|
||
Tarih boyunca askeri liderler sonucu tayin edecek savaşlardan önce Tanrı'ya yakarmıştır. Modern Türkiye'deyse ordu Atatürk'ü anıyor. Ülkenin yüksek rütbeli generalleri geçen cuma çok ses getiren bildirilerini yayımlayıp yeni cumhurbaşkanı seçimini engelleme tehdidi savurduğunda, Büyük Lider'in adı ve mirası yardıma çağrılıyordu. Generallerin dahil olduğu mücadele, yani İslamcı geçmişe sahip bir adamın, ilk olarak bizzat Atatürk'ün oturduğu ve o zamandan beri laik devletin simgesi sayılan bir makam olan cumhurbaşkanlığı mevkisine ulaşmasına dair tartışma sadece tayin edici değildi. Türkiye'nin modern bir Avrupalı ulus mahiyetinde kendine yönelik bakışının da tam kalbine dokunuyordu. Cumhurbaşkanlığına aday gösterilen Dışişleri Bakanı Gül'ün bu makama layık olup olmadığı meselesi, son günlerde ülkeyi tam ortasından ikiye böldü ve şu soruyu gündeme taşıdı: Türkiye açıkça laik olan kurucu ilkelerini, yani Atatürk'ün ortaya koyduğu 'Kemalist' ideolojiyi, demokrasiyle ve giderek daha görünür hale gelen Müslüman kimliğiyle nasıl uzlaştırabilir ya da uzlaştırabilir mi? Bir din olarak laiklik ............... Atatürk'ün Ankara'nın merkezindeki güzel manzaralı ve biraz da abartılı Anıtkabir'ini ziyaret eden herkesin fark edebileceği gibi, 1923'te Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkıntıları üzerine Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran asker-devlet adamının mirası canlı ve yaşayan bir şey. Birçok Türk için yapımı 10 yıl süren ve 1953'te tamamlanan bu anıt kutsal bir şeyi temsil ediyor: Anıtkabir, laikliğin taştan bir simgesi, ülkenin gayrı resmi dininin bir nevi tapınağı haline gelmiş durumda. Kemalist devrimi ayakta tutan bütün ilkeler arasında en kalıcı, önemli ve yanlış anlaşılanı laiklik kavramı. "Cumhuriyetin resmi yapısının en tanımlayıcı unsuru laiklik," diyor, Bilkent Üniversitesi siyaset profesörü Faruk Gençkaya ve devam ediyor: "Laiklik, Türkiye'de en az İslamiyet kadar önemli bir tür dindir." Bir din olarak laiklik fikri bir paradoks, ama Türk laikliğinin gerçekte ne anlama geldiğine dair kendine özgü kavramın izahına da yardım ediyor. Olgun demokratik ülkelerde laik sistem dinle devletin kesin ayrılığı anlamına gelir, fakat mutlak ibadet ve inanç özgürlüğünü de tanır. Türkiye'de laiklik daha öteye gidiyor ve Fransızların laisizm düşüncesiyle buluşuyor. İbadet özgürlüğü var; çoğunlukla yoksul kırsal bölgelerden gelen birçok yüksek rütbeli subay bile öyle ya da böyle dindar Müslümanlar olma yönünde tam özgürlüğe sahip, tabii bunu kendilerine sakladıkları sürece. Fakat her cuma namaza giden milyonlarca Türk'ün dinlediği vaazları bir devlet kurumu olan Diyanet yazıyor ve gözden geçiriyor. Sonuç şu: Devlet bir yandan ibadete karşı modern bir liberal demokrasinin yapacağı gibi karışmazlık politikası benimserken, bir yandan da imamların gerici ve karşı devrimci olduğuna dair o hiç bitmeyen kuşkuların beslediği boğucu bir kontrol politikası yürütüyor; dini siyaset arenasının dışında tutmaya çalışıyor.Akademisyen ve yorumcu Ömer Taşpınar geçen pazartesi yazdığı köşeyazısında ordunun 'gece yarısı bildirisinin' bu Jacoben bakışı yansıttığını savunuyor.Ordu kendisini laik idealin nihai koruyucusu sayıyor ve işlerin ters gittiğini hissettiği anda müdahale etmekte asla tereddüt etmiyor;1960'tan beri dört seçilmiş hükümetin devrilmesi de bunun göstergesi. .......... Demokrasinin önkoşulu Bununla birlikte Türkiye için sorun şu: Modern laiklik ve devrimci laisizm bugün çatışma halinde. Fransa'da laiklik demokrasiyle eşanlamlı. Türkiye'deyse Batılılaşma ve moderniteyle bir tutuluyor. Bu yüzden de ülkenin laik sakinleri (sadece generaller değil, bürokratlar, diplomatlar, profesyoneller, akademisyenler, öğrenciler, gazeteciler ve daha birçokları) laik bir devlet fikrine böylesine dört elle sarılıyor. ODTÜ rektörü ve Türkiye'nin önde gelen Kemalistlerinden biri olan Ural Akbulut da meseleyi şöyle ortaya koyuyor: "Laikliğimiz olmazsa demokrasimiz de olmaz. Türkler için önce ulus, sonra laiklik, sonra da demokrasi vardır." Geçen ay Ankara ve İstanbul'da düzenlenen iki dev mitingte, daha fazla demokrasi talebinden ziyade "Türkiye laiktir, laik kalacak" ifadesinin yüksek sesle haykırılan bir slogan olarak öne çıkmasının nedeni de bu. Bu gösteriler hatırı sayılır miktarda modern insanın paylaştığı bir inançtan, Türkiye'deki toplumsal yaşamın, birçok iktidar odağını halihazırda kontrol eden, şimdi de cumhurbaşkanlığını elde etmek isteyen bir parti tarafından giderek İslamileştirildiği inancından kaynaklı itirazlardı. Ankara ve İstanbul'daki gösteriler Türkiye'de yapılanların en büyükleri arasındaydı ve nüfusun geniş kesimlerini kapsıyor, huzursuzluk hissiyatının kentsel merkezlerle sınırlı olmadığını ortaya koyuyordu. Bu noktada TOBB Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Dekanı Mustafa Aydın'a kulak verelim: "Bu boyutta bir itiraz, insanların devletin istemedikleri yönde değiştiğine dair gerçek bir korku hissetmeleriyle gerçekleşir. Çok sayıda insan, laik ve demokratik nitelikleri dört dörtlük olmayan birini devletin tepesinde görecek olmaktan hoşnut değil." ............ Bazıları Türkiye'nin demokrasiyi laikliğin üzerine çıkarması için çok erken olduğunu, zira laikliğin henüz güvence altına alınmadığını öne sürüyor. Akbulut'un öne sürdüğü üzere, Türkiye radikal İslam'la neredeyse Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan bu yana savaşıyor ve savaş henüz kazanılmış değil. "Türk halkı için laikliğin ülkede 80 yıl gibi kısa bir sürede güvence altına alındığına inanmak çok kolay değil" diyor Akbulut ve ekliyor: "İran'a bakın. Laik olduğu zamanları hatırlarım. 80 yıl bir ülkenin hayatında çok kısa bir süre." http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220251 |
||
|
||
| ODTÜ rektörü ve Türkiye'nin önde gelen Kemalistlerinden biri olan Ural Akbulut da meseleyi şöyle ortaya koyuyor: "Laikliğimiz olmazsa demokrasimiz de olmaz. Türkler için önce ulus, sonra laiklik, sonra da demokrasi vardır." alıntı tamamen katılıyorum..benim önceliklerimde böle.. |
||
|
||
senin arzularına gem vurabilirmiyim kuzeyscim? ![]() benim önceliklerime baba tercüman olmuş..doruyu yanlışı tartışmıyorum
|
||