SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Edebiyat / Dil

Konu: Elli Kuşağı Öykücüleri

Sayfa: [ 1 ]

12.05.2007 19:17:21
Rauf Mutluay’ın 100 Soruda Türk Edebiyatı adlı kitabında şöyle bir cümle var: "Çok mutlu başlangıç eserlerinden sonra güçlü romanlara atlamış olan Tarık Dursun’un, büyük romanlarla dünya çapındaki ününe kavuşan Yaşar Kemal’in, gene romana geçişi çabuk olan Fakir Baykurt’un hikayelerinde, bu türün ustalıkları, değerleri yatar."

Tarık Dursun’un romanlarını da severim ben. Ancak, onun öykücü olarak kalsaydı daha ilginç bir hasadı olacağı kanısındayım. Bizim kuşak ortaya çıkmaya çalışırken, en belirgin öykücülerden bir oydu. İlk sıralarda, o, Sait Faik’in; Muzaffer Buyrukçu da Orhan Kemal’in 1950 kuşağındaki temsilcileri gibiydiler. Tarık Dursun, sonradan Amerikan öykücülerinin etkisine girerek Sait Faik’ten uzaklaştı. Buyrukçu da Orhan Kemal’ den uzaklaşmıştı. Rauf Mutluay’ın aynı kitabında Muzaffer Buyrukçu için söylediklerine bu yüzden katılamıyorum. Buyrukçu, gerçekten ilk öykülerinde Orhan Kemal’in yapıtını örnek alıyordu. Ancak, ondan gelen esinleri "derinleştirmeye" girişmemiş, zamanla başka bir plana kaymıştır. Yine küçük adamı anlatır Muzaffer Buyrukçu. Ama, onun öykülerinin çevresinde döndüğü kişi çoğunca tutkulu, hatta megaloman biridir. Muzaffer Buyrukçu’nun bütün kişileri uzak düşler içinde birer "Rastignac minyatürü" gibidirler. Ezilmişlikten çok tutku önemlidir bunlarda. Öte yandan, yine daha önce belirttiğim gibi, Muzaffer Buyrukçu’nun bütün kişilerinde yazarın kendisi yankılanır. Öykü kişisi (hele romanlarında, roman kişisi) yazarın kendisidir. Sanırım, Orhan Kemal’le, aralarındaki en büyük ayrım burdadır. Orhan Kemal insanlara bakar. Muzaffer Buyrukçu ise insanlarda kendisine...

Doğru mu, yanlış mı bu? Ayrı bir sorun. Ama böyle bir ayrım var. Muzaffer Buyrukçu ile Orhan Kemal arasında.. Hem de daha Kuyularda kitabından, Bulanık Resimler kitabından bu yana var. Buyrukçu hep kendini yazmıştır, hiç değilse eninde sonunda o noktaya gelmiştir öykülerinde, romanlarında.

Tarık Dursun’un çizgisinde böyle bir değişim yok. Onun için izlenimden gözleme geçiş söz konusu. Ancak, romanlarını okurken öykülerini hep özlemişimdir. Seçtiği roman türünden ileri gelen bir şey olmasın bu? Rıza Bey Aile Evi’ ndeki esprisini sürdürseydi daha mı iyi olurdu acaba? Sözgelimi Bahriyeli Çocuk’u okurken hep bunları düşünmüştüm. Bence Tarık Dursun tam öykücü yapıda bir yazar. Öykülerinde yeteneğini daha iyi ortaya koyuyor belki de.

Yine de, 1950 kuşağının bu iki öykücüsünü karşılaştırırsak, Tarık Dursun’un çizgisi Muzaffer Buyrukçu’nunkine göre daha iyi anlaşılıyor. Buyrukçu’da, başlangıç noktasına göre tam bir değişim olmuş. Tarık Dursun’da ise değişmeler...

1950 kuşağı ortaya çıkarken bu iki yazar ilk görünenlerdi. Çok geçmeden başka öykücüler de sökün etti: Muzaffer Erdost, Leyla Erbil, Demir Özlü, Orhan Duru, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Adnan Özyalçıner gibi.

Bilge Karasu, daha ilk günlerde kendine özgü önemli bir yazar olarak kendini kabul ettirmişti. Muzaffer Erdost hızlı ve parıltılı bir çıkıştan sonra, önce bir kararsızlık geçirdi, sonra da, yazdığı türün kendi düşünceleriyle çelişik bir yanı olduğu kanısıyla (herhalde öyle) yayım yapmaya ara verdi. Orhan Duru ise kendi çizgisini geliştirerek bugüne geldi. Adnan Özyalçıner, sanırım düşüncesi ile eski öykü biçiminin hesaplaşmasını yapıyor. Demir Özlü, bunalım edebiyatından, bir ara girdiği "Nouveau Roman" yönsemesinden sonra, yeni bir açılım içinde şimdilerde. Tür olarak da romanı ve denemeyi öyküye yeğ tutmuş görünüyor. Ferit Edgü, düşünceyi öyküye sokarken şiirden yararlanmaya başladı. Tahsin Yücel de başlangıçta 1950 kuşağının önde gelen öykücülerindendi. Onda bir susuş döneminden sonra bir aşama görüldü. Onat Kutlar öyküden sinemaya, denemeye kaydı. Leyla Erbil araştırma içinde. .

Ha! Fakir Baykurt için söyleyecektim... Fakir Baykurt, Tarık Dursun’un tersine, romanda daha çok varoldu.


Cemal Süreya
Aydınlık Yazıları
19 Nısan 1980


Sayfa: [ 1 ]