|
||
| AKP ısrar ederse ordu göz yummaz Türkiye'ye doğu sınırlarından ihraç edilebilecek radikal İslam tehdidine ve AKP'ye yönelik kuşkular haklı. Bu ülkede Atatürk'ün hedeflerinin gerçek savunucuları siyasetçiler değil, askerlerdir. İslami tarza bir dönüş ihtimali doğarsa da, kenarda durup izlemeyeceklerdir. Con Coughlin Modern Türkiye'nin babası Mustafa Kemal Atatürk'ün İslam'la arası pek yoktu. Efsanevi lider, gece geç vakitte, çakırkeyif haldeyken, ülkenin İslami geçmişini bir 'cesetler yığını' diye niteler ve bu geçmişin Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntılarından yaratmaya çalıştığı yeni devleti lekelediğini söylerdi sık sık. Ülkeyi yönettiği 15 yıllık dönem en çok Müslüman kimliği neredeyse saplantılı bir biçimde tasfiye çabasıyla hatırlanır; Atatürk modern Avrupa'nın hayat tarzına daha yakın bir toplum yaratma gayretindeydi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman dünyayı dört asır boyu yöneten kurum, yani Halifelik, modern Türk devletinin kurulmasından sonra aylar içinde sessiz sedasız kaldırıldı. Ülkenin minareleri, müezzinlerin günde beş vakit okuduğu ezanın yasaklanmasıyla susturuldu ve radikal medreseler kapatıldı. Ordu Erdoğan'a hiç güvenmedi Ankara'da giyimi fazla İslami bulunan herkes sessiz sedasız geldiği yere gönderildi. Şeriat hukukunun yerini, İsviçre modeline göre hazırlanan medeni kanun aldı ve başörtüsünü yasaklayan yasalar yoluyla kadınların özgürleşmesi teşvik edildi. Arapça yazının yerine Latin alfabesi getirildi ve asırlardır uygulanan alkol yasağı kaldırıldı. Ülkenin İslamileşmesine karşı çıkan protestocu kalabalıkların Atatürk'ün boy boy resimlerini taşımalarında şaşılacak pek bir şey yok. Türkiye'nin gizli İslami başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına, namazında niyazında bir Müslüman olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü getirmek yönündeki kaba girişimi, kendilerini Atatürk'ün mirasının yılmaz savunucuları olarak gören askeri seçkinler arasında öyle bir infial yarattı ki, yeni bir askeri darbe tehdidi savurdular. Bu son derece rahatsız edici ihtimal (en azından şu an için) Erdoğan'ın bu yaz ortasında erken seçim çağrısı yapıp sorunu siyasi yollarla çözme kararına varmasıyla bertaraf edildi. Fakat Erdoğan'ın, ülkenin giderek kentleşip zenginleşen İslami seçmeni arasında kökleşmiş ve anketlerde epey önde giden partisi AKP söz konusu olduğunda, Türkiye'nin siyasi gelişimini 20. asır boyunca sekteye uğratan askeri diktatörlüklere bir dönüş ihtimali yine de görmezden gelinemez. Türkiye'nin askeri yapısı iliklerine kadar Kemalist ve cumhurbaşkanlığı koltuğuna eşi kamusal alanda türban giymekte ısrar eden birinin oturması ihtimalinin lafı bile tankları sokağa çıkarmalarına yetecektir. Erdoğan ülkenin nevi şahsına münhasır laik karakterini sulandırmak gibi bir niyeti bulunmadığında ısrar etse de, şahin generaller iktidara geldiği üç yıl boyu onu tebdili kıyafet halindeki bir İslamcı olarak gördüler. Ülkenin laik bakış açısını savunan milyonlarca Türk gibi askerler de İslam'ın Türk toplumunda giderek artan etkisinden kaygılı. 10 yıl önce İstanbul sokaklarında okul formaları giymiş genç kız gruplarını görmek normaldi. Bugün ortadan kaybolmuş durumdalar, yerlerinde başörtüsü takan kadınlar var. Kutsal ramazan ayında Müslümanlarla, onların oruç vaktinde sigara içmesine karşı çıktığı laik vatandaşlar arasında yaşanan sokak kavgaları hiç de nadir sayılmaz. Bugünlerde Türkiye'de hangi televizyon veya radyo tartışmasını açsanız, İslam'ın ülkenin geleceği için oluşturduğu muhtemel tehditler konuşuluyor. Bu hafta başında bir radyoya telefonla bağlanan siniri tepesine vurmuş bir laik, bir İslamcıya, "Yeni bir İran veya Afganistan olmamızı mı istiyorsunuz?" diye soruyordu. Türkiye'nin jeopolitik konumu göz önüne alındığında, güneydoğu sınırlarından ihraç edilecek radikal İslam tehdidine yönelik kuşkular hiç de şaşırtıcı değil. AKP'nin İslami gündemi, sözgelimi komşu İran'la kıyaslandığında ılımlı olsa da, Erdoğan'ın zinayı suç kılmak yönündeki girişiminin başarısız olması (bu yöndeki yasa mevcut cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmişti), Kemalist devleti sürdürmeye kararlı olanların kuşkularını yatıştırmaya yetmedi. Türkiye'deki dindar Müslümanlarla, laik, çoğunluğu kentli seçkinler arasında artan kutuplaşma, Ankara'ya müttefik olarak taşıdığı değer hususunda sık sık karışık sinyaller gönderen Batı için de ciddi bir endişe kaynağı olmalı. Türkiye askeri ve stratejik açılardan uzun yıllar kilit önemde bir müttefik sayıldı; bilhassa 11 Eylül saldırıları, Türkiye'yi Washington'ın, İslami teröristleri söküp atmak ve haydut devletlerle başa çıkmak konusunda dört koldan gösterdiği çabanın ön cephesine yerleştirdi. Ancak Türkiye'nin AB'ye üyelik yönünde sergilediği şevkli çaba son derece soğuk karşılandı; birçok üye ülke 70 milyon Müslüman'ı, daha ziyade Hıristiyan geleneklerine yakın bir birliğe kabul etmek konusunda güçlü itirazlar öne sürdü. AB milliyetçiliği ateşledi Brüksel'in, ekonomik yeterliliğinden Güney Kıbrıs gemilerine limanlarını açmak konusundaki itirazına kadar Türkiye'nin üyeliğini sürüncemede bırakmak için uyguladığı birçok erteleme taktiği, Türkiye'nin AB yolculuğuyla ilgili şevkini kırmakla kalmayıp ülkede bugün yaşanan sancılara yol açan milliyetçi dalgayı da yükseltti. Türkiye'nin üyelik sürecinin sekteye uğramasından Batı'nın İslamofobisi'nin sorumlu olduğuna dair suçlamalar, karşılığında ülkenin tarihsel Müslüman karakterini vurgulamaya gayret eden İslami gruplara desteği artırdı. Brüksel'in süreci ağırdan alması, Kıbrıs'ı milli dava olarak gören ve 'Türklüğe hakaret etmekle' suçlanan herkese karşı şiddet kullanmaktan çekinmeyen ultra-milliyetçi grupların dirilişine de yol açtı. Ocak ayında, Türkleri 1. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere karşı soykırım yapmakla suçlayan Türk-Ermeni gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesi, ülkeyi etkisi altına alan paranoyanın ve yalıtılmışlık hissiyatının da göstergesi; bu hissiyat şimdi kilit önemdeki bir NATO müttefikinin uzun dönemli istikrarını tehdit ediyor. AB'nin Türkiye'nin üyelik başvurusuna yönelik mütehakim muamelesi bu kuşatma zihniyetinin yatıştırılmasına hiç de katkıda bulunmuyor ve bugün neden bu kadar çok Türk'ün Atatürk'ün savunduğu milliyetçi ruha başvurduğunu izah ediyor. Fakat bunlar tehlikeli akımlar. Atatürk'ün hedeflerinin gerçek savunucuları siyasetçiler değil, askerler. Türkler eski İslami tarzlarına dönmeye kalkışırsa, ülkenin kurucu atası gibi onlar da kenarda durup seyretmeyecek. (4 Mayıs 2007) Türk ordusu vatandaşların bireysel tercihlerini saymıyor ![]() [b]Türk ordusu, Gül'ün adaylığına laiklik adına karşı çıkarken, sadece AKP'yi değil halkın bireysel özgürlüğü ve demokrasiyi de reddetti. Ülkeyi yeni bir krize sokan ordu, devletin tarafsızlığı ilkesini de çiğnedi.[/b] İBRAHİM EL ŞEYH 80küsur yıldır, özellikle de Mustafa Kemal Atatürk'ün halifeliği kaldırdığı 3 Mart 1924'ten itibaren Türkiye, ordunun temsil edip koruduğu laik kâbuslarla ve laikliğin bütün ilkelerinin tesis edilmediği 'ters' bir rejimle yönetiliyor. Bireysel özgürlük, demokrasi, eşitlik, vatandaşlık, devletin tarafsızlığı, toplumsal açılım ve serbest pazar gibi laikliğin üzerine kurulduğu ilkeleri Türkiye gerçeğinde bulamıyoruz. Gelin hep birlikte tuhaf ve komik Türk gerçeğine bakalım. Devletin tanımı basitçe şu: Bir iktidar manzumesinin, bir toprak parçası üzerindeki kontrolü. Türkiye'de bugün özgür seçimlerle kurulan bir sistem var. Türk halkı, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP'ye oy verdi. Bu parti kendisini hükümet kurmanın yanı sıra cumhurbaşkanını seçme konusunda da ehil kılan bir çoğunluk elde etti. Bu durum bizleri Türk halkının, yolsuzluklar ve devleti ulusal çıkarları sağlayacak biçimde yönetememeleri gibi nedenlerden ötürü bütün liberal ve laik partileri reddettiği gerçeğine götürüyor. Merve Kavakçı olayına benziyor Diğer yandan kendisini hâlâ Türk laikliğinin koruyucusu sanan bir ordu var. Anayasa'yı çiğneyerek bunu ilkesel olarak kabul etsek bile, ülkenin koruyucusu ordunun yukarıdaki esaslardan hiçbirini uygulamadığı görülür. Zira ordu bireysel özgürlüklere karşı duruyor. Halkın çoğunluğu, bu özgürlüklerini kullanarak kendisini temsil edecek partiyi seçti. Orduysa onları iktidara getiren demokrasiyi reddediyor. Buna ordunun eşitliğin düşmanı olduğunu da ekleyebiliriz. Merve Kavakçı olayını, başörtüsü sebebiyle Türkiye meclisinde yemin etmesinin nasıl engellendiğini hatırlayalım. Bütün bunların sonucunda ordu devletin tarafsızlığı ilkesini de ihlal etti; askerin müdahalesi veya müdahale girişimi Türk toplumunu gerdi. Böylelikle Türk devleti bir siyasi krizden başka bir siyasi krize kaydı. Tüm bunlar ordunun laikliği 'boşayan' Türk vatandaşının tercihini reddetmesi sebebiyle yaşandı. Basit bir ifadeyle, halkının laikliği reddettiği ve ordusunun laiklik ilkelerini koruduğu bir devlete nasıl olur laik devlet adını verebiliriz? Ordunun Dışişleri Bakanı Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığına yönelik son hamlesi krizin başlangıcı değil, umutsuz krizlerin devamıdır. Bu krizler Necmettin Erbakan ve Türk halkının güvendiği birçok isme sıkıntı çıkarılarak başlamıştı. Fakat Türk laikliğinin 'kâbusları', bedeli ne olursa olsun dini devletten ayırmak isteyen Mustafa Kemal Atatürk'ün ümitsiz hayalleriyle sürüyor. Ortadoğulu liderler da bir Atatürk istiyor ama... Maalesef görünen o ki, Türk laikliğinin kâbusları bizim ülkelerimizde de liberal ve laik bir görüntüye büründü. Liderlerimizin bu laik ilkelerin çağrısını yaptığını, onları övdüğünü görürsünüz. Fakat bu ilkelere saygı gösterme sırası onlara geldiğinde ilk inkâr eden de kendileri oluyor. Demokrasinin kendilerine '1001 Gece Masalları'nı andıran bir yönetim sunacağını düşündüler. Bu demokrasinin kendilerini sadece iktidardan değil, insanlardan da uzaklaştırması sürpriziyle karşılaştıklarındaysa, isyan ediyorlar. Bu yüzden ülkelerimizde bir başka Mustafa Kemal Atatürk'ün ortaya çıkması için dua etmeleri hiç şaşırtıcı olmaz. Çünkü Atatürk onların nazarında kâbus devletin erkanını yeniden tespit edecek bir dahi. Türkiye'de Atatürk bu kâbus devleti, çürük bir yapı üzerine kurmuştu. (Bahreyn gazetesi Ahbar el Haliç, 3 Mayıs 2007) |
||