|
||
| Nietzsche'nin Öpücükleri Lance Olsen Versus, Nisan 2007 Her cümle bir öpücüktür, her paragrafsa bir kucaklama... Dünyaca tanınan insanlara dair yazılan her edebiyat yapıtı bir sığlığa, biçimsiz bir gölgeye dönüşme tehlikesini taşır. Çok bilinen bir öyküyü büyülenerek, büyüleyerek anlatmayı denemek, bir yazar için en büyük meydan okuyuşlardan biridir. Hele “Uçuruma biraz fazla baktığınızda, uçurum da sizin içinize bakmaya başlar” demiş bir adamın en mahremine sokulmak, onu kendi rüyalarının parçalanmışlığından, ruhundaki ve bedenindeki yır-tıklardan seyretmeye kalkışmak, yansımalardan bambaşka bir tarih yaratmak, okura bir kayboluşun izini sürdürmek ve bütün bunları belki de yalnızca ‘daha iyi yenilmek’ için yapmak düpedüz katıksız bir cesaret ister. Nietzsche’nin Öpücükleri bir kitaptan çok bir yolculuk. Lance Olsen ise ağrılı bir denizin karanlık, tekinsiz korsanı. Zamanı ve uzamı, güneşi ve ayı, ufku ve kuşları tepetaklak edip, kendi fırtınasını dipsiz bir arzuyla başlatan yabanıl bir kamaşma. Yapayalnız bir filozofun kalabalıklarını bıçağın ucunda aktaran bir dil ustası. Kulaklarınız ve yüreğiniz uğuldayarak okuyacaksınız. |
||
|
||
Goethe’nin ölmeden önceki son sözleri ‘Biraz daha ışık! Biraz daha ışık!’tı. Nietzsche hayata gözlerini yummadan evvel bir şeyler söyleyebilmiş olsaydı kesin: ‘Biraz daha hayat! Biraz daha hayat!’ derdi. Kavradıkları bu değişken tabiatlı filozofu boğdu, fazlasıyla hassas sinirleri evrenin akışını, yüksek enlemlerde düşünmenin baskısını ve başka kederleri yüklenip gelmiş geçmiş en radikal, en kıyametimsi felsefeyi yaratmış olmanın ağırlığıyla çöktü. Hakkında, başta meydanın ortasında bir ata sarılması olmak üzere birçok öykü anlatılmasına ve birçok Nietzsche uzmanı dahil neredeyse herkesin bu öyküleri tartışılmaz gerçekler olarak kabullenmiş olmalarına rağmen çok az kişi Nietzsche’nin Torino’daki meşhur ölümünden sonraki yıllar üstüne bir şeyler yazdı (Bu anlamda Richard Foreman’ın Kötü Çocuk Nietzsche adlı tiyatro oyunu ender örneklerden biridir ve Olsen’in romanıyla birlikte incelenmesi ilginç olabilir). Bir romancı neyin gerçek neyin yalan olduğuyla ilgilenmez, hele ki Nietzsche gibi gerçekliğin kendisini sorgulamış ve dünyanın yalnızca görüntülerden ibaret olduğu sonucuna varmış bir düşünür üstüne yazıyorsa. Nietzsche ölüm döşeğindeyken yanında kız kardeşinden başka kimse olmamasına karşın Lance Olsen o dakikaları tüyleri diken diken eden bir canlılıkla, kendi gözleriyle görmüş gibi, Nietzsche’nin görece daha az bilinen yönlerini açığa çıkartarak aktarıyor. Çok yönlü, son derece sürükleyici bir portre çizmekle kalmıyor, okuru Nietzsche’nin – yanılsamalarla dolu, fantastik, trajik, acıtıcı, dokunaklı, unutulması imkânsız son saatlerindeki- zihnine sokarak tam manasıyla bir deneyim yaşatıyor onlara. İnsan anılardan ölebilir mi?, diye soruyor Nietzshe kitabın bir yerinde kendine. Ve şöyle devam ediyor: “Evet: her şey olasıdır. Zaten ben de o büyük aşırılığı, gözlerimin açılışını öyle gerçekleştiriyorum…ve…evet…hoop birdenbire kendimi üstümde kadife süslü ipek sabahlığımla yastıklarla dolu bir odada buluyorum. Fredericus sabun, nane şekeri ve temiz çarşaf kokuyor. Sandal yatağımın yanı başında kaba elleri ve geniş kalçalarıyla kız kardeşim duruyor. Durumu savaş meydanındaki bir general gibi ölçüp biçiyor. Kısa, kıvırcık, renksiz saçları keçe gibi. Dudakları bir pusula iğnesi kadar ince ve dümdüz.” Ölürken böyle birinin yanı başınızda olması… Filozofun hayatı Thomas Mann’ın Faust’undan ve Liliana Cavani’nin İyinin ve Kötünün Ötesinde filmine, Irvin yalom’un Nietzsche ağladığında’sından David Farrell Krell’in daha az bilinen Nietzsche’sine kadar sayısız sanat eserine konu oldu, hatta başka dillerde başka yapıtlar da üretilmiştir mutlaka, gelecekte de üretilmeye devam edecek. Nietzsche her şeyden önce büyüleyici bir bilmece oldu hep insanlar için. Bu büyülenmenin zaman içinde bir saplantıya, hastalığa dönüşüp dönüşmediğini söylemek güç, bazı açılardan en çok korktuğu, ve hep karşı durduğu şeyin başına geldiği, kırılması gereken bir pta dönüştürüldüğü bile söylenebilir. En yanlış anlaşılmış eserlerinden biri olduğunu düşündüğüm Ecce Homo’da aforizmalarının çoğundaki gibi müphem ve çift anlamlı bir dil kullanmaksızın, gayet açık ve net bir şekilde putlara ve putlaştırmalara karşı herkesi uyarır oysa. Ama Olsen kendini Tanrı’nın soytarısı olarak adlandırmış filozofu idealize edip putlaştırarak sunmuyor. Aksine, çok az kişinin tanıdığı, fazlasıyla insan bir Nietzsche karşımızdaki-ki muhtemelen böyle neşeli ve özgürleştirici bir çekiçle ezilerek anlatılmak bu kıyamet düşünürünün de çok hoşuna giderdi. Lance Olsen’ın romanında tek bir Nietzsche yok aslında, birbiriyle zıtlaşıp çarpışan sayısız benlikler ve bu benlikleri bir arada tutan ölmek üzere bir beden var. “Başka bir yerde, karanlık bir odada, Friedrich kalbinin durmuş olabileceğini anlıyor, insanın ölmeden önceki son saatlerinin sonsuza kadar sürebileceğini düşünüyor. İçerisi sandığı yerin süreç içinde dışarıya dönüşebileceğini.” Filozofun son anları çok uzun sürmese de( en azından romanda), en az onları önceleyen, içsel ayrıntıları tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne serilen hayatı kadar büyüleyici betimlenmiş. Gel, ölürken bana eşlik et… Bellek tuhaflıklarla dolu; insanın varoluşu, yok oluşu, yaşamın ya da bilincin çözülüşü arasındaki ölümcül savaş Nietzsche’nin Öpücükleri’nin parçalı, eksiltili yapısıyla veriliyor. Nietzsche ölürken bütün hayatını yeniden yaşıyor, varoluşunun bütün ağırlığını yüklenerek yüzleşiyor onunla. Anımsananların gerçekliğinin fazlasıyla sorgulanabilir oluşu belki de Olsen’in temel meselesi. Bu yüzden gerçekle kurgu arasında sonsuzca salınarak değişken bir karışıma ulaşan, komiği ve trajiği aynı potada eriten o yaramaz, oyuncu üslubuyla belleğin dolambaçlı yollarını saydamlaştırıyor. Nietzsche bütün hayatını hatırlama çabalarken ya da yaşamı istem dışı geri sarmaya başlayan bir film makarası gibi gözlerinin önünden geçerken yaşadıklarının çoğunun ölmek üzere olan Nietzsche tarafından çarpıtılmış, mitleştirilmiş ya da varmış gibi gösterilmiş şeyler olduğunu görüyoruz; Olsen’in kitabın bir yerinde söylettiği gibi: “Zamansızlığı aşmak için zihnime zihnimle yazıyorum”. Hayatın kendisi bir edebiyat eseri kadar kurgusal aslında. Ünlü şairin dediği gibi dünya kocaman bir sahne. “Gel”, diyor bir yerde dalga geçer gibi, “ölürken bana eşlik et. Eğlendiririm seni. Sezar ve Pantagruel olduğumu bilmiyor muydun? Tarihi tam ortadan ikiye böleceğim ve sen o esnada gülmekten altına kaçıracaksın. Nietzsche’yi öldürmeyen güçlü kılıyor, bir yabancıya dönüşmesine neden oluyor”. Olsen filozofun tuhaf tavırlarını son derece şen şakrak bir tonda yeniden yaratıyor. Okur sonsuz bir Nietzsche çemberine ya da çeşitli, farklı boyutları olan Nietzscheler çemberine çekiliyor. Ama gelişigüzel yazılmış ya da gereksiz tekrarlara düşen bir roman değil Olsen’inki. Kesinlikle değil. Daha çok komik, müstehcen, gerçek üstü, aynı anda insanı hem rahatsız hem de allak bullak, hüzünlü, gülünç bir deneyim. Roman boyunca Nietzsche’nin yalnızca metafiziksel yolculuğuna değil, çözülüp dağılan bedeninin son derece güçlü, cesur ayrıntılarla anlatılmasından ötürü fiziksel yolculuğuna da tanıklık ediyoruz. Bedeni kötüledikçe düşünceleri de parçalanıyor. Bunlar grotesk ya da duygusal bir tarzda değil, tamamıyla, geri dönüşsüzce, acıtıcı biçimde insani bir üslupla tasvir ediliyor. Romanın başlarında Nietzsche hastabakıcı Alwine’i izliyor: “Lazımlığı bir tepsinin içindeki pazar sabahı tostu gibi kaldırıp üstüme sıçramamasına özen göstererek kapıya ilerliyor. Omzunun üstünden Fritz diye sesleniyor, seninle ne yapacağız? Güzel bir soru. Kapı açılıyor. Evren duruyor. Mekanik bir klik sesiyle tekrar kapanıyor. Her yerde, rüzgâr bir kavrayışa yuvarlanıyor. Her yer, sonu gelmeyen bir gürültüyle dolup taşıyor.” Bu pasajda Olsen Nietzsche’nin benliğin yörüngesi bedene olan inancını(idrarından dahi kopamayışını örneğin) ve bedenin doğasını nasıl sorguladığını inanılmaz bir yalınlıkla yansıtıyor. Olan biten her şey Nietzsche’nin kafasında-ruh insanın dürtülerini, önünde sonunda kendine dönen içgüdülerini tanımlayan bir sözcükten başka anlam ifade etmiyor. Ama bunun yanı sıra kitaptaki birçok yerde içtenliği su götürmez bir sevecenlik ve şefkat duygusu var ve Alwine ile Lisbeth gerçek niyetlerinin ne olduğu belirsiz bırakılsa da hasta filozofa koşulsuz bir sadakat ve bağlılık duyuyorlar. Olsen’in kırılgan, yürek parçalayıcı Nietzsche portresi artık ona riayet etmeyen bedeniyle korkunç bir karşıtlık oluşturuyor(kitap boyunca onu hayal kırıklığına uğrattığı için bedenini azarlıyor) ve filozofu önemseyen herkes gerçek anlamda dokunaklı bir tablo oluşturuyor. Franzsiska ve Elisabeth bu çökmekte olan bedeni her ne kadar korumaya çalışsalar ve Nietzsche yüreğinin derinliklerinde bir yerde onları sevse de, her ikisi de midesini bulandırıyor. Öyle şiddetli bir bulantı ki bu Nietzsche aklını sonsuz dönüş fikrinden alamamaya başlıyor. Annesinin ve kız kardeşinin bir şekilde ona döneceklerini biliyor. Elisabeth ve Franziska insan ırkını simgeliyorlar ve Nietzsche’yi o yüzden durmaksızın düş kırıklığına uğratıyorlar. Ona Meryem Ana’nın yağlı boya resimleri gibi alakasız armağanlar verdikleri geleneksel Noel kutlamalarından birinde Nietzsche yalnızca birilerine güvenme yetimize değil, aynı zamanda insanlığın sahip olduğu potansiyeli kullanamıyor oluşuna da içerliyor: “Friedrich sevimli paketi açarken, dünyada güvenebileceğim biri olsa ne güzel olurdu, diye düşünmüştü, insan olmanın gereklerini yerine getiren bir tek kişi. Ama dileği gerçekleşeceği yerde ailesi etrafına toplandı.” Ailesiyle hiç geçinememesine karşın Nietzsche hayatının son on bir yılını onlara bağımlı halde geçirdi. Zihniyle başka boyutlara geçmeyi başarsa da bedenindeki bitmek bilmeyen rahatsızlıkları onu bir bebek gibi bakıma muhtaç bırakıyordu. Ne ironiktir ki, Elisabeth onu ancak bu durumdayken ikonlaştırıp Falstaff gibi bir aptala değilse de, utanç vericibir kişiye dönüştürecekti. “Alwine herkes bir dahinin nasıl göründüğünü merak ediyor,diyor Çok güzel bir şey, değil mi? Ama onlar gelmeden yemek yiyip banyo yapmalıyız.Aç ağzını. Bana o muhteşem düşüncelerinden birini anlat.Kaşık sımsıkı kapalı tuttuğum dişlerimi çarpıyor.Homurdanmaya başlıyorum, sallanan yatakta sarışın bir hayvan.Kaşık geri çekiliyor.” Nietzsche üst-insan ya da Zerdüşt olarak değil kaynağı belirsiz bir acının kurbanı olarak ölüyor.Elbette bu durum tüm yaşamının böyle geçtiği anlamına gelmiyor. Zaten Olsen’in de belirttiği üzere Nietzsche’nin yarattığı felsefenin kendisi başkalrını umutsuz birer karamsar haline getirecek denli şiddetli acıların üstesinden gelebildiğinin en büyük kanıtı. Olsen’in Nietzsche’sine göre: “her cümle bir öpücük, her paragrafsa bir kucaklaşma”. Ama cümle büyük fikirler için fazla narin bir sözcük olduğundan Nietzsche onları ‘dişler’olarak adlandırmayı seçiyor. “Schopenhauer’un cümlelerinin diğer filozofların kitaplarındaki gibi köşeli olmadığını ve düşünürün mürekkep yerine barutla yazdığını fark ediyorsun. Bunlar cümle bile değil cümle çok hafif kalır bunlar diş.” Herkesin duymak istediği o büyük düşünceler insanı ısıran şeyler; artık öpücük olmaktan çıkmış, azı dişlerine, köpek dişlerine, yirmilik dişlere dönüşmüşler. Wagner’in korktuğu, Hitler gibilerinse hiçbir fikrinin olmadığı şey tam da bu ‘dişler’ işte( Hitler’in önde gelen biyografilerinde Nietzsche’nin adı çok az geçer. O daha çok Wagner’in Yahudi karşıtı görüşleri ve İncil öğretileriyle ilgileniyordu. İntikam Tanrısı fikri ona devleti ve Almanlar’ı küçümseyen bir filozofunkinden daha yakın geliyordu. Nietzsche’yi iyice çiğneyip şehirlerimizi ‘Vezüv’ün eteklerinde kurmamamızı’ isteyen bu adamı bütün canlılığı ve tekinsizliğiyle tüküren Olsen’in cümleleri de ısırıyor insanı. Romandaki en acıtıcı, zalim ve unutulmaz bölümlerden birinde Nietzche Wagner’i hem sadist bir dişçi, hem de babası olarak görür sanrısında. İğrenç sahne başlamadan önce Wagner-Karl Ludwig şöyle diyor: “çocuk yapmak, diyor, anne babaların yetersizliğinin en büyük göstergesidir”. Bu cümle Nietzsche’nin kendi ailesine hissettiklerinin bire bir yansıması gibidir. Konuşan, var oluşunu öyküleyen belleğidir ama zihnin gerçekte olan bitenlerden farklı olarak kendi hikâyesini anlattığı durumlar ve gerçekten olmuş olanı düşlenen ya da kurgulanandan ayırmayı becerip beceremeyeceğimiz sorusu Olsen’in tekrar tekrar döndüğü temel sorunsallardan biridir. Wagner-Karl Ludwig yumruğunu zorla oğlunun/havarisinin ağzına soktuğunda, ‘ dişlerinin her birinin zamanı geriye döndürme gücü olan incilere benzediğini’ söyler ve ardından geriye tek bir diş kalmayıncaya kadar bu incileri şiddetle söküp oğlunun-havarisinin kanıyla kaplı oldukları halde kendi ağzına yerleştirir. Bu kısacık sahnede Olsen hem Nietzsche’nin Wagner’le karmaşık ilişkisini ve babasına beslediği derin sevgiyi, hem ‘dişlerine’ hayranlıkla karışık bir korku duyup onu kalıtımsal ırk-bilimden faşizme kadar her şeyin sorumlusu, günah keçisi ilan eden 20. yüzyılın Nietzsche’ye bakışını, hem de bu yüzyılda yazılmış en önemli eserlerdeki Nietzsche etkisini büyük bir ustalıkla ortaya koyuyor. Olsen basit yanıtlarla yetinmeyecek kadar bilge ve derin görüşlü. Tek bir adamı bütün insanlığın hatalarından sorumlu tutmayacak kadar da zeki. İntikam arzusu, cezalandırma isteği ya da darağacına çıkartılacakları yok etme dürtüsünü aşmaya çalışan filozof değil, insanlığın içindeki insanca, pek insanca şeydir. Wagner, Nietzsche’nin hayatındaki önemli figürlerden yalnızca biri. Lou-Salome, Paul Ree ve diğerleri Nietzsche’nin her şeyin birbirine karıştığı, eğilip büküldüğü, sarmalandığı son saatlerinde ortaya çıkıp filozofun belleğinden ve Olsen’in projektöründen gelişigüzel geri saran bir film şeridi gibi, ama bütün şiirselliklileri ve açıklıklarıyla geçiyorlar. Stan Brakhage’ı Nietzsche ölürken yanında olduğunu düşünsenize. Roman çizgisel değil, dalgalı, dolambaçlı çemberler biçiminde ilerliyor. Buna karşın asla bulanık değil, aksine kendi mantığını, rüyaların ya da ölümün o ele avuca gelmez ama hatasız mantığını, başka bir deyişle içgüdüsel ve fantastik, insanı elektrik gibi çarpan bir akıl dışılığın yörüngesinde salınıyor. Nietzsche’nin yaşamı traji-komik bir tiyatro oyunu gibi, son derece etkileyici bir üslup, düş gücü ve zekâyla aktarılıyor. Roman Nietzsche’nin yalnızca ölümünü değil, aynı zamanda kendi düşüncelerinden doğan radikal bir deneyimi, dolayısıyla ve büyük bir incelikle de sonsuz geri dönüş fikrini yansıtıyor. Nietzsche’nin Öpücükleri prizmatik, süreksiz, sonu olmayan bir kitap. Nietzsche ölürken, zaman öne arkaya bükülebilen bir şeye dönüşüyor. Bilincindeki çözülmeler birinci tekilden, ikinci ve üçüncü tekile sıçrayan, oradan parçalı bir bilinç akışına ve en sonunda Nietzsche son nefesini verip beden ya da ruh olarak değil, yalnızca ve yalnızca düşünce olarak hep bizimle kalmak üzere bu dünyadan ayrılırken zamanın kaybolduğu bir anlatıma geçen değişik öyküleme teknikleriyle veriliyor. Zamanın münferitliği metinde durmadan yinelenen cümleler, yarım bırakılan diyaloglar, sayfanın ortasına soyut bir ressamın fırlattığı boyalar gibi yapışmış sözcüklerle sağlamlaştırılıyor. Olsen’in anlatımı fazlasıyla güçlü, ışıltılı, kristalimsi ve Nietzsche’nin taklit edilmesi imkânsız tarzını ve ruhunu hayranlık verici bir ustalıkla aktarıyor. Roman Thelonius Monk’un piyano sonatları kadar gevrek ve parlak bir üslupla yazılmış. Hayatının son on bir yılında, hele ki son saatlerinde Nietzsche’nin zihninden yahut bedeninden neler geçtiğini tam olarak bilmek mümkün olmasa da Olsen bu anları yeniden kurgulayarak onlara farklı bir ışık tutuyor. Nietzsche kitabın bir yerinde öğretmenlik yaptığı yılları hatırlıyor. Bir gün öğrencilere ders anlatırken birdenbire “ bazı insanlar için bilinç kesinlikle yalnız girilmemesi gereken tehlikeli, çok katlı bir apartman.” diye düşündüğünü anımsıyor. Gerçekten çok az kişi bilincinin derinliklerine adım atmaya cesaret edebilmiştir ve kimse o sınırları Nietzsche denli zorlamamıştır. Çoğumuz karanlık yollarda yürürken yanımızda birilerinin olmasına ihtiyaç duyarız. Kaldı ki heen her seferinde yamaçlarda dolaşır, derinlere girmekten çekiniriz. Nietzsche bir uçurumla bakıştı, Olsen de o uçurumu bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriyor. Tam anlamıyla “bilincin dirilişi” bu ve biz Nietzsche’nin zihninin tehlikeli, büyüleyici, şaşırtıcı odalarında dolaşırken Olsen’in vermeye çalıştığı imge de bu diriliş. Nietzsche’nin maskeleri yalnızca başka maskelere açılıyor, kendisiyse bir bilmece, soruları asla yanıtlanamayacak bir sfenks olarak kalıyor. Gelin ve ölürken Nietzsche’ye eşlik edin. Lance Olsen’ın ve Nietzsche’nin ve Nietzsche’nin ve Nietzsche’nin çağrısıdır bu. Öykü başlasın! |
||
|
||
| hımmm olumunun ardından cok yazara ıthafen kıtap yazıldı ama hcı bırının lezzetı nıetzsche ye yazıalnalrkadar olmadı sımdı onumuzde yenı ve ıddıalı bır ıthaf var okumayı dusundurdunuz bana ozllıklede Her cümle bir öpücüktür, her paragrafsa bir kucaklama... cumlesı iddialı gırısınız sembolu olsun.... |
||
|
||
Nietzsche ismi geçmişken atlamıyım dedim bu topici..onun üzerine yazılan Nietzsche Ağladığında, okuduğumda hayatımı düşüncelerimi tamamen değiştiren tek kitaptır..bi ara baya bi okumuştum nihilizm ve Nietzsche üstüne hatta rüyama falan girmişti oturup sohbet ederdik falan ..o yuzden tek geçerim bu şahsiyeti..
|
||