|
||
| KENDİNİ KANDIRMANIN PSİKOLOJİSİ İnsan zihninin iki temel eğilimi vardır. Bu iki temel eğilim, zihne giren ya da zihinde var olan verilerin yorumlanış şeklini büyük oranda etkiler. Bu eğilimler, 1) Kendini iyi hissetmek, 2) Gerçeği öğrenmektir. Herkes kendini iyi hissetmek, mutlu olmak ister. Bu, hayattaki en temel güdümüzdür. Vaktimizin ve enerjimizin büyük bir bölümünü, mutlu olma arayışı için harcarız. En büyük mutluluklar, temel ihtiyaçlarımız karşılandığında yaşanır. Uzun süre aç kaldıktan sonra yenen yemek, susuzluktan dilimiz damağımıza yapıştığında içilen su, soğuk ve karlı bir kış günü uzun süre dışarıda kaldıktan sonra girilen sobalı bir ev, sıcak bir yaz günün yenen buz gibi bir dondurma... Bize hep mutluluk verir. Temel ihtiyaçlarımız karşılandıktan sonra, daha üst düzeydeki ihtiyaçlarımızın - sevgi, saygı, ait olma, entellektüel, estetik, dinsel ihtiyaçlar - karşılanması arayışına gireriz (bkz. Maslow'un İhtiyaçlar Piramidi). Bunlar bedensel ihtiyaçların karşılanması ile gelen mutluluklar. Bir de zihinsel ihtiyaçlar var. Nedir bunlar? Kendimizin iyi birer insan olduğunu, yetenekli, zeki, irade sahibi, dürüst, çalışkan, vb. olduğunu görmek, düşünmektir. Bu nedenle bir sorunu çözdüğümüz zaman kendimizle gurur duyarız. Bir irade gösterdiğimiz zaman, kendimize olan güvenimiz artar. Kısacası, çeşitli zihinsel (ruhsal) olumlu özelliklere sahip olmak, ve sahip olduğumuzu görmek/hissetmek/duymak isteriz. Adeta, mutlu olmaya programlanmış robotlar gibiyizdir. (Bu nedenle "Hayatın anlamı ne?" diyen insanlara şaşıyorum: "Hayatın anlamı yaşamak ve genlerinin -ve eğer inanıyorsan, ruhunun- sana emrettiği şeyleri yapmaktır, a be şaşkın!") * * * İnsan zihninin bir diğer eğilimi de, çevremiz ve kendimiz hakkındaki gerçekleri öğrenmektir. Bu da büyük bir ihtimalle, öğrenen organizmaların hayatta kalma olasılığının daha fazla olmasından kaynaklanan, evrimsel bir durumdur. Yani evrim, öğrenen organizmaların hayatta kalmasına izin vermiş, öğrenemeyenleri elemiş, ya da köşe bucağa itmiştir. Anlaşılacağı üzere çevreleri hakkında bilgi toplayan ve bu bilgileri saklayan organizmalar, bunu yapamayan organizmalar karşısında evrimsel avantajlar yakalamıştır. Birinci grup yaşamayı (ve genlerini aktarmayı) sürdürürken ikinci grup yeryüzünden silinip gitmiş, ya da bu üst grubun avı haline gelmiştir. İnsan sadece çevresi hakkında değil, kendisi hakkında da gerçekleri öğrenmek ister. Bu bilgi de hayatta kalmamız/başarılı olmamız için son derece elzemdir. Eğer kendimizi iyi tanırsak, yeteneklerimizi, avantajlarımızı, üstünlüklerimizi iyi bilirsek, hayatta başarılı olma, istediklerimizi elde etme olasılığımız artar. Ayrıca zayıflıklarımızı öğrenmek de bizim için bir artıdır. Zayıflığının farkında olmayan bir insan, hayatın zor koşulları tarafından eninde sonunda alt edilecek bir insandır. Yine de insanın kendisindeki kusurları, eksiklikleri, zayıflıkları bulması, görmesi, kabul etmesi dünyanın belki de en zor işlerinden biridir. Hiçkimse kendisinin yeterince zeki olmadığını, yeterince yetenekli olmadığını, çeşitli karakter kusurlarının bulunduğunu duymak istemez. Zira insan benliği (egosu) çok kırılgandır. Bu nedenle bir çok insan, kendi iç dünyasındaki bu kırılganlığı ve kusurları örtmek için dışarıya karşı son derece güçlü/zeki/yetenekli bir görünüm (maske) yansıtır. * * * Peki, bu iki eğilim, yani mutlu olma ve gerçekleri öğrenme isteği, birbiri ile çelişirse / çatışırsa ne yaparız? Yani, kendini iyi hissetme eğilimi ile gerçekleri öğrenme eğilimi çelişirse ne olur? Burada, bağlanma ("commitment") kavramından biraz bahsetmek gerekiyor. Şu örneğe bir bakalım: Bir hipodromda, bahisçiler arasında bir araştırma yapılmış. Bahisçiler, paralarını henüz belirli bir ata yatırmadan önce ve sonra incelenmiş. Bulgular son derece ilginç: insanların, parayı yatırdıktan sonra o atın kazanacağına karşı duydukları inanç, yatırmadan önceki inançlarından çok daha fazlaymış. Bu iki durum arasındaki tek fark, parayı yatırmış olmaları, yani bahisçilerin o ata artık bağlanmaları ("commitment"). Yani bahisçiler bu arada o atın kazanacağına dair fazladan bir bilgi vb. almış değiller. Sadece parayı yatırma, yani kendilerinden bir şeyi (para) o ata bağlama eylemi, o ata olan inançlarını artırmış. Ne var bunda? diyebilirsiniz. Demeyin. Bu (ve benzeri yüzlerce) deneyin ortaya koyduğu ilginç bir durum söz konusu insan zihnine dair: Bir insan, bir şeye bağlandığı zaman, o şey için belirli bir zaman/para/emek harcadığı zaman, o şeyin değeri o kişinin gözünde daha da büyür. Yani elde etmesi zor olan şeylerin bizim için değeri büyüktür, bir anlamda. O şeyin asli/gerçek değeri fazla olmasa bile, bize yine de çok değerliymiş gibi gelir. Bir başka örnek daha: Bir grup üniversite öğrencisine, cinsellikle ilgili bir konferans verileceği ve bu konferansa katılmaları söylenmiş. Birinci gruptaki öğrencilerden, bu konferansa katılabilmek için çok zor bazı ön koşulları yerine getirmeleri istenmiş. Bu öğrenciler uzun mülakatlara, testlere, vb. tabi tutulmuşlar. İkinci grup öğrenciden de bazı ön koşulları yerine getirmeleri istenmiş ama bu ön koşullar ilk grubunkiler kadar ağır değilmiş. Üçüncü grup öğrenciden ise hiçbir şey yapmaları istenmemiş. Araştırmacılar daha sonra bu öğrencileri, son derece sıkıcı bir cinsellik konferansına sokmuşlar. Yani konferansın sıkıcı olması için ellerinden gelen herşeyi yapmışlar. Konferans çıkışında da bu öğrencilere, konferansı nasıl buldukları sorulmuş. Sonuçlar çok ilginç. Konferansa hiçbir koşulu yerini getirmeden, elini kolunu sallaya sallaya girenler (üçüncü grup), konferansı çok sıkıcı bulmuşlar. İkinci grup, konferansı biraz ilginç bulurken, birici gruptakiler konferansın son derece güzel ve aydınlatıcı olduğunu söylemişler! Bu ilginç durumu da bağlanma kuramıyla açıklayabiliriz. Burada birinci gruptaki öğrenciler, konferansa girebilmek için çok büyük emek ve zaman harcamışlardır. Bu nedenle, girdikleri konferansın çok değerli olduğunu düşünmüşleridir. * * * Peki ama neden? Yani bir insan, neden zaman/para/emek harcadığı şeyleri, olduğundan daha değerli görme eğilimi gösterir? Bunu da "bilişsel uyumsuzluk" ("cognitive dissonance") kuramı ile açıklıyor psikologlar, ve iyi ediyorlar. Bilişsel uyumsuzluk kısaca şöyle diyor: Zihinde, birbiriyle çelişen iki düşünce, iki bilgi varsa, zihin bunlardan, kendisini iyi hissetmesini sağlayacak olana ağırlık verir, onu kayırır; ve diğerini de görmezden gelir, ya da görmezden gelinemeyecek kadar büyük ve bariz bir şey ise, kendisini iyi hisstemesini sağlayacak şekilde bu bilgiyi çarpıtır. Cinsellikle ilgili konferansa katılan öğrenciler örneğine dönelim. Bu deneyde, birinci gruptaki (yani konferansa katılmak için bin bir türlü zahmete katlanan) öğrenciler şöyle bir durumla karşı karşıyadırlar: Bu konferansa katılmak için o kadar zahmete girmişlerdir ama konferans son derece sıkıcıdır/önemsizdir/değersizdir. Burada bir çelişki var. Yani bu gruptaki öğrenciler, zihinsel bir uyumsuzluk yaşıyorlar: "Ben bu konferansa katılmak için o kadar ter döktüm, ama konferans berbat çıktı. Ben aptal mıyım?" İşte bu durumda insan zihni, yazının en başında bahsettiğimiz iki eğilimden (gerçeği öğrenmek ve kendini iyi hissetmek) "kendini iyi hissetmek"i tercih ediyor ve "Hayır, benim gibi akıllı birisi aptalca bir şey yapmaz. Öyleyse bu konferans son derece önemlidir" şeklinde, gerçeği çarpıtmak pahasına bir yorum yapıyor. Hiç kimse kendisinin aptal olduğunu kabul edemeyeceğine göre, yaptığı tercihin doğru olduğu sonucuna varıyor. (Bu değerlendirmelerin bilinçaltı düzeyde gerçekleştiğini, yani bu sürecin farkında olmadığımızı söylememe bilmem gerek var mı? Yok.) Bahisçilere de bir göz atalım. Bahisçi de, belirli bir ata parasını yatırdıktan sonra, o atın kazanacağına daha fazla inanmaktadır. Neden? Hiçkimsenin (özellikle de bahisçilerin) "Ben kaybedecek ata oynayacak kadar aptalım" diyeceğini düşünmüyorsunuz herhalde. "Ben, kazanacak ata paramı yatıracak kadar akıllıyım" düşüncesi, insanları o atla ilgili değerlendirmelerini değiştirmektedir. Sanırım ne demek istediğimi anladınız. Yine de özetleyeyim: İnsanlar, belirli bir emek/para/zaman harcadıkları şeyleri değerli bulma eğilimindedirler. Bu şey ASLINDA ne kadar boş, anlamsız, değersiz, olsa bile. Bunun nedeni de, kendilerinin bu şeyi yapacak kadar aptal (ya da ....; sıfatı siz koyun) olduklarını kabul edemeyecek olmalarıdır. İnsan zihni, gerçek arayışı ile kendini iyi hissetme eğilimleri arasındaki bir çatışmada, kendini iyi hissetmeyi tercih eder ve hiç farkında olmadan gerçekleri çarpıtma eğilimindedir. * * * Diyelim ki belirli bir siyasi görüşe sahipsiniz. Örneğin, kronik solcusunuz diyelim. Ya da fanatik - ama harbi fanatik - bir dincisiniz. Ya da sıkı bir liberal. Sahip olduğunuz bu siyasi / dini / ekonomik görüş sizi tanımlıyor, kendinizi değerli, anlamlı, işe yarar biri gibi hissetmenizi sağlıyor. Sizi mutlu ediyor. Dünyadaki yerinizi belli ediyor. (Bu, yani insanlara dünya üzerinde belirli bir duruş, belirli koordinatlar vermek, sanıldığından çok daha güçlü ve değerli bir şeydir, ha. Sakın küçümsemeyin.) Ve yine diyelim ki çevrenizde, sizin siyasi / dini / ekonomik görüşlerinizin "yanlış" olabileceğine dair bazı verilerle karşılaşıyorsunuz. Örneğin solcu söylemlerin çağı yakalayamadığına dair sözler duyuyorsunuz. Kendinizi 30 yıl önceki sloganları tekrarlarken buluyorsunuz hep. Ya da (Türkiye'den örnek verelim) 12 Eylül öncesinde, sizin tuttuğunuz tarafın, yaşanan kargaşada en az karşı taraf kadar sorumluluk sahibi olduğunu birileri söylüyor. Yani o kadar eleştirdiğiniz darbenin en has davetçilerinden birisiniz aslında. Ya da samimi bir biçimde bağlandığınız dini görüşe sahip ülkeler, dünya üzerindeki en sefil, en barbar ülkeler gibi görünüyor. Hayatınızı kolaylaştıran icatlar ya da hukuksal uygulamalar hep "kafir" insanların ülkelerinden geliyor. Ve bu durumu da bir türlü açıklayamıyorsunuz, çünkü en doğru inanç sizinkiyse, nasıl olur da "yanlış şeylere inanan insanlar" teknolojik olarak bu kadar ileri, ekonomik olarak bu kadar güçlü olabilir? Ya da liberalizme gönülden inanıyorsunuz diyelim. Ama ülkeniz ve hatta dünya gittikçe liberalleşirken, etrafınızda sürekli artan bir sefalet görüyorsunuz. Liberalizmi en katı haliyle uygulayan ülkelerin çevreyi en çok kirleten, iklimleri en çok bozan, kısacası dünyayı yok oluşa sürükleyen ülkeler olduğunu da görüyorsunuz. İklimler her geçen sene biraz daha bozuluyor, sosyal adaletsizlik ve suç oranları, dehşetengiz boyutlara ulaşıyor. Liberalizm bütün bunlara nasıl çare olamaz? Ya da aşırı sayılabilecek milliyetçi görüşleriniz var (yine 12 Eylül öncesindeyiz). Bu uğurda ölmeyi ve öldürmeyi göze almışsınız. Ama bir sorun var: size düşman olarak gösterilen insanlar, yani solcular, yine sizin ülkenizin evlatları. İşin kötüsü, onlar da vatanları için mücadele verdiklerini söylüyorlar. Ve peşinde koştukları idealler (eşitlik, özgürlük, sömürüye direniş) de aslında akla ve vicdana hiç ters gelmiyor. Ve hatta bu insanlar sizinle aynı mahalleden, aynı sokaktan, belki de çocukken birlikte oyun oynadığınız, özünde kötü olmadıklarını bildiğiniz insanlar. Ama bu insanlarla mücadele etmek zorundasınız, size böyle söyleniyor, inançlarınız size bunu emrediyor, çevrenizdeki insanlar da böyle yapıyor. Alın size, zihinsel uyumsuzluk ("cognitive dissonace") yaşayan dört kişinin zihin halleri... Sizce bu uyumsuzluk durumundan nasıl çıkılır dersiniz? Bir yanda kendini iyi hissetmenizi sağlayan bir düşünce veya inanç, diğer yanda da bu düşünce ya da inancın kısmen ya da tamamen yanlış olabileceğine dair gerçekler. Zihniniz bu çelişkileri nasıl çözer? Ben söyleyeyim: Böyle bir durumda zihin, sizi rahatsız eden gerçekleri, kendinizi iyi hissetme lehine "bozar, saptırır, yanlış yorumlar, ya da yok sayar". Yani zihin, "kendi mutluluğum mu, yoksa gerçekler mi?" ikileminde kaldığında, kendi mutluluğunu seçer ve bu durumu devam ettirmek için gerçekleri saptırmayı tercih eder. Açarsak: Solcu şahıs, ömrünün en güzel günlerini işlevsiz, hatta belki de darbeye yol açan bir ideolojinin peşinde harcadığını kabul edemeyeceği için, gerçekleri görmezden gelecek, ve hatta onları çarpıtacaktır. 12 Eylül öncesinde, kendileri o şekilde davranmaya itilmişlerdir. Kendi davranışları tamamen doğru ve haklıdır. Onlar sadece kendilerine yapılanlara tepki vermişlerdir. Olanlarda hiçbir sorumlulukları yoktur. Fanatik dinci de yukarıda bahsettiğim çelişkiyi çözemeyecek, suçu başkalarına atmakta bulacaktır. Bazı gizli örgütlenmelerin (örn. Siyonistler) kendilerinin gelişmesine engel olmak için ellerinden geleni yaptığını iddia eder. Diğer tarikatlar da yollarına taş koymaktadır. Yoksa, kendi inancında (daha doğru söylemek gerekirse "inanç yorumunda") hiçbir hata yoktur. Suç hep başkalarındadır. Ve bir gün elbette herkes "doğru"yu bulacak, kendileri gibi inanmaya başlayacak, işte o zaman Altın Çağ (i.e. Asr-ı Saadet) yeniden başlayacaktır. Aynı şekilde liberal de, dünyanın mahvolmasında payının bulunduğu gerçeği ile yüzleşemeyecektir. Aksine "dünyanın yeterince liberalleşmediğinden" yakınır. O en liberal ülkelerde bile yeterince uygulanmamaktadır liberalizm, ona göre. Liberalizmin kökten yanlış olabileceği ihtimali aklına dahi gelmez... Aşırı milliyetçi de, kendi inançlarında bir sorgulamaya gitmeyecek, onun uğruna gerçekleri görmezden gelmeyi tercih edecektir. Kendininin onca sene, hatalı bir inancın peşinden koşmuş olabileceğini kabul edemez. Bu nedenle, inançsal tutarlılığını sürdürmek için, bu inancın buyurduğu şeyleri gözü kapalı yapacaktır - zira gözünü açarsa, çelişkiyi =kendisi gibi bir vatanseverle mücadele ettiğini= görebilir. * * * Daha iyi anlaşılması için bir kez tekrarlayalım: Zihin, mutlu olmak ile gerçekleri öğrenmek arasında ikileme düştüğünde , mutlu olmak için gerçekleri bozma / saptırma / yok sayma eğilimine girer. * * * (Bu psikolojik eğilimin, para verip seyrettiğiniz filmleri daha çok beğenme şeklinde kendini gösterdiğini söylememe gerek var mı? Ya da aylarca uğraşıp yazdığınız senaryoların ne kadar kötü olduğunu görememenize neden olduğunu? Ya da bazı yönetmenlerin onca zaman/emek/para harcadığı filmini şaheser zannetmesine neden olduğunu? Gerek olmasa yazar mıydım? Bilmem?) * * * Bu ilginç psikolojik durumların günlük hayattaki yansımalarını sık sık gözlemleyebilirsiniz. İnsanların, "doğru"yu yapmamak için mazeret ürettiği hemen her durumda, ikileme düşmüş zihnin mutluluğu / kolayı tercih edişine ve gerçeği "harcayışına" tanık olabilirsiniz. Çok az, ama çok az insan, kendi mutluluğu pahasına gerçeğin peşine gider. Çok az insan. Yürek sızlatacak kadar az hem de... Yapıştırma kaynağı <http://sanarist.blogspot.com/2007_03_01_archive.html> |
||
|
||
| "aldırmazsan aldırma ama kendini kandırman gerek kandırmazsan kandırma o zaman sana anlatmam gerek... " bu şarkıyı pek severim
|
||
|
||
hep yaptıgım şey sadece kendimi kandırıyorum kolay mi kandırıyorum kanmak kolay kandırmakta kolay ama en olay kandıtrabilmek (anladıysanız banada haber werin)
|
||
|
||
| Çok acı çekerim fakat asla ben kendimi kandırmayı başaramam... | ||
|
||
| demekkı kendıme bı çekı duzen vermem gerekıyoo |
||
|
||
| kanmak nedir? suya kanmak mesela. doymak, onda yok olmak. kendi inandığın düşüncede kendini örtmek. bazen de acıya kanar. acıda var olur. |
||
|
||
kuzeys nerde be
|
||