|
||
Andrew Anthony Orhan Pamuk, doğup büyüdüğü yere bir tür ağıt niteliğindeki 'İstanbul: Hatıralar ve Şehir' adlı kitabında büyük binaları ve dar arka sokakları saran bir duygudan söz eder: Hüzün. Pamuk'a göre kalbe ağrı veren bir atmosferdir bu. O anıtsal binalar şunu hatırlatır: Mevcut şehir o kadar yoksul ve karışıktır ki, artık şanlı mazisinin zenginlik, ikbal ve kültür zirvelerine çıkmasını hayal etmek mümkün değildir... Geçen hafta Pamuk'un fahri doktorluk unvanı aldığı Boğaziçi Üniversitesi'nin yeşilliklerinde yoksulluk falan yoktu, fakat kafa karışıklığı bakiydi. İstanbul'un entelektüel seçkinleri Türkiye'nin en ünlü edebiyat adamı onuruna bir araya gelmişti. Ve Boğaz Köprüsü'ne bakan şahane bir salonda soğutulmuş şaraplarını içerlerken, tartışmadan yana da zengin bir ortam vardı. Askeri darbe olacaktı. Darbe olmayacaktı. Ülke İslamcılığa sürüklenme tehlikesi içindeydi. İslamcılık tehlikesi yoktu. Türkiye'nin demokratik sağlığı AB üyeliğine bağlıydı. Türkiye asıl AB'nin yardımı olmadan gelişecekti. Serin bahar akşamında bu tartışmalar sürdükçe sürdü. Bu ülkede entelektüel olmak zor! Entelektüel olmayanların, özellikle de devlet savcılarının ne söylenmesi gerekip gerekmediğiyle pek ilgilendiği bir ülkede entelektüel olmak zor. Ama dava açılabileceğini bilseler de Türk entelektüelleri hararetli tartışmalara yabancı değil. Fakat son aylarda yaşanan olaylar, düşünceleri ifade etmeyi daha da mühim hale getirdi. Ocakta Agos gazetesinin yayın yönetmeni Hrant Dink öldürüldü. Dink 1915-17 arasındaki Ermeni soykırımının tanınmasının inatçı bir savunucusuydu... Bu yüzden aşırı milliyetçilerden birçok ölüm tehdidi de almıştı... Neticede 17 yaşındaki O.S. cinayetin sorumlusu olarak tutuklandı, fakat Türk devletinin bazı unsurlarının da işin içinde bulunduğuna dair yaygın bir kanı var. Gazetelerde O.S.'nin Türk bayrağı önünde polislerle çektirdiği hatıra fotoğraflarının yayımlanması bu kuşkuyu sadece daha da güçlendirdi. Dink 1990'lardan bu yana Türkiye'de öldürülen 37. gazeteciydi ve bu cinayetin yazar ve düşünürlere karşı yeni bir cinayet furyasının başlangıcı olmasından korkuldu. 100 binden fazla insan Dink'in cenazesinde, Türkiye'de gayet tehlikeli bir cümle sayılan şu sloganı hep bir ağızdan haykırdı: "Hepimiz Ermeni'yiz." Geçen ay Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanlığına aday gösterdi. Gerek Erdoğan gerekse Gül, 1990'larda sözünü sakınmayan birer İslamcıydı, fakat o zamandan 2002 seçimlerine varan süreçte söylemlerini ve tutumlarını yumuşattılar. Gerçekten de birçok bakımdan AKP'nin Türkiye tarihindeki en liberal ve demokratik hükümet olduğu da görüldü. AKP iktidarında ifade özgürlüğünün alanı genişledi, kızlar başarıyla eğitime teşvik edildi ve AB üyeliği konusunda kararlı bir tavır sergilendi. Yine de Gül'ün adaylığı bazı Türkleri rahatsız etti; bunun nedeni kısmen cumhurbaşkanlığının laikliği simgelemesi kısmen de Gül'ün eşinin türban takmasıydı. Türkiye büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olmasına rağmen, Mustafa Kemal'in 1923'te Osmanlı'nın yıkıntıları üzerinde cumhuriyeti kurmasından bu yana katı biçimde laik bir ülke. Nevi şahsına münhasır bir lider olan Atatürk şunları söylemişti: "Türkiye Cumhuriyeti şeyhlerin, dervişlerin ve müritlerin ülkesi olamaz." Atatürk dini özel alana iterken, yenik imparatorluğu modern bir ulus- devlete dönüştürmek için kolları sıvadı. Laiklik Türkiye'de daima demokratik olmaktan ziyade milliyetçi bir kavramdı; hakları garanti etmekten ziyade, devletin yanlış gördüklerinin dışlanmasının aracı mahiyetinde kullanıldı. Atatürk'ün 1938'deki ölümünden bu yana Kemalist felsefe devletin 'yarı-dini', Atatürk de onun tartışmasız peygamberi haline geldi. Sözgelimi türbana, okullar ve üniversiteler de dahil, devlet kurumlarında izin verilmezken, Atatürk'ün sureti posterlerden, rozetlerden, hatta televizyon ekranlarının köşelerinden hiç eksik edilmiyor. Ve Atatürk'ün suretiyle mirasının uyanık ve acımasız koruyucusu da ordu. Ordu devletin ta kendisi 16. Louis dönemini hatırlatır bir şekilde, Türk ordusu devletin ta kendisi. 1960'tan beri dört seçilmiş hükümeti devirdi. Bunlardan sonuncusu, kışkırtıcı bir İslamcı söylemle iktidara gelen Necmettin Erbakan'ın 1997'de 'postmodern bir darbe'yle istifaya zorlanmasıydı. Erdoğan'sa, halkı düşmanlığa teşvik iddiasıyla hapis yattıktan sonra alenen reformcu bir karakter ve Türkiye'nin laik yapısına saygılı bir ılımlı modernleştirici olarak arzı endam etti. AKP'yi kurduktan bir yıl sonra 2002 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara geldi. Ancak birçok Türk Erdoğan'ın bu yeni ılımlı tavrının samimiyetinden kuşku duyuyordu. Örnek olarak da zinanın suç haline getirilmesi yönündeki başarısız girişimi ve bazı şehirlerde 'alkolden arındırılmış bölgeler' oluşturma çabasını gösterdiler. Fakat ordu için bardağı taşıran son damla, Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesiydi, zira Gül'ün seçilmesi, devletin üç zirvesinin de AKP'li İslamcıların eline geçmesi anlamına gelecekti. Genelkurmay başkanlığı geçen ay internet sitesinde bir bildiri yayımla-yarak, ordunun gerekirse askeri müdahaleye hazır olduğunu beyan etti. Erdoğan bildiriyi 'demokrasiye sıkılmış kurşun' diye nitelerken, yeni kavramlar üretmekte hiç gecikmeyen Türk entelejiyansiyası 'e-darbe' sıfatını yapıştırıverdi. Bildirinin ardından Gül adaylığını çekti, Erdoğan da temmuzda erken genel seçim çağrısı yaptı. Genel seçimin favorisi yine AKP, fakat birçok gözlemci sonucun böyle çıkması halinde bir beşinci darbenin muhtemel olduğuna inanıyor. Türkiye'yle ilgili klişeyi biz de tekrarlayalım: Batı'yla Doğu'nun, gelenekle modernitenin, İslam'la laikliğin buluşma noktası. Fakat belki de en uygun coğrafi metafor, Marmara Denizi'nin altından geçen ve 1999'da yıkıcı bir depreme sebep olan Kuzey Anadolu Fay Hattı. Bu kısımlarda siyasi zemin hızla ve beklenmedik bir biçimde değişiyor ve şu meşhur medeniyetler çatışması tezini anmak muhtemelen abartılı değil. İslamcılar daha demokratik Bu ay milyonlarca Türk laikliği savunmak adına meydanları doldurdu. Belli bir mesafeden, hele katılımcıların yüzde 65'inin kadın olmasına bakıldığında, İslamileşmeye karşı çıkan ilerici protestolar gibi görünüyordu bu gösteriler.Türkler laik ve dini bir aradalığın kestirme ifadesi mahiyetinde 'bikini ve türban'dan dem vuruyor. İstanbul'da yürüdüğünüzde rahat giysileri içinde erkek arkadaşlarını öpen ve biraz tedirgin yürüyen tesettürlü gerç kadınları görebiliyorsunuz. Adını açıklamamı istemeyen önde gelen bir kadın akademisyen, aslında türban giyilmesine izin vermek istediğini, fakat 'kariyerine mal olacağını' anlatıyor. Boğaziçi'ndeki törende bütün akademisyenlerin ve yazarların üzerinde anlaştığı tek husus, laik gösterilerin ordudaki gerici unsurlar tarafından hazırlanıp sahneye konulduğu. Sosyoloji profesörü ve ılımlı bir Kemalist olan Faruk Birtek'e kulak verelim bu noktada: "İslamcıların laiklerden daha demokratik davrandığı bir durumla karşı karşıyasınız.Hegel buna diyalektik olmayan çelişki derdi." Bir başka akademisyense Birtek'in sözlerini fazla kaale almamam gerektiğini söylüyor ve ekliyor:"Türkler yabancılara karşı başka, kendi aralarında başka konuşur." Bu görüş doğru veya yanlış olabilir, fakat paradoks sayılabilecek bu durumdan da zevk alıyor gibi bir halleri var. Birtek laik-İslamcı müsabakasını, şehirle taşra, kozmopolit kent merkezleriyle son yıllarda göç edip büyük kentlerin çevresine yığılan kır kökenli nüfus arasındaki mücadelenin bir tezahürü olarak görüyor. Bu da bana Pamuk'un İstanbul kitabındaki şu satırları hatırlatıyor: "...seçkinlerin orduya yönelik hoşgörüsünün kökeninde, günün birinde alt sınıfların güçlerini kırdan akan yeni zenginlerle birleştirip Batılı burjuva yaşam tarzının yerine dini yaşam tarzını koyacağı korkusu yatar." Devletin mengenesi gevşemeli Konuştuğum bazı gazeteciler Türkiye'nin AB macerasının, askeri darbe ihtimaliyle yara aldığını söylüyor. Türkiye-AB arasındaki üyelik müzakereleri 2005'te resmen başladı. Fakat bu dönemde sözgelimi Fransa'da Türkiye karşıtı Nicolas Sarkozy başa gelirken, Tony Blair gibi sıkı Türkiye destekçilerine yol göründü. Kendisi de Türk hapishanelerinin gediklisi olan Cumhuriyet gazetesinden Oral Çalışlar şunları söylüyor: "Avrupa bize sırtını dönerse, sonumuz Cezayir gibi olabilir. İslamcılar demokratik yolu denediklerini ve reddedildiklerini söyleyebilir, bu yüzden yüzlerini başka araçlara dönebilir." Bu karamsar bakışı dile getiren tek Türk Çalışlar değil. Türkiye'de sıkça duyduğunuz bir söz var: 'Derin devlet.' Suikastları ve diğer karanlık olayları tertipleyen, en azından emrini veren şaibeli bir şebeke.1995'te Susurluk'ta meydana gelen ve Hollywood filmlerini aratmayacak bir üçlüyü bir araya getiren (üst düzey bir polis yetkilisi, eroin kaçakçısı bir devlet tetikçisi ve milletvekili olan bir Kürt aşireti lideri) bir şebeke bu. Devletin kirli ilişkilerini kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya döken bu skandalın ardından bazı alt kademe isimler cezalandırıldı, fakat karanlık ilişkiler ağı hiçbir zaman tam olarak ortaya çıkarılamadı. Boğaz'dan geçen gemilere ve tankerlere bakıyorum. Bu dar Boğaz'dan geçmek zor iş, manevra alanı az ve deniz trafiğini yönetmek incelikli bir iş. Boğazın bu özelliğine bakınca, Türk siyasetinin karmaşık ve bazen ölümcül karşıt akıntılarını hatırlamamak mümkün değil... Ya İstanbul'un minareli ve kubbeli siluetine hayran olmamak mümkün mü? Tarih ve coğrafyanın birleşimi nadiren bu kadar şahane sonuçlar doğurabilir. Yenilenmenin ve yeni bir kendine güvenin işaretleri de var. Fakat imparatorluğun çöküşünden geriye kalan nafile mirasa dair dikenli bir hassasiyet de varlığını sürdürüyor. Buna ortak bir 'hüzün' diyebilirsiniz, fakat kesin görünen şu ki, Türkiye geleceği kucaklamak istiyorsa, devletin geçmiş üzerindeki nefes aldırmayan mengenesini gevşetmesi gerekiyor. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=221871 |
||
|
||
| Güzel bir dışarıdan bakış, durumumuz iyi analiz edilmiş. Çeşitli başlıklarda aynı konularda görüş beyanında bulunduğum için ayrıntıya girmiyorum. Dileğim kafa karışıklıklarının ve anti demokratik uygulamaların bir an önce sona ermesi... |
||