarpıcılık ve inandırıcılık kazanır. Örneğin ilk kez Yazının Sıfır Derecesi 'nde karşılaştığımız "yazı" kavramı, bir ölçüde yeniden tanımlanan "biçem" ve "dil" kavramlarıyla birlikte, çağdaş Fransız yazınının derin yönelimleri konusunda gerçekten göz kamaştırıcı bir ışık tutar bize, nerdeyse bir açınlama işlevi görür. Üstelik, yorumların belirli tarihsel verilere dayandırılmasına karşın, Roland Barthes burada yalnız çağdaş Fransız yazınının değil, bütün Batı yazınının, giderek bütün Batı ekininin birtakım temel özelliklerini daha iyi kavramamızı sağlar.
       Öyleyse Yazının Sıfır Derecesi 'ni her yönüyle kusursuz bir yapıt olarak mı nitelemek gerekir? Hayır kuşkusuz, Roland Barthes'ın getirdiği açıklamaların tümünü, özellikle de temellerinde yatan çözümleme biçimini sonuna dek benimsemek kolay değildir. Yazınsal olgularla tarihsel olgular arasında kurduğu sıkı koşutluk biraz zorlama gibi gelir insana: "Burjuvazi (yani klasik ve romantik) çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre biçim de parçalanamazdı" ya da "bir yazı çıkmazı vardır, bu da toplumun ta kendisinin çıkmazıdır" türünden kesinlemeler tutarlı kanıtlamalarla temellendirilmemiş savlardır, ama daha başka kesinlemelere temellik ettikleri görülür. Daha önemlisi, yazarımız, düşünen kişiler gerçekte aynı kaldıklarından, bir başka deyişle yalnızca düşünsel iktidardan siyasal iktidara geçtiklerinden, 1789 devriminin klasik yazının ilkelerini değiştiremediğini söyledikten sonra, yazıların çoğalmasını 1850 dolaylarında gerçekleşen üç tarihsel olaya (Avrupa nüfusunun altüst olması; dokuma endüstrisinin yerini demir-çelik endüstrisinin alması sonucu çağdaş kapitalizmin doğması; Fransız toplumunun üç düşman sınıfa bölünmesi) bağlar. Ne var ki, "düşünsel iktidardan siyasal iktidara geçmek" türünden bir açıklamanın yetersizliği bir yana, toplumsal sınıfların bölünmüşlüğü (Fransa'da ve başka yerlerde) 1850'lerden çok daha önce de gözlemlenmiştir; sonra, Batı Avrupa toplumlarında, dokuma endüstrisiyle gelen "ilkel" kapitalizmin demir-çelik endüstrisiyle gelen "çağdaş" kapitalizme göre çok daha acı, çok daha keskin bunalımlara yol açtığı ileri sürülebilir. Bunun yanında, Yazının Sıfır Derecesi'nde, aşağı yukarı birbirinin çağdaşı olan iki büyük yazar: Balzac ile Flaubert arasında kurulan eskilik/çağdaşlık karşıtlığı* ve bu eskilik çağdaşlık karşıtlığında örneğin bir Mallarmé'ye ayrıcalıklı bir yer verilirken bir Nerval'in sözünün bile edilmemesi, Roland Barthes'ın görüşlerini dizgeleştirme ve olguları tarihle açıklama çabası içinde, gerçeğin kimi yönlerini gözden kaçırabildiğini sezdirir bize.
       Ama, yapıtın konusu belirli sanatçıların değerlendirilmesi ya da bir yazın tarihi değil, bir "yazı tarihine giriş" olduğuna göre, bütün bunlar temel gözlemlerin açınlayıcı doğruluğu yanında fazlasıyla ikincil kalır. Öte yandan, sonraki yapıtlarda bu türlü tümcü açıklamaların payı "sıfır derece"ye ininceye dek azalırken, ilk yapıtta tanık olduğumuz benzersiz gözlem ve anlatım gücü kesinleştikçe kesinleşerek Roland Barthes'ı çağımızın en ilginç yazarlarından biri durumuna getirecek, Yazının Sıfır Derecesi 'yse, bu ilginç yazarın birbirinden ilginç yönelimleri arasında ilk yönelim olarak, önemini hep koruyacaktır.

* Barthes'ın yıllar sonra Balzac'ın Sarrasine'i üzerine yazdığı S/Z bir bakıma bir haksızlığın düzeltilmesi, dolayısıyla doğrulanması olacaktır.

Giriş, s. 11-14

Hébert "Père Duchêne"in hiçbir sayısına birkaç "hastir", birkaç "hırt" sokuşturmadan başlamazdı. Bu kaba sözcükler hiçbir şey anlatmazdı, ama imlerdi. Neyi mi? Bütün bir devrim durumunu. İşte işlevi artık yalnızca bildirmek ya da dile getirmek değil, aynı zamanda hem Tarih, hem de burada yapılan seçim olan bir dil ötesini benimsetmek olan bir yazı örneği.
       Bir şeyler göstermeyen yazılı dil yoktur ve "Père Duchêne" için doğru olan Yazın için de doğrudur. O da bir şey imlemek durumundadır, içeriğinden ve bireysel biçiminden farklı bir şey, kendi kapanımı olan, kendini Yazın olarak benimsetmesini sağlayacak bir şey. Bunun sonucu olarak, düşünle, dille, biçemle bağıntısı bulunmayan ve düşünülebilecek bütün anlatım yollarının derinliğinde, töremsel bir dilin yalnızlığını tanımlamaya yönelik bir göstergeler bütünü çıkar ortaya. Göstergelerin bu kutsal nitelikli düzeni Yazın'ı bir kurum olarak sunar ve onu Tarih'ten soyutlamaya yönelir, çünkü hiçbir kapanım bir süreklilik düşüncesi olmadan temellendirilemez; ancak etkinliğini en açık biçimde Tarih'in yadsındığı yerde gösterir; öyleyse dilin ya da biçemlerin değil, yalnızca Yazın'ın Gösterge'lerinin tarihi olan bir yazınsal dil tarihi yazılabilir, bu biçimsel tarihin de kendi yordamınca —yordamların en karanlığı olmayan yordamınca— derin Tarih'le bağlantısını ortaya çıkaracağı kestirilebilir.
       Hiç kuşkusuz biçimi Tarih'in kendisiyle değişebilecek bir bağlantı söz konusu; yazıların yazgısında Tarih'in varlığını duymak için dolaysız bir gerekirciliğe başvurmak zorunlu değildir: Olayları, durumları ve düşünceleri tarihsel zaman boyunca çekip götüren bu bir tür işlevsel birlik burada bir seçimin sonuçlarından çok sınırlarını sürer önümüze. O zaman Tarih yazarın önünde birkaç dil aktöresi arasında zorunlu bir seçim olgusu gibidir; Yazın'ı kendi gücü dışında kalan olasılıklara göre imlemek zorunda bırakır onu. İleride göreceğiz, örneğin burjuva sınıfının düşüngüsel birliği tek bir yazı üretmişti, burjuvazi (yani klasik ve romantik) çağında, bilinç parçalanmamış olduğuna göre biçim de parçalanamazdı; buna karşılık, yazar mutsuz bir bilinç olmak üzere evrenselin tanığı olmaktan çıkar çıkmaz (1850'ye doğru), ilk işi biçiminin bağlanımını seçmek oldu; böylece geçmişinin yazısını ya üstlendi, ya yadsıdı. Klasik yazı parçalandı ve, Flaubert'den günümüze, bütün Yazın bir dil sorunsalı oldu.
       Yazın işte tam bu anda (sözcük az bir zaman önce doğmuştu) bir daha değişmemesiye bir nesne olarak benimsendi. Klasik sanat kendini bir dil gibi duyumsayamazdı, dilin kendisiydi, yani saydamlık, çökeltisiz dolaşım, Evrensel bir Tin'in, derinlik ve sorumluluktan yoksun bir süssel göstergenin en iyi desteğiydi; bu dilin kapanımı doğasının sonucu değil, toplumsaldı. On sekizinci yüzyılın sonuna doğru bu saydamlığın bulanmaya başladığı bilinir; yazınsal biçim tutumundan ve örtmecesinden bağımsız bir ikincil güç geliştirir; çeker, şaşırtır, büyüler, bir ağırlığı vardır; Yazın toplumsal olarak ayrıcalıklı bir dolaşım biçimi gibi duyumsanmaz artık, hem düş, hem tehdit olarak verilmiş, yoğun, derin, gizlerle dolu bir dil olarak duyumsanır.
       Bu önemli bir olgudur: Yazınsal biçim bundan böyle her nesnenin oyuntusuna bağlanmış varoluşsal duygular yaratabilir: aykırılık, alışılmışlık, tiksinti, hoşnutluk, öldürme duyguları. Böylece, yüz yıldan beri, her yazı yazarın kaçınılmaz bir biçimde yolunun üstünde bulduğu şu Nesne-Biçim karşısında bir evcilleştirme ya da geri itme çabasıdır, onu görmesi, göğüslemesi, üstlenmesi gerekmekte, bir yazar olarak kendini yoketmedikçe onu yokedememektedir. Biçim bir nesne gibi asılı durur gözlerin önünde; ne yapılırsa yapılsın, bir aykırılıktır: Görkemlidir, gününü doldurmuş görünür; düzensizdir, toplumdışı kalır; zamana ya da insanlara göre özeldir, hangi biçimde olursa olsun yalnızlıktır.
       Bütün on dokuzuncu yüzyıl bu dramatik yoğunlaşım olgusunun gelişmesine tanık oldu. Chateaubriand'da bu olgu henüz hafif bir çökelti, bir dil esenliğinin ufak ağırlığı, yazının araçlık işlevinden zar zor ayrıldığı ve kendi kendine bakmakla kaldığı bir tür öztutkunluktur. Flaubert —burada bu sürecin çok belirgin anlarını vurgulamakla yetiniyoruz— bir emek-değer ortaya çıkararak Yazın'ı kesin biçimde bir nesne olarak kurdu: Biçim bir çömlek ya da mücevher gibi bir "yapım"ın anlatımı oldu (yani yapım biçimin "gösterilen"i oldu, ilk kez bir gösterim olarak sunulup benimsetildi). En sonunda, Mallarmé, Nesne-Yazın'ın kuruluşunu bütün nesnelleştirmelerin sonuncusu olan edimle, öldürmeyle taçlandırdı: Mallarmé'nin tüm çabasının bu dili yıkmaya yöneldiği bilinir, Yazın bir bakıma ancak bu dilin cesedi sayılır.
       Böylece, sözcüklerin dekoru üzerinde düşüncenin mutlulukla havalandığı bir hiçlikten yola çıktıktan sonra, yazı gittikçe artan bir katılaşmanın bütün durumlarından geçti; önce bir bakışın, sonra bir edimin, en sonunda bir öldürmenin konusu olduktan sonra, bugün son durumuna, yokluğa ulaşmaktadır: Burada "yazının sıfır derecesi" diye adlandırılan bu yansız yazılarda bir yadsıma deviniminin ta kendisi ve, sanki Yazın yüz yıldan beri yüzeyini kalıtımsız bir biçim içinde dönüştürmeye yönelirken arılığı artık yalnızca her türlü göstergenin yokluğunda buluyormuş, en sonunda şu Orpheus düşünün: Yazın'sız bir yazarın doğmasını istiyormuş gibi, süre içinde bunu gerçekleştirme güçsüzlüğü kolaylıkla seçilebilir. Örneğin Camus'nün, Blanchot'nun ya da Cayrol'un ak yazısı, ya da Queneau'nun konuşma yazısı, burjuva bilincinin parçalanışını adım adım izleyen bir yazı Tutku'sunun son oluntusudur.
       Burada amaçlanan şey, ana çizgileriyle bu bağlantıyı çizmektir; dilden ve biçemden bağımsız bir biçimsel gerçeğin varlığını kesinlemektir; Biçim'in bu üçüncü boyutunun da, fazladan bir "trajik"likle yazarı toplumuna bağladığını göstermeye çalışmaktır; son olarak, bir dil Aktöre'si olmadan Yazın olamayacağını sezdirmektir. Bu denemenin özdeksel sınırları (kimi sayfaları 1947'de ve 1950'de Combat'da yayımlanmıştı) bir Yazı Tarihi olabilecek şeye bir Giriş'ten başka bir şeyin söz konusu olmadığını yeterince gösteriyor.  
 
Barthes ,bir başlık attımı metin asla gölgesinde kalmaz.Buz.  


Sayfa: [ 1 ]