|
||
RÜSTEM MAHMUD Türkiye kendi coğrafyasında yaşananlar karşısında sakin görünüyor. Zira Iraklı Kürtlere öfkelenmedi veya en azından öfkesini askeri bir harekâtla göstermedi. Iraklı Kürtlerin bağımsızlığa yakın konumları, eski Kürt milletvekili Hatip Dicle'nin de dediği gibi Türkiye çatısı altında kalmanın zorunlu olmadığını anlayan Türkiye Kürtlerini teşvik ediyor. Ermeniler Almanya ve Fransa parlamentolarından sonra sorunlarını ABD Kongresi'ne de götürdü. Kıbrıslı Rumlar 'Türk kardeşleri' olmaksızın AB'ye girdi. İran'ın bölgesel ağırlığının artması bölgedeki Türk rolünü sınırlıyor. Bunların da ötesinde, İslamcılar meclisin üçte ikisini işgal ediyor ve bütün devlet kurumlarında da başkalarının sahip olmadığı güce sahipler. 301 Mussolini'yi hatırlatıyor Türkiye geçmişte de benzer krizler yaşadı; Türkiye ölçeğindeki modern bir devlet, Ortadoğu'daki etkin siyasi konumunu kaybederek krizlerin buluştuğu bir yere dönüştü. Kendisini devletin modern ilkelerinin koruyucusu olarak gören ordu, 1960 ve 1980'lerdeki gibi askeri darbeler ve 1990'ların sonunda Necmettin Erbakan'a dayatılan siyasi tecrit gibi ihlallerde bulundu. Fakat bu tür adımlar şu an kabul edilemez. Uluslararası şartların ve Türkiye'nin uluslararası denklemdeki konumunun Soğuk Savaş sonrası değişmesi bu tür adımları engelliyor. Türkiye'de bugün yaşananlar, ABD'nin son Irak savaşı gibi bölgesel veya uluslararası olaylardan dolayı sürpriz değil. Türk analizciler bölgedeki durumu 'güney penceremizi kıran rüzgâr' diye adlandırıyor. Diğer yandan Türkiye'nin şu an yaşadıkları Irak işgali kadar, siyasi Atatürkçülüğün miadını doldurması sonrası iktidardaki Türk seçkinlerin kendilerini yenileyecek siyasi ve kültürel araçlar aramamasının da sonucu. Bir başka ifadeyle, iktidardaki seçkinler devletin siyasi altyapısıyla somut organları geliştirmeyi durdurdu. Hiç kimse Mustafa Kemal'in birçok cephedeki savaşlarının sonucunda elde ettiği kadar geniş bir meşruiyete sahip olmadı. Devlet Mustafa Kemal'in düşünceleri, kurumları, tasavvurları ve ifadeleri üzerinde, yani onun siyasi mirası üzerinde kaldı. Bu siyasi miras da meşruiyet ve iktidarı, asker, Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu, Meclis ve Anayasa Mahkemesi arasında birbirine geçmiş ve gelişi güzel bir biçimde dağıttı.Kürt sorunu gibi önemli bir konu, devlet televizyonunda haftada iki saat Kürtçe yayın yapılması gibi son dönemlerdeki bazı yüz kızartan uygulamalar dışında yarım asırdır can alıcı bir dönüşüm yaşamadı. Ayrıca ceza kanununun Türk ırkçılığını karalamakla suçlanan herkesi mahkûm eden ve Mussolini dönemindeki İtalyan kanunlarını andıran 301. maddesine, Atatürk mirasçıları arasından kimse karşı çıkmadı. Türkiye, 21. yüzyılın elbisesini giymiş bir Atatürkçülüğe ihtiyaç duyuyor.Bu Atatürkçülük yeni Türk neslinin milliyetçi kuruntulardan kurtarılmasını amaçlamalı http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=221901 |
||
|
||
| İçini dolduralım - Engin Ardıç Başlığa bakıp da “erotik” bir yazı yazacağımı sanmayınız, altı oktan sözedeceğim. Altı ok, altı ilkeyi simgeliyordu... Bunların “cumhuriyetin temel ilkeleri” olduğu söyleniyordu, aynı zamanda “kendini devletle özdeş sayan” Cumhuriyet Halk Partisi’nin de temel ilkeleriydi, bayrağına da girmişti... Nelerdi bunlar? Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, devrimcilik, devletçilik, halkçılık, laiklik... Güzel şeyler. Hiçkimse ağzını açamaz, hiçkimse karşı çıkamaz. Akan suları durduran bir ilkeler ki ilelebet payidar kalacak bir ilkeler... Aralarında demokrasi, düşünce özgürlüğü, inanç özgürlüğü, sosyal adalet, hukuk devleti falan gibi kavramlar yok. O kadarcık kusur kadı kızında bile bulunur. Nobody is perfect... Bakalım bu güzellikler uygulamada ne sonuç vermiş, nasıl yorumlanıp nasıl hayata geçirilmiş? Şu lafların içini dolduralım: 1) Cumhuriyetçilik: Şekilde kaldı. Değişmez ve putlaştırılan bir cumhurbaşkanı, padişahın yerine geçirildi, o kadar. Tek parti diktası kuruldu. Halka, serbest seçimle yönetici değiştirme hakkı da tanınmadı. Celal Bayar’a kadar hiçbir devlet başkanımız seçim kazanarak gelmemiştir, bu Osman Gazi için de geçerlidir, “İsmet Gazi” için de... 2) Milliyetçilik: Irkçılığa dönüştürüldü. “Güneş-dil teorisi”, “Hitit Türkleri” gibi bilim dışı olmadık saçmalıklar icat edildi. Eğitimde beyin yıkama yolu seçildi. Faşist İtalya ve Almanya’dan, komünist Rusya’dan “yavrukurt örgütü”, “gençlik spor şenlikleri” gibi uygulamalar ithal edildi. Azınlıkların bir kısmı gönderildi, kalanlar da baskı altına alındı. Yasal kılıf içinde de olsa “etnik temizlik” yapıldı. Temizliğin yasal olmayan kısmı daha önce başkaları tarafından yapılmış, asmaya kesmeye artık gerek kalmamıştı. “Kamu görevlerinin dışında tutmak”, “özel vergi salmak” gibi daha ince yöntemler uygulandı. 3) Devrimcilik: Asla bir “sosyal devrim” şeklinde algılanmadı. Devrim, bir “yaşama biçimi devrimi” oldu ve serpuş, yazı, takvim, tatil günü vesaire değiştirildi. Ecevit bunlara “üstyapı devrimi” demiştir ama bunun hatırlatılması bugün birçok ulusalcıyı rahatsız edecektir. Türk devrimi Fransız devrimine benzetilmeye çalışıldı ama uzaktan yakından ilgisi yoktu. 4) Devletçilik: Ekonomide serbest piyasa düzeninden güdümlü ve tekelci devlet kapitalizmine dönüldü. Bu yüzden yokluk ve kıtlık çekildi. Yabancı sermaye kovulduğu, yerli sermaye çok yetersiz kaldığı için dişe dokunur hiçbir yatırım yapılamadı, yoksulluk ve geri kalmışlık çemberi kırılamadı. 5) Halkçılık: Lafta kaldı. Halka hiçbir özgürlük bırakılmadı. Lafta kalan halkçılık kavramı daha sonra “köycülük ve köylücülük” şeklinde yozlaştırıldı, ama köylüyü kalkındırmak değil, onu kontrol altında tutmak amacı güdüldü. Sosyal değişim istenmedi. Köylüyü işçi sınıfına dönüştürmek hiç mi hiç arzu edilmedi, toplumsal hareketlilikten çok korkuldu. 6) Laiklik: Klasik tanımı olan “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması” değil, “dinin devlet tarafından baskı altına alınması” şeklinde yorumlandı. Din adamı devlet memuruna dönüştürüldü, merkezi din otoritesi başbakanlığa bağlandı. “Ruhban sınıfı” tasfiye edildi. (İslam’da ruhban sınıfı yoktur diyenlere inanmayın, vardır. Olmaması sosyoloji bilimine aykırı kaçardı.) Baskı altına alınan din, daha sonra “patlama” şeklinde gündeme geri geldi. Tıpkı, darbe ya da muhtıralarla baskı altına alınan halk iradesinin daha sonra çok daha güçlenmiş olarak geri dönmesi gibi!... Altı ok zagonunun hüküm sürdüğü yıllarda ayrıca basın özgürlüğü de yoktu, sendika özgürlüğü de yoktu, grev ve lokavt hakları da yoktu. İşte gördünüz, halk fırsatını bulur bulmaz onu niçin başından attı ve 1950 yılından beri CHP’ye iktidar vermiyor, anladınız. Ama isterseniz, halkın özgürlük ve refah arayışını “karşıdevrim” olarak niteleyip elli yedi yıl daha nal toplamaya devam ediniz. Mustafa Sarıgül bile “bu şekilde CHP ancak 2059 yılında seçim kazanır” diyor... Kendisini düzeltiyorum, 2159 yılında bile kazanamaz! Deniz Baykal, Irmak Kaykal, Dere Çaykal, Mustafa Sarıgül, Mahsun Kırmızıgül, Yılmaz Morgül, hiç farketmez. 31.07.2007 |
||