|
||
| Hani bunun aslında ayrı bir başlık olması gerekebilir diye açtım ama tartışma başka bir başlıkta başlamış ve devam da etmiş, sonra tekrar rayına dönmüş. O yüzden yeni bir konu açtım. Oldukça hoş bir tartışma olmuş, Tanrı'ya inananla, inanmayan arasında böylesi bir çizgiye pek rastlanmıyor. (sözkonusu tartışma için, ilk iki sayfa, torq - çeben: http://sifirforum.com/din_felsefesi/papalik_ve_katolikler-t4758.45.html ) Öncelikle benim yanıtlarım torq'a yakın olsa da biraz farklılaşıyor; Dinler ihtiyaç üzerine kurulmuş, toplumsal kurtuluş/ilerleme ve düzeni devam ettirme kaygısıyla çıkmıştır. Kitle kontrolünü de bu ilkelerde toplamaya devam etmek için put perestlikten, soyut incinemez bir Tanrı'ya doğru gelişmişlerdir. Sorun, kişinin bireysel gelişiminin teist inanışın kurallarıyla sınırlandırılmasıdır. Dinin en büyük sopasının korku olduğunu da biliyoruz, kültür değil. Dolayısıyla mikronun, makroyu oluşturduğu kuralıyla düşünürsek, bireyin kendini korku ile sınırladığı bir yaşantı sözkonusu olduğunda toplumun da bu sınırdan alacağı pay ve bireyin gelişiminden öte toplumsal gelişimin/ilerlemenin geriye dönüşü sözkonusudur. Tam bu noktada, bu yüzden ateist varolduğunu ve varolan dinlere karşı olduklarını zannediyorum. Tabii ki bu durumda ateisler toplum düşmanı da değiller, hatta tam aksine, dinlerin sunduğu gelişimle yetinmeyip, dinin sınırlamalarından ve sopasının korku olmasından toptan bir reddediş içerisindeler ki bunun bir aydınlatma adımı olduğu da söylenebilir. Bu yüzden ateistleri, ikna ederek tıpkı misyonerler gibi bir davranış içerisinde görmemiz çok mümkündür, ister istemez bunu yapar. Fakat bu noktada ateizmin gereksizce fazla saldırgan bir tutum olduğunu ve aslında Tanrı yokturdan, Tanrı olmamalıyı ima ettiklerini düşünüyorum. Nitekim, Tanrı'nın çağımıza dek bilinen şekillerle varolmasını varsaysak bile, ateist birey, toplumsal gelişimi baz aldığından bu olguya karşı çıkacaktır. Bu durumda gizli bir 'Tanrı olmamalıdır', hatta Bakunin'in sözü gibi, 'Tanrı varsa yokedilmelidir.' içerir ateizm. Sorun, bu saldırgan tutumla, aynı zamanda gene gelişime ket vurmasıdır ateizmin. Nitekim; sorun, mevcut dinlerin, kültür seviyesini, kişisel gelişimi sorgulamaları açık bırakarak sağlamak yerine korkuyla belirlenmiş, sınırları belli olan toplum standartlarını dayatmış olmasıdır. Fakat ateizmde mevcut dinlerin eleştirisinin hedefi şaşmış ve sorun 'Tanrının, inancın varlığı' olmuştur. Teizm ve ateizm arasında çok güçlü benzemeler de mevcuttur. İkisi de 'mantığı' ikna gücü olarak öne sürüp, misyonerliği görev edinirler. Önce ikna süreci işler, ondan sonra kayıtsız şartsız, Tanrı'nın varlığına veya yokluğuna teslimiyet gerektirir. Teizm 'biz nasıl olduk, ilk neden' gibi mantık sorularına 'basit çözüm, en doğru çözümdür' ilkesiyle yanıt getirip kurallarını da beraberinde dayatırken, ateizm 'bu dinlerin nasıl geldiğini ne amaçla geldiğini ve bu kuralların doğruluğunu' sorgular ve buna göre insanları 'ikna' etmeye çalışırlar. Bir diğer benzerlik de soyut bir Tanrı iddasının yokluğunu söylemek ile varlığını söylemek arasında da pek fark yoktur, ikisine de ancak 'inanılabilir'. Burada Tanrı panteistlerin Tanrı yerine 'doğa' `yı koyması gibi ateistler için de Tanrı 'olasılık'lar ve 'Tanrı'nın olmayışı'dır. Bu durum da ateizm de, tıpkı teizm gibi kişiyi sınırlanmaktadır. Ancak birey, Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu sorgulamadığı bir ortamda kendisi gibi olabilecek, gerekirse kendi mistik korkularını ve ego tatminlerini yaratarak gelişimine ulaşacaktır. Neyse dağıtmayayım, burada önemli noktanın, bir misyonerliğin, belirli bir Tanrı propogandasının önlenmesi olduğunu düşünüyorum. Dış etkenler kaldırılarak bireyin kendi başına bunu başaracak ortamı yakalayabilmesi gereklidir. İnsanın toplumsal bir varlık olması ve paylaşım isteğinde olması doğası gereği olduğundan, 'Tanrının varlığının ve yokluğunun en azından bir başkası için bir öneminin olmaması' düşüncesi birincil olmalı. Dolayısıyla bu bilinçle toplumun kendi içinde ve toplumlar arası Tanrı savaşları önlenebilir. Bu şekilde bir yaklaşımın, ateizmin yaygınlaşmasından veya din revizyonlarından, din kaynaklarının rutin yorumlanmalarından çok daha hızlı gerçekleşeceğine ve değişim ve gelişimin devamlı olacağına inanıyorum. not: misyonerden kastım, din konusunda görevadamı olmak, kelimeyi hıristiyan misyonerlerle kısıtlamıyorum. |
||
|
||
| ateizmin savunma mı yoksa saldırı pozisyonun da mı olduğunu anlamak gerekiyor. hakim güçlerin (devlet, ekonomik iktidarlar vs.) dine yaklaşımları ateizmin konumunu belirler. dünya kurulalı beri marksizme dayalı devletler haricinde ateizmin hakim-baskın görüş olduğu görülmedi. bu özel durumu gözardı edersek devlet ve din hep el ele oldu. çünkü siyasi ve ekonomik iktidarların koalisyonu ile varolan devlet gücünü korumak ve geliştirmek için dine ihtiyaç duymuştur. yada en azından onunla iyi geçinmiştir. teizm ve diğer inançlar karşısında ateistlerin savunmada kaldıklarını söyleyebiliriz. ateistlerin durumu inaçsal muhalefet ile kalmamış, tüm devlet düzenleri din ile birlikte kurgulandığı için yapısal bir muhalafete de doğal olarak dönüşmüşlerdir. çoğu zaman inançsal direnişin bu devrimci izdüşümünlerinin ateizm ile ilişkisinin farkına varılmıyor. tarihin ateist muhalefeti bu gözle bakıldığında daha büyük bir ciddiyete sahip olur. kısacası ateizme 'belirli bir tanrı propagandasının önlenmesi için misyoner bir faaliyet' vasfının yüklenmesi sığ kalır. |
||