SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: İslam Ve Aydın

Sayfa: [ 1 ]

kızıl_gül 18.04.2007 13:48:49
İSLAM ve AYDIN

Babür Pınar
Mayıs- 2005, DAMAR

Bir masanın etrafında beş kişi. Oturumu yöneten, inancının zaaflarını kapatarak kurtarmak için, şeytani tasarımlarla uğraşan bir papaz edasıyla soruları kotarmaya çalışıyor. Oturuma katılanların ortak özelliği; el hareketleri ve mimikleriyle süsledikleri ağdalı sözleri; (açığa çıkan pisliği örtme telaşıyla) ağızlarında çiğnedikten sonra dışarı atmaları. Şekli bozuk gövdelerinin üzerine tam oturmuş başlarının tüm uzuvları, tanrının(!) estetik duygudan yoksun kaldığı bir anda yarattığı cinsten. Zaaflı insanın tapınma gereksinimi öteki insanlara göre daha fazla. Oturuma katılanların, şekli halleri nedeniyle topluma dahil olmamanın ve itibar görememenin acısını beyinlerinin altında bir yerde taşıdıkları ve dini alana, diğer insanlara nazaran daha aktif sığınarak toplum içi oldukları ve itibar gördükleri açıkça anlaşılıyor.
Bu dönemde kameraların karşısına geçmek zor olsa da, zevahiri kurtarmak için, bu kadar da cesur(!) olmaları gerekiyor. İşin ucunda ölüm ve zindan olmadığı sürece, cesaret, giydikleri dondur onların. Tanrının(!) kendilerine giydirdiği üniformaların aşkı uğruna üzerlerine düşen görevi yerine getirmek çok büyük bir bedel olmasa gerek bu.... Hizbullah gerçeğinin açığa çıkmış olması; (Bu bizim için 10 yılı aşkın zamandır bilinen bir gerçekliktir) söz arenasında islamın kahramanları sayılan bu bayları zor duruma soktu. Şapka düştü kel göründü. Şapkanın altındaki kelliğe övgüler düzerek, kendilerine mistik dünyada itibarlı bir yer edinen bu papaz kılıklı tüccar söz adamları, hiç beklemedikleri bir anda ortaya çıkan irinin kutsal üniformalara sıçrayacağı korkusuyla konuşuyorlar şimdi. Şeytan icadı (!) bir iletişim aracının nimetlerinden yaralanarak taşınıyorlar evimize ve kof nutukları yankılanıyor odamızın duvarlarında.
İslamın söz adamları, eylem adamlarına göre çok daha korkaktırlar. Dindar söz adamlarının her tavırlarında, inançları uğruna aktif savaşımı göze alamayacak kadar silik bir kişiliği sergilediklerini gözledim her zaman. İnsanları uyuşturmak için kullanılan afyonun satıcısıdır onlar. Kuşkusuz bir satıcı, sattığı mal için ölümü göze alamaz. Her ne kadar mal, canın yongası sayılacak denli değerli olsa da, can kadar değerli değildir.
Oturuma katılan zat-ı muhteremler Hizbullah'ı lanetliyorlar(!) Hizbullah'ı, Hizbulvahşet diye tanımlayarak, bu örgütün islamla ilişkisinin olmadığı kanısını yaratıp, “malı” kurtarmaya çalışıyorlar. Akla şu soru takılıyor. Bu baylar, Türkiye Hizbullah'ının eylem biçimleriyle aynı olan eylem biçimlerini uygulayarak siyasi iktidara gelen, İran ve Afganistan Hizbullah'ını ya da aynı yöntemlerle iktidara yürüyen Lübnan Hizbullah'ını, Hizbulvahşet diye tanımlayabilirler mi? Hayır bunu yapamazlar. Çünkü bu baylar eylem kaçkını Hizbullah'çılardır ve zatların, bugün Hizbullah'ı lanetlemeleri(!) de takiyedir. Bu din şövalyelerinin düne kadar yazdıklarının ve söylediklerinin gizlisindeki iç çığlık, hep şeriat çağrısına taşıyıcı oldu. Onlar için, Çeçenistan'da şeriat için savaşanlar, islamın şanlı direnişçileridir. Ama bu direnişçiler; İslamcı değil de sosyalist olsalardı, direnişçi diye anılırlar mıydı? Bu sorunun yanıtı açık değil mi? İran'da binlerce demokrat, sosyalist insanı katleden, en basit demokratik hakları dahi yasaklayan, “islamcı karşı-devrimi”, “devrim” diye tanımlayarak, övgülerle göklere çıkaran İslam kalemşörlerinin düşlerini neyin doldurduğunu anlamamak için siyasi kör olmak gerekiyor.
Oturuma katılanlar, önceden belledikleri tiradları okuyorlar. Suratlarına yerleşmiş derin mananın(!) altında gizlenen korku ile, zaman zaman titrese de sesleri, suçüstü yakalanmış madrabaz tavrıyla kesintisiz sürdürüyorlar konuşmalarını. Pazarladığı malın fason olduğu ortaya çıkan pazarlamacının pişkin edasıyla kesintisiz konuşan ve gözlerinde “nur” yerine “idare lambası” yanan adamın, arada bir, yeni yıkanmış sakalının arasındaki uyuz yaralarını kaşıyarak, kuru sözcükleri; karşısındaki sunucunun engin hoşgörüsüne sığınarak, masaya kusması, tiksinti duymama neden oluyor. Bu nasıl bir aşağılamadır. Değerlerin bu denli ayaklar altına alınması için insanın kişiliğinin nasıl deforme olması gerektiğinin resmini seyrediyorum ekranda. Bu zavallı, gözü dönmüş, 700 yıllık saltanat artığı ile beslenen fikir yoksulları ile türdeş varlık olduğum için yüreğim ağrıyor.
Aşağılanma sürüyor. Birbirlerini “evet”lemeler, daha önce aralarında yaşadıkları sürtüşmeleri bir kenara koymanın küfrünü de gizliyor içinde. “Evet” diyor biri; “İslamda şiddet yoktur.” Diğeri utangaç bir edayla onaylıyor onu. Daha önce, kendi aralarında, islam ihtilalinin izleyeceği yol üzerine yapılan ateşli konuşmanın piç oluşunu düşünerek ürperiyor öteki. Ama “evet” diyor bağrına taş basarak. Onun söylemediklerini ben yazıyorum: “Bütün dinlerde olduğu gibi, islam dini de tinsel dünyanın(!) nizamını dünyada kurmak için, savaşım vermeyi emreder” ve bunu engellemek isteyenlere karşı şiddet kullanmayı mubah sayar. Tarih boyunca bu türden şiddet uygulandı ve hâlâ uygulanıyor da. Peygamber de şiddeti gerekli gördü, takipçileri de. Dinsel düşünce mutlakçıdır ve tanrıya (kutsal kitaplara) kesin itaati emreder. Her mutlakçı düşünce, değişen hayatın kendine uymasını, uydurulmasını ister. Dolayısıyla değişimin önüne dikilir ve değişimden yana olana karşı güç kullanır. Bu kaçınılmazdır. Bu gerçeği kavrayamayanlar, dinlerin özünde hoşgörülü ve özgür iradeye saygılı olduğunu ileri sürenlere inananlar, dinlerin gerçek yüzünü gördükleri zaman savunmasız kalırlar ve bu noktada açıktır ki bu güce boyun eğme gerçekleşir.
Bu gerçeğin inkarını, gelinen noktada kendi çıkarları için gerekli gören islamcı söz adamları ile burjuva düzenin savunucusu siyasiler ve ideologlar; geniş halk yığınlarını kullaştıran dini kurtarmak için kolkola girdiler. Bu ittifak, dinin şiddeti dışladığı söylencesini yaymak için tüm gücüyle çalışıyor. Dinler tarihini az çok bilen ve kutsal kitaplarda tanrının, emirlerine uymayan kulların cezalandırılacağını açıklayan metinlerden haberdar olan birisinin bu söylencelere inanması mümkün değildir.
Uzatmadan belirtmem gerekiyor. Beni en çok öfkelendiren şey; bu dindar söz adamlarının kendilerini “islamcı aydın” olarak adlandırmalarıdır. Onların kendilerini “aydın” olarak tanımlamalarına, burjuva medyada boy gösteren burjuva ideologları da onay veriyor.
“İslamcı aydın” tanımlaması, literatürü altüst eden bir halttır. “İslamcı aydın” tanımı, aydınlara edilmiş bir küfürdür.
Elbette ki islamcı düşünür (felsefeci) olabilir. Ama hiçbir zaman islamcı düşünür, Aydın sayılamaz; değildir de. Çünkü Aydın olmak için, öncelikle bilgi taşıyıcı ve üreticisi düşünürün mutlakçı düşünceyi reddetmesi gereklidir. Mistik bir dünyada, binlerce yıl öncesinin fikri ile yolunu bulmaya çalışan ve yaşadığı çağın gerçeğine gözlerini kapatan insanın aydın olması olanaksızdır.
Aydınlar, ilk olarak Avrupa'da burjuva devrimlerine koşut olarak, o toplumsal dönemin unsuru durumunda ortaya çıktılar. İlk aydınlar, ya tanrısal dikirlerden (idealinden) tamamen koptukları; ya da tanrıyı, gökyüzündeki yerinde tutarak, dünya işlerine hiçbir kutsal erki karıştırmaksızın yaşamı kavramaya yöneldikleri ölçüde aydın vasfını kazanmayı hakettiler. Her bilgi taşıyıcısının aydın diye nitelendirmek bilimsel yaklaşımla bağdaşmaz.
Türkiye'de burjuva bilimcilerin, düşünürlerin din karşısındaki pasif, ikircikli tavrı, onların bilimi savunmalarında güçsüz düşmelerine neden oluyor. Bu güçsüzlük aydın olmanın yolunu da tıkıyor.
Başka bir an, başka bir görüntü ekranda. Oturumu yöneten “sol”dan vurup, sağdan kurtarıyor karşısındaki konukları. Konuklar Adnan Oktar'ın müritleri. Söyleşinin beni ilgilendiren yönü; Adnan Oktar'ın “Harun Yahya” adıyla yayımladığı, Evrim teorisinin reddini konu eden kitabı üzerine tartışılması. Adnan Oktar'ın müritleri “Hoca”larının fikirlerini, sözde “bilimsel” desteklerle savunuyorlar. Telefon aracılığıyla programa katılan bir bilgi taşıyıcısı, üniversite öğretim üyesi profesör, Adnan Oktar'ın müritlerine karşı evrim teorisinin kanıtlanabilir ve bilimsel olduğunu söylüyor. Ancak öğretim görevlisi bay bir noktaya gelmemek konusunda hayli özenli. O nokta da şu, Evrim teorisinin reddinin ‘mucidi' Adnan Oktar değil ve Evrim teorisinin daha evrim teorisi ortaya atılmadan reddeden ana kaynaklar; kutsal kitaplar. Adnan Oktarı'ın da sıryını dayadığı bu kaynaklar. Ama her nedense Evrim teorisi “savunucusu” bayımız bu noktayı atlıyor. Şimdi sormak gerekiyor. Evrim teorisini reddeden bir dindar yazarın düşüncelerine karşı çıkan bir ‘bilim adamının' kendisi de tanrıya inanıyorsa –ya da inanmadığını söylese de topluluk karşısında inkarcı ise- kutsal kitap metinlerinde yer alan “kainatın ve insanın yaratılışı” hikayesini hangi bilimsel veriler üzerine oturtacaktır. Evrim teorisini reddeden ve bugün birçok ‘bilimci'(!)nin de kendileriyle aynı görüşte olduğunu söyleyen Adnan Oktar'ın müritleri, karşısındakilerden yererli derecede anlayış gördüklerinden olacak beklediğim soruyu sormadılar. Soru şu; “Peki siz evrim teorisinin bilimsel olduğuna inanıyorsanız, kutsal kitaplardaki ‘kainatın ve insanın yaratılış' metinlerinin anti-bilimsel olduğunu mu anlamak gerekli bu yaklaşımınızdan” böyle bir soru karşısında, “bilim sdamı” bayın bilimden aldığı gaz birden bire inecek, gözlerindeki fer sönecek, ellerinin takati kesilecek, beynini sarsan korku yüreğinin atışını hızlandıracak, susup kalacak ve bayımız telefonu bırakıp, kendini tanrının affedici kollarına teslim ediverecekti kuşkusuz.
Her bilim adamının aydın sayılamayacağının kanıtı bir resimdir bu.
Son bir örnek veriyorum; 1999 yılında üç genç bir cinayet nedeniyle yakalandı ve eylemlerinin satanist olmalarıyla ilintili olduğu açığa çıktı. Medya histeri nöbetine tutuldu. Yaşanan dehşet ekranlardan evimize girdi. Kan duvarlarımıza sıçradı. Hayatımızdaki bize kalan bir iki beyaz adacık da kirlendi. Bilim adamları, psikologlar, siyasiler, ideologlar, edebiyatçılar, müzisyenler kirlenen bu adacıklarda tepinmek için hızla devreye girdiler. Satanistlerin, şeytan'a insan ve kedi kurban etmesinin psikolojik, ideolojik, siyasi, eğitimsel köklerini çekip çıkardılar toplumun bağırsaklarından. Bazıları büyük bir kehanetle satanistlerin ateist olduklarını keşfetti. Bu bayların derdi; satanizmle, ateizmin ilişkili olduğunu göstererek bir taşla iki kuş vurmaktı. Satanizmi bir ideolojiyle ilişkilendirmek gerekirse bu, olsa olsa tanrıya tapınma olmalıdır. Çünkü tanrıyı yüce varlık görmek gibi, şeytanı da yüce varlık olarak görmek “bir şeye tapmak” fiilini işlemektir. Ayrıca şeytanın adının sıkça rastlandığı metinlerin, kutsal kitaplarda yeraldığı da bir gerçektir. Bu birincisi, ikincisi; şeytana ya da tanrıya kurban vermek aynı fiildir. Arasındaki fark, kurban verilenlerin kimliğidir. Satanistlerin gerçekleştirdiği cinayet karşısında dehşete düşenlerin çoğu; aynı yaklaşımı 37 insanın Sivas'ta yakılmasının resmi karşısında göstermediler. Çünkü o ateş tanrı için yakılmıştı. Satanistlerin, kedileri şeytana kurban etmesini, dehşet verici bir olay diye yorumlayanlar; “kurban bayramlarında” Müslümanların deve, öküz, koç vb. kesmesine, kanın sokaklarda akmasına gülümseyerek, hoşgörüyle bakıyorlar ise, toplumsal bir anormallik içerisinde değil miyiz?
Bir psikologun, bir edebiyatçının ya da toplum bilincinin aydın olması için bu toplumsal anormalliği görmesi ve görmekle yetinmeyip bedelini ödemeyi de göze alarak toplum önünde bunu açıklaması gerekmez mi?
Şu biline, Aydın olmanın birinci koşulu, dinlerin, binlerce yıldır insanlığın beynine vurduğu kilidi kırmaktır. Nasıl “Müslüman pazarında salyangoz satılmaz” ise; Aydınlanmanın kapısından da dua ile girilmez. Hangi meslekten olursa olsun, bilgi taşıyıcı insan, bu ilk koşulu gerçekleştiriyorsa, Aydın olma yolunda, ilk adımda düşmüş demektir.
Ancak bu saptamadan yola çıkarsak her tanrıtanımazın aydın olacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Toplumsal ilişkileri kavrama noktasında ve yaşamsal eylem içinde, boyuneğici ve bir dindardan daha fazla kaderci olan, bilgi edinmeyi, bilgi üretmeyi bir yük sayan çok materyalist tanımış biri olarak uyarıyorum sizi. Onların bir kısmı şimdi reklam ve medya dünyasında, yeni yol arkadaşlarına, eski “yol arkadaşlarının” ne kadar bilgi üretmekten yoksun insanlar olduğunu anlatarak para kazanıyorlar. Ve hâlâ materyalistler. Bir kısmı ise, sosyalist çevrelerin söyleşilerine ve panellerine konuk olarak, biriktirdiklerini aktardıktan sonra akşamları nesih barlarda, “Yahu işte arkadaşlar beni çağırmışlar” nakaratıyla başlayan ve “çok acı çektik çok” cümlesiyle biten uzun söylevlerden sonra evlerine dönerek; YARINLARA(!) hazır olmak için rahat döşeklerinde kendilerini uykunun kollarına bırakıyorlar.
İnsanın kendi maddi çevresini ve kendi maddi varlığının bu çevre içindeki konumlanışının yarattığı (neden olduğu) maddi ve tinsel ilişkileri ve iç bağıntıları irdeleyerek kavrayan ve bu ilişkiler üzerinden hareket ederek gelecek için yeni tasarımlar yapan bireydir.
Genel bir tanımlama gerekiyorsa; diyebilirim ki, aydın, öncelikle düşüncenin maddeden ve maddi ilişkilerin bilince yansımasından kaynaklandığını bilen ve eski olanın yerini yeniye bırakmasının kaçınılmazlığını göze alacak kadar cesur ve yalnızlığın yıkıcılığına karşı ayakta duracak kadar özgüvenlidir.
Maddi ilişkilerin sonucu olan ve giderek, görünürde bağımsızlaşan ve maddi ilişkilerin yanında yer alan ve maddi ilişkileri etkileyen ideolojik (siyasi, sanatsal, felsefi bilimsel) ilişkiler o toplumda yalnızca ideolojik, düşünsel üretim alanında çalışan bireyler kategorisinin oluşmasını ve bu bireylerin toplumsal işbölümü içerisinde bu fonksiyonları ile yer almasını da sağlar. Maddi üretimde bulunan, toplumun maddi gücünü yaratan bireylerin yanında, düşünsel ürün veren, ideolojik faaliyet alanında yer alan ve edebiyatı, görsel sanatı, felsefeyi, siyaseti bilim ve zihinsel üretimi meslek edinen bireyler grubu oluşur. “Böylesi bir işbölümü egemen sınıflar içerisinde de zihinsel emek ile maddi emek arasındaki bölünme biçiminde kendini gösterir. Öyle ki, bu aynı sınıfın içerisinde ayrı bireyler kategorisi oluşacaktır.( * ) Egemen sınıfın maddi emek kategorisi içinde yeralan bölümü, bu sınıfın aktif unsurlarıdır. Diğer yandan, yalnızca, dinsel, siyasi, sanatsal, genel olarak ifade edersek, ideolojik, zihinsel emek kategorisinde bulunan bireyler, aynı sınıfın içerisinde yeralan bölümü, bu sınıfın aktif unsurlarıdır. Diğer yandan, yalnızca, dinsel, siyasi, sanatsal, genel olarak ifade edersek, ideolojik, zihinsel emek kategorisinde bulunan bireyler, aynı sınıfın içerisinde “özel statü” sahibi olurlar. Bu durum egemen sınıfın üyelerini birbirinden özerk, sözde bağımsız davranabilen unsurlar olarak, nispi oranda serbest hareket yeteneği edinmelerini sağlar. Dolayısıyla, aynı sınıfın üyeleri arasındaki sınıfsal bağımlılığın geniş halk yığınlarınca anlaşılmasını engelleyen ve egemen sınıfın bu iki kategoride yeralan unsurları arasındaki reel ilişkileri perdeleyen bu “özerklik”tir. Bu özerkliktir ki, burjuva ideologların, siyasilerin, edebiyatçıların, sanatçıların burjuvazinin aktif unsurlarından (Büyük sanayicilerden, bankacılardan, tarım kapitalistlerinden) nispi oranda “bağımsız davranarak” acımasız eleştiri oklarını onlara yönlendirmelerine ve işi, geçici ağız dalaşına ve hatta geçici çatışmalara götürmelerine olanak tanır. Ancak sınıflararası çatışmanın şiddetlenmesi, egemen sınıfın, egemenlik durumunu sarsacak, yıkımla yüzyüze gelmesini sağlayacak bir toplumsal dalgalanma anındave genel olarak burjuva düzeni tehdit eden bir toplumsal durum karşısında; egemen sınıfın iki ayrı bölüğünde yeralan unsurlar, zorunlu olarak, kendi varoluşlarının nedeni olan toplumsal düzeni korumak kaygısıyla, o zamana kadar aralarında oluşan uzlaşılır ayrılıklarını, geçici çatışmaları erteleyerek biraraya gelirler. Kutsal “özerkliğin” yarattığı bütün düşler yıkılır. Küçük burjuvazinin hayallerini altüst eden olay gerçekleşir; egemen sınıfın iki bölüğünde bulunan tüm üyeleri, tek bir güç halinde, egemen iktidara karşı savaşan sınıflara karşı, azgınca ve tüm silahlarını eksiksiz kuşanarak savaş alanına girerler. Üzerinde “İşte AYDIN” yazan maskeler çatışmanın ateşiyle yanar ve Emekçi yığınlar, o anda bu maskelerin altında; ve egemen sınıfa, yarı peygamber olma tutkusu ile ruhunu satmış, düşünürlerin, şairlerin, sanat adamlarının, siyasilerin, kaybetme korkusuyla gerçek ilerlemeye karşı direnen benzi atmış yüzlerini görürler.
Meslekten siyasetçilerin, meslekten ideologların, yalnızca zihinsel üretim ilişkileri içerisinde olmaları ve giderek egemen sınıfın aktif unsurlarından nispi oranda bağımsız davranmaları; doğal olarak, yalnızca düşünsel ürün veren bu bireylerin de aralarında düşünsel, felsefi ayrılıkların filizlenmesinin temelini yaratır. Böylelikle biçimsel olarak farklı düşünen, ayrı programlara sahip birden fazla parti ve ideologlar grubu, giderek farklı felsefi ve siyasi akımlar ortaya çıkar. Hatta bu düşünsel ayrılıklar, burjuva düzenin sınırları içinde kalmak koşuluyla, çetin tartışmalara, çatışmalara ve bazı hallerde düzenin sarsılmasına katkı da saflara itecek kadar alevlenir. Bu durumda söz konusu bireyler, egemen sınıfa karşı özgürlük savaşına katıldıkları zaman bağımsızlıklarına kavuşurlar. Bu bağımsızlığa ulaşabilmiş insan sayısı çok azdır. Devrimci kopuşların öbekler halinde olmaya başladığı toplumda; bu öbeksel kopuş, devrimci durumun varlığının bir göstergesi olmuştur.
Şimdi hazırsanız soruyorum;
Ülkemizde, bugün, kaç felsefeci, kaç edebiyatçı, kaç siyasetçi, kaç mimar, mühendis, doktor, bilim adamı, biyolog, fizikçi, makine ustası, işçi, tarım emekçisi; dini vahşetin, egemen sınıfın siyasi iktidar çiftliklerinde yetiştirildiğini ve zaman zaman demokratlara, sosyalistlere saldırması için iplerin gevşetildiğini ve son 10 yıldır ortalığa salıverilmesinin, Kürt sorunuyla yakın ilişkisinin olduğunu kavrayarak, bu noktada devrimci bir çizgide kararlı tavır aldı. Susurluk kazasıyla, halkın gözleri önüne serilen, toplumsal kirlenme de; bu toplumsal kirlenmeye karşı çıktığını söyleyen siyasetçilerin, felsefecilerin, yazarların, şairlerin, bilim adamlarının da sürdürdükleri yaşam biçimleriyle büyük katkılarının olduğunu görerek; toplumsal kirlenmeye karşı topyekün savaşa, bu baylarla kolkola girmekten kaç kişi uzak durdu. Ortaya çıkan muhalefet koşullarının sulandırılması ve Susurluğun üzerinin örtülmesi; bu sayı hakkında fikir vericidir. Sorunun yanıtı acı vericidir. Türkiye'de aydın çok yalnızdır. Köklerini toprağa sıkıca salmış, dünyanın ender türlerine soyca bağlı ağaçlar gibi yalnız.
İçki masalarında hamasi söylevler vermekle, oturumlarda, söyleşi programlarında süslü, artistik sözlerle, zeka oyunu polemikler ustası olmakla, yemek yerken çatal-bıçak kullanmakla, insanların yaralarını sanatın saracağı inancıyla ürünler vermekle, yüzündeki kılları keçi sakal biçiminde, düzenlemekle, tütünü pipoyla içmekle, aydın olunmaz. Egemen ideolojiye ve onun kurumlarıyla ilişkisi her an sorgulanmalıdır ve temiz çıkmalıdır. Aydın bu sorgudan, egemen ideolojiye boyun eğip, egemen sınıfın ipine bağlanıp; “aykırı” pozlar takınmakla aydın olunmaz.“İşte Aydın” maskesinin arkasını doldurmak uğruna, kendinizi boş yere sıkıp; yarı peygamber olmak için gereksinim duyduğunuz ama bir o kadar da yanyana olmaktan tiksindiğiniz halk için kendinizi bu kadar zora sokmayın baylar. Çağımız iletişim çağı, medya emrinizde, gerçek tavrınızla halkın yarı peygamberleri, idolleri olabilirsiniz. Rahat olun baylar. Kravatlarınızı çözün.
Mart-Nisan ,2000
AYDIN OLMAK YADA AYDIN TAVRI
Televizyon ekranında haber sunucusu biraz kırıtarak ve bükülerek, karşısında oturan siyasetçiye sorular yöneltiyor. Arada bir soru cümleleri arasına,”sizin gibi aydınlar” tümcesini sokmayı da unutmuyor. Aydın sözcüğünü duyduğunda hazzı doruklara çıkan siyasi adam hoşnut ve gevşemiş bir halde konuşmasını sürdürüyor. Konuşulan konuya ilişkin adamın görüşleri muhafazakarca ve hatta gerici. Ama adamın rahat tavrına ve kendine yakıştırılan siyasi kimliğine kanarak, söylediklerinin doğru ve ilerici görüşler olduğu sanılabilir. Siyasi, iktisadi alanda yer alan birçok yönetici, işin başında, ilk sarsak adımlarla görüşlerini seslendirirken, çekingen ve tedirgin oluyor. Ancak bir süre sonra; üniversite öğretim üyelerinden, asker sivil bürokratlardan, ve gazetelerde köşe kapmış yazarlardan, sanatçılardan vb. oluşan “yalakalar ordusundan” onay alınca ve dolayısıyla çevresinde, kaderini cinci hocaların elerine bırakmış, “evet efendimci” halk güruhu oluşunca, hamasi nutuklarını daha rahat icra edebiliyor. Adamın bir siyasi partinin önderi olması, iyi giyimli, ince tel gözlüklü, okumuş , toplumda üst tutulan bir mesleğe sahip olması ve fikirlerinin partisinin önemli çoğunluğu tarafından benimsenmesi, sunucunun onu, “aydın” olarak kabul etmesi için geçerli neden olabiliyor. Gerçi sunucunun, politikacının aydın olup olmadığının ayırdına varması da zor. Onun sunucu olması için soruna hakim olmasından çok, diksiyonun iyi ve fotojenik olması yeterli sayıldığından yetersizliği ve gafı anlaşılabilir.(Ki bu sunuculardan bazıları da kendini aydın sanıyor.) Ancak bu gafı birçok dilci, sosyal bilimci de yapınca işin rengi değişiyor.
Hegomonik tümlüğün farklı aygıtlarında, sınıfsal egemenliği kullanma durumunda bulunan insanlar, birbirlerine ; uygun ve şatafatlı yaftalar takarak halkın toplumsal belleğine, yöneticilerin ne denli yetenekli, üstün vasıflı olduğu düşüncesinin kazınmasını sağlıyorlar. Bu manevra, egemenliğin gücü karşısında halk çoğunluğunun boyun eğmesini güçlendirici rol oynuyor. Bir darbeci generale, bir dolandırıcı bankere, “işini bilen ve iş bitiren bir başbakana ya da devlet başkanınına verilen “fahri profösör” yaftasını törenle takan üniversite öğretim üyeleri bu manevranın bir parçası oluyor. Bu öğretim üyeleri; asker sivil bürokratlar, parti başkanları, büyük iş adamları önünde el pençe divan durmak eyleminde birbirleriyle yarışıyorlar. Bu nedenledir ki, Çoğunluğun “aydın” olarak kabul etmesine karşılık ; profösör denilince , benim düşünce dünyamı, el etek öpen, gençliği üstlerinin çantasını taşımakla geçmiş, sırt sıvazlayıcı, dereyi geçinceye kadar ayıya dayı demeyi kendine gerekçeli boyuneğme ilkesi edinmiş ya da şeyhinden feyz almış ,yobaz kırması bir figür işgal ediyor.(Kuşkusuz, bu sistemin işleyişi dışında kalabilmiş birkaç gerçek bilimadamının bu figür dışında olması genel kanımı değiştirmiyor.) Burjuva sistemin siyasi partilerinin politik önderleri, asker sivil bürokratlar, sarı, kırmızı, yeşil renkte sendikaların,meslek odalarının, “demokratik” kitle örgütlerinin güzide patronları ( pardon! yöneticileri), burjuvazinin övgüsünü kazanmış büyük yazarlar, sanatçılar ve tabiki kralın soytarıları da bu figürün farklı alanlarda yer edinen örnekleridir.
Ülkemizde bugün, yalnızca “aydın” kavramının rastgele kullanılması değil, birçok kavramın rastgele ve hoyratça kullanılması gerçekleştiriliyor. Sosyalizm, komünizm, sosyal demokrasi, dostluk, bilinç vb. kavramlar rastgele ve hoyratça kullanılarak içi boşaltıldı , içeriğinden uzak tanımlamalara dönüştürüldü. Aydın olmak ve aydın tavrının “ne”liği konusunda kafa karışıklığının ve ortak bir anlayışın olmadığını söylemek, yaratılmak istenilen kafa karışıklığına ek bir katkı olmaktadır. Aydın olmak ve aydın tavrının ne olup, ne olmadığı çok açıktır. İnsanlık tarihi boyunca aydınlanma hareketlerinin ve bu hareketlerin öncüsü olan aydınların tavrının ve duruşunun ne olduğu ortadadır. Durum bu iken, aydın kavramının önüne niteleme sözcükleri ilave ederek aydın tavrını revize etmek, toplumsal aydınlanmaya karşı duran gerici cephenin ekmeğine yağ sürmektir. “Yarı aydın “,“organik aydın”vb.tanımlamalar, aydın kavramının içeriğini boşaltmaya hizmet eder.
1. Mart 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde, TERSİ YÜZÜ Köşesindeki ”Muhalefet ya da Felsefesiz Toplumun Sefaleti “ adlı yazısında, Özdemir İnce “Ama Türkiye de burnu sürtülmesi gereken bir aydın tipi var. Felsefesiz bir toplumun sefil aydınları bunlar.”diyor. Bu türden, üzerinde fazlaca düşünmeden yazılan yazılarda,“bir anlık “ilginç gelse de insana; aslında kulanılanan kavramın içeriğini boşaltan açıklamalar çok yapılıyor.Öncelikle ve incelikle belirtmem gerekiyor ki; insanlık tarihi boyunca, sadece egemen sınıf ideologları, din adamları ve politikacılar, aydın sözcüğü ile “sefil” sıfatını yanyana kullandı ve onlar aydını “ burnu sürtülmesi” gereken insan olarak gördü. Bu gerici ittifak, aydına her cepheden saldırarak onun nedamet getirmesini istedi. Kuşkusuz bu saldırı karşısında gerileyerek “burnu sürtülenler” oldu; ama onlarda, aydın tavrını sürdüremeyenler olarak tarihe yazıldılar.Çünkü bir insan gerek siyasi gerekse iktisadi baskı karşısında boyun eğiyorsa, gerçeklerin sözcüsü ve savaşçısı olmayı ömrünce sürdüremiyorsa, o insan aydın olamaz. Aydın tavrı aradabir terkedilebilir bir duruş değildir. Bir insan düşünsel zeminde ya sefildir ya aydın. “Sefil aydın” türünden tanımlamalar; aydın kavramının içini boşaltmak ve üniversite mezunu , okuyan, yazan, bilgi birikimi ve üst grup mesleği olan, sanatçı, felsefeci, vb. her insanın aydın olarak tanımlanmasına “yol” vermek demektir. Aydın aydındır. Sayısı da azdır. Bu sayıyı “suni” biçimde çoğaltmak ve kendine de bu zeminde yer açmak için aydın kavramını kendince yorumlamak abesle iştigal sayılmalıdır. Yalnızca şu belirlemeyi yapmak önemlidir. Aydın , “aydınlanmış kişi” den ayrı tutulmalıdır; ayrıdır. Aydın kavramının ne liği noktasında bu ayrımı belirlemek yol açıcı olacaktır.
Yaba Edebiyat Dergisi. Mart- Nisan 2000 tarih ve Yeni dönem, 3 sayılı nühsasında yayınlanan “İSLAM VE AYDIN” adlı makalemi; aydın kavramının bazı islamcı din adamlarına atfen kulanımına karşı yazmıştım. Makalede din adamı olanların (islam,hristiyan,musevi) aydın olamıyacağını açıklıyordum. Yazı olumlu ve olumsuz eleştiri aldı. Olumsuz eleştirilere yanıt vermedim. Çünkü böylesi bir tartışmanın verimli olmayacağını ve hatta böyle bir tartışmanın “aydın “kavramının ayağa düşürülmesi anlamına geleceğini biliyordum. Olumlu eleştiriler ise benim için anlamlı olmadı. Çünkü eleştiriler Sözlü olarak, yazının içeriğini olumlamak ya da “ben de böyle bir yazı yazacaktım “ biçiminde idi. Oysa ben olumlu eleştirilerin yazılı olarak sunulmasını beklerdim. Ama islamın görünür baskısı altında çoğu yazarımızın bir kırılgan düzlemde yeralan bu konuda eleştirel yazı yazmaktan kaçınması beni şaşırtmadı doğrusu. Ki bu yazı kendini “aydın “ olarak gören bu yazarlara karşı da bir eleştiridir.
İslamın da diğer dinler gibi belli bir bölgeden çıkıp,dünyaya yayılma sürecinde inkar edilmeyecek belgelere dayalı kanlı savaşlarla bezendiğini görmezden gelerek “islamda şiddet yoktur” savunusu yapanlara yanıt vermek ne denli doğru olursa, Dini, düşünsel eyleminin ve yaşamsal pratiğinin merkezine yerleştiren bir felsefeciyi,yazarı, sanatçıyı,politikacıyı , aydın olarak görmek de o denli doğru olur. İşin tuhaf yanı, İslam tarihi ,resim sanatını,en genel anlamda şiiri, romanı, pozitif bilimleri,felsefeyi, ve dahası , ilerlemeyi ve reformu, aydınlanmayı reddediş ve hatta yokediş tarihi iken; Bazı islamcı sanatcılar, yazarlar,dinci gazetelerin köşelerinde kendine yer bulmuş islamcı kalemşörler,felsefeciler, din adamları kendilerinin “aydın olarak “ tanımlanmasını istiyorlar. Aydın düşmanlığının nerdeyse “sevap “olduğu bir topluma aidiyetini, toplumsal varlığının olmazsa olmazı yapan bir insanın kendini aydın olarak tanımlanması isteği, onun iç çelikilerini yansıtır. Müslüman mahallesinde salyangoz satmak abesle istigaldir. İnsanı , toplumsal birey olarak değil de, kul olarak görüyor ve erişkin kulun tüm hedefinin,” TANRIYA ULAŞMAK OLDUĞUnu ” söylüyorsanız. Bu küçük neden dahi sizin “aydın “ olmanızın önünde büyük bir engeldir. “Her mutlakçı düşünce,değişen hayatın kendine uymasını, uydurulmasını ister.Dolayısıyla değişimin önüne dikilir ve değişimden yana olana karşı güç kullanır.” (B.Pınar-a.g.y.) Toplumsal yaşamın ileri doğru devrimci dönüşümünü ve bu dönüşümün, mutlakcı, tanrıcı düşünce ve eylemlere rağmen gerçekleşebilir olduğunu içine sindirebilmiş din adamı yoktur; olamaz da.. Kuşkusuz din adamı olan bir insan, zorda olsa, “aydın tavrı” gösterme noktasına ulaşabilir. Ama o zamanda o, “din adamı” olamaz.Yani bir insan hem din adamı olayım ve hem de aydın olarak kabul edileyim derse, saçmalar.
Yeri gelmişken belirtmek gerekirse; İran da gerçekleşen gerici hareketi “toplumsal devrim” ve islami siyasal rejimi de “devrimci” olarak nitelemek “devrim” kavramının içini boşaltarak, ayaklar altına almak demektir. Bu gerici hareketi ve kurulan islami sistemi “devrimci” olarak adlandırmak, Mussolini, Hitler, hareketlerini de “devrimci” olarak adlandırmakla aynı şeydir. İranda gerçekleşen gerici eylemi ve iktidarı “devrimci olarak nitelendirip; sonra da , bu iktidarı Anadolu da kurmak için mücadele eden , Radikal islamcı hareketleri , terörist ve gerici olarak nitelendireceksiniz; daha ilerisi, İranda islam iktidarının hangi yolla kurulduğunu ve bugün en küçük bir otorite dışı hareketi (islami nitelikli de olsa) nasıl bastırdığını unutturma ve gözden uzak tutma gayretiyle mestolarak dile getirdiğiniz “islamda şiddet yoktur” yalanına inanmamızı bekleyeceksiniz. Bu tutum ikiyüzlülük değilse, nedir? Bazı liberal , hatta “sosyalist” düşünür ve yazarların bu adlandırma kervanına katılması; bu insanların İslamcı hareketin baskısını üzerlerinde fazlaca hissetmeleri ve bu ideolojik, politik ve psikolojik baskı altında ,gerçeği örtbas ettikleri anlamına gelir. Bu boyun eğiş, bu düşünür ve yazarların “aydın tavrına” ulaşmalarına olanak tanıyacak ilk adımı atmalarını dahi engeller.

kızıl_gül 18.04.2007 13:50:37
Düşünsel ve yaşamsal pratiğinin merkezine islamı koymayı yeterli görmeyip, milliyetçiliği de, düşünsel ve yaşamsal pratiğinin merkezine koyarak, islamla cumhuriyet devletini uzlaştırma sevdasıyla yanıp tutuşan yazarlar ve din adamları orta yerde kol geziyor ve türk-islam sentezcisi bu baylar da kendilerine “ aydın” diye hitap edilmesinden pek hoşlanıyorlar. Milliyetçiliği reddeden ve ümmetçiliği toplumsal birliğin zemini olarak gören islamı , milliyetçilikle bağdaştırabilen bu yazarların, din adamlarının çektiği sıkıntı; karşıt görüşte olanlara saldırı anında daha belirgin ortaya çıkıyor. Bu baylara bakılırsa; tüm başka uluslar (Dillerini türkçeye sokmaktan haz aldıkları araplar da dahil) türk düşmanı ve hergün türkleri parçalamak ve bölmek (Türk kabul edilen kürtleri, türklerden ayırmak, -türkleri, kürtlerden ayırmak değil-,) için , hertürlü komployu düzenliyorlar. Ve tabi ki başta hrıstiyanlık olmak kaydıyla, tüm dinler, islamı Anadolu dan kazımak için seferler düzenliyorlar. Bu yazarlar ulusalcı yaklaşımları ile “aydın “ olabilecekleri kanısındalar ve toplumda birçok kimse de bu bayları “ aydın “ olarak tanımlıyor. Düşünsel ve yaşamsal pratiğinin merkezine dini (islamı, musevciliği, hristiyanlığı, şamanizmi,budizmi) koymayan, ancak düşünsel ve yaşamsal pratiğinin merkezine milliyetçiliği (Ulusalcılığı) koyan bir insanın, aydın tavrı alması olası mıdır. Hayır; çünkü milliyetçi bir insan, diğer halkların toplumsal çıkarlarına duyarsız ve hatta karşısında bir duruşa sahiptir. Düşünsel ve yaşamsal pratiğinin merkezine türk milliyetçiliğini yerleştiren bir yazar,politikacı, felsefeci,düşünür ( işçi, burjuva); kürt, yunan, arap, alman, rus, fransız vb, uluslarına karşı önyargılıdır. Bu önyargı, onun, bu halkların türk halkıyla ilişkilerinin irdelenmesi noktasında “öznel” bir duruşa sahip olmasına yolaçar. Bu insan, uluslar arasındaki güncel toplumsal ve tarihsel ilişkilere nesnel bir perspektifle bakamaz. Bu görüş açısı, onun aydın niteliği kazanmasının önünü tıkar. Kuşkusuz milliyetçilikle sovenizm birbirini besleyen ve tamamlayan iki unsur olarak aynı zeminde yeralır ve milliyetçilikle sovenizm arasında belirgin sınır yoktur,birbirinden ayrılamaz; milliyetçilikten sovenizme geçiş oldukça kolaydır.” Biz milliyetçiyiz ama soven değiliz” demek bir avuntu sözüdür.
Bir aydının ulusal kimliği onun düşünsel ve yaşamsal pratiğine yön verici olamaz. Yani açıkçası aydın,toplumsal ve tarihsel ilişkilere ve gelişmelere, ulusal kimlik penceresinden bakamaz. Bir aydın için, öteki bireyle kardeş veya dost olmak için ön koşul; o bireyin düşünsel ve toplumsal pratiğidir.Önemli olan, öteki bireyin, türk, kürt, ermeni, yunan, arap, fransız, amerikan, çin, perulu,hint. vb. olması değil; onun,insanlığın ilerlemesine ve barış içinde yaşamasına katkıda bulunan ve insanlığın özgürlüğünü ve yararını öne alan ve ulusal kimliğinden sıyrılarak, enternasyonalist perspektifle toplumsal olgulara bakabilen birey olmasıdır. “Faşist de olsa bir türk; bana, ayrım yapmadan demokrat, enternasyonalist sosyalist tavra sahip olan ermeni, kürt,fransiz ,yunan v.b bireyden daha yakındır, çünki o, ulusal nedenle, benim kardeşimdir.” diyorsanız, karanlığa gömülüsünüz demektir. Benim bir şair olarak entelektüel varoluşum; Nazım a, Neruda ya ,B. Brecht e, Aragon a, Ritsos a,Teodorakis e ,M, Gorki ye,mayakovski ye (vb.) hayat veren ağacın köklerine bağlıdır. Nedim e, Baki ye, Mehmet Akif Ersoy a,Yahya Beyatlı ya Necip Fazıl Kısakürek e hayat veren ağacın köklerine değil. Bu tutum, “ama “ sözcüğüyle başlayan gerekçelere feda edilmeyecek kadar önemlidir.
Aydın enternasyonalisttir ve ulusal gerçeğine bu perspektifle yaklaşır. Bireyin ulusal kimliğini öne çıkaran, gerekçesi “anti- emperyalizm” perspektifi de olsa “Türk Aydını”türünden bir tanımlama, yanlıştır. Aydınlar, ulusal kimliklerinden ötede, tüm insanlığın sahip çıktığı bir duruşla anılırlar. Türk milliyetçiliğini düşünsel ve yaşamsal pratiğinin merkezine koyan bir düşünür, politikacı, felsefeci edebiyatçı, kürt sorunununa, ermeni sorununa, kıbrıs sorununa, Kerkük sorununa nesnel yaklaşamaz; yaklaşamıyor da. Tersi de doğru; Milliyetçi bir ermeni ,kürt ya da yunan bu sorunlara nesnel bakamaz Osmanlı devleti tarafından, ermeni ve kürt halkına, sitemli bir biçimde ulusal kıyımın yapıldığı gerçeğini görmezden gelen, inkar eden birisi aydın tavrı gösterebilir mi. Jean Paul Sartre ın, Fransız sömürgeciliğine karşı, Cezayir Halkının yanında yer alarak, aydın tavrını sürdürdüğü unutulabilir mi ? Filistin halkının haklarını savunma konusunda geri mevzilere düşen bir israilli düşünür, sanatçı aydın sayılabilir mi? Ya da İsrail halkının yaşama hakkını , İsrail egemenlerinin kanlı baskısını bahane ederek, unuttumaya çalışan bir filistinli düşünür, yazar politikacı, sanatçı aydın olabilir mi? Ötekinin miliyetçi oluşu sizin milliyetçiliğinizi haklı kılar mı? Örnekler çoğaltılabilir.
Kuşkusuz, toplumsal tarihsel sorunlara bakış açısı nedeniyle aydın,toplumun çoğunluğuna ve hatta tamamına ters düşebilir. Ancak bu yalnız kalışa rağmen aydın ,gerçeğin sözcülüğünü inatla sürdürür. Çoğunluğa hoş görünmek ,halkın çoğunluğunun sempatisini kazanmak uğruna gerçeğin savunucusu olmaktan vazgeçmez. Çünkü halk tarih boyuncu, herzaman, her koşulda gerçeği dile getirmez; söyledikleri de çoğunlukla doğru değildir. Halkın değer yargıları genellikle iktisadi olarak egemen olan dolayısıyla da politik ve ideolojik hegomanyasını sürdüren egemenlerin değer yargılarıdır. Aydın,bu değerler sisteminin dışında ve karşısında devrimci duruş sergileyerek, bu değer yargılarından köklü kopuş tavrına sahip olan bireydir.
Hegomonik tümlüğün yürütücüsü ve bir parçası olan birey, Sınıf diktatörlüğünün farklı alanlarında, önder,öğretici,eğitici, yönetici vasfıyla erk sahibi iken, aynı zamanda sınıfsal hegomonik tümlüğün emireridir. Erk sahibi vasfı olmaksızın, sınıflı toplumda birey, egemenliğini kaybetmiş bir köledir. Yani hegomonik tümlüğün bir parçası olan birey, aynı anda onun kölesidir. Bu anlamda denilebillir ki; sınıflı toplumlarda, efendiler de köledir. Bunun anlamı şudur , sınıflı toplumda erk sahibi olanlar da,birey olarak, gerçek anlamda özgür değildirler. Sınıfsal hegomonik tümlüğün bir parçası durumunda olan ve bu konumunu benimseyen birey, toplumsal devrim ve köktenci değişim anında, uluslararası ilişkilerde, bireyin devlete karşı duruş gösterdiği durumda özgür davranamaz ve sınıfsal egemenlik içerisindeki konumlanışına bağlı kalarak yerini alır ki; bu durumu, onun, aydın tavrı almasının engelidir. Durum çok açık; İdeolojik politik,felsefi şekillenmesi,sınıfsal egemenlikle, devletçilikle, din ve milliyetçilikle yoğrulu bir politkacının, yazarın, düşünürün aydın olması ve aydın tavrına sahip olması olanaksızdır. Bu durum, egemen uluscu, devletci bireyler için olduğu kadar ezilen ulusların milliyetçiliği perspektifinden kopamayan politikacılar ve yazarlar için de böyledir.
Aralık 2004 yılında Avrupa basınında yer alan bildiriye imza koyan yazar, politikacı ve düşünürler, “kürt aydınları “ olarak anıldılar. Ancak hemen bir gün sonra, imza sahibi bazı politikacılar bildiri metninde, kendilerinin katılmadığı, onaylamadıkları bazı fikir ve yaklaşımların olduğunu açıkladılar. Buna karşı bildiriye imza koyan bazı yazarlar, açıklama yapan politikacıların, bilgi birikiminden yoksun, isimleri politik arenada abartılmış bireyler olduklarını ve “çark etmelerini” kınadıklarını açıkladılar. Politikacıların tavırlarına ilişkin söylenenleri tartışmaktan çok; söz konusu bildirinin “ kürt aydınları” tarafından imzalandığının söylenmesi, işin beni ilgilendiren yanı. Bu şahışlar imzaladıkları bildirinin kürt politikacılarının, sanatçılarının düşünürlerinin beyanı olduğunu açıklasalardı ve ertesi gün bazı politikacılar bu bildirinin bazı kısımlarına katılmadıklarını açıklasalardı; konumuz açısından bir sorun olmazdı. Öncelikle, bu imza sahipleri “aydın” olarak tanımlanıyorsa; onların, doğruluğuna inandığı eylemden dönmeleri, “aydın oldukları” kanaatinin iflas ettiğini gösterir. Ve ikincisi her politikacıdan her yazardan her felsefeciden; bir aydından beklenecek tavrı bekleyenlerin düş kırıklığına uğraması kaçınılmazdır. Diğer yandan, ortak bir eyleme katılabilecekleri düşünülen kişilerle görüşülerek, düşünsel birliğe ulaşmadan, onların ismini “eylem” içerisinde kullanan kişi (ler) de aydın olamaz. Daha önemlisi, böylesi bir bildiri aydınlar tarafından yayınlacaksa, sayıları az da olsa, belli bir ulus kimliğine sahip insanlar tarafından değil tüm dünya uluslarına mensup, yada daha dar anlamda,konuya yakınlığı olan,yakınlık duyan farklı ulusuların üyesi aydınlarla birlikte kararlaştırılıp, düzenlenerek yayınlanırdı. Konu, yalnızca kürt halkının temsilcilerinin sorunu noktasında ele alınıp,daraltılırsa; ezilen ulus milliyetçiliğine,ne kadar “hoşgürülü yaklaşırsak yaklaşalım, olaya milliyetçi bir perspektiften bakıldığını görürüz ki, bu yaklaşımın da aydın olmanın önüne bir barikat kurduğu açıktır. Ancak aydın olarak tanımlanmadığı sürece her politikacı, şair,romancı, felefeci miliyetçi bir perspektifle sorunlara yaklaşımını açıklayabilir. Bu duruma kimsenin diyeceği olmaz.
Türkiye tarihinde,aydın sorununa bakışın ne denli çarpık olduğunun traji komik örneği 12 eylül sonrası yayımlanan “aydınlar dilekçesinin”yayınlanma sürecinde sergilendi. Sıkıyönetim savcılarına ve basına, sözkonusu dilekçeyi içeriğini bilmeden ,tanıdığı birinin ısrarıyla, kahvehanede, okey oynarken imzaladığını söyleyen sinema oyuncuların durumu kara bir mizah olarak anımsanır. Ancak bu kara mizah öyküsü anılarda sıcaklığını korurken, Aydın tavrını ,yazar,çizer herkesten bekleyerek gülünç duruma düşmenin ne denli acı olduğu ortadadır.
Kuşkusuz bu hareketlerin bu biçimde sonuçlanmasında; Anadolu da yaşayan halkların toplumsal gelişim sürecinde aydınlanma hareketlerinin görülmemesinin önemli rolü var. Türklerin toplumsal tarihinde, Köktenci, gerçek bir aydınlanma hareketi gerçekleşmemiştir. Kuşkusuz birçok toplumbilimci, bu savın tersine, Anadolu halkları tarihinde aydınlanma hareketleri bulmak için çırpınırken,birçok isyan eylemine aydınlanma hareketi adı vermek gafletine düşmüş; bu hareketlerin, hangi aydınları ortaya çıkardığı ve toplumsal süreçte hangi devrimci dönüşüme yolaçtığını belirleme noktasında çıkmaza girmiş ve hatta bazıları, tarihin içinden “Aydın dervişler” çıkaracak denli komik duruma düşmüşlerdir. Kuşkusuz Avrupa”da burjuva devrimlerine koşut ortaya çıkan aydınlanma hareketlerinin, Anadolu halkları içindede yansımaları olmuş ve Bu yansımanın etkisiyle siyasi ve felsefi alanlarda reformcu değişimlere rastlanmıştır. Türk burjuva ulusal kurtuluş hareketi de, İdeolojik ve politik olarak bu reformcu değişimlerin gerçekleştiği sürece bir örnektir. Birçok toplumbilimci, tarihçi, yazarın dediğinin aksine,”Kemalizm” özel bir İdeolojik ve politik akım sayılamaz. Ulusal kurtuluş mücadelesinin önderi Mustafa Kemal, Avrupa aydınlanma hareketinin etkisinde kalan ve ideolojik, politik olarak da burvjuva devrimlerinin bir sonucu olan ulusal devlet projesini gerçekleştirmeye çalışan bir burjuva ulusal önderdir. Türk ulusal kurtuluş hareketi süreci, ulusal, burjuva bir devlet kurma sürecidir ve bu süreçte gerçekleştirilen reformcu dönüşümler ulusal devlet kurulurken olması gereken dönüşümlerdir; fazlası değil. Bu durumu tespit etmek Mustafa Kemal in ulusal önderliğini ve burjuva ulusal devletinin kurulmasının , tarihsel, politik ilerleme olduğu gerçeğini ve önemini yadsımaz. Ancak, bu reformcu dönüşümler, politik iktidarın zoruyla sürdürülebilmiş ve dönüşüm kurumları, halka rağmen, zor kullanılarak ayakta tutulabilmiş, Politik çalkantılar bu çatışma zemininde sürekli hayat bulabilmiştir.Ulusal Kurtuluş hareketi, Devrimci dönüşümleri içeren bir aydınlanma hareketinde olduğu gibi feodal sistemin ve feodal değer yargılarının iktisadi, siyasi, ekonomik köklerini sökememiştir. Ulusal devlet kuruluşu süreci, eskiyle barışma ve uzlaşma sürecidir de. Burjuva cumhuriyet her alanda, osmanlı devleti tarihinin devrimci eleştirel bilançosunu çıkarıp, Osmanlı despotizmiyle ve baskıcı politikalarıyla hesaplaşmamıştır. Tarihini sahiplenme savıyla ve istemiyle, hangi ulusa karşı işlenirse işlensin,tüm kıyım eylemlerinin üzerini örtme yolu benimsemiştir. Tam da bu noktada belirtmek gerekiyor; Ulusal devlet kurulması sürecinde, birçok düşünür ,politikacı, yazar, ideolojik bir yanılsama ile bu hareketin bir aydınlanma hareketi olduğu kanısıyla, bu süreçte devlet politikalarının yanında aktif olarak yeralmayı aydın olmanın gereği saydılar.İradesini bu sürece teslim eden yazar ve düşünürler, toplumsal duruşları nedeniyle aydın olma olanaklarını da kaybettiler. Bu süreçte devletin kuruluş hizmetine kendini adayan bu insanlar, toplumsal olgulara nesnel bakabilme perspektifinden uzaklaştılar. Dolayısıyla devletçi ve tutucu bir bakış açısından dünyaya bakarken, Kürt sorunu, azınlıklar sorunu, insan hakları, kadın hakları sorunu, Laiklik, demokrasi, toplumsal özgürlük v.b. sorunlarının köktenci çözümü noktasında, devletin bekası uğruna geriye düştüler ve hatta reformcu dönüşümlerin kesintiye uğratılması karşısında sessizliği gömüldüler.
Burjuva ulusal kurtuluş ve burjuva ulusal devlet kurma savaşımı, emperyalizme ve feodalizme karşı bir toplumsal ilerlemedir ve bu ilerlemenin düşünsel savunucusu olmanın “ilerici” olmak olduğu da doğrudur. Ancak bugün gelinen nokta da, bu doğruyu belirlemek ; bugün için burjuva ulusal devletin savunuculuğunun, “geri” bir noktada olmanın ifadesi olduğunu dile getirmemizin üzerini örtemez.
Ulusal devletin varoluş sürecinde kurulan ve “aydın” yetiştirdiği varsayılan birçok kurumun ve bu kurumlarda eğitim görmüş insanların büyük çoğunluğunun ideolojik ve siyasi duruşunu dikkatle incelerseniz; Devletçiliğin ve ulusalcılığın derin izlerini görürsünüz. “Devlet ve milli kırmızı çizgiler” dokunulmaz ve herşeydir; birey onun hizmeteri, her koşulda feda edilmeye hazır savaşeridir.” Şiarı, bu insanların dilinden düşmez ve “dilden düşürülemeyecek”, nesilden nesile aktarılan kutsal bir mirastır. Her devrimci hareket sürecinde; bu düşünsel varoluş biçiminin, bu kurum ve insanlara nasıl ayakbağı olduğu, açıkça görülür. Burjuva ulusal devletin savunuculuğunu , düşünsel sisteminin merkezine koyan düşünce adamlarının, sanatçıların, yazarların aydın tavrı gösterememelerinin nedeni de budur. “Kemalizmi” Tüm toplumsal süreçleri açıklayıcı ,tüm zamanlar için geçerli, değişmez, mutlak politik ilkeler bütünü olduğuna inanan birinin; mutlakçı ideolojilere, değişmez, kutsal varsayılan “dinsel yargılara karşı çıktığını” iddia etmesi yaman bir çelişkidir. Can alıcı konularda olabildiğince tutucu tavır alabilen bu politikacıları, yazarları, aydın olarak nitelendirmek doğru değildir.
Kaldı ki bugün için Avrupa da gerçekleşen burjuva aydınlanma hareketinin şiarları da geride kalmıştır. Emperyalizm dönemi; burjuvazinin aydınlanma ilkelerinden geriye düşme ve aydınlanma bayrağının sosyalist hareketler tarafından devralınma dönemidir de. Artık bir felsefeci, politikacı,düşünür, yazarın aydın olabilme zemini, sosyalizm ilkeleriyle döşelidir. Bu hiçte abartılı bir iddia değildir. Bugün dünya da varolan tüm aydınların toplumsal ilerleme sürecine bakış perspektifleri, devrimci, sosyalizan ,bilimsel,değişimci ve enternasyonalisttir. Özel olarak vurgulanması gereken ; sosyalist olmak bireye aydın olma olanakları sunar; ama kendini sosyalist olarak tanımlayan her sosyalist birey aydın değildir, olamaz da. ( Star tv. Objektif proğramında “Metal Fırtına “ adlı kurgu romanın içeriği tartışılırken; tartışmaya katılan ve romanın yazarının “sizin derginizin muhabiri romanın kurgusunu onayladığınızı belirtti “ türünden açıklamasına karşı “kimmiş o muhabir, ben o muhabirimi tokatlarım” diye bağıran Doğu Perinçek aydın sayılabilir mi? Hayır!.Ulusalcı, devletçi siyasi perspektifi yanında; sıklıkla, eli sopalı bir “üst” (yönetici) olma içgüdüsünün dışavurumu: onun aydın tavrına uzak duruşunu belgeler. Ve ne yazık ki, sosyalizm cephesinde bulunduğunu iddia eden, çok sayıda, “eli sopalı yönetme “ içgüdüsünü zaman zaman dışa vuran siyasi şefcik orta yerde dolaşıyor.)
Türkiye toplumsal tarihinde, gerçek anlamda bir burjuva aydınlanma hareketi gerçekleşmediği gibi, sosyalist aydınlanma hareketi de gerçekleşmemiştir. Dünyanın birçok yerinde gerçekleşen sosyalist aydınlanma hareketi ,anadolu halklarını da etkisi altına almış ve bu etki bircok düşünür,sanatçı ve politikacının düşünsel ve pratik yaşamına yönvermiştir.. Ancak gerçek anlamda bir sosyalist aydınlanma hareketinin gerçekleşememesi ,bireylerin aydın tavrına sahip olma sirecini olumsuz yönde etkilemiştir. Aydın olmak ve aydın tavrı konusunda kafa karışıklığının temel nedenlerinden biri de budur.
Anadolu topraklarında gerçekleşen her ileri atılımın yönü Avrupa ya dönüktür. Bu toplumsal duruşun nedeni; Aydınlanma hareketllerinin gerçekleştiği yerin Avrupa olmasıdır. Her toplumsal ilerleme sürecinde hareketin yönünün Avrupa olmasında gocunacak bir şey yoktur. Miliyetçi önyargıların esiri olan birçok politikacının,yazarın, düşünürün, yönü Avrupa ya çevrili ilerleme hareketlerine ve reformlara küfretmesi,onların geriliğinin bir işareti sayılmalıdır. Bu baylar Avrupa nın aydınlık yüzüne öfkelerini dile getirirken, doğunun karanlık dehlizlerinde nur arama sevdasıyla düştükleri yolda, traji komik duruma düşüyorlar. Belirtmem gerekiyor; toplumsal ilişkiler açısından Avrupayı tek vucut olarak düşünürsek, düşünsel ve yaşamsal pratik içerisinde zaaf gösteririz. Avrupa'nın toplumsal varlığının, bir aydınlık ve bir de karanlık yüzü vardır. Türkiye' nin Avrupa Birliğine girme sürecinde ,Avrupanın bu iki yüzünü açıkça gördük. Avrupa nın karanlık yüzü Hrıstiyanlık ve milliyetçilikle bezelidir. Aydınlık yüzü ise Demokrasi,insan hakları ve halkların kardeşliği ile yoğruludur. Avrupa Birliğine katılım sürecinde, Avrupa Birliği oluşumuna, karşı perspektifle bakanlar, Emperyalizme karşı ulusal kurtuluşçu olma adına , Avrupa Birliğine giden süreçte milliyetçi çizgiye düşüyorlar. Demokratların ve çoğu sosyalistin milliyetçilerle aynı cepheye düşmesinde, Bu bayların burjuva ulusal kurtuluş ve burjuva ulusal devlet kurma hareketinin etkisinden kurtulamamasının rolü var.Sermayenin “milli” sınırları taşarak politik,ideolojik, iktisadi ilişkiler ve birlikler kurmasına rağmen; işçi sınıfı hareketinin (siyasi ve sendikal örgütlerin) enternasyonalist ilişkilerin gerekirliliğini savsaklamaları; milli devletin sınırları içerisinde hapsolarak, “milli şuur“ ideolojisinin sahiplenicisi ve burjuva milliyetçiliğinin toplumsal payandası olmalarına, dolayısıyla toplumsal ilerlemenin öncüsü olma vasıflarını yitirmelerine yol açıyor. Avrupa Birliği sürecinde, Avrupa nın burjuva cephesine karşı, Avrupa nın sosyalist işçi cephesinde yer alarak, bu cephede yeralan örgütlerle, aydınlarla, yazar,politkacı ve sanatçılarla sıkı ve tutarlı bir kardeşlik bağı kurmak, sosyalist, enternasyonalist tavrın gereğidir . Bu tavrı gösterme gereksinimi, yeteneği ve toplumsal cesareti olmayanların; Avrupa nın tek vücut olduğu ve Avrupa Birliği sürecinin emperyalist saldırı süreci olduğu gerekçesiyle, milliyetçiliğin, dar, kısır, geri perspektifine kayması kaçınılmaz olacaktır. Bir sanatçının, yazarın, düşünürün, politikacının enternasyonalist çizgiden uzaklaştığı oranda, toplumsal ilerleme,sosyalizm ve devrimci değişim sürecinde, geri noktaya savrulduğu bilinen bir durumdur..
Emperyalist,kapitalist sistemin işçi sınıfına ve ezilen halklara küresel ve topyekun saldırısına karşı enternasyonalist ve topyekun karşı koymanın hayati bir gereklilik olduğu ve bu gerekliliği yerine getirecek küresel organizasyonu oluşturmanın hayati önemde olduğu açıktır. Bu durumu kavramayarak, ya da bu enternasyonalist birliği oluşturacak güce, yeteneğe, bakış açısına ve bilimsel cesarete sahip olmayanların siyasi ve ideolojik savunmayı ulusal satıhta sürdürmekten ve milliyetçiliğin kör kuyusunda debelenmekten başka çıkışları yoktur. Ve bu nedenle bu cephede yeralan düşünürler, politikacılar, yazarlar, felsefeciler, aydın olamazlar; meslek sıfatları neyse, o olurlar.
Burjuva iktidarın ideolojik hegomanyası; Düşünürleri ,yazarları sanatçıları baskı altında tutuyor . Bunun yanında, ulusalcı demokrat,sosyalist politikaların da ; sosyalizan, demokrat düşünürleri, sanatçıları, politikacıları; ideolojik, psikolojik baskı altında tuttuğu , onları belirlenmiş siyasi kalıpların dışına çıkmaları halinde aforoz ettiği görülmektedir. Belirlenmiş siyasi norm ve düşüncelere uymayı “devrimci, sosyalist” olmanın kıstası ve bu değişmez, mutlak kurallara uymanın, olmazsa olmaz olduğu yaklaşım ve yargısının; Sosyalist, enternasyonalist, bilimsel, nesnel, gerçekliğe ulaşmanın ideolojik, entellektüel zeminini perdelediği ve engellediği de bir gerçektir.Birçok sosyalist romancının, şairin, ressamın, felsefecinin, ulusalcı sosyalist politikaların baskısı altında doğruluğuna inanmadıkları eylemlere ve hamasi nutuk ögesi olan siyasi argümanlara “Yalnız kalmamak, geriye düşmemek”, adına ve “horlanmaktan” korktukları için “bağırlarına taş basarak” evet dedikleri bir gerçektir ve bağırlarına bastıkları taşın , yaşamsal, entellektüel soluklarını keserek ,onları karanlığa yönelttiği de açıktır.Aydın tavrı, bu hegomonik baskıya ve dargörüşlüğe de boyun eğmeden toplumsal gerçekliği çözümleme eylemine girmeyi gerektirir. Aydın, yalnızca öteki egemene, ötekinin ideolojik,politik çevresine karşı değil ; kendi hegomonyasına, kendi ideolojik,politik varoluş biçimlerine de devrimci eleştirel perspektifle yaklaşır.“Bizdendir,o halde savunusu doğrudur.”yaklaşımı bireyin kendi karanlığına açılan kapıdır.Sosyalist cephede yeralan sanatçıların yazarların ideolojik politik donanımlarının yetersiz oluşu ,onların bu cephenin öznel, değişmez ve kutsal ilan edilmiş ,normsal söylemlerine boyuneğmelerini de beraberinde getirir. İdeolojik, politik, felsefi, sanatsal donanıma ve olguları algılama ve çözümleme noktasında yüksek bilince ulaşamamış birey, hem burjuva sistemin ideolojik politik saldırısına ve hem de, kaba ,ulusalcı sosyalist politikaların baskısına karşı duramaz. Bu durum ise bireyin aydın olma kapısını kapatır.
Aydın olma hali, ahlaki yargılarla açıklanamaz. Dürüst, genel ve özel otoriteye karşı boyuneğmeyen, mücadeleci, ve sözünü esirgemeden konuşan ve bu eylemi, insanlardan övgü almak için değil, “toplumsal sorumluluk” gereği gerçekleştiren olmak gibi, davranış normlarına uymak vasfı, bireyin aydın olması için yeterli değildir. Bu vasıflar her insanda olmalıdır. Aydın olmak için , bir insanın hangi çizgide ve hangi yolda yürürken boyuneğmez ve kararlı bir duruşa sahip olduğu belirleyicidir. Aslolan o insanın gerçeğin sözcüsü ve öncüsü olmasıdır, boyuneğmezlik ve kararlılık, dürüstlük bu vasfın tamamlayıcısıdır. Ya yoksa bir din savaşcısı da kararlı ve otoriteye karşı boyuneğmez olabilir. Ama bu vasfı onun aydın olmasına yetmez.
Sanatçıların, yazarların, organize ettiği bir eylem sonrasında, birlikte yürüdüğümüz , sosyalist bir şairin “Hocam, bu tür eylemlerle aydınları harekete geçiriyoruz; bu önemlidir;” sözleri sosyalist sanatçıların da aydın sorununa nasıl yanlış baktığınının somut örneğiydi benim için. Bir süre sustum. Sonra, “Harekete geçirilen kişiler aydın mı, sanatçı mı ?” diye sordum. Yürürken, yüzüme baktı. Bu sorunun içeriğini anlamamıştı. Anlayıncaya kadar, sokağın sonuna geldik. Sorumun yanıtını almaksızın,“Hoşça kal “ dedim ayrılırken. O günün sonrasında birkaç kez karşılaştık. Soruma ilişkin hiçbirşey söylemedi şair. Anladım ki, aydın nedir sorusuna yanıt aramayı bırakın; Böyle bir soruyu gerekli de görmüyor, bazı sosyalist sanatçılar. Şair arkadaş eylem için,”aydınları sokağa çıkarmıştı” ve bu üzerinde düşünülmeyecek kadar “doğru” bir tavırdı. Dahası sosyalist militanlar, “ siyasi eylem içinde aydınları kulanmak” söylemini pek seviyorlardı. Ne yazık ki sosyalist hareket içinde yeralan çoğunluğun politik yargısı; “Aydınları harekete geçirmek”, “aydınları kullanmak.” argümanı ile bezeli. Kavranamayan, “harekete geçirilen insanın” aydın olamıyacağı gerçeğidir.
Aydın, toplumsal gerçekliğin analizi üzerine oturan eylemin gerekliliğini görür, söyler ve eyleme geçer ; eylemin öncülü ve söze dökücüsü olur. (Ötekinin dürtücüsü ve güdücüsü ;Ya da dürtülen ve güdülen değil) Toplumsal zemini aydınlatır. “Harekete geçirilen ya da politik varyasyonlarla kullanılan kişi “ aydın olamaz. “Aydın” ı harekete geçirdiğini ya da politik manevralarda onu kullandığını söyleyerek kendisini avutan “ garip” kişi de öncü değil, değnekçi olur. Bir insan ötekini dürtüyle (ikna ederek!) harekete geçirmesi ve harekete geçen ötekini gütmesi ( yönetmesi) ; sınıflı toplumların tarihine koşut ortaya çıkan ve insanlığın aşağılanışının ifadesi olan bir eylemdir. Kendisinde, insanlara öncülük vasfının doğuştan beri varolduğuna ve dünyaya bu “özel” işlevi yerine getirmek için geldiğine inanan , “yarı peygamber”, sanatcıların, politikacıların, yazarların, çizerlerin, din adamlarının, genarallerin, felsefecilerin gölgesi toplumsal zemine düştükçe, insanlığın özgürleşmesi ve gelişmesi, ara ara kesintiye uğrayacaktır. Ancak insanlığın özgürleşmesini ve ilerlemesini hiçbir güç önleyememiştir; Önleyemiyecektir de.
İnsanlık tarihinin her döneminde gerçeğin üzerine örtülen perdeyi kaldıran aydınlar varolur. Ve o zaman gerçek, insanı aydınlatır.
Binmesini beceremediğiniz at sizi üzerinden atar. Kimse sizin kanatlı bir atın üzerine binip gökyüzünde süzülerek koşturmanızı beklemez. Ama siz bir “idol”üm derseniz; herkes de sizin kanatlı bir atın üzerine binip gökyüzünde dolaştığınızı görmek ister. Bir eşeğin sırtında yol alıyorsanız, sizi kimse ayıplamaz, gücü bu kadarmış der ve geçer. Ama siz eşeğin üzerinde yol alırken, herkesin sizi bir kanatlı atın üzerine binip gökyüzünde dolaşan insan olarak anmasını beklerseniz; Gün gelir, eşekten de düşersiniz ve herkes halinize güler.
Gerçeğin öncü savaşcısı ve sözcüsü olmak, bilimle karılmış bilinci ve bu bilincin kuşandığı cesareti gerektirir.Bıçak sırtında yürümeyi göze alarak, bilimle bezenmiş cesaretiniz ve devrimci bilincinizle düşün yola; Aydın tavrı da, insana has ve edinilebilir bir yaşamsal eylemdir.

* K.Marks, -Felsefe İncelemeleri-, S. 109, Sol Yay


Sayfa: [ 1 ]