|
||
| ...yağmur hıçkırıyor kaldırımlarda, su birikintileriyle çevrili sısıklam bir serseri yol taşlarının ezdiği sokakların cesedini yalıyor ve kül rengi kirpiklerine evet !- buzlar halinde sarkan kirpiklerine evet!- yaşlar boşalıyor kapalı gözlerinden olukların.... |
||
|
||
| OMURGANIN FLüTü Hepinize birden, sevenler, sevmiş olanlar, sığınmış ikonalar mağarasına ruhun, şarap dolu bir kadeh gibi bir şölende ben kaldırıyorum şiirler dolu kafamı. Düşünürüm sık sık- ne hoş olurdu bir kurşunla bitirseydim işimi. Bugün ne olursa olsun artık veda konserimi veriyorum ben. Ey bellek! Topla beynin salonuna sayısız sevgilileri dizi dizi. Gözden göze gülüş boşalt. Unutamasın hiç kimse bu gecemizi. Flüt çalacağım bugün kendi öz omurgamla. |
||
|
||
| Sonsöz / Vladimir Mayakovski Sizi düşündüm de yazdım Bütün bunları Bahtıkara sıçanlar !. Acıdım evet size.. Göğsümde meme yok.. Yoksa bir sütana gibi emzirirdim sizleri. Kupkuru kesildim işte: Vücutsuz bir vücudum tüm zaferlerimle. Ama bu karşı-vücud’a karşı Kim Hangi çağ ve hangi ülkede Bu insanüstü hür gelişmeyi Sundu düşüncelere? Ben. Diktim gökyüzüne parmağımı İki kere iki dört eder gibi ispat ettim: “Tanrı bir hırsızdır !” Bazen bana Bir Hollanda horozu olmuşum gibi gelir Yada Pskov kentinde bir hükümdar yada Çar. Ama bazan da Bütün bunlardan çok daha fazla hoşuma giden bir isimdir Kendi ismim: Vladimir Mayakovski. 1913 |
||
|
||
| LiLi (mektup yerine) Sigara dumanlari kemiriyor havayi Oda: Krucyonik`in cehenneminden bir bolum sanki. Ve hatirla: Su pencerenin ardinda azgin bir arzuyla ellerini oksamistim ilk defa. Bugun birlikteyiz iste. Iste sen: Zirhli yurek. Ve yarina kalmaz kovarsin yanindan hakaretler yagdirirsin bana. Ve evin holunde uzun bir zaman bir kol gizli bir urperisle kivranarak ceketi arayacak. Savurup kendimi sokaga gidecegim. Vahsi ve agzima ne gelirse sayiklayarak umutsuzluk tarafindan kiymalanmis bir halde gidecegim. Hayir sevgilim hayir oyle degil yalan hepsi yalan biricigim, gel bana veda et haydi. Bil ki nerede olursan ol nereye gidersen git bir demir yigini kadar agir ceker senin icin askim. Ve birak da haykirayim son defa aci haykirisiyla gururu kirilmisligin. Takati tukenen okuzler gidip kendinilerini soguk suyun icine atarmis. Ama benim icin askindan gayri bir okyanus yok ve bosunadir aglayip haykirmam biliyorum bosunadir ummak tukenmemeyi. Dinlenmek isterse yorgun fil kizgin kumlara uzanirmis krallar gibi Ama benim icin askindan gayri hic bir gunes yok ki. Ve bilmiyorum bile nerdesin simdi bilmiyorum kiminlesin. Sair olmus olsaydi bunca azap cektirdigin su kisi coktan satip gitmisti sevgilisini servet ve san karsiliginda. Sevinc vermiyor oysa bana hic bir can sesi senin o mubarek ismini tekrarlayan can gibi. Ne bosluga firlatirim kendimi ne zehir icerim ne de tabanca namlusu dayarim sakagima.. ve bir bicagin gucu yetmez bakislarin bir yana kesmege beni. Yarina kalmaz unutursun basina koydugum taci ve askinla besleyip yaktigim o cicek acmis ruhu da. Ve hareketli gunlerden bir karnaval ruzgari dort bir yana dagitir kitaplarimin sayfalarini.. Soyle: Kelimelerimin kurumus yapraklari yolunu kesip de durdurabilir mi? seni? Hic degilse birak son sevgimden dokudugum haliyi sereyim ayaklarinin altinda yitip giden topraga... |
||
|
||
| Önsöz Siz evet siz Hiç kavrayabilir misiniz Niçin Bunca alay ve küfür sağanağı altında dingin Bir tabağa koyup da ruhumu Gelecek yüzyılların şölenine sunduğumu? Büyük meydanların sakalı uzamış çehresinden Hiç bir işe yaramaz bir gözyaşı halinde akıp giden Ben Belki de Son şairim. Ve bilmenizi isterim Nasıl Salınır da salınır çakıllı yollarda Ve teli üzerinde dalların Yüzü sıkıntıyla boydan boya yarılmış Ve hep kaçan ırmakların bol köpüklü enselerinde nasıl Demirden ellerini kemirtir köprülere Ve gökyüzü nasıl Gürüldeyen gürültülerle Döker o sonsuz gözyaşlarını Ve küçük buluttaki kocaman ağzın kıvrımında nasıl Ufacık bir alaycı gülümseyiş belirir: Cici bir bebek beklerken Tanrı’nın Karnından biçimsiz sakat bir oğlanı Çıkarıp fırlattığı bir kadın gibidir. Kızıl saçlar arasında tıknaz bodur parmaklar Arılara özgü bir süreklilikle okşadı sizi hep güneş. Ruhunuz var mı sizin? Ruhunuzda öpücük yağmuru altında bir esir Bakın işte başını almış gitmektedir. İşte ben Sıyrılıp her türlü dehşetten Gün ışığının nefretini çağdan çağa taşıyan ben Demirden kirişler halinde gerilmiş ruhumla ben: İmparatoru lâmbaların! Gelin Hepiniz için yerim var! Sessizliği paramparça eden kim Benim Ve benim güneşim boğucu kementlerine başkaldırıp haykıran Şimdi de sözcüklerle Hani o basit Hani o öküz böğürmelerini andıran Sözcüklerle ben Yeni ruhlarımızın yaylarını titreten ruhlarımızı Parmaklarımla şöyle bir dokunacağım başlarınıza O kadar Ve dudaklar bitecek dokunduğum her yerden En büyük öpüşlere uygun dudaklar Ve bir dil fışkıracak Tüm halklara geçerli bir dil Yürekten Aksak ruhumla ağır ağır Tahtıma ilerleyeceğim Eldendüşme göklerden yontulmuş yıldız deliklerle süslü tahtıma Kurulup yerleşeceğim Pırıl pırıl Üzerimde tek ziynet tembellik olacak Ve sahici gübreden en yumuşak minderler kıçımın altında Kurulup yerleşeceğim Ve rayların dizlerini okşamaktan usanmış lokomotif tekerleri Gelip sevgiyle boynumu okşayacak. |
||
|
||
| MAYAKOVSKİ'NİN DÖNÜŞÜ 1,2,3,4,8,16 yıl, binlercesi, yüzbinlercesi. Aayağa kalk! Yeter! Güneşe bak! Böyle dilsiz, böyle miskin yatmak da neyin nesi? Mırıldanıyorum uykulu uykulu: "Bu böyle ne kükremesi? Yüreğimi yerinde oynatmağa yeltenen de kim?" Sabah mı, akşam mı? Göklerin solgun aydınlığı hep o bildiğim. Nice, nice nice yüzyıl geçti gitti günlerin uzaklığında parçalanıp toz olmaya. Saman yoluna göz gezdirince belki diyorum kırçıl sakalım yayılmıştır uzaya. Düşüyor bir sürü yıldız. Gözlerimle izliyorum. Yeryüzüne doğru gitmede bu hız! Vladimir Mayakovski |
||
|
||
| MAYAKOVSKİ'NİN TUTKUSU Duyuyor musunuz? Duyuyor musunuz bu at kişnemelerini? Duyuyor musunuz? Duyuyor musunuz otomobillerin ulumasını? Bunlar yıkanmaya giden kentlilerdir Onun bereketinde. Bir insan bataklığı tüm. Sürüklüyor beni kalabalık rastgele bir yere şaşkın, süklüm püklüm. Dizginlere asılıyorum bense, eteklere, etekliklere. Bu gördüğüm de ne? Sen misin? Oraya mı götürüyorlar? Yalan, zındıkça bir küfür! Gözümün bebeğini kan bürümüştür kızıl feneri gibi kerhanelerin. Niçin sen ama? Dur! bildiğim daha tatlı zevkler var! Ulu ormanında kirpiklerin yok bir kımıldama. Dur! Geçti gitti bile... İşte oralarda, başı başlar üstünde. Işıldıyor kafatası, bir kundura dense yeri, dazlak, pırıl pırıl cilalı deri. Ancak son boğumu üstünde yüzük parmağının üç pırlanta yanında bir iki tüy var dikilmiş. Yaklaşıyor yosma, görüyorum. Eğiliyor öpmek için elini. Dudakları fısıldıyor küçük tüyler arasında birine "küçük flütüm" deyip, birine "küçük bulutum" üçüncüsüne de işitilmemiş, ünlü bir ad vererek yaratmakta olduğum. Vladimir Mayakovski |
||
|
||
| Son Mektup (Şairin cesedinin yanında bulunmuştur) Hepinize! .. İşte ölüyorum. Kimseyi suçlamayın bundan ötürü. Hele dedikodudan, unutmayın ki, merhum nefret ederdi. Anacığım, kardeşlerim, yoldaşlarım! Bağışlayın beni. İş değil bu, biliyorum (kimseye de öğütlemem) , ama benim için başka bir çıkar yol kalmamıştı. Lili, beni sev. Hükümet Yoldaş! Ailem: Lili Brik, anam, kız kardeşlerim ve Veronika Vitoldovna Polonkaya’dan ibarettir; yaşamlarını sağlarsan, ne mutlu bana... Bitmemiş şiirleri Brik’lere verin, ne lâzımsa onlar yapar. “Bir varmış bir yokmuş“ derler hani: Aşkın küçük sandalı hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi! Dayanamayıp parçalandı işte sonunda... Acıları mutsuzlukları karşılıklı haksızlıkları h a t ı r l a m a y a b i l e d e ğ m e z: Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle. Ve sizler mutlu olun yeter. Vladimir Vladimiroviç Mayakovski |
||
|
||
| Mayakovski'nin Doğuşu "Yıldız, nedir bu üşenme parıldamaktan Kutlamayacaksan eğer doğuşunu bir insanın yalnız şeytan olmaz mı yıldız övüp ululadığın?" ![]() 7 Temmuz 1893 veya 1894'te (Tarihten ne kendisi, ne annesi, ne de babası emin değil) Bağdadi Köyü, Kutays ili, Gürcistan'da bir orman bekçisinin oğlu olarak dünyaya geldi (Vladimir Konstantinoviç). Çocukluğunun bir kısmını geçireceği Kafkaslar bir sürü anıyla dolu olacaktı elbet. Yaşanmış bu anılar, ozanın dünyaya bakışını yıllar sonrasına sarkıtarak biçimlendirecekti. Bu anılardan ilki (ozanın kendi kaleminden) babasının bir mizah eki olan "Vatan" dergisine abone olması; "Babam sayıklayarak geziniyor. Vatan gelmiş. Açıyorum, açar açmaz da haykırıyorum: Çok komik! Bir amca ile bir teyze öpüşüyorlar! Güldüler? Daha sonra dergi geldiğinde ve gülme sırasında, anladım ki güldükleri benim. Böylece mizah ve resimler konusunda görüş farklılıklarımız ortaya çıkmış oldu." Ozanın kaleme aldığı ikinci anısına baktığımızda, Puşkin'in ünlü şiiri "Yevgeni Onyegin"i, çocukluğunda yaşadığı görüntülerle birleştirdiğinde, ilk kitabı olan "Pantolonlu Bulut" adlı uzun şiirinin ismini nereden aldığını anlayabiliyoruz. "İri, yakışıklı bir öğrenci olan B.P. Glukovski, parlak kağıtlı, güzel ciltli bir deftere resim yapıyor. Kağıdın üstünde, bir ayna önünde, pantolonsuz iri bir adam. Adamın adı "Yevgeni Onyegin". Boriya da, resim yapan adam da iriydi. Her şey ortadaydı. Boriya'nın ta kendisi "Yevgeni Onyegin". Bu inanışı üç yıl çıkaramadım kafamdan." Ozan, kötü alışkanlıkların çocuklara yansımasının başlangıç noktasını kendi tarihinde şöyle ifade ediyor: "Belleğimle öğünürdü babam. Özel günlerde okumak üzere, sürekli manzume ezberletirlerdi bana. Yine özel günlerden birinde ezberletilen bir manzumeden aklımda kalanlar şunlar: Bir gün soydaş dağların kalabalığı önünde… Çok kızmıştım bu 'soydaş'lara, bu 'kaya'lara. Anlamamıştım ne işe yarardı bütün bunlar. Hayatım boyunca da rastlamadım onlara, denk gelmedi. Sonra da duydum ki şairane sözlermiş bunlar, yavaş yavaş nefret etmeye başladım bu tarz sözlerden. Kötü alışkanlık." Romantizmin köklerini ise evlerinin zemin katından çıkarıyor. Gürcistan'daki eski bir kalenin arazisinde bulunan evlerinin zemin katındaki küçük bir şarap işliğinde, üzüm çiğniyor insanlar. "Ben yiyorum, onlar içiyorlar. Bedeninin dik açısına yaslanıyor kale. Bedenin köşelerinde, toplar için, inişte toprak iyice çiğnenmiş. Bedenlerde mazgal delikleri. Bedenler ardında hendekler. Ormanlar ve çakallar hendeklerin ardında. Ormanların üstünde dağlar. Büyüyordum. En yükseğe tırmanıyordum. Kuzeye doğru dağlar küçüle küçüle gidiyordu. Kuzeyde bir kopma. Düş kuruyordum-Rusya düşünü. Öyle çekiyordu ki orası beni." Öğrenime başlayan ozan yavaş yavaş kitaplarla tanışmaya başlar. İkinci okuduğu kitap "Don Kişot", ona okumayı sevdirir. Lise öğrenimine devam etmek için Bağdadi'den Kutaysi'ye taşınırlar. Kutays Lisesi'nde öğrenim görmek üzere imtihana girer. "Bir soru sordular çapa üstüne (kol yenimdeki çapa), bende gerektiği gibi yanıtladım. Ama papaz "oko" ne demektir deyince, üç libre dedim. (Böyledir Gürcü dilinde). Papazlar, "oko" eski kilise Slavcası'nda "göz" anlamına gelir dediler. Az kaldı çakıyordum. Bu nedenle eski her şeyden, Slavca her şeyden ve kiliseyle ilgili her şeyden nefret etmeye başladım. Belki de gelecekçiliğimin, tanrıtanımazlığımın ve enternasyonalciliğiminin kaynağı da budur." Jules Verne'i okuyor ve düş gücü zengin bütün yazarları. Rasime olan yeteneğini fark eden birisi resim dersleri vermeye başlıyor. Evlerine gelen gazetelerden politik hareketleri takip ediyor. Bu politik kargaşa Rusya düşünü tekrar canlandırıyor. Gazeteler, yeni Ruslar'dan, Rus sözlerinden ve Rus zenginliğinden bahsediyor. "Elimde olmadan coşuyorum. Kendimden geçiyorum. Posta kartları üstündeki zırhlı gemiler beni heyecanlandırıyor. Büyüterek kopyalar çıkarıyorum bunlardan. Ortaya bir el ilanı sözü çekiyordu Gürcüler'i. Arkadaşlarım Gürcü'ydü. Ben de Kazaklar'a diş bilemeye başladım." Ozan, bu günleri "Japonlarla savaş" olarak nitelendiriyor. Mayakovski'nin ilk politik hareketleri olur bu el ilanları. Mayakovski küçük yaşına rağmen bu hareketleri anlamaya çalışmasa bile, rüzgar onu safını belirlemeye doğru götürmektedir. Rusya'daki politik hareketlerle ilgili ilk yasadışı bildiriler, kızkardeşinin Moskova'dan dönerken getirdiği coşkun kağıtlardır."Katlanmış uzun kağıtlar veriyor bana gizlice. Şimdi bile aklımda ilki: "Gitme yoldaş, gitme kardeş sefere, Elindeki şu silahı at yere." Bir tane daha var: "… ya da yeni bir yol, Almanların arasında anne, kız, oğlan, kadın…" (çarın sözü ediliyor) Devrimdi bu… Manzumelerle. Manzume ve devrim kafamda birleşmişti." Okuldaki durumu kötüye gitmeye başlıyor. Yaşının küçüklüğüne rağmen sokaklarda ayrı görüşlerin yarattığı çatışmaların içine giriyor. Ozanın yaşadığı bu bilinç değişimi, onu gün geçtikçe hareketin içine itiyor. Devrim düşüncesi artık onu 1905 yılında sarmaya başlamış ve yeni dünya düşü, Rusya düşüyle birleşip, kafasındaki kaosu netleştirmeye doğru bir adım daha atmasını sağlamıştır. "Devrim benim için şöyle başladı: Arkdaşım İzidor, papazın yemeklerini yapıyordu, birden yalınayak fırının üstüne sıçradı sevinçten: General Alihanof öldürülmüştü. Oydu Gürcistan ayaklanmasını bastıran. Bildiriler, mitingler. Ben de katılıyorum bunlara. Ne güzeldi. Aklımda güzel günlerin izleri var. Kara elbiseler anarşistlerdi, kırmızılar sosyal devrimciler (Ess-ser'ler), mavililer de sosyal demokratlar (Ess-de'ler); diğer renkler federalistlerindi. Müthiş bir hırsla okumaya başladım. Önce : Kahrolsun sosyal demokratlar. Sonra da: Ekonomi üstüne konuşmalar. Bütün hayatım boyunca beni en çok etkileyen, sosyalistlerin olayları çözmekte, evreni belli bir görüşe oturtmaktaki gösterdikleri yetenek olmuştur. Marksist bir çevreye giriyorum. Tam da Alman sosyal demokratlarının, Marx'ın eleştrisi üzerine kaldırılan "Gotha Programı" yerine, 1891'de, Erfurt Kongresi sonunda kabul ettikleri "Erfurt Programı"nın üstüne gelmiş oluyorum. Her şey çok güzel, lumpen proletarya söz konusu. Kendimi bir sosyal demokrat olarak görüyorum. Babamın silahlarını çalıp, Sosyal-demokratlar Komitesi'ne götürüyorum."- Ozan artık politik hareket içinde yerini bulmuştur. Şiirden önce siyasetle tanışması, onun ilerideki yıllarını belirlemeye başlayacaktır. Kendi tarihinde şiddetle tanışmasını, karikatürize ederek şöyle anlatıyor: 18 Ekim 1905'te Bolşevik Parti'nin ünlü üyelerinden Baumann'ın öldürülmesi üzerine, çara karşı büyük çapta gösteriler düzenleniyor. Bu gösterilere katılıyor ozan, "Baumann'ı anma gösterisinde çıkan panik sırasında, kafama kocaman bir trampet yemiştim (yerdeydim). Korkmuştum doğrusu, sanki bendim yarılan." 1906 yılında babasını kaybeder. Ölümünden sonra ailesine 3 ruble bırakmıştır. Annesi ve kızkardeşleri ile maddi sıkıntı içine giren ozan, Moskova'ya göç etme kararı alır. "İçgüdüleriyle, coşkuyla masalar, iskemleler satıyoruz; ver elini Moskova. Neden olmasın?" Kutays Lisesi'ni bırakarak annesi (Aleksandra Aleksevna), kızkardeşleri (Lyuda ve Olya) ile birlikte Moskova'ya giderler. Zor günler başlamıştır artık. Ucuz bir devlet pansiyonuna yerleşirler. Ailece çalışmaya koyulurlar. Ozan bu arada liseyi bitirmeye çalışmaktadır. "Petrol aramaya gönderiyorlar beni. 5 ruble. Satıcı da 14 ruble 50 kopek veriyorlar bana. 10 ruble net kar. Tedirginim. Dükkanı iki kez dolanıyorum. (Erfurt Programı tutuyor beni). Yanılan kim? İş sahibimi, emekçi mi? Efendice soruyorum satıcıya. Patronmuş!" |
||
|
||
| pantolonlu bulut (birinci bölüm)'den alıntı umurumda mı benim ha yüreğim demirden olmuş, ha tunçtan olmuş bedenim. boğulmak isteniyor gümbürdeyişi dişi ve yumuşak olanla gece. işte böylece çok iriyarı dayanıyorum pencereye, alnım eritiyor camları. gelecek mi bana aşk, gelmeyecek mi? nasıl bir aşk - büyük mü, ufacık mı? gerçek mi? böyle bir gövdeye nereden gelir büyük bir aşk? bir sevdiceğiz olacak besbelli, akıllı, uslu, miniminnacık. irkilip sıçrayan otomobil kornalarından kızak çıngıraklarına daha alışık. ........... kapılar ansızın gıcırdıyor, birbirine vura vura otelin sanki çatırdıyor dişleri. girdin içeri "al işte" der gibi sert, kaba işkence ederek süetine eldivenlerin dedin: "biliyor musunuz acaba, evleniyorum ben." ya, pek güzel, demek evleniyorsunuz. evlenin ne yapalım. dayanırım buna ben. bakın - ne kadar rahatım! nabzı gibi ölünün. anımsayın bir ara: "jack london -demiştiniz- para, aşk, tutku" bense görüyordum sizin çalmam gereken bir ciokonda olduğunuzu! çalındınız da gerçekten. oyunlara çıkacağım ben yeni sevdalı kaşlarımın kıvrımını aydınlatarak ateşle. olmayacak ne var? yersiz yurtsuz serseriler kimi zaman yanmış bir evde yatar! beni kışkırtıyor musunuz? "daha az bir dilencideki mangırlardan sizin delilik yakutunuz". anımsayın! nasıl battı pompei vezüv kışkırtıldığı zaman! hey! baylar! meraklıları bütün küfrün, cinayetin, kırımın, - gördünüz mü bunlardan daha korkunç yüzümü, ben iyice yatışmış iken? seziyorum ne kadar dar olduğunu bu "ben"in içimde benden kurtulmak için bir didinen var. alo! kimsiniz! sen misin ana? ana! fevkalade hasta oğlun! ana! yanıyor yüreği, kıpkızıl bir kor. git lyuda* bacıya, ola* bacıya söyle. de ki nerde kıvrılıp yatsın bilmiyor. ve tutuşmuş ağzından tükürdüğü her söz, bir şaka bile fırlayıp düşüyor hemen sokağa atılmış bir orospu gibi çırılçıplak yanan kerhaneden. insanlar havayı kokluyor: yanık mı kokuyor ne! koşuyorlar birilerine! parıl parıl miğferleri! boşunadır bu çizmeler! söyleyin: itfaiye erleri nazikçe girsinler yanan yüreğime benim. ben kendim gözyaşlarımla dolduracağım dev fıçıları. n'olur yaslanayım biraz kaburgalarımın üstüne. sıçrayacağım! sıçrayacağım! sıçrayacağım! kaburgalarım çöktü ya bütün bütüne çıkmanın yolu yok bu yürekten dışarı! yanık suratımda bir küçük bir kömür kesilmiş öpücük beliriyor çatlağından dudaklarımın. ana! şarkı söyleyemem ben artık. yandı gönül tapınağımda koro bölmesi. dışarı uğruyor kafatasımdan sözlerin, rakamların yanmış heykelcikleri, fırlar gibi çocuklar bir yapıyı sarınca yangın. korku da öyle asılmak için göğe havaya ağdı alevler içindeki kollarından lusitanya**'nın titreşen insanlara doğru evlerinin sessizliğinde o yüz gözlü parıltı koptu rıhtımından limanın. son çığlığım! bari sen yandığımı bildir, inleyerek, yüzyıllara. * ozanın kızkardeşleri ** almanların 1915'te irlanda açıklarında batırdıkları ingiliz yolcu gemisi. |
||
|
||
| büyük ozan, kordan bir ateş, alevlenmiş söz, acıyla haykıran nehir, öfkeyle ayaklanmış orman, ismet özel'in çaktırmadan taklit ettiği kişi! kim olacak, ben! ben ki gördüm açık göğü, gösterdim: hırsız işte o! kimi felemenk horozu sanarım kendimi, kimi de pskof kralıyım sanki. kimi zaman da bütün bunlardan daha çok hoşuma gider kendi adım: vladimir mayakovski! |
||