SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => komunizm TEORİLERİ

Konu: Komunizme sorular ve cevaplari

Sayfa: [ 1 ] 2 3

18.10.2004 22:19:48
Proletarya diktatörlüğü sosyalizmle aynı şey midir?:

Hayır değildir. Proletarya diktatörlüğü kapitalizmle sosyalizm arasında uzanan geçiş döneminin siyasal biçimini ifade eder. Proletarya diktatörlüğü ve sosyalizm kavramları çok sık birbirinin yerine kullanıldığı için ne yazık ki bir karışıklık doğmuştur. Doğrusu şu ki, kapitalizmden sosyalizme, sınıfların ve devletin sönerek yok olduğu bir proletarya diktatörlüğü sürecinden geçilerek varılır. Sosyalizme vardığımızda artık işçi sınıfının kendisi de dahil olmak üzere sınıflar ve devlet sönümlenmiştir.

18.10.2004 22:20:41
SSCB’de hiç sosyalizm oldu mu?:



Olmadı, zira sosyalizm ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilir. Başlangıçta SSCB’de olan, sosyalizme doğru bir geçiş döneminin başlamasıydı. Ancak bu geçiş dönemi de 1920’lerin ikinci yarısında Stalinist bürokrasinin karşı-devrimiyle son buldu. O günlerden SSCB’nin yıkıldığı 1990’ların başına kadar geçen yaklaşık 60 yıllık dönem ne sosyalizm ne de geçiş dönemi olup, bürokrasinin işçi sınıfı üzerinde farklı türde bir sınıf egemenliği kurduğu bir bürokratik diktatörlük dönemiydi.

Küba, Çin, Vietnam, Kore sosyalist mi?

Nasıl ki bürokratik karşı-devrimden sonraki SSCB, yani Stalinist SSCB, sosyalist değildiyse, Küba, Çin, Vietnam, Kore vb. de sosyalist değildir. Yukarıdaki soruda (SSCB’de hiç sosyalizm oldu mu?) Stalinist SSCB’nin niteliğine ilişkin olarak söylediklerimiz esas olarak bu ülkeler için de geçerlidir. Ancak bu ülkelerde Stalinist diktatörlüğün kuruluş süreci SSCB’den temel bir farklılık gösterir. SSCB’de öncelikle muzaffer bir işçi devrimi gerçekleşmiş ve işçi sınıfı Bolşeviklerin önderliğinde kendi gerçek iktidarlarını kurmuştu. Orada bir Stalinist karşı-devrimle işçilerin bu iktidarı son buldu. Oysa yukarıda sayılan ülkelerde başlangıçta dahi bir işçi sınıfı devrimi olmamış, bir işçi sınıfı iktidarı kurulmamış ve dolayısıyla sonrasında da bir karşı-devrimle yıkılmamıştır. Aksine buralarda daha baştan doğrudan Stalinist diktatörlükler kurulmuştur. Bu diktatörlükler temelde bir ulusal kurtuluş mücadelesinin sonucunda, Stalinist SSCB’nin bir süper güç olarak varolduğu dünya şartlarında, onu örnek alma yolunu tutan küçük-burjuva önderlikler tarafından kurulmuşlardır. Ancak sonuç olarak kurulan düzen, ülkeler arasında kimi farklılıklar göstermekle birlikte, belirleyici temel nitelikler açısından aynıdır. Dolayısıyla bu ülkelerdeki düzen de Stalinist bürokratik diktatörlük sınıfına girer
 

18.10.2004 22:21:33
Sosyalizm insan doğasına aykırı değil mi?:

Bu fikrin temeli esasen insanın “kötü yaratılışlı” olduğu düşüncesidir. Oysa insanoğlu ne iyi yaratılışlı ne de kötü yaratılışlıdır. Tüm diğer canlılar gibi insanın da temel kaygısı kendi varoluş koşullarını güvenceye almak ve geliştirmektir. Bu temel çaba kendisini değişik şartlar altında değişik davranışlarla gösterir. Bu, bencilce davranışlar biçiminde ortaya çıktığı gibi, kolektivist, paylaşımcı, fedakârca davranışlarla da ortaya çıkar. Ancak işin derinine inecek olursak, insanın en temel özelliğinin onun toplumsal bir varlık olması olduğunu, bu nedenle varlığını sürdürme çabasının bireysel olmaktan çok toplumsal, kolektivist bir öz taşıdığını ve bunun başka türlü olamayacağını görürüz. Bencilliğin en azılı savunucuları dahi başları sıkıştığında kendilerine yardım elinin uzatılmasını beklerler. Aslında bu, insanların geneli için oldukça yaygın bir durumdur ve özellikle zor anlarda kendisini tüm açıklığıyla gösterir. Sevdiklerimiz için yaptığımız fedakârlıklar, savaş, doğal afet gibi yıkım durumlarında hep gözlediğimiz büyük yardımlaşma ve özveri bunun ifadesidir.

Bencilliğin, bireyciliğin en büyük propagandasının yapıldığı günümüz kapitalist toplumunda bile emekçi kitleler nezdinde bu tür davranışlar değil, tam aksine özverili ve paylaşımcı davranışlar övgü konusudur. Toplum katında bencillik genelde tasvip edilmeyen bir niteliktir. Bencil insanlar iyi gözle görülmezler, saygınlık uyandırmazlar. Öte yandan, özveri ve paylaşma her şeye rağmen o denli güçlü toplumsal temellere sahiptir ki, egemen kapitalist sınıfın temsilcileri dahi toplumu kendi çıkarları doğrultusunda seferber edebilmek için halkın duyarlı olduğu bu değerleri istismar ederler. “Hepimiz ülkemiz için özveride bulunmalıyız!”, “İnsani yardım için evlatlarımızı diğer ülkelere savaşmaya göndermeliyiz!” vs. vs. Sonuç olarak, tüm bunlar insanın bencil yaratılışlı olduğu düşüncesinin doğru olmadığını göstermektedir.

İşin aslında insan türü gezegen üzerindeki 2 milyon yıllık varlığının sadece son 6 bin yılını sınıflı toplum düzeni altında yaşamıştır. Bu, 24 saatlik günün 4 dakikasına eşittir. Yani insanoğlu 2 milyon yılın aşağı yukarı tamamını sınıfsız, eşitlikçi bir toplumsal düzen altında geçirmiştir. Sınıfsız, eşitlikçi bir toplumun hayal olduğunu söyleyenler insanoğlunun tarihini bilmezden geliyorlar. Üstelik sınıfsız ve eşitlikçi temellerde yaşayan insan toplulukları her şeye rağmen çok yakın zamanlara kadar varlıklarını sürdürdüler ve hatta bu tür topluluklar dünyanın ücra köşelerinde günümüzde bile varlar.

Ancak yine de insanların günümüz kapitalist toplumunun koşulları altında hiç de azımsanmayacak oranda bencilce davranmaya eğilim gösterdikleri bir gerçektir. Burada sorun insanın doğası olmayıp onun içinde yaşamaya mecbur bırakıldığı şartlardır. Bu bakımdan önemli olan şartları değiştirmektir. Öyle ki, insanlar bencilce eğilimler doğrultusunda değil, paylaşımcı eğilimler doğrultusunda davransınlar. İşte sosyalizm, şartların bu yönde bir değişimi ve insanları “bencilce” davranmaya iten nesnel koşulların ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Esasen daha şimdiden kapitalizm altında yaratılmış muazzam üretici güçler özel mülkiyet boyunduruğundan kurtarıldığında büyük bir toplumsal bolluk yaratılacak ve böylece insanlar ihtiyaçlarının tatmini için birbirinin gırtlağına sarılmaya gerek duymayacaklar. Öte yandan buna serbest zamanın artışı ve eğitimin muazzam bir yaygınlaşması eşlik edecek ve bu temelde ilerleyecek sürekli bir kültürel dönüşümle sınıflı toplumun ürünü olan egoizmin kökü daha hızlı kuruyacaktır.
 

18.10.2004 22:22:15
Komünizm nedir, sosyalizmden ne farkı vardır?:

Bu iki kavram da çeşitli açılardan çeşitli anlamlar ifade ediyor olmakla beraber, burada kastedilen, insan toplumunun gelişmesindeki basamaklar olarak bunların ne anlama geldiği ve bu açıdan aralarındaki farkın ne olduğudur. Marksizme göre kapitalizmin yıkılmasıyla birlikte bir geçiş dönemi başlar ve bu dönemin bitimiyle komünist topluma ulaşılır ki, bu toplum da kendi gelişimi bakımından iki temel evreye ayrılır. Marx bu evreleri komünizmin alt ve üst evreleri olarak adlandırır. İşte komünizmin alt evresine aynı zamanda sosyalizm denir. Bu alt evreye sosyalizm denmesi dolayısıyla, üst evreyi anlatmak için de yine komünizm kavramı kullanılmıştır. Böylece komünizm kavramı hem komünist toplumun alt ve üst evresiyle birlikte tamamını anlatmak için, hem de bu toplumun yalnızca üst evresini anlatmak üzere iki ayrı kapsamda kullanılagelmiştir.

Sınıfsız toplumun bu iki aşaması arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz. Sınıfsız toplumun ilk evresine, sosyalizme varıldığında insanoğlunun binlerce yıllık sınıflı toplum döneminin miras bırakmış olduğu tüm sorunlar henüz tamamen çözülmüş durumda olamaz. Bunlar arasında yalnızca en temel nitelikte olanları, yani sınıflar ve devlet ortadan kaldırılmış durumdadır. İnsanoğlunun genel gelişimi sınıfsız topluma varıldığında da devam edecektir. Temelde üretici güçlerin daha yüksek bir atılımı ve buna eşlik eden bir kültürel dönüşüm sayesinde sınıfsız toplumun daha yüksek aşaması olan komünizme ilerlenecektir. Bu aşamada üretici güçler o denli gelişmiş olacaktır ki, bunun doğuracağı muazzam bolluk sayesinde çalışma bir zorunluluk olmaktan çıkarak artık sadece bir zevk halini alacaktır. İnsanlar büyük oranda zamanlarını ve enerjilerini, kendilerini ve nesillerini özgürce geliştirmeye ve daha yüksek arayışlara adayacaklardır. İşte ancak bu aşamada, insanların toplumdan aldığının ona verdiğiyle orantılı olması ilkesi son bulacak, insanlar topluma verdiği emekten bağımsız olarak tüm ihtiyaçlarını ondan alabilecektir. Böylece, herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre hedefi yaşama geçirilmiş olacaktır. Komünist toplumun ilk aşaması sosyalizmde ise üretici güçlerin bolluk düzeyi henüz bunu mümkün kılamadığı için bölüşüm ancak herkese çalışmasına göre ilkesi temelinde yapılabilir. Bir başka deyişle sosyalizmde orantılılık ilkesi henüz hüküm sürer. Sosyalizmde, çalışabilir durumdaki herkes çalışmak zorunda olacak ve herkes toplumdan çalışmasıyla orantılı olarak alacaktır. Şüphesiz buradaki çalışma, kapitalizmdekinden sonsuz ölçüde farklı bir nitelik taşır. Hem sömürücüler ve hem de onlarla birlikte onların pahalı devleti, bürokrasisi, kapitalizmdeki muazzam israf artık olmadığı için, üretim planlı ve tamamen insanların gerçek ihtiyaçlarına dönük olarak yapıldığı için, sosyalizm üretici güçleri çok daha yüksek düzeyde geliştirir. Böylece sosyalizmde hem ortalama zorunlu çalışma süresi muazzam ölçüde azalır hem de çalışanlara düşen ortalama refah muazzam ölçüde artar.



 

19.10.2004 01:26:49
Devrim olduğunda malımıza mülkümüze el mi konacak?

Her şeyden önce bu soruyu soran kim? Bu toplumda emekçi sınıfların üyesi herhangi bir kişiden söz ediyorsak, normalde o kişinin zaten devrim sürecinin bir parçası, bir öznesi olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Bu devrimi yapanlar bizzat işçiler ve emekçilerdir. Bunlar kitlesel bir hareketlilik içinde olacaklar, kendi kitlesel örgütlenmelerini oluşturacaklar ve bu örgütlenmeler temelinde bizzat kendileri toplumsal hayatı yönlendirmeye başlayacaklardır. Yani birileri çıkagelip işçi ve emekçi sınıflar adına bir devrim yapmayacak, aksine işçi ve emekçiler bizzat yapacaklar bunu.

Mal mülk meselesine gelince. İşçi ve emekçiler yalnız ve yalnızca gerçekte kendi emeklerinin ürünü olan ve sömürücü kapitalistler tarafından mülk edinilmiş olan üretim ve dağıtım araçlarına el koyacaklar. Yani fabrikalara, bankalara, büyük marketlere, toprağa vb. İnsanların bireysel mülkiyetinde olan, ev, araba, vb. gibi şahsi kullanım araçlarına değil. Şüphesiz burada söz konusu olan, zenginlik ve lüks içinde yüzen sömürücü mültimilyonerler değildir. Normalde insanların ortalama ihtiyaçlarından ve toplumun genel zenginlik düzeyinden çok çok fazla bireysel mülke sahip olan bu zenginlerin bu türden mülklerine de el konacaktır. Diğer taraftan, bizzat üreticiler tarafından gerçekleştirilen devrim, insanların yaşam kalitesini yükseltecek, her türlü gerçek tüketim araçlarının alabildiğine bolca üretilip herkese dağıtılması yolunda çalışacaktır.
 

19.10.2004 01:27:29
Sosyalizm güzel bir ideal olabilir, ama insanın “manevi yönü” ihmal edildiği için başarısızlığa mahkum değil midir?

Bu düşünceyi dile getirenler genellikle dinsel dünya görüşüne mensup olanlardır. Onların sosyalizm hakkında sahip oldukları temelsiz önyargılar burada büyük rol oynamaktadır. Öncelikle en büyük saptırmaca sosyalist düşüncenin kaba maddiyatçılıkla özdeşleştirilmesidir. Bunu yapanlar birbiriyle hiç ilgisi olmayan iki şeyi, sosyalist düşüncenin felsefi temelini oluşturan maddeci (materyalist) felsefeyle maddiyatçılığı kasıtlı olarak aynı şeymiş gibi göstermeye çalışırlar. Gerçekte sosyalist düşünceyi savunanlar bencil maddi çıkarlar üzerine dayanan bu kapitalist düzeninin yıkılması ve yerine toplumsal eşitlik, dayanışma ve paylaşım esasına dayanan bir düzenin kurulması için mücadele ederler.

İkinci olarak, bu suçlamayı yapanların “manevi yön” sözü ile kastettikleri şey dindir. Gerçekte dinin kendisi ebedi bir manevi ihtiyaç olmayıp, insanın cehaletinden kaynaklanan ve ezilen, sömürülen kitlelerin sınıflı toplum düzeninin kötülüklerine karşı kendilerini avutabilmek için inandıkları bir savunma aracıdır. Kötülüklerin temel kaynağı olan sınıflı toplum ortadan kalkınca onun kötülükleri ve bu kötülüklere karşı bir avunma vasıtası olan din de gerekli olmaktan çıkacaktır. Elbette bununla kasıt dinin zor yoluyla ortadan kaldırılacağı değildir. Söz konusu olan dinin varoluş temelinin giderek ortadan kalkmasıdır. Yani, yaşamlarını fiilen üreten insanların artık ürettiklerini toplumsal eşitlik temelinde paylaşabilmeleri nedeniyle, geçmişte ancak din temelinde kavuşabileceklerini düşündükleri toplumsal adaleti bizzat kendi elleriyle bu dünyada yaratmaya koyulmalarıdır. Ne var ki dünyayı kandırmak için işçi sınıfı adına iktidarda olduklarını iddia eden zorba Stalinist diktatörlüklerin, işçi sınıfının sosyalizm hedefiyle hiçbir biçimde bağdaşmayan birtakım zorbaca tutumları, başka birçok konuda olduğu gibi bu konuda da dini inancı olan ve olmayan neredeyse tüm işçi ve emekçi insanların kafasının fena halde karışmasına neden olmuştur.

Öte yandan insanın gerçek manevi ihtiyacı, mevcut toplumsal düzenin insanı alçaltıcı baskılarından kurtularak mutlu olmaktır. Sosyalizm insan mutluluğunun ve tatmininin gerçek temellerini döşeyecektir. İnsanı, gerçekte sömürücü ve baskıcı zorba düzenlerin insanın iç dünyasına yerleştirdiği korku ve endişelerin prangalarından kurtaracak, gerçek bir manevi yücelmeyi hazırlayacaktır-



 

19.10.2004 01:29:57
Enternasyonalizmden ne anlaşılmalıdır?

Enternasyonalizm en basit ifadeyle nasyonalizmin, yani milliyetçiliğin zıddıdır. Onu şu ya da bu biçimde milliyetçilikle bağdaştırma yolunda atılmadık takla kalmadıysa da gerçekte bu iki şey birbirine taban tabana zıttır. Enternasyonalizm dediğimiz zaman bizim anladığımız işçi sınıfı enternasyonalizmidir. İşçi sınıfı tüm dünya üzerinde çıkarları ortak olan evrensel bir sınıftır ve varlığı ve mücadelesinin özü enternasyonalisttir. İşçi sınıfı enternasyonalizmi, her ülkedeki işçi sınıfının en başta kendi ülkesindeki egemen sınıf olmak üzere tüm dünya burjuvazisine karşı ortak mücadelede kendisini daima tek bir dünya işçi sınıfı ordusunun parçası olarak görmesidir. Ve bunun da en yüksek ifadesi, diğer ülkelerdeki sınıf kardeşleriyle birlikte uluslararası düzeyde örgütlenmesidir. Bu nedenle işçi sınıfı enternasyonalizmi, halkların kardeşliğinden söz etmekten, uluslararası dayanışma çağrıları yapmaktan ya da hatta ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımaktan daha fazlasını ifade eder. Bir ülkenin işçileri başka bir ülkenin işçilerine karşı kendi ülkesinin burjuvalarıyla hangi şekilde olursa olsun işbirliği ya da ittifak yapıyorsa, bu işçiler enternasyonalizm ilkesine aykırı davranıyorlar demektir.

Öte yandan enternasyonalizm, işçi sınıfı açısından, olmasa da olur kabilinden bir süs, ya da tali bir sorun veyahut keyfi bir tercih değil, nesnel temeli olan bir zorunluluktur, vazgeçilmez bir ilkedir. Tüm tarihsel deneyimin kanıtladığı gibi, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi, ancak ve ancak enternasyonalizm ülküsüne bağlı kaldığı ölçüde başarı elde etmiştir
 

19.10.2004 01:30:37
İşçi sınıfının vatanı var mıdır?

Vatan kavramı özü itibariyle burjuva bir kavramdır. Ulus-devleti anlatır. Dünyanın burjuvaları, şurası senin burası benim, şuradaki işçileri sen sömür buradaki işçileri ben sömüreceğim diyerek yeryüzünü kendi aralarında parsellemişlerdir. İşte onların vatan dedikleri şey, çitlerle çevirip kendi çöplükleri ilan ettikleri topraklarda oluşturdukları düzendir. İşin esası düşünülecek olursa bu ulusal çitlerin işçi sınıfı için bir anlamı yoktur. İşçi sınıfının havaya, suya, toprağa, ekmeğe, barınmaya, giyinmeye, sağlığa, eğitime vb. sayısız şeye ihtiyacı vardır, ancak ulusal çitlerle birbirinden yalıtılmaya, birbirine yabancılaştırılmaya ve düşmanlaştırılmaya hiç ihtiyacı yoktur. Aksine ona gereken tüm yeryüzünde el ele verip birlikte üretmek ve nimetleri kardeşçe paylaşmaktır. Ulusal egoizm işçi sınıfının doğasına aykırıdır. Bu nedenle Komünist Manifesto’da dendiği gibi işçilerin vatanı yoktur. Ya da bir “vatanı” varsa eğer, bu ayrımsız tüm dünyadır
 

19.10.2004 01:31:09
Yurtseverlik nedir? Milliyetçilikten farklı bir şey midir?

Değildir, öz olarak aynı şeylerdir. Yurtseverlik yalnızca milliyetçiliğin daha şirin bir kılıkta sunuluşudur. Genellikle milliyetçiliğe sol ya da ilerici bir kılıf bulmaya çalışanlar, yurtseverlik kavramını kullanırlar. Solda yaygın olan kabule göre milliyetçiliğin haklı ya da meşru olanı yurtseverliktir. Belirli koşullarda milliyetçiliğin haklı ve meşru bir temeli olduğu doğrudur. Bu da ancak henüz kendi ulus-devletini kurmamış ve mücadelesi genelde ilerici bir nitelik taşıyan ezilen uluslar durumunda söz konusudur. Kürt halkı ya da Filistin halkı gibi. Bu bakımdan Marksizm ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliği arasında temel bir ayrım yapar. Ancak milliyetçilik yerine yurtseverlik kavramını kullananların büyük bölümü hiç de masum değildir. Onlar kendi sinsi milliyetçiliklerini gizlemek için daha şirin görünümlü yurtseverlik kavramının ardına sığınırlar. O nedenle Marksistler bu tür kavram oyunlarına prim vermezler. Ayrıca Marksistler, belirli koşullarda milliyetçiliği meşru bir nitelik taşıyan ezilen ulusa mensup olsalar bile, ideolojik olarak bu milliyetçiliğe de prim vermezler. Kendi dünya görüşlerine, hangi şekil altında olursa olsun milliyetçiliğin zerresini dahi bulaştırmazlar. Aksine onlar ulusal kurtuluş mücadelesinin içinde kendi bağımsız enternasyonalist perspektifleriyle yer alırlar, mücadeleyi toplumsal kurtuluşa büyütmeye çalışırlar.




 

19.10.2004 01:34:55
Tek ülkede sosyalizm olabilir mi?

Olamaz. Çünkü işçi sınıfı dünya ölçeğinde kapitalizmi tasfiye etmeden sosyalizme varılamaz. Stalinist diktatörlüklerin Marksizmi çarpıtarak savundukları “tek ülkede sosyalizm”in kurulabileceği iddiasına gelince, bunun yanıtı bizzat yaşam tarafından verilmiştir. En güçlü pratik kanıt SSCB ve diğerlerinde yaşanan deneyimlerdir. Bu ülkelerdeki egemen bürokrasilerin hepsi tek ülkede sosyalizm anlayışını savunuyor ve kendi ülkelerinde sosyalizmin kurulmuş olduğunu iddia ediyorlardı. Bunların çökmüş olması “tek ülkede sosyalizm”in de olamayacağının tescillenmesidir. Teorik açıdan ise bu zaten çok önceden Marx tarafından ortaya konmuştu. Ve Marksistler ta ki Stalin’e kadar bunu böyle bilmiş, böyle savunmuşlardı. Ancak Stalinist bürokrasinin bir karşı-devrimle iktidara yükselme süreci içinde, bu temel ilke tahrif edilerek tersine çevrildi ve Stalinist komünist partiler aracılığıyla sonraki tüm kuşaklara böyle belletildi

Tek ülkede sosyalizm olamaz ise, tek ülkede devrim de mi olamaz?

Tek ülkede sosyalizm kurulamaz, ama devrim olur, olmuştur da. İkisi aynı şey değildir. Tek tek ülkelerde işçi sınıfı devrimle iktidara yükselebilir, bir işçi sınıfı demokrasisi anlamına gelen kendi egemenliğini kurabilir, ve böylece sosyalizme doğru bir geçiş dönemini başlatabilir. Ancak bu geçiş döneminin tek ülkenin sınırları içinde tamamlanması mümkün değildir. Bunun olabilmesi için diğer ülkelerde de işçi sınıfının devrim yaparak iktidara gelmesi ve sürecin dünya çapına yayılması gerekir. İşte ancak o zaman sosyalizme varılabilecektir. Okuma Listesi

Dünya devrimi ve tek ülkede sosyalizm anlayışı birbiriyle bağdaşır mı?

Bağdaşmaz. Bunu anlamak zor değildir. Zira eğer sosyalist toplum tek bir ülkenin sınırları içinde kurulabiliyorsa, ne diye bir dünya devrimine ihtiyaç duyalım. Dünya devrimini isteyen tek ülkede sosyalizmi isteyemez, ya da tersi. Tek ülkede sosyalizmin olabileceğini savunan kişinin, dünya devriminden söz etmesi inandırıcı olmaz. Dünya devrimi nesnel ve gerçek bir olanaktır, tek ülkede sosyalizm ise gerçekleşmesi asla mümkün olmayan gerici bir ütopya. Okuma Listesi

Devrim tüm dünyada “aynı anda” mı olacak?

Eğer bu “aynı anda” kavramından tarihsel ölçekte bir eşzamanlılık değil de, gündelik yaşamda alışıldığı anlamda bir zamandaşlık anlaşılırsa, böyle bir şeyin gerçekleşme olasılığı elbette yoktur. Ancak işçi devriminin yaşayabilmesi, yani yayılabilmesi için ayrı ayrı ülkelerdeki devrimlerin az çok süreklilik arzeden bir süreç içinde gerçekleşmesi gerekir. Kaldı ki bu nesnel açıdan da güçlü olan olasılıktır, zira dünya kapitalist sistemi bunun için gereken maddi zemini döşemiş bulunmaktadır. Eğer tek tek ülkelerdeki devrimler arasına çok uzun fasılalar girer, süreçte büyük kopukluklar olursa, o zaman bu ülkelerdeki devrimlerin hayatta kalması giderek imkansızlaşır.


 

19.10.2004 22:02:05
Stalinizm

Stalinizm diye bir şey var mıdır, varsa nedir?

Vardır. Sovyetler Birliği’nde 1920’lerin ortalarında işçi sınıfı, bürokrasinin karşı-devrimiyle iktidarı kaybetmiş ve böylelikle Ekim Devrimiyle kurulmuş olan işçi sınıfının egemenliği son bulmuştu. Bu karşı-devrimle işçi sınıfının egemenliğinin yerini bürokrasinin egemenliği almıştır. Bu egemenlik işçi sınıfının sömürüsüne ve ezilmesine dayanıyordu. Ancak kapitalizmden de farklı bir egemenlik türüydü. İşte Stalinizm kavramı her şeyden önce bu yeni bürokratik egemenlik sistemini ve bu sistemin kendine özgü ideolojisini anlatmaktadır. Neden Stalin’in adından kaynaklanan bir kavram gerekmiştir? Çünkü bu yeni peyda olan bürokrasinin mutlak lideri ve oluşturulan ideolojinin de başlıca mimarı Stalin’di. Bu yeni olguyu anlatacak kavramın da Stalinizm olmasından daha doğal bir şey olamazdı. Tıpkı Marksizm, Leninizm, Bonapartizm, Bismarkizm, Kemalizm vb. kavramlarında olduğu gibi. Okuma Listesi

Stalinizm sorunu bir kişi sorunu mudur?

Hayır değildir. Stalin olmasaydı Mtalin diye biri olurdu. Önemli olan bir siyasal olgu ve eğilim olarak Stalinizmi doğru anlamak ve mahkum etmektir. Ama öte yandan bu, kişi olarak Stalin’i es geçmemiz gerektiği anlamına da gelmez. İşçi sınıfının davasına samimiyetle bağlı olan her sosyalist bilmelidir ki, Stalin işçi sınıfının düşmanı karşı-devrimci bürokrasinin en önde gelen elebaşıydı. Okuma Listesi

Stalin Lenin’in devamı mıdır?

Asla! Aksine Stalin Lenin’in karşı-devrimci inkârıdır. Lenin’in temsil ettiği ne kadar devrimci değer varsa Stalin bunların hepsini ayaklar altına almıştır. Biri insanoğlunun yetiştirdiği en katıksız devrimcilerden biri, diğeri ise karşı-devrimcidir. Şüphesiz Stalin daha en başından itibaren bir karşı-devrimci değildi. Ama o zaman da o Stalin değildi. Onu, bildiğimiz Stalin yapan, liderlik ettiği karşı-devrimdir. Okuma Listesi

 

19.10.2004 22:03:02
Krizsiz bir kapitalizm olabilir mi?

Krizler kapitalist toplumun hem hastalığıdır, hem de tedavi yöntemi! Hem kapitalist yatırımların önüne dikilen engellerdir, hem de onun lokomotifi! Bu çelişki kapitalizmin kaçıp kurtulamayacağı bir çelişkidir. Çünkü kapitalist toplumda her türlü mal ve hizmet üretimi, insanların ihtiyacını karşılamak üzere değil kâr etmek amacıyla yapılır. İşler yolunda gittiği sürece çok daha büyük kârlar edilir, bu kârlar daha da fazla yatırıma dönüşür. Her bir yeni yatırım bir öncekinden daha büyük bir emek üretkenliğini potansiyel olarak içinde barındırır. Teknolojik gelişimle birlikte işletmelerde gittikçe daha az sayıda insan daha fazla üretme imkanına kavuşur. Ama tam da bu durum, hem ücretlerin düşmesine hem de işsizliğin artmasına yol açar. Yeni yatırımlarla birlikte üretilen ürün miktarı da artar. Ama artık bu ürünleri kullanabilecek olanların tüketme imkanları giderek azalır. Dahası belli bir sektörün kârlı olduğunu gören kapitalistler o alana üşüşürler. Rekabet kızışır, fiyatlar düşmeye başlar, kârlar ve kâr oranı inişe geçer. İşletmeler kapanmaya başlar. İşsiz sayısı daha da artar. Tüketilemeyen ürünler patronların stoklarında dağ gibi birikir. Ve sonunda kriz tüm haşmetiyle karşımıza dikilir.

Kapitalizmin bundan kurtuluşu yoktur, er ya da geç bu kriz patlak verir. Ve ardından krize dayanamayan tüm işletmeler kapanır ya da iflas ederler. Böylelikle pazar küçük ayrık otlarından temizlenmiş olur. İflas eden şirketlerin sermayeleri bir şekilde daha büyük şirketlerin eline geçer. Sermaye böylelikle merkezileşmiş olur. Ardından artık biraz daha sadeleşmiş bulunan pazar yavaş yavaş canlanmaya başlar. Krizi atlatabilecek denli güçlü olan şirketler, krizden daha güçlü, daha merkezi, daha büyük ve daha organize bir biçimde çıkmayı becerebilmiştir. Ve bu kez aynı döngü, bunlar arasında yeniden başlar, ta ki bir sonraki krize kadar. Kapitalist üretim tarzının anarşisini, akıl dışılığını krizler hem dışa vururlar, hem bu akıl dışılığın en uç örneklerini törpüleyerek sistemi bir sonraki döngüye sokmak için gerekli düzenlemeleri yerine getirirler. Ancak tek başına bu çılgınlık bile kapitalizmin bir bütün olarak ne denli gereksiz, ne denli mantıksız, ne denli müsrif bir üretim tarzı olduğunu anlamak için yeterlidir

 

27.10.2004 18:11:39
İşçi sınıfının demokrasisi nasıl olacak?

Bu demokrasi kapitalizmin güdük demokrasisinden bin kat daha yüksek bir demokrasi olacak. Kapitalist demokrasi esasen geniş kitleler açısından son tahlilde bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bu sözde demokraside kitlelerin kendi kaderlerini belirleyebilmeleri bakımından hiçbir şey üzerinde söz hakları yoktur. Onlar sadece dört ya da beş yıl boyunca sömürü düzeninin yönetim işlerini hangi burjuva partisinin yürüteceğini seçme hakkına sahiptirler. Kitleler eskaza kapitalist sistemin hoşuna gitmeyecek tercihler yapmaya kalktıklarında dünya onlara zindan edilir ve böylece burjuva demokrasisi konusundaki yanılsamalarının bedelini çok pahalıya öderler. Bunun sayısız örneği vardır. Sadece Şili örneğini hatırlamak yeterlidir. Kapitalizmin temelinde baskı ve zorbalık vardır, çünkü kapitalistler üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanarak işçilerin emeğine onların iradesi dışında el koymaktadırlar. Tüm zenginliği işçiler çalışarak üretmekte ve fakat bu zenginliğe ne sahip olmakta ne de nasıl yönlendirileceğine karar verebilmektedirler. Bu temel gerçeklik değişmedikçe siyasal düzlemde hiçbir düzenleme kapitalist zorbalığın özünü değiştiremez.

Kapitalizm yıkıldığında işçiler kendi devletlerini kuracaklar ve gerçekte kendi geçmiş emeklerinin ürünü olan üretim araçlarına el koyarak üretimin egemeni durumuna yükselecekler. Böylece kendi emeklerinin sonuçlarına kendileri karar verebilir duruma gelecekler. Bu temel değişiklik toplumsal ilişkilerin baştan aşağı değişmesinin yolunu açacak niteliktedir. İşte bu temel üzerinde işçi sınıfının kendi demokrasisi yükselecektir. Bu demokrasinin temel özelliği kapitalizmin demokrasisi gibi temsili değil doğrudan olmasıdır. Tarihsel örnekler göstermektedir ki, işçiler sovyet (konsey) tipi örgütlenmeler aracılığıyla kendi demokratik iktidarlarını oluşturmaktadırlar. İşçi sovyetleri işyerlerinden, mahallelerden başlayarak ilçe düzeyine, oradan il ve ülke düzeyine uzanan geniş bir örgütlenme sistemi yaratacaktır. Halk sadece belirli süreler için kendi sovyet üyelerinin içinden daha üst düzey sovyetler için birtakım temsilciler seçmeyecek, seçtiklerini istediği zaman görevden alma yetkisini elinde bulunduracak. Üstelik sadece yönetimsel görevlere değil tüm önemli görevlere seçimle gelinecek ve sovyetlerde örgütlenmiş üreticiler istediğinde görev sahipleri görevden alınacaktır. Sovyetler sadece yasama işleriyle uğraşmayacak, hem yasama hem de yürütme işlerini birlikte yürüten dinamik örgütlenmeler olacaktır. Daimi bir ordu ve bürokrasi olmayacak, tüm halk silahlanacaktır. Böylece şiddet araçlarının tekelini elinde bulunduran denetim dışı bir baskı odağı bulunmayacaktır. Diğer taraftan kamu görevi yapan görevliler ortalama bir işçinin ücretinden daha fazlasını alamayacaklar ve böylece bu tür görevler bir ayrıcalık kapısı olmaktan çıkarılacaktır.


 

31.10.2004 23:31:22
Kapitalizmi neden ancak işçi sınıfı yıkabilir?

Kapitalist toplum, temelde iki sınıftan oluşur: İşçi sınıfı ve burjuvazi. Bir de bunların arasında yer alan, kendi emeğiyle geçinen ya da küçük bir mülkiyeti veya sermayesi bulunan insanlardan oluşan küçük-burjuvazi vardır. Bu küçük-burjuva sınıf kapitalist toplumda iki temel sınıfın arasında, yalnızca toplumsal bakımdan değil politik bakımdan da yalpalar durur. Bir yandan daha büyük kapitalistlerin elinde bir oyuncak haline gelir, sürekli elindeki küçücük mülkiyeti de kaybetme tehdidiyle yüzyüzedir, işçileşme kaderinden kurtulmak için çırpınır durur. Diğer yandan kendisi de mülkiyetini genişletmek, sermayesini büyütmek için olağanüstü bir çaba göstermek azmindedir. Bir taraftan işçi sınıfına yakındır, öbür taraftan hayal dünyasında burjuvalar arasında dolaşıp durur. Bu sınıf her gün ölüp küllerinden yeniden doğar. Son derece yıkıcı bir rekabetin basıncı altında yaşar. Dağınıktır, bireysel varoluş çabası içerisindedir, kolektif kapitalist üretim sürecinin bir parçası olmayıp, onun müsamaha gösterdiği kılcal çatlaklarda yaşamaya çalışır. Bu sınıfın kapitalizmi yıkabilmesi mümkün değildir, çünkü onun ayaklarındaki küçücük de olsa mülkiyet prangası bunun önünde bir engel teşkil eder.

Bu durumda kapitalizmi yıkma görevini üstlenebilecek tek sınıf proletaryadır. Küçük-burjuvazinin tersine işçi sınıfı her gün artma eğilimindedir ve gerçekte de artar. Küçük-burjuvazi ya da kimilerinin deyişiyle orta sınıflar kapitalizm tarafından her geçen gün eritilen bir sınıfken, proletarya bizzat kapitalizmin bir ürünüdür, onun tarafından yaratılmıştır ve proleterler olmadan kapitalizm diye bir şey de olamaz. İşçi sınıfının ayaklarında, küçük-burjuvaziyi binbir iplikle kapitalist düzene bağlayan mülkiyet prangası yoktur. Tüm zenginliği yaratmasına rağmen sahip olabileceği yegâne şey, tekrar satmak zorunda olduğu işgücüdür. Dağınık değildir. Toplumun en kalabalık sınıfı olarak üretim ve dolaşım süreci içerisinde küçük ya da büyük yığınlar halinde bir aradadır. Aralarındaki ücret rekabetini kolektif davranma ve kolektif mücadele sayesinde kolaylıkla aşma yeteneğindedir. Üretim sürecindeki kolektifliğini, toplumsal-siyasal alana da taşıma yeteneğindedir ve bu yeteneğini defalarca kanıtlamıştır. Tüm bunlar proletaryanın devrimci bir potansiyele sahip olduğuna ve doğru bir devrimci önderlik altında bu potansiyelini aktif hale geçirebileceğine işaret eder. Bu nedenledir ki, kapitalizmde tek tutarlı devrimci sınıf işçi sınıfıdır

31.10.2004 23:32:02
Bir işçi devriminin ayırt edici özellikleri nelerdir?

İşçi devriminin tarihte görülen tüm devrimlerden ayırt edici yönleri vardır. 1789 Fransız burjuva devrimi gibi devrimler, geniş halk kitlelerinin katılımıyla gerçekleşmiş olmasına rağmen, bir sınıf egemenliği biçiminin yerine bir başka sınıf egemenliği biçimini geçirmiştir. Tüm bu tür devrimlerde, iktidar, toplumun küçük bir azınlığının elinden bir başka azınlığın eline geçmiştir. Bu devrimlerin hepsinde iktidar, ezilen emekçi sınıflar tarafından değil, sömüren mülk sahibi sınıflar tarafından ele geçirilmiştir. Bu nedenle de tüm bu devrimler yeni sömürü ilişkilerinin önünü açmış, bürokratik devlet aygıtlarına dayanmış devrimlerdir. Ve hepsi, yerel, bölgesel ya da ulusal devrimlerdir.

İşçi sınıfının gerçekleştireceği devrim tüm bu yönlerden kendisini ayırt eder. İşçi devrimi özü itibarıyla uluslararası bir devrimdir. Biçim olarak ulusal alanda başlasa bile, orada durup bekleyemez, uluslararası alana yayılmak, burjuvaziyle nihai hesaplaşmasını bu alanda yürütmek ve zaferini dünya çapında kazanmak zorundadır. İşçi devrimi, yeni bir sömürü ilişkisini geliştirmez, tersine varolan tüm sömürü biçimlerini ortadan kaldırmaya girişir. Çünkü işçi devrimi, üretim araçlarının özel mülkiyetinin şu biçiminin yerine bu biçiminin getirilmesini hedeflemez. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti tümüyle ortadan kaldırmayı ve böylelikle bunların topluma ait hale gelmesini, tüm toplumun çıkarları doğrultusunda kullanılabilmesini amaçlar. İşçi devrimiyle tarihte ilk defa üretici sınıflar yönetici sınıf haline gelir. Bu nedenle de, artık bir sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki baskı aygıtı olan bürokratik bir devlete duyulan ihtiyaç ortadan kalkar. Sömürülenler iktidarı kendi ellerine aldıklarında, eski sömürücü azınlığın tekrar başını kaldırmasını engellemek için pahalı ve karmaşık devlet aygıtlarına ihtiyaç duymayacaklardır. Silahları kendi ellerine almaları ve örgütlü davranmaları bunun için yeterli olacaktır. Demek ki, eski dönemlerden tamamen farklı olarak iktidar artık toplumun çoğunluğunun ellerine geçecektir. Böylelikle yeni bir sınıf egemenliğinin koşulları da ortadan kalkacaktır. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla sınıflar ve onunla birlikte devlet de yok olup gidecektir.
 


Sayfa: [ 1 ] 2 3