|
||
| kesinlikle haklısın..en küçük bi olay olmaması bile takdir edilmelidir.düşünsenize,akp binasının önünden gecerlerken bile sözlü sataşmaların dışında binaya zarar verilmemiştir.. | ||
|
||
| Fazla konuşmak istemem ama tertip komitesinde bir "Cuntacı" bulunan ve bu "Cuntacı" yı kürsüye çıkaran; Tuncay Özkan adlı aklı evvelin kürsüye çıkıp ordu göreve diye bağırmasını alkışlayan; 12 Nisandaki Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasından sonra harekete geçen ve gece yarısı muhtırası sonrası meydanlarda ya da kürsüde bu muhturayı olumlayan bir miting sizce demokratik midir? AKP demokratik bir parti olmayabilir ve değildir de... Recep Tayyip Erdoğan demokratik biri olmayabilir ve değildir de... Bu ikisine ne kadar inanıyorsam o mitingin kendisinin de demokratik bir miting olduğuna inanmıyorum... Hükümet daha önce Tüpraş'ı anti-demokratik bir yolla Ofer'e palazlarken bu mitingçiler neredeydi? Hükümet ve Genelkurmay Eğitim-sen üzerinde baskılar kurarken bu mitingçiler neredeydi? Daha dün 1 Mayıs gösterilerinde Emekçi/İşçi'lerim halini gördük, acaba 29 Nisan mitingçilerinin dünkü eylemcilerden farkı neydi? Bir düşünün arkadaşlar, eğer bulursanız cevabı kimin ne tarafta olduğunu, kimin demokratik olduğunu, kimin takkiyeci olduğunu, kimin hangi sınıfın temsilcisi olduğunu göreceksinizdir... |
||
|
||
| hayır, mustafa özaslan da değil.. ateş hırsızı... Alıntı ben de darbe karşıtıyım ama AKP liler biz içinde değil. açıkçası sinsi sinsi yerleşen bir şeiattansa darbeyi tercih ederim. böyle giderse, yani siz AKP'ye muhalif mitingleri darbe yanlısı diye nitelerseniz, AKP'ye ORDU'dan başka alternatif kalmayacak ve darbe olsun istemekten çekinmeyeceğim, misal ben.. Uyarı: Siz mesajınızı yazarken yeni bir mesaj daha gönderildi. İsterseniz gönderilen mesajı okuyun cumhuriyet devrimleri olmadan 1 mayısı kutlayacaksın öyle mi? ![]() madem hiyerarşi çıkartıyorsun.. önceliğin hangisi olduğunu kabul et.. duyarlılığı da ona göre hesap et.. |
||
|
||
cumhuriyet devrimleri olmadan 1 mayısı kutlayacaksın öyle mi? Alıntı:![]() madem hiyerarşi çıkartıyorsun.. önceliğin hangisi olduğunu kabul et.. duyarlılığı da ona göre hesap et.. 1 Mayıs İşçi Bayramı, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İran'ın başkenti Tahran'da da coşkuyla kutlandı. Polis, her yıl olduğu gibi işçilerin yürüyüş yapmalarına izin vermezken, binlerce işçi sabahın erken saatlerinden itibaren Tahran'ın Şehid Şirudi Stadyumu'nda toplandı. Taşıdıkları pankartlarla maaşlarının artırılması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesini isteyen İranlı işçilerden bir grup gösterilerini sokağa taşıdı. Bunun üzerine polisler olaya müdahale etti. Sokakta gösterilerine devam etmek isteyen işçilerin, "Çalışma bakanı istifa", "Filistin'i bırak bize bak" sloganları atarak hükümetin ekonomik politikalarını protesto ettiği gözlendi. Polisin dağılmaları yönündeki uyarılarını dikkate almayan grup polisin müdahalesiyle dağıtıldı. (SS-CY-CY-HO-D) (İhlas Haber Ajansı) 01.05.2007 12:22 Sanırım bu sana bu bir fikir vermiştir... |
||
|
||
| evet,bayağı demokratik olmuş.. | ||
|
||
Alıntı Fazla konuşmak istemem ama tertip komitesinde bir "Cuntacı" bulunan ve bu "Cuntacı" yı kürsüye çıkaran; Tuncay Özkan adlı aklı evvelin kürsüye çıkıp ordu göreve diye bağırmasını alkışlayan; 12 Nisandaki Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasından sonra harekete geçen ve gece yarısı muhtırası sonrası meydanlarda ya da kürsüde bu muhturayı olumlayan bir miting sizce demokratik midir? AKP demokratik bir parti olmayabilir ve değildir de... Recep Tayyip Erdoğan demokratik biri olmayabilir ve değildir de... Bu ikisine ne kadar inanıyorsam o mitingin kendisinin de demokratik bir miting olduğuna inanmıyorum...
|
||
|
||
bu arkadaş demokratik bi miting olduğuna inanmamış,ama inanan milyondan fazla insan varmış ..inanalar ve inanmayanlar konusu yani
|
||
|
||
hee, bi de aklı evveller mevzusu
|
||
|
||
Alıntı açıkçası sinsi sinsi yerleşen bir şeiattansa darbeyi tercih ederim. böyle giderse, yani siz AKP'ye muhalif mitingleri darbe yanlısı diye nitelerseniz, AKP'ye ORDU'dan başka alternatif kalmayacak ve darbe olsun istemekten çekinmeyeceğim, misal ben.. Bravo ya, darbecilik bizim dinazorların hobisi zannediyordum, meğerse aydınlık (!) yeni nesil de atalarının izlerini sürmektelermiş... Ne şeriati yaw, ne fobik tiplersiniz siz ya hu! |
||
|
||
homofobik bunlar sayın denge, demokrasifobik asıl
|
||
|
||
| tüm haklarından vazgeçmiş emekçi iran kadınlarının 1 mayıs'ı kutlu olsun ? bu ne ya gazete tuvalette de okunur efendiler.. bilmem anlatabildim mi?? |
||
|
||
![]() Yalnız değilmişim Atam; dekolte tişörtümü beğendiniz mi?' Perihan Mağden Keşke ben de Kemalist Dininin bir mensubu olsaydım. Her daim vesayet altında bir çocuk gibi yaşasaydım. O zaman Anıtkabir'in mermerlerine başımı dayar, bi yandan mermerleri öperken iki yandan 'Çok yalnızım Atam!' derdim. Mozoleden ses gelirdi: "Yalnız değilsin! Kendini benim vekilim telakki eden Büyükanıt paşan, kendini benim partimin başı kabul eden Baykal amcan, senin gibi hissseden yüz binlerce demokrasi özürlü kardeşin var." Bu cevap üstüne ben de hemen deseni ay yıldızdan oluşan dekolte/streç bir tişört edinir, bayrak temalı kepim, 'de' ve 'da'ların ille de ayrı yazılamadığı pankartlarımla Çağlayan'a akardım. Orda Alara Uzan'ı alkışlayan mitingçilerimle bütünleşir "Yoksa bu milletin müstehak olduğu lider Cem Uzan mıdır? Konuşurken dişleri uzuyor Kırmızı Başlıklı Kız'daki kurt gibi: ne güzel!" diye düşünerek evime dönerdim. Pazartesi sabahı, evimin en yakınındaki pastanede 2 mitingçi hanımefendi beni tanıdılar ve allem edip kallem edip bir gün önce katıldıkları Çağlayan mitingine sözü getirdiler. Ben 1 şeyler söyledim: Makûl ve mazbut şeyler. Yalnızca yazılarımda aşırı olabiliyorum. Esas Hayat'ta çok korkuyorum insanlardan. Onların görüşlerinden. Hanımefendilerden biri korkumu haklı çıkardı: "Haklısınız, Perihan hanım da; bizim milletimiz eğitimsiz bir millet. Gelsin, Askeriye yönetsin bizi," dedi. GELSİN ASKERİYE YÖNETSİN BİZİ! O nümayişlerden çıkarılacak 'ceviz' budur! Deniz Baykal "Anayasa Mahkemesi yürütmeyi durdurma ve iptal kararı almazsa, Türkiye tehlikeli bir kriz ve çatışma ortamına sürüklenecektir" dedi. Diyebildi! (Anayasa Mahkemesi de onu, 'düş kırıklığına' uğratmadı varolsun.) Şimdi Türk Ceza Kanunu'nda 288 numerolu bir madde var: "Yargıyı etkilemeye teşebbüs" diye. Ben bu maddelere karşıyım: Lastik gibi çekilebilen, son kertede düşünce ve ifade özgürlüğünü ketleyen maddeler bunlar. Geçen sene davası 8 yıldır devam etmekte olan Pınar Selek'le ilgili yazım nedeniyle 288'den yargılandım. Beraat ettim ve Cemil Çiçek'e kalırsa, bu bana yetmeli. Oysa benim ne kadar teşebbüs edersem edeyim, Pınar Selek davasında ya da herhangi bir davada yargıyı etkilemem söz konusu değil. Ancak 'ana muhalefet' partisi lideri olan ve Kopenhag Kriterleri yerine Kanadoğlu Kriterleri'ne uyumlu yaşamamız gerektiğini yerinde tespitiyle 367 'engelini' yaratıklandırmış bulunan Deniz Baykal'ın yankı yankı yankılanacak bu sözlerinin yargıyı etkilemesi söz konusuydu. Ben şimdi Baykal'ın neden (benim gibi) 288'den yargılanmadığını merak ediyorum. Ancak cuma günkü yazısında Murat Belge'nin belirttiği gibi: "Yalnızca o ceza kanununun görünmez mürekkeple yazılmış, onun için de bizim göremediğimiz bir fıkrası daha olmalı. 'Bu maddeden yalnızca etkilemeyi başaramayanlar yargılanır. Başarıyla etkileyenler konusunda hiçbir şey yapılmaz.'" Aynen öyle! Diyelim yargıyı NE DENLİ etkileyebileceği hususunu tartışmaya açamayacağımız Büyükanıt, Şemdinli Davası üstüne öyle laflar etti, öylesine Etki Heyelânı yaratabilecek denli taraflı görüşlerini bizlerden ve Yargıçlarımız'dan esirgemedi ki, Büyükanıt neden yargılanmaz 288'den de, ben yargılanırım- Soru işareti. BİR TEK Diyarbakır Barosu suç duyurusunda bulundu Sn. Büyükanıt'la ilgili yargıyı etkilemeye teşebbüs etmekten. Bunlar da 'fantezi' girişimlerdir pek tabii ki. Zira bırakın yargıyı etkiledi/etkilemedi tarzı çocuksu serzenişlerimizi geçen cuma gecesi on biri geçe internet sitesinden e-postallama yöntemiyle 'aklımızı başımıza getirmiş bulunan' Yüce Askeriyemiz, nasıl bitiriyor e-muhtırasını? "Ne mutlu Türküm diyene!" diye de değil. "Ne mutlu Türküm diyene demeyeni oyarım haaa!" diye nerdeyse, bitiriyor. Anayasa'nın bağımsızlığıyla ilgili 138. maddeden de yargılamayacağız Büyükanıt Paşa'yı yani, 288. maddeden de. Ayarımız yapıldı: Kopenhag Kriterleri'ne tebelleş olmanın bize kaç üniforma büyük geldiğini gördük. Şimdi saadetten yeni parlatılmış Reşat altını gibi (Cumhuriyet altını mı demeliyim?) parlayan Deniz Baykal'ın nasıl bir demokrasi tıkacı ve manipülasyon şehzadesi olduğunu her akşam ana haberlerde izlemek ve ömrümde gördüğüm en karizma yoksunu kişilerden olan Zeki Sezer'le 'birleşip' birleşemeyeceklerini izlemek kaldı geriye. Bu müthiş 'sol' partiler birleşsin de Tandoğan/Çağlayan mitinglerine katılan 'Akacak bir mecra bulduk Atam' isimli kalabalık demokratik tepkilerini sandıkta dillendirsinler; değil mi efendim? "Yazlıkta değil, sandıkta!" Artık '367 Kuralı' sayesinde Meclis'ten cumhurbaşkanı çıkarma olanağımızı sonsuza dek (Türk Sonsuzu: şu sıralarda, demek oluyor) kaybettiğimize göre ve bu Baykal, bu Erdoğan parti içi demokrasiyi pek tabii ki inşa etmeyeceğine, yüzde onluk baraj pek tabii ki kaldırılmayacağına göre- 22 Temmuz'daki seçimden nur topu gibi oylarını arttırmış bir AKP çıkar; e o zaman da internetten muhtıralanmakla kalmayız. Kadiri Mutlak Askeriyemiz'in 'ge' planı devreye girer. Zira verdikleri 'işaret' doğrultusunda hareket edebilecek 'seviyede' değil madem milletimiz. "Buyrun Paşam: açık açık idare ediniz!" Erman Toroğlu. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=220388 |
||
|
||
| Gün Zileli Gazeteciliği mizacıma uygun bulmam. Köşe yazarlığından da hoşlanmam. „Bu köşe yazarları her allahın günü yazacak konuyu derden bulurlar“ diye düşünürüm. Ne var ki, son gelişmeler içinde, ben de, her gün olmasa da, neredeyse iki üç günde bir bir yazı yazarken buluyorum kendimi. Gerçekten, irademin dışında yazmak zorunda kalmak gibi bir durum bu... Türkiye’de, olur olmaz yerlere cami yapılmasına karşı çıkabilirsiniz. Ama olur olmaz yerlere Atatürk heykeli yapılmasına karşı çıkmak biraz zordur. Türkiye’de dinsiz olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ama Atatürk’e karşı olduğunuzu söylemek biraz yürek ister. Türkiye’de bir kadının başı açık olduğu için herhangi bir idari soruşturmaya uğradığını duymadım. Ama türban takmak devlet dairelerinde, üniversitelerde idari soruşturmaya uğramanıza yol açabilir. Zirvedekilerin Çankaya‘yı ele geçirmek için tepişmeleri beni hiç ilgilendirmiyor. Bir anarşist olarak beni ilgilendiren, Çankaya’nın bütünüyle ortadan kalkması, yani devletin sona erip, yerini özgür halk komünlerinin almasıdır. Uğrunda gerçekten mücadele edilmesi gereken amaç budur benim için. Dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelen laiklik de beni ilgilendirmiyor. Bir tanrıtanımaz ve dinsiz olarak beni ilgilendiren, dinsel önyargıların insanların zihninden ve yüreğinden bütünüyle silinip gitmesidir. Elbette bu zorla olmaz. Uzun vadeli bir uyanış ve bilinçleniş sürecidir bu. Bir tanrıtanımaz ve dinsiz olarak nasıl dinsizlik hakkını savunuyorsam, bir dindarın inanç özgürlüğünü de sonuna kadar savunurum. Laikliği savunan birisinin dinsel baskıya uğramasına da aynı kararlılıkla karşı çıkarım. Keza, Malatya’da olduğu gibi, Hristiyanlık propagandası yapana, İslami bağnazlığın yaptığı saldırıya da direnirim. Özgürlükçülük bunu gerektirir. Ordu ve devlet, dini de laikliği de, iktidar tekelini elinde tutabilmek ve kitleleri manüple edebilmek için işine geldiği şekilde kullanmaktadır. 1978 yılında, Maraş’ta üç gün boyunca devam eden Alevi katliamını seyreden bu ordudur. 12 Eylül’den sonra, cezaevlerinde, yemeklerden önce siyasi mahkûmlara zorla dua okutan bu ordudur. Okullarda din dersini zorunlu kılan bu ordudur. Alevi köylerine zorla cami yaptıran bu ordudur. Kürt halkına karşı Hizbullahı gizlice besleyen ve büyüten bu ordudur. Bugün, en ücra kasabalarda türbanlı küçük kızların tiyatro oyunu oynadığını tespit edecek kadar her yerde gözü kulağı olan bu ordu, Sıvas’ta günler önce hazırlanan islami pogromu nedense „tespit edememiş“ ve Madımak otelinde insanların canlı canlı yakılmasını bile bile uzaktan seyretmiştir. Çağlayan’daki eli bayraklı gösteriye coşkuyla katılan kalabalıklar acaba bu gerçeklerin üzerinde ne kadar düşünmüşlerdir. Ordunun icazetiyle meydanlara dökülüp kahramanlık taslamak kolaydır. AKP’ye karşı kükreyen o kalabalıklar, iki gün sonra, 1 Mayıs’ta, aynı AKP’nin Valisinin ve polisinin copları ve tazyikli suları karşısında neredeydiler? Oraya sadece AKP’yi değil, tüm egemenler sistemini karşılarına alma yürekliliğini gösteren insanlar gitti sadece. Doğal olarak da sayıları milyonlara ulaşmıyordu. Milyonlara varan kalabalıkların karşısında Evrensel gazetesinin, Radikal ve Birgün’ün kimi yazarlarının bacaklarının titremesi düşündürücüdür. Liberalizm ve sosyalizmle Kemalizm arasında bir takım iç bağlantılar vardır. Bunlar, siyasi arenada karşı karşıya gelseler de, aslında temelde o kadar da büyük bir zıtlık içinde değildirler. Evrensel, birdenbire bu çılgın kalabalıkta „olumlu“ yanlar buluvermiş, Birgün’den Doğan Tılıç da öyle. Hatta Doğan Tılıç, atılan sloganlara bakıp çılgın kalabalığın „humor“unu da beğenmiş. Oysa atılan sloganlar, AKP’lilerin zekâ ve kültür düzeyine uygun bir bayağılıktan öteye gitmemiştir. Kalabalıklar karşısında temel ilkelerini hemencecik unutmaya pek teşne solcularımız, kalabalıkta olumlu bir şeyler bulmak için çırpınıp, "takunyaya da, postala da“ karşıyız sloganını ön plana çıkartmışlar. Oysa postala gerçekten karşı olanlar, postalın ökçesi altında yapılan, aşırı milliyetçi, güdümlü bir gösteriye katılmazlardı. Bu sloganda samimiyet yok, „istemem ama yan cebime“ var. Cesaret, kalabalıkların yanılgılarına direnebilmektir. 1930‘lu yılların Almanya‘sında bu cesareti çok az insan gösterebilmişti. Sonuçlarını biliyoruz. http://ronahi.net/index.php?q=aHR0cDovL3d3dy5rb3h1ei5vcmcvbmV3cy84NS5odG1s |
||
|
||
| Mitingler ve laiklik BASKIN ORAN "Tam bağımsızlık" ve "antiemperyalizm"den sonra, mitinglerin tahlilini esas sloganla tamamlayalım: Laiklik. Mitinglerin temel ayırıcı özelliği, rahat giyinmiş ve rahat davranan kadınlar. Bunlar ilk iki sloganla değil, laiklikle ilgiliydi. Bundan anladıkları da, doğal olarak, kimse karışmaksızın rahat olmaya devam edebilmekti. Nasıl üniversiteye giden kimi kızların başı "laikler" tarafından zorla açtırılıyorsa, onlar da kendi başları "dinciler" tarafından zorla kapattırılır diye korkuyorlar ve buna tepki gösteriyorlardı. Tabii, her korku gibi, bu da onları tutarsız olmaya itti: Akranları kızlara zor kullanılmasını ve kendilerine kullanılmamasını talep ediyorlardı.Oysa, mitingleri düzenleyenler ve kürsüden konuşanlar kendi içlerinde tutarlı idiler: Korkuları değil, somut hedefleri vardı. Ama, buraya gelmeden önce, konumuzla ilgili temel bilgilere bakalım. Laiklik ve sekülerlik nedir? Laik, Latince 'laicus'tan geliyor. 'Clericus'un yani ruhban sınıfının dışında kalan, sokaktaki insan demek. Bunu kullanan devletler, başta Fransa olmak üzere, feodalitenin ve Kilise'nin bir zamanlar güçlü olduğu Katolik ülkeler. Laiklik/laisizm de, dinin etkisini silmeyi hedefleyen devlet politikasının adı. Bu devletler laiklik konusunda daha hassas. Laik de zaten devlete ilişkin bir sıfat. Seküler, Latince çağdaş anlamına gelen 'soeculum'dan geliyor. Bunu kullanan devletler Protestan ve Anglosakson. Feodalitenin ve Kilise'nin gücünü uzun bir altyapı devrimiyle kırmış olan İngiltere ve ondan türeyen ülkeler (ABD, Avustralya, vb.). Nitekim, İngiltere Kralı VIII. Henry'nin Kilise topraklarını gasp edip soylulara satması yani 'millileştirmesi' olayı, bu gaspın Fransa'da yapıldığı 1789'dan tam 2,5 asır önce. Toplumlarının din etkisinden kurtulmuş olduğunu, devletin değil toplumun bir sıfatı olan seküler (secular) terimiyle ifade ediyorlar. Toplum sekülerleşince sert bir politika olan laisizm gerekmiyor. Buralarda (göçmenlerin dini olan İslam dışında) dinden korku yok. İkisinin ortak noktası şu ki, dinsel ortamları Katolik ve Protestan diye çeşitlilik (=denge) arz ettiği için devletin karşısına "yekpare" bir din kurumu çıkamamış. Dolayısıyla, toplumun sekülerleşmesi kolay olmuş. Bizim Türkiye ise bambaşka bir üçüncü tür: Kilise emsali bir İslami kurum tanımamış. Hatta Sünni İslam'ı daima devletin pençesi altında tutmuş (Sultan>Şeyhülislam). Ama feodal yapıyı tasfiyeye ancak bir üstyapı devrimiyle (Kemalizm) teşebbüs edebildiği için dinsel tortular duruyor ve korkutuyor. Daha önemlisi, dinsel çeşitlilik ortamının yokluğu yüzünden Türkiye, din kurumunu karşısına koskoca bir yekpare blok olarak almış. Neden bahsettiğimizi iyi bilelim: Öyle bir devletin laiklik politikasından bahsediyoruz ki gayrimüslimleri ya öldürerek (1915), ya göndererek (1923), ya korkutarak (1934 Trakya olayları), ya pogromlarla (6-7 Eylül 1955), ya mülksüzleştirerek (1942 Varlık Vergisi, '1936 Beyannamesi'), ya sınırdışı ederek (1964) durmadan tasfiye etmiş. Üstelik, dinsel çeşitliliğin öteki kanadını yani Alevileri de sürekli bastırmış, sisteme zinhar almamış ve hatta pogromlarla öldürülmelerine seyirci kalmış: 1978 Kahramanmaraş, 1979 Çorum, 1993 Sivas. Böyle bir laiklik politikası, başarısız olmak için yoğrulmuş sanki. Devlet bir yanda, dağ gibi Sünni İslam bir yanda. Tabii ki sürekli zor kullanacak. Zora kaldın mı, bil ki mağlupsun. Lahasümüt Dönelim mitinglere. Bu durumda beklersiniz ki kürsüdekiler bu 'yekparelik' durumundan rahatsız olsunlar. Sünni İslam'ın bir miktar dengelenmesi için dinsel çeşitlilik talep etsinler. Üstelik, dünyadaki tüm laikler gibi insan ve azınlık haklarını savunsunlar. Çok beklersiniz. "Din elden gidiyor" diye bir açıklama var, sanırsınız şeriatçılar söylemiş. İmza: Rahşan Ecevit. Bunu 'Rahşan elden gidiyor' diye espriyle geçiştirseniz, yani "sesini benzetseniz", bu sefer "Hıristiyan misyonerliği başını alıp gitmektedir" ve "Elimize bedava İncil tutuşturuluyor"ları ne yapacaksınız? Bu son ikisi Vakit gazetesinin başmakalesinden değil, Prof. A. Işıklı'nın Tandoğan ve İzmir nutuklarından. Yine İzmir mitinginde aynı hoca, Hrant'ın cenazesinde "Hepimiz Ermeniyiz" diyenleri kınıyor. Acaba dünyanın herhangi bir yerinde, tehdit saydığı egemen dini zayıflatmak için, onun rakibi olan azınlık dinine saldıran laikler var mıdır? Bu acayipliğin çok net iki sebebi var: 1) Bu 'laikler' aslında Millet-i Hakime ideolojisinin militanları. Kafalarındaki Türk falan değil, farkında olmadan LAHASÜMÜT. Laik olmak şartıyla Hanefi, Sünni, Müslüman, Türk (bkz. "2007: Korku ve Umut", Radikal İki, 29.04.2007). 2) Bu "laikler" aynı zamanda ödün vermez birer "tam bağımsızlıkçı" ve "antiemperyalist". Katledilen gayrimüslimler ve papazlar bizi sömürgeleştirmek isteyen emperyalist Batı'nın ajanları oluyorlar. 2007'deki "laiklik"i anlayabilmek için şu tahlileri yapmak lazım. 1) "İki tür küçük burjuvazi" ayrımı: Devamlı bir 'orta sınıf' terimidir gitmekte ama, bendeniz Marksist terminolojiyle yetiştim. Küçük burjuvazinin iki kanadı vardır: Okumuş ve Okumamış. Birincisine "aydın" diyoruz, ikincisine de "esnaf". Okumuş olanının illâki üniversite tahsilli olması şart değil, ama hayatını sermayesi yerine okumuşluğuyla kazanması şart. Eşim Feyhan'ın eczacılıktan sınıf arkadaşının diş hekimi kocası bugün baba mesleği olan fırıncılık yapıyor; ikinci türe girer. Bugün bize "laik-dinci" kavgası diye takdim edilen olay işte bu ayrımla ilgili. İkincilerin zavallı saçmasapanlıkları yüzünden öyle algılanıyor ama, temelde dinle ilgisiz. İki sebepten: Birincisi, bu kavga bu iki kanadın iktidar mücadelesi. Yani sınıf-içi bir sınıf kavgası. Eğer çok isterseniz, bir kentli-kasabalı veya merkez-çevre itişmesi. 'Kemalist' dediğimiz yerleşik ve eski seçkinler bir yanda, AKP'nin temsil ettiği yeni seçkin olmak için yanıp tutuşanlar diğer yanda. Molière yerleşik ve eski seçkinler olan aristokrasi karşısında aşağıdan güldür güldür gelen ve kendine 'güneşte bir yer' isteyen 'kıro'ları Kibarlık Budalası gibi başyapıtlarla aşağılamıştı. Molière çıkarmak zor; jogging yapan bir başıbağlı görünce dudak bükmekle idare ediyoruz. İkincisi, mesele 'din'i kullanmaksa ikisi de kullanıyor: 'Dinci'ler Sünni İslam'ı, diğerleri de ulusalcılık denen laik din'i. Hatta, birinciler ikincilerden çok daha hızlı evriliyor!Bu arada da büyük burjuvazinin derdi, aman bunlar çekişirken ipi koparmasalar bari... 2) "Düzenleyenler ile katılanlar" ayrımı: Katılanlar, özellikle kadınlar, fiesta kültürü olmayan bu ülkede ilk kez fiestaya çıktılar. Alınlarında "İzindeyiz" bantları, yüzlerinde Atatürk maskeleri, bayrağı harmani gibi sarınarak, marşlarla, şarkılarla. Amaçları, korkudan kurtulmak. Düzenleyenlerin amacı tam tersi: Korkuyu sürdürmek. Bu sayede laiklikle kitlelere, ulusalcılıkla aydınlara tahakküme devam. Gayrimüslimi, Kürt'ü, AB'yi, Batı'yı düşman ilan ederek. Bizi sömürge yapıyorlar, diyerek. Darbe yapılamayacak kadar gelişen bir ülkede müdahale'nin yeni "meşruluk" temelini "Koruma-kollama"dan mecburen "Meydanlarda toplanan Atatürkçü milyonlar!"a kaydırmaya çalışarak... http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7102 |
||
|
||
| Atam çok kilo aldım katılamayacağım, ancak çarşaf la olurdu o da karizmayı çizer.. .....maden işte... |
||