|
||
| KIYIDAN GELEN ÖPÜCÜK Orta yaşı devirmiş, emeklisi için gün sayan yalnız ve umutsuz müzmin bir bekar olarak yaşıyordum. Mesleğimi sevdiğim kadar da nefret ediyordum. Dayanılmaz acı ve ızdıraplar yaşatıyordu bana. Mutluluğun sahteliğini ve ayartıcılığını mesleğe başladığımda öğrenmiştim. Lanet olası hayata son vermeyi düşündüysem de korkak biri olduğum için sürekli erteliyordum. Sokağa yakın biriydim. Mesleğim gereği sürekli orada bulunuyordum. Günün her saatinde. Ailelerini terk etmiş çocukları bulup, konuşuyor, temizlenmelerine yardımcı oluyor, karınlarını doyuruyor varsa ailelerine veya çocuk yetiştirme yurtlarına teslim ediyordum. Bu çalışma kendime olan güvenimi çökertiyor ve çok geçmeden de nefrete dönüşüyordu. Arkadaş ilişkilerinde uyumsuz, uyuz bir tip olarak anılmaya başlamıştım. İşimden arta kalan zamanı yalnız ve yalnız kendime ayırıyordum. İçmek ve huzuru bulmak için. Her ne kadar yardım kampanyalarının organizesine katılsam da, insanların köhnemiş vicdanlarının iflah olamayacağını kavramıştım. Bu çocuklar ve gençler ile uğraşmak beni yeterince yıpratmıştı. İlk yıllarımda mesleğimi bir kahraman olarak göğüslememe karşın zaman geçtikçe bu kahramanlık oyunu bozulmuş, yerini duyarsızlaşan, zavallılaşan ve çaresizliğe boyun eğen ayyaş bir adam bırakmıştı. Hayatın kıyıya savurduklarıyla uğraşıyordum. Burası gerçek dünyaydı. Evlerde, işyerlerinde ve vicdanlarda bir köşeye savrulmuş oyuncakları hemen hemen her gün yüzüme okkalı bir şamar olarak iniyordu. Hayatımda hiç bir zaman başlangıçlar olmuyordu. Sürekli sonuçlar üzerinde debelenip duruyordum. Hayat önüme bırakılanlardan ibaretti. Benden istenen bu sonuçları gizlemek, allayıp pullayıp yeni sorunlar yaratmaktı. Başka bir seçeneğim de kalmamıştı. Bunun için içiyordum. Sürekli içiyordum. Gündüzleri alkol aldığım belli olmaması için sakinleştirici alıyordum.kokusuzlardı ve de sorun yaratmıyorlardı bana. Geçen yılların edindirdiği bu alışkanlığı meslektaşlarımdan ve amirlerimden gizlemeyi öğretmişti.ve birçok şeyi. Mesai saatleri dışında gecekulüplerine gider, kendime bir dünya yaratmaya çalışırdım. Oysa buralarda buna ulaşmak olanaksız olduğunu biliyordum. Her defasın da hayal kırıklığı yaşıyordum. Tüm istediğim birazcık huzurdu. O gün kafayı iyice çekmiştim. Anlam veremediğim bir umutla dışarı çıktım. Ansızın koluma genç bir kız girmişti. Bu oydu. O gözleri unutmam olanaksızdı. Evet onu geçen yıl tanımıştım. İzbe bir sokakta yarı ayık kafayla bekâr odama dönerken karşıma çıkmıştı. Dağınık ve telaş içindeydi. 'Hey, moruk! Sen sosyal hizmet aynasızı değil misin?' 'Beni nereden tanıyorsun.' 'Bizim sokakta namın salmış, yürümüş.' 'Ya.' 'Bizim çocuklar, sokakta yaşayan çocuklar hep senden söz ederler.' 'Ya, demek onlarla sıkı fıkısın.' 'Pek sayılmaz. Bazen onlarla konuşurum.' �Vicdanını rahatlatmak için mi?� 'Hayır, ben de onlardan biri sayılırım.' Bu küçük hanım efendiye henüz kadınlığını bile keşfetmesine izin vermedikleri her şeyi ile belli oluyordu. Aşırı makyajı ve dekoltesi ile yaşını gizlemeye çalışsa da henüz ergenliğe adım atmıştı. 'Pek belli olmuyor. Ne istiyorsun?' 'Bir onluk.' 'Derdin bu mu?' 'Şey... Aslın da seninle tanışmak ve konuşmak istiyordum.' 'Evet, dinliyorum seni.' 'İstersen o işi de yapabiliriz.' 'Hangi işi?' 'Anlarsın aşna fişne.' 'Güzel bir teklif. Ama şuan hazır hissetmiyorum kendimi.' Ezikti, mutsuzdu ve gözleri nefret doluydu. Hırpalanmış bir hali vardı. Oysa benden intikam almayı düşünmeyecek kadar insancıl gözüküyordu. Her ne kadar da kendini pazarlamaya çalışır gibi gözükse de sığınacak, güvenecek birin aradığı besbelliydi. 'Peki, sana bir onluk veririm ama bu gece benim misafirim olacaksın.' Gülümsedi ve; 'İyi bir konuk olmaya çalışırım.' , 'Çocuklar senden sıkı içici ve sevecen biri olarak söz ediyorlardı. Ha, bir de adam satmazmışsın.' 'İşim bu. İlişkilerim tamamen güvene dayanır.' Pişkin bir edayla dalga geçmekten de vazgeçemiyordu: 'Yalnız yaşayan bir adamın evine gitmek beni ürkütmüştür. Bundan kurtulamadım. Evde çok şeyler istersen benden.' 'İstersen gelme. ama bu saatte de hiç bir yer açık değildir. Başka bir günde konuşuruz.' 'Hayır, hayır şaka.' 'Şu büfeden birkaç bira ve çerez alalım.' Kaygılarında haklıydı. Benden gizlemeye çalışsa da konuk olmaktan vazgeçemeyecekti. Kendine bir dal arıyordu ve o dala tutunmaya çalışıyordu. Bir an önüme düştüğünde sırt yırtmacının kuyruksokumuna kadar indiğini gördüm. Benim gibi bir moruk için oldukça kışkırtıcı görünüyordu. Yüksek topuklu ayakkabısının üzerinde kıvırmayı ihmal etmeden yetişkin bir kadın gibi yürüyordu. Erken gelişmiş kızların kendine has şımarık ve kendine güveni etrafa saçıyordu. Alış verişimizi yapıp ardından ruhen çökmüş kaleme doğru yürüdük. İçeri girdiğimizde oda dağınıktı ve nem kokusu her köşeye sinmişti. Dört yıldır bu yerde yaşamama karşın perdeyi araladığım sayılıydı. Yalnız uyumak, elbiselerimi değiştirmek ve banyo için kullanıyordum. Bazen de birkaç hatunla paylaşırdım burayı. Kısa, çok kısa ilişkiler için. Çoğu da para karşılığı kurulurdu. Benim için bu ilişkiler yokluğun önüme koyduğu tercihlerdi. Sorunsuz rahat ilişkilerdi. İşi biten bir daha aramazdı. Gelirler ve giderlerdi. Ben de onlar için aynı şey idim. Odam gibiydiler nem ve sigara kokusunu bastırmak İstediğimde kullandığım parfümlere benziyorlardı. Oysa odam her zaman bok kokardı. Kafası iyi idi ve dalga geçmeyi hala becerebiliyordu. 'Hadi moruk söyle, nasıl istersin. Bak, dudaktan öpücük isteme benden. Ama başka ne istersen her şey yapabilirim. Geçen sen emsal biri ile çıkmıştım. Adam sevecen görünüyordu. Senin gibi. İş yatağa gelince kabalaşmıştı ama yaratıcıydı. Domuz bağını bile göstermişti.' 'Bu gece böyle şeyler olmayacak. Rahatına bak. Kendine bir bira aç.' Odanın içinde bulunan duş kabinini kullanabileceğini söyledim. Ben de 36 ekran televizyonumu açtım. Sesini iyice yükseltim. Rahat yıkanması için. Kesinlikle sosyal hizmet uzmanı olarak karşısında olmamalıydım. Yalnızdım ve gerçek bir arkadaşa, dosta ihtiyacım vardı. Onun da aynı şeyler ihtiyacı olduğunu çok iyi biliyordum. Kıyıda yaşamayı içselleştirmiş bu genç kadın adayı birçok duygu karmaşasını bana yüklüyordu. Bunun farkındaydım. Bu büyünün nedeni neydi? Bilmiyorum. Belki de cesareti, yalnız bu olamazdı. Başka şeyleri de üzerinde taşıyordu ve ben onları keşfedecektim. Düş alıp karşına geçtiğimde çıktığımda muhteşem görünüyordu. Hem çocukluk, hem olgunluk ve yaşanmışlık vardı. Bornozun içinde karşıma geçti. Ona doğru uzattığım sandalye oturdu. Islak saçını arkaya doğru tarayıp ardından kremlenmeye başlamıştı. Sağ gözündeki morluk iyice belirginleşmişti. 'Bu morluk bir bunağın eseri.' 'Neden?' 'Adam sarhoştu. Ona hemen her şeyi vermiştim. Muamelede kusur bırakmamıştım. Ama ona yetmedi. Kıçıma gözünü dikmişti orospu çocuğu . Vermeyince de bu oldu.' 'Sikik herif!' 'Senin böyle huyların var mı?' 'Kıçla mı ilgili.' 'Hayır.' 'Kesinlikle kadınlara el kalkmasına karşıyım.' Yaşından büyük sohbeti ısrarla sürdürmekten yanaydı. Kıyıda yaşamanın kazandırdığı pişkinlik konuşmalarına yansımıştı. 'Kıç meselesine gelirsek.' Dikkatini toplayarak merakla beni dinlemeye hazırdı. Dalga geçer gibi konuşmasının altında merak yatıyordu. Onu uyarmalıydı. 'İlişkinin getirdiği noktayı önceden kestirmek olanaksızdır. Karşılıklı haz, tutku ve şehvetin yoğun yaşandığı yerde kurallara ve utanca hayat tanınmaz.' Kalan birasını da yudumladı. Ben de birkaç biranın canını çoktan okumuştum. Oturduğum yerde uyuklamaya başlamıştım. Bana dinginlik ve çözemediğim bir huzur aşılıyordu. Ona yatağımı verdim. Kendime de yer yatağı yaptım. Işıkları söndürdük ve uyumaya çalıştı. Oysa kafası karışıktı ve durmaksızın konuşuyordu. Uykuya karşı direnmeye çalışıyordum. Son enerjim de tükenmek üzereydi. 'O kazanın ardından çocuk esirgeme kurumuna verdiler. Annesiz, babasız ve akrabasız bir çocuk için en güvenilir yere. Orada büyüdüm. Henüz göğüslerim şişiyor, basenlerim belirginleşiyordu. Herifin biri bu değişimin farkında olacak ki bana askıntı oldu. 'Kim?' 'Ne önemi var, bir herif.' 'Haklısın, kötüler birbirine benzer.' 'Oradan kaçtım. on üç yaşındaydım. İki yıldır sokaktayım.' 'Sokakta yaşamak zor. Geri dönmek istemez misin?' 'Asla! Zaten artık kalacak bir yerim var.' 'Sen onlardan değilsin. Kötülerden.' 'Bu doğru.' 'Kötüler kovanlarından çıkan eşekarıları gibi çıkarlar evlerinden. Hepsi iğnesini sokup, zehirlerini akıtacak kurban ararlar. Biz de kurbanız. Kurban!' Sokakta büyümesine karşın tespitleri beni büyülüyordu. Bunları anlaması yalnız sokakta yaşamasıyla kazandığı bir deneyim değildi. Benim müşfik bir herif olduğumu kavramakta da zorlanmıyordu... Zekiydi ve betimleme ustalarına taş çıkarırcasına konuşuyordu. 'Cesaretine hayranım.' 'Cesaretli olduğumu düşünme. Aksine korkak olduğum için cesaretliyim. Çok iyi biliyorsun, sokaklar okul gibidir. Sürekli bir şeyler verir insana.' 'Bedeli ağır oluyor.' 'Anlattıklarımdan daha korkunç hikâyeleri her gün dinliyorsundur.' 'Evet, çok şey.' 'Seninle tanışmayı uzun süredir istiyordum.' 'Benimle tanışmayı planlamışsın anlaşılan.' 'Evet, bir sakıncası var mı?' 'Hayır. kaç yıldır sokakla uğraşırım ama bu defa beni bulan biriyle karşılaşıyorum.' 'Nasıl yani.' Bir süre daha sohbet edip uyuya kaldık. Sabah uyandığımda güneş insafsızca gözlerime çökmüştü. Gözlerimi ovuşturarak perdeyi üzerine çektim. Yatakta değildi. Çekip gitmişti, perdeyi de aralayarak. Sanki hayatımda bir parantez açılıyordu ve bu parantezi asla kapatmayı düşünmüyordum. Adını bile öğrenemediğim bu küçük hanımefendi için. 'Hay aksi!' Ofise gitmek üzere yola koyuldum. Hınca hınç dolu metro da onu düşündüm: 'Bu su perisi ile bir daha karşılaşacak mıydım? 'Tuhaf bir burukluk içime düşmüştü. Sanki koca bir yarığın içine düşüyordum. Onu bulmalıydım. Çocuklara sığındım. Tek tek sordum, bu küçük hanımefendiden söz açtığımda sus pus kesiliyorlardı. Ağızlarını sıkı tutmaları için tembihlenmişlerdi. O gece çok içmiştim. Ayakta duramayacak kadar sarhoştum. Bütün gücümü yitirmiştim. Oracıkta yığılıp kalacaktım. Toparlanıp hesabı ödedim ve hızla oradan çıktım. Çöp tenekesinden farksızlaşan odama çekilmiştim. İçeri girdiğimde televizyon açıktı. Dün dışarı çıkarken açık unutmuşum. Aklım sürekli meşguldü. Onu düşünerek sızıp kaldım. Sabaha karşı kapının hunharca dövülmesiyle uyandım. Azap vericiydi. Kapıyı düşündüm, bunu hak etmiyordu. Kalkıp kapıya doğru yöneldim. Birkaç adım atıp kapının tokmağına elimi koyup aşağı doğru bastırmam ile birlikte üzerime beş on sivil ellerinde silahlarıyla ayaklarının altına aldılar. Ödüm bokuma karışmıştı. Ölümü düşündüm, herkesin bir gün mutlaka yaşayacağı sahnenin sevimsizleşmesine öfkelenerek bağırdım: 'Bırakın! Bırakın beni hayvanlar!' Birkaç sözcüğün ardından kafama inen bir kabza darbesinin ardından dışarıyla olan tüm bağlantım kesilmişti. Bana yalnız karanlık bir dünya bırakmışlardı. Gözlerimi açtığımda karakolda bir sandalyeye elimin kelepçelenmiş buldum. Çaresizdim ve başıma geleceklerden bihaberdim. ' Senin gibileri biz çok gördük. Puşt!' 'Ne diyorsunuz, ne ile suçlanıyorum, ne yapmışım?' 'Bak şerefsize! Bilmiyormuş havasına giriyor.' 'Lütfen anlatın. Suçum ne?' 'Biz soracağız, sen anlatacaksın ve kaşarlık vermeden.' Başımda kurt sürüsü gibi toplanmış bu adamlar beni konuşturmak için önce gözdağı veriyorlardı. Korku ve merak içinde bu sahnenin sonucunu beklemekten başka seçeneğim kalmamıştı. Bir bokun içindeydim ve üzerime sıçıyorlardı. Kıllı kıçlarını görüyordum. Tanrım bir fırsat verse de bu kıçları tıkasaydım. Oysa tanrı fırsatı onlara vermişti ve beni boklarıyla boğmaya kararlıydılar. 'Seni sübyancılar koğuşuna kapatalım da aklın başına gelsin.' 'Neden? 'Sus ulan! Sus!' Birkaç tokat ve hayalara doğru topuk darbeleri. Ardından sandalye ile birlikte devriliyorum. 'Kaldırın köpeği.' Sahne defalarca tekrarlanıyordu ve ben onlarla dalga geçmeye başlamıştım. Kolay kolay pes edecek biri değildim. Dünyanın en iyi savunmasını deniyordum. Delirmemek için. 'Bak ****ye dalga da geçmesini biliyor.' diye biri bağırırken diğeri; 'Söyle bu kızdan ne istedin.' diye fotoğraf gösteriyordu. Her şey netleşiyordu. Gerçek bir yenilgi yaşıyordum. Bu yenilginin ardından bir savaşın kazanılması olanaksızdı. Elimi bile sürmediğim bu kızın ihbarıyla kurban ediliyordum. İçine itildiğim tünelin çıkışında kafesi görebiliyordum. Başka şeyleri de. Emekli ikramiyesiyle ömrümün geri kalan evresinde huzur içinde geçireceğim taşra kasabasında kurduğum hayalin yok oluşuna tanık oluyordum. 'Süreyya'yı düdükleyen kart ****lerden biri de sensin.' 'Yalan!' 'İtiraf et, o gece sendeydi. Şahitler var.' diye suçlandığımda içimde bir serinlik esmeye başlamıştı. 'Yanlışınız var.' 'Ne yanlışı?' 'Onunla birlikte olmadım. Bende kaldığı doğrudur.' 'Körpe kızı bulmuşsun bir şey yapmadan bırakırmışsın. Öyle mi?' 'Evet.' 'Ulan, bir de sosyal hizmet uzmanısın. Yahu bunlar tam orospu çocuğu.' Hakaretler, aşağılanmalar ve sonu gelmeyen dayak... 'Kimlere çocukları emanet ediyoruz be. Vurun! Vurun!' Çok geçmeden sorgu odasının kapısı açıldı ve içeri okumuş olduğu kibar hitabıyla belli olan polis şefi içeri girdi. Sorgulamayı kendi tarzıyla sürdürdü. Bütün gerçeği ayrıntılarıyla birlikte anlattım. İnanmayacağını bile bile. Yavşaktan başka ne beklenebilirdi. Oradan apar topar nöbetçi mahkemesine çıkarıldım ardından tutuklu yargılanmak üzere cezaevine kondum. Mesleğime dönemeyecektim. Hayallerim artık yok olmuştu. Her şey bitmişti. Süreyya'yı asla göremeyecektim. Beni sübyancılar koğuşuna tıkmışlardı. Dediklerini yapmışlardı. Okumuş biri sevilmiyordu ve en pis işleri bana yaptırıyorlardı. Aramızda aynasızlar yoktu ama tuhaf tipler kendi kurallarıyla beni yönetiyorlardı. Yaşça da büyüktüm ama saygıları ellerinden alınmıştı. Birçok şey de. Tuvaleti temizliyor, çay yapıyor, yemek pişiriyor, bulaşık yıkıyor ve bunların karşılığında kafayı biraz iyi yapan birkaç hapı veriyorlardı mükâfat olarak. Altı ay süre ile burada tıkıldım. Altıncı ayın sonunda gardiyan benim adımı seslendi. Kafes müdürünün huzuruna çıkartıldım. İnsanların ikinci defa doğabileceklerine olan inancımı yeniden kazanıyordum müdürün anlattıklarıyla. Süreyya başıma gelenleri öğrenmişti. Genç kızın altı erkek ile birlikte verilen seks partisine katılmış olup bu partinin aynasızların baskını sonucunda bazı aktörlerin yakalanmasıyla ihbar edildiğimi öğreniyordum. Beni ihbar eden şahsiyet süreyya ile birlikte alışveriş yaptığımız büfenin sahibiydi. Aynasızların soruşturmasının sonucunda beni ihbar eden adama ulaşmışlardı. Büfenin sahibi idi. Süreyya benim kafese konulduğumu öğrendiğinde mahkemeye gidip ifadesini yenilemiş ve böylelikle serbest bırakılacağımı öğreniyordum. İçimden taşan sevinçle eşyalarımı toplayıp cezaevinden çıktım. Süreyya'yı bulmalıydım. Mesleğime dönebilirdim ama damgalı bir eşekten farksızdım. Beni sokağa bırakmıyorlar, kimseyle görüştürmüyorlardı. Karantinaya alınmış bir vebalı gibi kapatılmıştım ofise. Evrak işlerini yapıyordum, dayanılmaz bir şeydi benim için. Mesai bitimini iple çekiyordum. Bu işlerin adamı değildim ve buraya da ait değildim. Mesai sonunda sokağa çıkıp çocukları arıyordum ama buna da yasak getirmişlerdi. Her şeyimi elimden almaya devam ediyorlardı. Oysa onlara ait hiçbir şey bende değildi. Sokaklara salınmış sosyal hizmet uzmanları bir dedektif gibi beni izliyorlardı. Çocukların benimle konuşmaları engelleniyor ve azarlanıyorlardı. Tam bir kabusun içindeydim. Onlara Süreyya'yı sorma fırsatını yakalasam da beni yanıtsız bırakıyorlardı. Erkeklerin kaçamak yaptığı kulüplerden birine gitmeye karar verdim. Ne kadar da tiksinti duysam buralar benim için benim için rahatlatıcı yerlerdi. Kendimi daha özgür hissediyordum. Artık kimse çakallık, puştluk derdinde değildiler ve birbirlerini rahatsız etmiyorlardı. Yalnızdım ve kafayı rahatça çekip huzuru yakalayabilirdim. Sert müzik çalınıyordu. Volümü yüksek olduğundan garson siparişi yazarak alıyordu. Salonda insanı kendi dünyasından sökecek, içindeki irini boşaltmayı sağlayacak aydınlatma sistemi vardı. Sahnede renkli tülbentlerle yüzünü örtmeye çalışarak dans etmek üzere gelen mini etekli bir hatun belirdi. Kışkırtıcı hareketlerle şovuna başlamıştı. Gecenin kuşkusuz tek hâkimine teslim oluyorduk. Bunun farkındaydı ve erotik hareketleri yavaşça sergiliyordu. Çalınan müziğin gürültüden ibaret olduğunu kanıtlarcasına şovu sürdürüyordu. Başarılıydı. Dansına duygusunu katabilen ender dansçılardan biriydi. En azından bize kabul ettirmişti kendini. Dans bittiğinde mesaisi bitmiş bir işportacı gibi tezgâhına yaydığı eşyaları toplayıp sahneden çekildi. İçmeye devam ettim. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Hesabı ödeyip kulüpten ayrıldım. Dişi dansçı beni büyülemişti. Sürekli onu izlemeye gidiyordum. Garsonlar dansçının kimliğini bir sır gibi saklıyorlardı. Bu daha da gizem yaratıyordu. Dışarı çıktığımda yavaş adımlarla ilerliyordum. Ansızın biri koluma girdi. İrkildim ve dönüp baktığımda; bu oydu, Süreyya. 'Moruk ne haber.' 'Süreyya! Sen!...' 'Başına gelenleri biliyorum.' 'Eminim biliyorsundur. Çok kötü günlerdi. Hala devam ediyor.' 'Kızma be moruk.' 'Yo... Kızmıyorum. Beni çok endişelendirdin.' 'Farkındayım.' 'Peki, neden aramadın.' 'İnsanların başına sürekli sorun açıyorum. Senin de başına yeterince sorun açtım.' 'Böyle düşünmemelisin.' 'Elimde değildi. Ama işimdi...' 'Hadi gel.' 'Yani beni konuk edeceksin.' 'Tabii ki. Sana her zaman kapım açık.' 'Sağ ol.' 'Şey, beni nasıl buldun?' 'Günlerdir izlediğin dansçı kız bendim.' 'Ya! İnanılmaz birisin. Beni sürekli şaşırtıyorsun.' 'Oysa hayranlarım beni şaşırtır.' Gece sanki tekrarlanıyordu. Ruhu çökmüş kaleme dönmüştük. Önce banyoya girdi. Evindeymiş gibi davranıyordu. Bu beni sevindiriyordu. Onu beklerken birkaç kadeh viski yudumladım. Salona üzerinde beyaz bornozla çıktı. 'Seninle çok az bir süre geçirmeme karşın çok şeyler yaşattın bana.' 'Haklısın, bu yaşattıklarım olumlu mu ulumsuz mu?' 'İkisi de var. İtiraf etmem gerekirse hayatımda geniş bir alanı doldurdun. Kendimi yeniden keşfetmemi sağladın.' 'Yine karizmatik konuşuyorsun.' 'Yaptığım iş beni gerçekten duyarsızlaştırdığını, duygularımı körelttiğini şimdi daha iyi anlıyorum.' 'Bunları ben mi sağlamışım.' 'Evet.' 'İnanmıyorum.' 'inan lütfen. Dediklerim gerçek.' 'çocuklarla sürekli ilgilenmek, onların sorununa çözüm aramak ve bunu yirmi yıl boyunca aralıksız tekrarlamak beni ne kadar törpülemiş meğer.' 'Çocuklar hiç de böyle birinden söz etmediler.' 'Haklı olabilirsin.' 'Kendine karşı çok acımazsızsın.' 'Evet, bu da olabilir. Gerçek olan içimi dışına çıkarman. duygularımı bana yeniden bahşediyorsun.' Bu konuşmalar uzadıkça aramızdaki yaş farkını ortadan kaldırıyordu. Gerçek bir samimiyet odaya hâkim olmuştu. Her taraf duygu kokuyordu. Ona yine yatağımı verdim. Ben de yeni aldığım çekyatı açıp, uzandım. Birkaç dakikanın ardından bana seslendi. Yanına vardığımda şilteyi üzerinden sıyırdı. Çırıl çıplaktı. Vücudu dünyanın en güçlü mıknatıslarından daha da etkiliydi. Üzerindeydim. Kısık gözleri isli lamba gibi derinlerde ışıldıyordu. Altını çoktan ıslatmıştı ve bir hamleyle içine kaydım. Dünyanın en mutlu ve huzurlu insanı olarak gidip geliyordum. 'Ihhh...' diye ıkınmamın ardından pamuk tarlasında yuvarlanan bir çocuk gibi yanına yuvarlandım. Sık sık onu görmeye kulübe gidiyordum. Her zamanki haliyle dans ediyordu, ben de içiyordum. Kimselere ait değilmiş gibiydi. Beni oldukça düşündürüyordu. Kendine bir hayran kitlesi yaratmıştı. Kimsenin değildi. İzleyicileri görmezden gelen rahat şovu beni büyülemeye devam ediyordu. Her geçen gün ona daha çok bağlanıyordum. Gece yarılarını iple çekiyordum. Sabahlar ikimizindi. Bu huzurlu günler ağır gelmeye başlamıştı bana. Beni endişelendirmeye başlamıştı. Yaşı küçük olduğundan kaçak çalıştığından er geç yakalanacaktı ve ıslah evine kapatılacaktı. Başka işler önerdiysem de soğuk karşılıyordu. Her gece iki saat dans etmesini yeterli olduğunu, uzun saatli işlerin ağır ve kaldıramayacağını söylüyordu. Eğer yakalanırsa patronu kurtaracağını biliyordu. Onu yönlendirmek istemiyordum. Asi ruhu buna izin vermeyeceğini biliyordum. Onu kaybedersem ruhumu kaybedecektim. Gece sahne alacağı saatte kulüpte bulunuyordum. Ama sahnede bir dans grubu şovlarını sergiliyordu. Gece yarısına kadar beklediysem de sahneye çıkmadı. Garsona sorduğumda; 'buradan ayrıldı.' yanıtını aldım. O gece bitmiyordu. Karanlıkta odamda oturuyordum. Televizyonu açıyorum ölülerden söz ediyor. Kapatıyorum. Kendime bir bira açıyorum sudan farksızdı. Birkaç sakinleştirici alıyorum gevşemek için gevşeyemiyordum. Bende ölüyordum. Ertesi gece yine kulüpteydim. Hüzünle demlenirken orta yaşlı göbeği oldukça aşağı sarkmış bir adamın masama doğru geldiğini fark ettim. Bana kilitlenmişti. Çatık gözlerini kırpmadan yaklaşıyordu. 'Ahbap oturabilir miyim?', der demez karşıma çöktü. Kabalaşıp beni tehdit edeceğini sezinlemiştim. Bu tip herifleri iyi tanıyordum. Kan emiciydiler. Beni iştahla yemeye hazırdı. 'Bak dostum. Burada işler bizim istediğimiz gibi yürütülür. Süreyya ile ilişkini biliyorum ve buna son vermen gerekiyor.' 'Siz belirleyemezsiniz.' 'Bak arkadaş seni tatlılıkla uyarı uyarıyorum.' 'Size ne zararımız var.' 'Bana zararın yok. Haklısın. Ancak Süreyya'nın zararı dokunuyor. Artık istediğimiz gibi verimli olamıyor.' 'Hayır. Yanılıyorsunuz ve ilişkimiz sürecek.' 'Öyle mi bayım. Bak burada her şeyi ben belirlerim. Buranın tanrısı benim. Hem seni de görmek istemiyor.' Birazdan enkazın altında kalacakmış gibi hissediyordum. Gözlerimle Süreyya'yı aradım. Süreyya'nın bara doğru süzüldüğünü gördüm. Tehdit edildiğimin farkındaydı ve bizi izliyordu. Yanına gidip olanları açıklamasını isteyecek yollara barikatlar kurmuşum gibiydi. 'Peki dostum.' Hesabı ödeyip oradan çıktım. Kafamda birçok sorular oluşmuştu. Bu sorulara yanıt bulamıyordum. Boyun eğdirecek umutlarımı çoktan yitirmiştim. Karar verdim ve Süreyya'yı izlemeye koyuldum. Adam kulübün sahibiydi ve Süreyya'yı yanından ayırmıyordu. Aynasızlara ihbar etmeyi tek seçenek olarak görmeye başlamıştım. Bu adamlarla tek başıma başa çıkamazdım. Barbardılar ve beni gözlerini kırpmadan ortadan kaldırabilirlerdi. Çok geçmeden kulübü ihbar etmek zorunda kaldım. Çalışma yaşı uygun olmayan küçük yaşta kızlar çalıştırıldığı için kulüp süresiz kapatıldı. Süreyya da bir ıslah evine kondu. Onu uzun süre orada tutamazlardı. Süreyya kaçmadan görmeliydim. Kentin dışında bulunan ıslah evine ertesi gün öğlene doğru ulaştım. Ziyaretçi bölümünde görevli memura kendimi tanıtıp Süreyya ile görüşmek istediğimi belirttim. Memur gerekli kayıtları yapıp ziyaretçi odasına beni aldı. Oda tel örgüyle ikiye bölünmüştü. Birazdan Süreyya belirdi. Hiç iyi görünmüyordu. Öfkeliydi ve beni azarlamaya başlamıştı. 'Sen ihbar ettin değil mi?' 'Hayır, ben ihbar etmedim .' dedim. Oysa onu geçici olarak daha güvende olması için ihbar etmiştim. İhbarda bulunduğumu öğrenirse benden tiksinecek ve benimle bir daha asla görüşmeyecekti. Beni seviyordu ve yalnız beni dost olarak görüyordu. Benim onu gördüğüm gibi. Tel örgüsünden birbirimize dokunduk. Yanımda getirdiğim gülü tel örgüsünün gözeneğinden ona uzattım. Ziyaretin bittiği duyurusunun ardından: 'Tekrar geleceğim. İstediğin bir şey var mı?' 'Oyuncak bir bebek.' dedi. Aradan birkaç gün geçmişti. İstediği oyuncak bebeği alarak ıslahevine gittim. Görevli memurdan Süreyya ile görüşmek istediğimi rica ettim. Bu tip yerlerde rica etmek işlerin daha hızlı halledilmesini sağlıyordu. 'Süreyya burada değil.' 'Peki, nerede?' 'Dün ağır bir sinir krizi geçirdi ve hastaneye kaldırıldı.' 'ne, olamaz! Hangi hastane?' Telaş ve panik içerisinde hastaneye gitmek üzere bir taksiye bindim. Bütün bu olaylara neden olan bendim. Suçluluk duyuyordum. Onu hiç yalnız bırakmamalıydım. Nöbetçi doktordan Süreyya hakkında bilgi vermesini istedim. 'Yakınınız mı?' 'Öyle sayılırım.' 'Ondan sorumlu biriyim.' dedim ve bana anlayış göstermesini istedim. 'Geçirdiği depresyonu atlatamadı.' 'Yani.' 'Geçici bir durum değil.' 'Neee...' 'Üzgünüm. Yaşı da çok genç. Bundan böyle uzun bir süre konuğumuz olacak.' 'Yani iyileşemeyeceğini söylüyorsunuz.' 'Çok az bir umudumuz var. Çok az.' 'Onu görmeliyim.' 'Peki, size onun odasına kadar eşlik edeyim. Ancak görüşmeyi çok kısa tutacağım.' Pencerenin önünde ayakta, kımıldamadan dışarıyı izliyordu. Yanına yaklaştım. Korkmuş bir kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmişti. Elini kavradım. Bana döndü. Gözlerinin derinliğinde isli lamba sönmek üzereydi. Konuşmak istiyordum ancak sıkılmış mengeneden farsızdım. Nefes bile alamıyordum. Avucunu yavaş yavaş açtı. Ona verdiğim gülü saklı tutuğunu gördüm. Bende istediği bebeği ona uzattım. Hafif bir gülümseme belirdi yüzünde. Ardından bir öpücük, kıyıdan gelen öpücük. Koridordan bir ses yankılanıyordu: 'Ziyaretçi kalmasın. ' uyarısı yenilendikçe sesin tonu gittikçe gaddarlaşıyordu. Gardiyan sesine dönüşüyordu. Ürkütücüydü. Oradan ayrıldım ve bir şişe votka alıp ruhen çökmüş odama doğru yola koyuldum. O gece bir şişe votkayı bitirdim. Birkaç sakinleştirici de aldım. Önümde Süreyya'nın gözlerinde sönmek üzere olan isli lamba gözlerimin önüme gelmişti. Birazdan sönecekti. Birçok şey ile birlikte. Odada birikmiş boş şişelerden molotofkokteyli yaptım. Ceketimin içine koyup dışarı fırladım. Hızla gece kulübüne gittim. İçeri girdiğimde sahnede bir şov sergileniyordu. Molotofkokteyliden birini çıkardım ve tutuşturup sahneye doğru yöneldim. İnsanlar sağa sola kaçışıyordu. Kulübün sahibini çağırdım. Çok geçmeden önümde belirdi. Belinde 45 kalibrelik tabancaya gözlerim ilişti. Salonda yalnız ikimiz kalmıştık. Kurallarının artık işe yaramayacağını yüzüne haykırıyordum. O da kendine doğacak fırsatı bekliyordu. Yakınımdaydı ve her an beni haklayabilirdi. Başım dönüyordu. Gözlerim kararmak üzereydi. Bu işi bitirmeliydim. Molotofkokteylini üzerine atmamla alevlerin içinde kalmıştı. Sağa sola koşturuyordu. Çok geçmeden yere yığıldı ve tuhaf sesler çıkarıyordu. Etrafa pis kokular, yağ kokusu yayılıyordu. Sesi de kesildi. Bardan kendime bir şişe viski aldım ve onu rahat görebileceğim bir yere çömeldim. Salonda sıcaklık artmıştı. Terliyordum. Salon pişmiş biftek gibi kokuyordu artık. İçmeyi sürdürdüm. Diğer molotofkokteylini de çıkardım ve tutuşturup salonun köşelerine fırlattım. Nihayet büyük ve sönüşünü izleyemeyeceğim bir ateş yakmıştım. Midemin kazındığını hissediyordum. İyi bir ziyafet için her şey hazırdı. Elimi uzattığımda dibimde alevler belirmişti. Birazdan ben de kavrulacaktım. Oysa beni yemek isteyen bekleyenim yoktu. Tadı harikuladeydi. ZATE ZATTURİ (MEHMET AKAY) - Blogcu |
||