|
||
| Bu Eğitimi İstiyor muyuz? ‘Bu Eğitim’ Nedir? Aynaya baktığımızda karşımızda birini görürüz, bunun kendimiz olduğunu biliriz. Aynaya yalnız başımıza bakıyor olsak da, dışımızda koskoca bir dünyanın olduğunun farkındayızdır, ayrıca bir toplumun parçası olduğumuzu da hissederiz. Peki karşımızda duran kimdir ve niye öyledir? Bizim oluşmamızda kalıtsal özelliklerimizin, kendimizden gelenlerin payı olsa da, bu özelliklerin nasıl gelişeceğini tek başına belirleyemiyor. Nasıl bir insan olacağımız, nasıl yaşayacağımız konusunda en büyük paya sahip olan etkenlerden biri eğitim. Peki bizi büyük oranda belirleyen ailede başlayıp yaşam boyu süren eğitim nasıl bir şey? Bütün Aile Bütün Aileyi Öğreniyor Ailede neler öğrenilir? Birkaç örnek verelim. Aile bir bütündür ve öyle kalmalıdır. Onun niye bütün olduğu ve öyle kalması gerektiği sorgulanmamalıdır. Aile huzurlu ve mutlu olmalıdır, topluma “hayırlı evlatlar” yetiştirmelidir. Yetişenler yeni huzurlu ve mutlu aileler kurmalı, kimse, “aile saadeti” ne el ya da dil uzatmamalıdır. Bu uğurda anne/baba/çocuklar özgürce kararlar verip uygulayamaz, gerekirse şiddet kullanılır, hatta cinayetler bile işlenebilir. Derin mutsuzluklar yaşanır, hatta evlatlar reddedilir, “yuva”lar parçalanır. Ama ne olursa olsun, aile saadetli bir bütündür ve öyle kalmalıdır. Yalnız biraz daha dikkatli baktığımızda, herkesin aynı zorunluluk denizinde boğulmadığını görüyoruz. Bu meseleye daha sonra dönmek üzere şimdilik bırakıyoruz. İlk Göz Ağrısı/ İlk Resmi Yalanlar Çocuklarını besleyip büyütüp belli bir yaşa getirmeyi başarabilen aileler, eğer yine başarabiliyorlarsa, onları okula gönderirler. Eti ailelerin kemiği de öğretmenlerin ve okul idaresinin olan çocuklar, öğrenmeye devam ederler. Onlar bu kez bölünmez bütünlüğü olan başka bir şeyin içinde bulurlar kendilerini, öğretilirler ki, onun o bölünmez bütünlüğü uğruna çok çalışılmalı, daha çok çalışılmalı ve daha da çok çalışılarak “görevlerini” yerine getirmiş olmanın rahatlığıyla ölünmelidir. Çalışmalar çoktan başlamıştır bile. Hayatta çoğu zaman hiçbir karşılığı olmayan sürüyle bilgiyi saatlerce yüklenmek için erkenden kalkılır, kar kış demeden yollara düşülür. Ama yollara öyle sıradan bir şekilde düşülmez, işin bir raconu vardır. Tek tip formalar giyilmeli, üst baş tertemiz olmalı ve en az on beş kilo kitap ve defter taşınmalıdır. “Belirli Gün ve Haftalar” kutlanmalı, ip gibi sıraya girilmeli, hem derslerde hem de “sosyal aktiviteler”de başarılı olunmalı, tornadan çıkmış gibi örnek bireyler yetişmelidir. En önemli noktaysa, akla bölünebilir bütünlükleri de getiren bölünmez bütünlüğün kim için ve niye varolduğunun asla sorgulanmaması olur. Okulun ilk kısmında bu düşünceler ve davranış kalıpları eldeki malzemeye (öğrencilere) iyice yedirildikten sonra, hala öğrenci olarak kalabilenler, farklı farklı okullara giderler (arada yaşanan yaprak dökümünü ve gidilen okullardaki farklılıkları şimdilik bir kenara bırakalım). Burada, yani düz, süper, meslek gibi türleri bulunan liselerde malzemenin işlenmesi sürer. Hem bedensel hem de ruhsal olarak pek çok değişim ve çatışkının yaşandığı bu dönemde her kural dışılık usulüne uygun şekilde bastırılır. Maddi zorluklar, rehberlik servisleri, disiplin yönetmelikleri, staj sömürüsü, veliler, üniversite sınavı, vb... “normaller”in dışında seyreden her şeyi normallerine döndürür. Yeni yaprak dökümlerinin ardından, yıllarca anlamı ve yaşamda karşılığı çözülemeyen çalışmaların ve çabaların, o ana kadar sürdürülen sistemli dumurlaştırmaya uygun olarak ölçülmesine gelir sıra. Artık evli evine, kazananlar kazandıkları üniversiteleredir (bir de tezgahlarının başına dönenler/döneme-yenler, ya da baştan beri orada olanlar vardır ki, onları da şimdilik bir kenara koyduk). Üniversite... Tıpkı daha önceki okullar gibi pek çok çeşidi ve bölümü bulunan bu kurumda yapılacak olanın ne olduğunu tahmin etmekte herhalde pek zorlanmayacağız. Bazı bölümlerde işçilerin nasıl daha iyi kovulacağı ve kalanların suyunun nasıl daha iyi çıkarılacağı, bazı bölümlerde insanın kendini nasıl daha iyi pazarlayacağı, bazı bölümlerde herkesin aynı malum ırka sahip olduğu ve türevleri, bazı bölümlerde bir kere bile görülmemiş ve dokunulmamış makinelerin nasıl yapılacağı, diğerlerinde de başka “hünerler” öğretilir. Tüm bunlar bilimin yuvası olan üniversitelerde son derece bilimsel bir şekilde öğretilir, bu bilimselliğin niteliği de şimdilik bir kenara koyalım. Sıra askerliğe gelir artık. Davullarla, zurnalarla, nereden edinildiği bilinmez bir borcu ödemek üzere on sekiz aylığına erkekler asker “ocağı”na uğurlanır. Burası olgunlaşma yeridir, nam-ı diğer topluma ve düzene o ana dek uyum sağlayamayanların paşa paşa uyumlulaştırıldığı yerdir. Askere gidenler erkeklermiş gibi görünse de, kadınlar da askerlik yapar aslında. Askerin ailesi, eşi, bekleyeni olur kadınlar, nihayetinde “borç” ödenir. Eğitim okulların, ailenin ve askerliğin dışında sokaklarda, işyerlerinde, kahvelerde, medyada ömür boyu devam eder. Artık kenara koyduklarımıza el atabiliriz. İsalara İhtiyaç Duyanların Toplumu Toplumun niteliği nedir sorusunun yanıtı, tüm sorduklarımızın yanıtlarına ulaşmamızda bize yardımcı oluyor. Şunu yalın bir biçimde görebiliyoruz ki, toplumun büyük bir bölümü üretiyor (ya da üretim sürecinin bir yerinde emek gücünü harcıyor), küçük bir azınlık ise üretilenleri sahipleniyor ve üretenleri yönetiyor. “Vatandaşlar” aynı topraklarda yaşasalar bile, o toprakların üzerinde aynı şekilde yaşamıyorlar. Aralarında bir eşitsizlik var. Bunun adı da sınıflı toplum. Bir yanda işçi sınıfı, bir yanda burjuvazi, aralarında da ara sınıf ve katmanlar. İsa tokadı yediğinde öteki yanağını uzatmış olabilir ama bir insanın emek ürünlerine bir başkasının el koyması durumunda, el koyanın karşısında bir İsa bulacağını düşünmek mümkün değil. Bu nedenle sınıflı toplumda mücadeleler var. Zaferin elde tutulması, pek çok karmaşık yöntemlerin yanı sıra temelde zor yoluyla sağlanıyor. Atılan tokatlara karşılık gelmemesi için, kurbanların yani toplumun üreten ezici çoğunluğunun elleri, kolları, gözleri, zorla ve yanılsamalarla bağlanıyor. Devlet ve eğitim, bu işi görmek için biçilmiş bulunan kaftanlar. Dağda yetişen bitkileri, dallarının üzerindeyken bir karşılık ödemeden koparıp yiyebiliyoruz. Ama onları bir başkası koparıp pazarda tezgaha koyduğunda, belli bir karşılık ödemek durumunda kalıyoruz çünkü artık onlar üzerinde emek harcanmış mallar durumuna geliyorlar. Tıpkı bunun gibi, emek harcamadan değerler üretilemiyor, toplumdaki tüm değerler emekçiler sayesinde üretiliyor. Ama sınıflı toplumda ezici çoğunluğun yarattığı değerler, el koyan bir avuç azınlıkça kullanılıyor ve yönlendiriliyor. Toplum, burjuva sınıfının yönettiği burjuva toplum, çünkü sınıflar mücadelesinde zafer ve devlet onun. Toplumun tüm kurumları ve eğitim de burjuvazinin emrinde onun ihtiyaçlarına göre düzenleniyor. Her ailenin aynı zorunluluk denizinde boğulmayışına gelelim. “Aile saadeti”nin sağlanması, üretim araçlarına sahip burjuva sınıfın elinin altında daha iyi ve nitelikli bir işgücünün bulunması açısından büyük bir öneme sahip. İşçi aileleri, burjuvaziye hem yeni işçiler ve işsizler yetiştirmeli, hem de varolan işgücünün yeniden üretimine hizmet etmelidir. (Bir burjuva ailesiyle bir işçi ailesinin sorunları ve mecburiyetleri de aynı olmaz. Bir dirhem et gerçekten de bin ayıp örter. Yaşam boyu bir damla alın teri dökmeden elinin altında her türlü imkanı bulunduran burjuvalar, ellerindeki imkanlar sayesinde tüm “ayıp”larını rahatça kapatabilirler. Örneğin birinin kocasından ayrıldıktan sonra “özgürlüğünün” tadını çıkarmak için bilmem ne adalarında tatil yapma şansı varken, berbat koşullarda yaşamak durumunda olan işçi ailelerindeki kadınlar, boşanmayı akıllarına bile getiremez, bu onlar için büyük bir yıkım ve yenilecek damgalar demektir.) “Simit satan çocuklar” edebiyatı, seçimlerin yapıldığı dönemde epey revaçtaydı. Şu anda mecliste bulunan düzenin siyasi partilerinin genel başkanları, çocukken simit sattıklarını söyleyerek oy istedikleri çalışan yığınların gözüne girebilmek için onlara “biz sizdeniz” mesajını vermek istemişlerdi. Onların ezilen ve sömürülen yığınlardan olamayacakları açık, ama niye özellikle bu sözleri seçtiklerine dikkat edelim. Gerçekten de feleğin her türlü çemberinden geçerek okuyup olmuş bu “büyük adamlar”, hem düzenin yığınları donattığı sınıf atlama hayallerinin somut ifadeleri olarak yeni aldatıcı hayaller yaymak için boy gösteriyorlar, hem de onların da çok iyi bildiği ve üzerinden oy toplamaya çalıştıkları gibi, çalışarak okuyan ya da çalıştığı için okuyamayan pek çok çocuk var. İşte yaprak dökümü, burjuva toplumun kaçınılmaz gerçeği. Ve eğitimin tüm aşamalarında bu gerçek, çoğunluk için okumaktan vazgeçip hayat okuluna girmekte belirleyici oluyor. El koyanların yönettikleri toplumda her şeyin nasıl da tersinden işlediği, üniversiteler alanında berrak bir biçimde görülebiliyor. Daha önce de bahsettiğimiz gibi toplumdaki tüm zenginliklerin kaynağının üretenler olması gerçeğine rağmen, onlar sayesinde varolan üniversitelerde, onların çıkarına değil onların çıkarlarının düşmanı olan burjuva sınıfa hizmet edecek bir eğitim veriliyor. Üniversitelerde öğrencilerden alınan ve pek çok şikayete konu olan harçlarla, masrafların bir kısmı karşılanırken, geri kalan kısımlar devletin kasasından çıkıyor. Burjuva devletin kasası ise, üretenlerin sırtından çalınan değerlerle, onların sofrasından eksilen ekmekle doluyor. Üniversite sınavıyla o zamana kadar hayata atılmamış olanlar zorunlu tercihlerini yapıp hayata atılırken, belli ayrıcalıklara sahip oldukları için sınavı kazanabilenler okul tercihlerini yapıyorlar. Üniversiteye girebilmenin koşulu zeki olmak olmadığı gibi, orada öğretilenler de kendi başına bilim için öğretilmiyor. Bilim egemen sınıfların yararına işliyor, üniversitelerde burjuvaziye nitelikli ve burjuva sınıf bilincini almış uşaklar yetiştiriliyor. Sonuçta, aldığımız eğitimin nasıl bir eğitim olduğunu az çok kavrayabildiysek, bir soru çıkıyor karşımıza. Bu eğitimin bize parayla ya da üretenlerin sırtından çıkması pahasına parasız verilmesini istiyor muyuz? Paralı ya da parasız, burjuva eğitimi istiyor muyuz? Alıntı; http://www.geocities.com/atesicalmak1844/sayi1.htm |
||
|
||
| Görülmesi gerekenleri en yalın haliyle anlatan bir yazı. Bu yanlışlıklar dizisinin sadece eğitim kanadı. Deveye sırtın eğri demişler; nerem doğruki demiş....
|
||
|
||
| ben bu anlamsız egıtımı yasadım ama dogacak cocuklarımın yasamaması ıcın ne yapabılırım bu duzen kurulmus ıslıyor gozukuyor benım yasadıklarım yazılanlar gıbı egıtımde ogrendıklerımızın hepsı gundelık hayatımızda kac tenesını uyguladık mısal okulda ogrendıgımız bır kurbaganın ıc organları hangımızın ısıne yaradı veya tarıh derslerınde anlatılanların hepsı dogrumuydu dın derslerınde bıze zorla ogretılmeye calısılan dualar,ogrenmezsen sınıfta kalırsın turunden baskılar muzık dersındekı anlamsız(benım ıcın) flut calmalar veya tam hayatın anlamını kavramak uzereyken askere gıtmeler gıderken halaylar davullar zurnalar askerlık 18 ay(veya 24 aylar 36 aylar) hangımıze ne yarar sagladı cogu ınsan askerden psıkolojısı bozuk dondu kımı ınsan oralarda oldu kımı yaralandı... neresı faydalı sılah tutmakmı bu egıtım mı? veya aıle saadetı askerden doner donmez basgoz etme cabası aıle fertlerının ya bırakın nasıl ıstıyorsa oyle yasasın kendı hayatını bırey artık boyle bır egıtımın var olmasını ıstemıyorum ben..... |
||
|
||
| Bu eğitim içinden çıkılması en kolay eğitimdir,çünkü yadırgatıcıdır, daha az yadırgatıcı daha eğitime elverişli bir eğitimin geliştirilmesini daha endişe verici buluyorum. | ||
|
||
| Mike ne anlattigini anladin mi? Egitimsiz egitimi nail vereceksin ve nasil yaratacaksin? Uykundan uyanmanin zamanni geldi? Bahis oynarken bile egitim gerekiyor ... |
||
|
||
Alıntı ben eğitim görmem egit lem mike..valla egit..mina koyim...yarat ve egit..sen egitmicende kim egitecek
sadece yaratır ve eğitirim eğitilmeden eğitirim ben |
||
|
||
| Kendini eğitmeye karar vermedikçe MEB'i aileni, toplumu, çevreni suçla dur... | ||
|
||
| Sistem çarpıklarla dolu beni egitecek birini bulursam koşa koşa giderim valla | ||
|
||
Alıntı seni eğitirim,ama kulaklarını gözünü beynini değiştirmem gerek. Belki seni yiyip doğurursam,ozaman yeni bir beyin,göz ve kulaklarla,eğitimimi anlarsın. Bir insan bir maymunun eğitimini anlamaz. Seni önce bir maymun yapayım,bak ne güzel muz toplayacaksın. ama sen bana maymun diyorsan,maymunun eğitimini istemiyorsan,ozaman belki..... sen nesin? Bir Öküzmü? Ozaman bir İnsan yesin seni. İnsan herşeyi yer. Sadece boku henüz yiyemiyor. pink floydun klibi gibi diyosun yani... da ben küçüken okuldan çıkıp dost kitabevine giderdim. kimse de bişey demezdi... |
||
|
||
| dost kitapevi..ank.yi hatirladim,cok kotu oldum,mukemmel gunlerdi..seni seviyorum ANKARA | ||
|
||
Alıntı seni eğitirim,ama kulaklarını gözünü beynini değiştirmem gerek. İyi hoş diyorsunda ama daha insanın yemedigi hiç bir bokun kalmadıgının farkına varamamışsın.Belki seni yiyip doğurursam,ozaman yeni bir beyin,göz ve kulaklarla,eğitimimi anlarsın. Bir insan bir maymunun eğitimini anlamaz. Seni önce bir maymun yapayım,bak ne güzel muz toplayacaksın. ama sen bana maymun diyorsan,maymunun eğitimini istemiyorsan,ozaman belki..... sen nesin? Bir Öküzmü? Ozaman bir İnsan yesin seni. İnsan herşeyi yer. Sadece boku henüz yiyemiyor.
|
||
|
||
| Eğitimin ne mene bir bir şey olduğunu anlamak için önce sözcüğün etimolojik kökenine bakmakta fayda var. Eğitim adı üzerinde eğilmekten geliyor ve türkçede de çok iyi yerine oturmuş. Eski bir atasözünün dediği gibi "ağaç yaş iken eğilir" ki bu konunun özüdür. Yani toplum bireyin başı dik, bildiğini istediğini yapan bir varlık bir özne olmasına izin veremiyeceği için onu eğitmek (talim ve terbiyeye tabi tutarak) biçimlendirmek ister. İşte bu isteğin sonucunda geçirilen tüm sürece eğitim denir. Eğitim şöyle yada böyle tahakkümün toplumsal etiğine uygun olarak bireyi biçimlendirme etkinliğidir. Yani toplumun insan tornasıdır hepsi bu. Bu yüzden insanın düşünsel gelişmesi için gerekli olan bilgileri almasının (öğrenim) süreciyle eğitimi kesinlikle birbirinden ayırmak gerekir. Çocuğun eğitime değil öğrenmeye, bilgiye, özgüvene ve paylaşmaya ihtiyacı vardır. Eğitim bu taleplere cevap vermek şöyle dursun tersine bu süreçleri engeller. Bu yüzden özgür bir eğitim tasarlamak dahi abesle iştigaldir. Eğitimin sağladığını iddia ettiği en önemli şey olan ruh disiplini (iç disiplin) ise doğrudan katılımcılık yoluyla elde edilebilecek bir şeydir. sağlıcakla, |
||
|
||
| toplum bireyi biçimlendiremez birey izin vermedikçe . kimse seni biçimlendiremez. sen kendini biçimlendirirsin. sen öğretmenlerin için çalışmıyosun ki. öğretmenler senin için çalışıyolar... (beynimi ben biçimlendiririm |
||
|
||
| Neye göre?... | ||
|
||
| aslında, insanın düşünce yapısını bütünüyle "ben biçimlendiririm" demekle "toplum yapıyor sistem yapıyor" demek eksiktir. bu işte sistemin, toplumun ve doğal olarak senin büyük etkin var. "beynimi ben şekillendiririm" biraz fazla iddialı, böyle yapmış olabilirsin bilmiyorum, fakat bence şöyle genişçe düşün genel olarak düşüncelerin, önyargıların, toplumun önyargıları vs. eğer gerçek düşüncen ile hareketlerinin çeliştiği bir nokta varsa, işte burda içinde yaşadığın toplumun büyük etkisini görebilirsin. kendimden örnek vereyim, eşcinsellik konusunda düşünce olarak herhangi bir insandan ayırmam söz konusu değildir, bir heteroseksüel gibi cinselliklerini ve hayatlarını yaşamaları gerektiğini düşünürüm, fakat eşcinsellikle ilgili aşağılayıcı ya da küçümseyici bir fıkra, espri vs. beni güldürebiliyor, işte çevrenin ve bilinçaltıma yerleştirilen homofobinin etkisi. bir kadının kendisini rahatlıkla bir erkekten daha geri ve zayıf bir varlık olarak görebilmesi, bunu kabullenmesi yine bunun göstergesidir, insanların kendi kimliklerine yabancılaşıyor. |
||