|
||
| Nilgün Marmara (1958-1987) Nilgün Marmara'dan..... *GÖKKUŞAĞINDAN DARAĞACI Şimdi'nin bedeni yok, Yontuyor geçmiş bilgisiyle gelecek belki olur diye taşı, taşını kokluyor yontu dağılıyor... Şimdi'si yitik bundan boyuyor boyuyor evine aldığı ağacın üzerine tüneyip duvarını, tavanını, geçmişi ve geleceği ve her yanını; dal kırılıyor... Şimdi'si yitik diziyor diziyor notalarını, göğe ışık üzerine boncuklarını, ucuza getiriyor varlığını sonsuzun sessizliğiyle sonlunun gürültüsü arasında, O bitirince kıyısında gezindiği yol çöküyor... Şimdi'si yitik bundan yazıyor yazıyor enine boyuna içini ve dışını ve yeri ve göğü ve suyu, bindiği kadırga o inince batıyor *"BANA DOĞRU GELEN KİM?"YA DA ŞİMDİKİ ZAMANDA BİR MOBİL, BİRİNCİ TEKİL ŞAHIS Dökülmüş bedenim kimyasına pirincin, yokedilerek kalsiyumun büyüsü yazgım belirlenmiş. Her an, hoş geldin diyorum bana doğru gelene, dalgalanan duygularımla. Sarkıyorum tavandan (bir tavan varmışçasına) yeryüzünün (varolduğunu umarak) renklerini bilmeme karşın - lal rengi, çivit mavisi ve sarı - ve onların yalanlamalarını - tutku, dinginlik ve ölüm - kendimle işaretliyorum yanı, yöreyi - bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı, sağ sol, sağ sol. Yönlerin bulanıklığında bir sorumluluk bu! Uluma geri tepiliyor böylece, bana doğru gelene karşı! Bir iskeletler zinciri tutuyor beni havada, uzay konusunda bir unutkanlık yüklemeye ve devindiğim cılız önlemleri yıkmaya çalışarak. Soğukkanlı bir çaba! Ben, kusursuz bir porte olmayı yeğlerdim, oysa. İşte şuracıkta, özlüyorum sol anahtarımı ve notalarımı. Umursamam, nereye dağılırlarsa dağılsınlar, daha sonra... Şimdilik, hava akımının istencine boyun eğmişim, sinekler ırzına geçerken uzantılarımın, sürdürüyorum dansımı bu dikey tabut içre, günden geceye, geceden güne, ben tümünü ezip geçinceye ve "Bana doğru giden kim?" in yatay bilgisine ulaşıncaya dek! *CAM KELEPÇEYE EVET Ilık bir süzülüşle Geri dön hayat, Bırakma yeryüzü salına tünemiş pek kara kuşlar Örtsün bakışımı, Görmek acısı sürsün pencere tutsağının Düşsün hayatı suya... *CANIM SIKINTI SINIRI Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum. Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrının yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. Kefe'lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor, işte yetkin eşitlik...her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim. *DÜŞÜ NE BİLİYORUM Kimdi o kedi, zamanın eşyayı örseleyen korkusunda eğerek kuşları yemlerine, bana ve suçlarıma dolanan? Gök kaçınca üzerimizden ve yıldız dengi çözüldüğünde neydi yaklaşan yanan yatağından aslanlar geçirmiş ve gömütünün kapağı hep açık olana? Yedi tül ardında yazgı uşağı, görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o ve bağlanmıştır körler örümcek salyası kablolarla birbirine sevişirken, iskeletin sevincini aklın yangınına döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla. Yine de, zaman kedisi pençesi ensemde, üzünç kemiğimden çekerken beni kendi göğüne, bir kahkaha bölüyor dokusunu düşler marketinin, uyanıyorum küstah sözcüklerle: Ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben! *KAN ATLASI Emel'e "Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım." Çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk her gün her gece eğer adasında, Gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar sarmış bedenini çığlıklarken bunu su içinde... Karada, hançer suratlı abinin rüzgarında uçar adımları. Geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu İçinden karanlık, tekrar ve ilenç sızdıran hayret taşında. Soruyor hatırasında, "sırtımda ve sırtında gezinen bu ürperti kim, bir damla süt yerine bu ağu kim?" ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara -boy atmış da salgıları, cücelmiş sezgileri- bir yanılgı rehavetinde debelenenlere... Ey, yüzleri bir babakuş gölgesine çakılmış olanlar, Üzgün adım, ileri marş! |
||
|
||
| **" Nilgün Marmara 1958'de İstanbul'da doğdu. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji'nde bitirip, Yüksek öğrenimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. Küçük iskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şairleri derinden etkiledi. "yaşama karşı ölüm" dedi. Sylvia Plath sevgisi, Marmara'yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. Plath üzerine inceleme yaptı. Bu şairin, bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı, genç şairi etkiledi. Şiirlerinde çoğunlukla, 1. tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullandı. 13 Ekim 1987'de, 29 yaşında, İstanbul'da yeryüzünü bıraktı. www.nilgunmarmara .com" **ESERLERİ ŞİİR: Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1980) Metinler (1990) GÜNLÜK: Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993) |
||
|
||
| **Hakkında: *HAYATIN NERESiNDEN DöNüLSE KÂRDIR" DİYEN MARMARANIN NiLGüN' ü Yılmaz Odabaşı Şair intiharlarına övgüler dizilmesine karşı çıkarken, yine de Pavese'nin, “Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur” dediğini de unutmayalım. Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi, öldüğünde de şairdir... Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz, yapamaz, yapmamıştır da... Nilgün Marmara' yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum. “Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır: “1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi” İşte bu kadar kısa, yalın bir biyografisi var onun... Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş bir şair imgesidir Nilgün Marmara... Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan imgeleriyle bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır. İntihar, hayatı yadsıma halinin en son durağıdır; yadsıma limitini tüketmiştir çekip giden... Kimileri “hayatın neresinde kalırsan kârdır” diyerek yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken, kimileri de Nilgün Marmara gibi “hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek, ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler... Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de bir tercihtir... Düşünülürse, herkesin yaşamak için de, ölmek için de her zaman haklı gerekçeleri vardır; kimileri gerekçelerini hiç düşünmeden, kimileri bilmeden, kimileri de bu gerekçelerinin ikisinden birini bilerek, kullanarak yaşar ya da ölür... Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı; çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece. Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil, en fazla otuz-kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaktır. Bu yüzden ölülere ağıt yakanların, kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına aldanmayın. Bir Fransız atasözü, “Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur” der. Onlar da değil o gün, herkes gibi daha doğduklarında ölüme yazgılıdırlar. Ölmek için, önce doğmak gerekir; doğmayan biri ölebilirmi? Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de aslında... Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız; her gün biraz daha, her gün biraz... Nilgün Marmara’nın şiirlerinde, onun evreninde gezinirken düşünüyorum da, böylesi uç duyarlıklarda gezinen, “hayat” ve “insan” için böyle acı sözler eden bir şairin, hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten... Ece Ayhan, “Nasıl ki İsmet Özel, ‘Cumhuriyetle yaralı’ ise, Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi” diyor... İntihar eden şairlerin, okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede, yinelenmelidir ki ölüm, şair olmayanı şair yapmaz; yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir. Değilse değildir ama! Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın “Kırmızı Kahverengi Defteri”nin sayfaları arasında geziniyorum: “Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok” derken, yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yadsıma” ya somut bir örnek veriyor. O, yadsıdığı içindir ki, “yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması” umurunda değil; “ayrımı yok” diyor zaten... Çünkü düş oldukça peşisıra insan da! Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minumum tutanlar biliyorlar ki, yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor... İlle de düş eklenecektir ki yaşama, günlerin eteğine tutunsun insan... Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan... Eski okumalarımdan anımsıyorum: Mayakovski’nin, “yaşamın yeni bir şey olmadığını” söyleyen son şiirini bırakıp intihar edişinin ardından, Yesenin de ona bir anlamda yanıt veren şiirinde, “ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor, ama o da yaşamına intiharla son veriyordu... Çoğu yazın adamı için yazmak, acı çekmenin bir başka biçimidir; çünkü yazanın tanıklığı da, sanıklığı da çokça acının güzergâhıdır... Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da ortaya genellikle iyi dizeler çıkar... Hayat ise, şairin bütün duyarlığını, kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı o ‘an’ lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz; katı, hor ve inciticidir hayat... Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır, yaralandıkça da yazılır... Kendi adıma ben böyle yaşıyor, böyle yazıyorum; bu yüzden bildiğim de böyle oluyor... Neyi biliyorsan o vardır zaten... Pavese der ki: “Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoş gibi davranır ona. Hadi, kalk bakalım, yeter artık!” Oysa duyumsanarak, hakedilmiş, öyle gerekmiş veya gerektirilmiş biçimde çekiliyordur acı; bir insanı acıdan kaçırarak, ona kendini kandırması, yüzleşmesinin ertelenmesi neden, ne hakla önerilir? Sevinmek de bir insanlık haliyse, ona neden engel olunmaz o halde? Nilgün Marmara’da acı çekerek yazmış, yaşamış ve kendini alıp yitmiş şu kısa yeryüzü konukluğundan... Herkesin acısını sorma, ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıdır; herkes kendi diliyle sorar acısını... Biçimde, içerikte benim şiir anlayışımla, acıyı sormamla, sorgulamamla Nilgün Marmara’ nın ki doğrusu çakışmıyor, ama onu anlıyor ve üstüne üstlük onunla boynumuza borç sayıldığı üzre acının hesabını sormak, onu sorgulamak fikrinde buluşuyorum. O da kendi diliyle sormuş: “Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı. Dönüşsüz ve yaygın. Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz; sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere, göllere! Göt laleleri bu güzellikler! Nedir bu rezillikler?” Nilgün Marmara’nın bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken, hakkında pek fazla bilgi edinemedim. Bir gün Cezmi Ersöz’ün evinde güzel bir fotoğrafına rastladım; hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle muhteşem buluşmasıydı onun bütün fotoğrafları... Bir de, ölümünden önce Mina Urgan’ın oğlu Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim... Yaşasaydı, sanırım ben de her şeyi göze alarak o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim... 1987’de onun intiharından sonra, 1995 yılında Mustafa Irgat da bir trafik kazasında yitirmiş yaşamını... Onun da “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayımlanmış bir şiir kitabı var. İkisini de kısa biyografileri ve şiirlerinden örneklerle “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmama burkularak almıştım. İşte Nilgün Marmara, bir kadın, bir şair ve bir cüret güzelliğidir... Gündelik hayatın sığ sularından diplere, en diplere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş o güzellik, “hayat” demiş: “Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı...” A. Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış, öyle bakmış, rest çekmiş! “Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’ yı, yaşamın onu dışına, ötesine iterek aldattığını düşüneceklere demeliyim ki, belki de ölerek o aldatmıştır yaşamı, ne dersiniz? Belki bu yüzden geride platonik aşklara çok uygun bir imge de bırakmış... Geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış. O, “göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış; oysa bizler, hâlâ yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz... *Üç Kez Nilgün Marmara Ece Ayhan Sonunda söylenecek sözü başında söylemek istiyorum!Nilgün MArmara olayına ve şiirine yeniden bakılması adına bu yazıyı tersine çeviriyorum.Ama bu bir şairi tersinden okumak değildir. Öldükten sonra bir şairin ya da bir şiirin nasıl ve nereye vardırılacağı bilinmez ,bilinmiyor! :Varoluşçuluk felsefesinin başına gelenler ve getirilenler gibi.Hatırlarsınız bu felsefeyi önce çiçek çocuklar hemen ve sözde benimsemişti. :Gordon Pym'in Serüvenleri'yle garip ve olağanüstü bir şair olan Edgar Allen Poe'nun yıllar sonra bir reklamda kullanılması gibi.(Düşünebiliyor musunuz ?KAralarını çekmiş ve avurtları çökük bir Poe ve omuzunda da bir kuzgun ! önünde de bir parfüm şişesi.) :Güzelim Nilgün Marmara'ya da öyle oldu,olmuştur yani.NEyse ki onu içtenlikle ve hesapsız seven Ersin Tezcan gibi gerçek marjinaller var. Nilgün Marmara ilkin yeni şairler arasında,özellikle sahicilik açısından ,seçik olarak belirmişti.(Cezmi Ersöz,Küçük İskender,Lale Müldür...) Nilgün Marmara'nın şiirinin anahtarı yine yalnız kendi şiirinin içine gömülüdür demeyeceğim.Ta hayatının içine gömülüdür! Ben Nilgün Marmara'yı İskenderiyeli,stigmalı,çentikli bir arkadaş sayıyorum.Nasıl İsmet Özel cumhuriyetle yaralı ise,Nilgün Marmara'da dünyayla yaralı idi. Ve yeri geliyordu,Nilgün MArmara'yla birlikte ,bacaklarımız kesilmeden önce,Harrar'a çıkıyorduk tersine bir yolu izleyerek!Limanlık bir kasaba olan Cibuti'den yukarılara,dağlara tahtırevanla bir yolculuk işte. Harrar'da ,çevresi açık bir kulübede yaşıyoruz,Nigün MArmara Anglo-Saxon şairleri arasında bir gidip bir gelerek o beduhlu şiirlerini horozlu tüfekli (ve de yakışıklı) özel ulaklarla elden İstanbul'a gönderiyordu.Bense-tarihte İstanbul'dan Uzun Mısır'a gönderilmiş ölüm fermanları gibi- denizler aşıp,yıllar sonra dolaşıma girecek mektuplarımı pullarla gönderiyordum ,gönderiyorum. |
||
|
||
| Seni ben en çok"ölüm yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız,ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız.."derken sevdim..Ve bir de son ana kadar ölümü gözlerinden küstahça saklayışında..2004 Nilgün.. Dönüş yolunda martılara bakıp mırıldandığım ölü kahraman düşleri gibi ,düşüncemde patlayan alaycı umuttan kalan gibi saygını çıldırarak göster.Onlara bir tek alkışlamak kalsın.Alkışlarını zehirle. En çok kim bildi,wie glückliche hunde mit der leine'de(tasmalı köpekler gibi mutlu) neyin yansımasıyla aynaların kırıldığını.... 1993. Buz |
||
|
||
| İZLENİMCİ ŞİİR Bir hiç iyilik için gözlerim evetliyor bir mavi, bir gri, bir kırlangıç, bir buz pembeyi Bir hoş esinti omuzlarımı serinletiyor İki göreli güç dövüşürken yerellik çıkmazında. Bu an; bu baskıcı bu tiksinç bu anlamsız bu hoşgörülü bu eşsiz bu gül yüzlü zaman parçası Karanlık bir kutu belleğimde (yaşamamışlığımdan) Bir Romen sarayının dürtüyor görkem bulutunu, iç karanlığımda yineliyorum Görümünü; kusan aslan başlarının bakışıklı çiçek tarhlarının, etkiye açık yaşımda- oylumu sonsuz denize açılan mermer alanla bütünlenen utku tahtının. Ve bu an itelediğim ilençlediğim, kutlandığım, tapınarak sarmalandığım bu anda Toprakla kapanmış bir deniz cesedi üzre oturmuşum o ak melek tenli tahtın gülünç taslağında... KOPUŞ BEKLENTİSİ Tümden şaşkınlık olacak vardığımda yeryüzüne. Toprak, soytarı üyelerine karşın kucaklayacak bedenimi. Şekilsizliğim şu bakışıyla sınırlanacak zengin bir örgüde. Kaygı uçuk bir renkte duraklayacak, dolaysız güneş sakınımı silecek, oyuklarıma gizlerini dizerken. Can çekişirken belitler konutlar çöplüklerde, ayak dibinde, Geçmiş süngülenirken sonsuz havuzunda özün, eşsiz bir hayatı devinecek Endişeden kaçan küçük bulut, Maviden kopup düştüğü yerde. SUNU Böyle düşüş görmemiştim ölgün ve kırık çakılmış kalmıştım gelecek zamanlı düşler çatıyordum kapladığım şuncacık yerde; bu ölçümsüz gökyüzünde... SÜLFÜR / CIVA Başkaldırıları tüm destekleriyle tutuklandı bir tarihte. Sonra izledik renklerin kırılmalarını bakışımızın kapanmasında. Ülkem dağılıyordu, ele almalı artık pek ötedeki seçeneği; alaycılığı, Ağır ağır yaklaşıyoruz eylemsizlik kıyısına ya da çorak kır çağırıyor, çorak kır! Acıyı artılamıştı bir sabah yürüyüşü başka kayaların. Barış seninle olsun sülfür! Katlanan uzay, arındır gömütleri yalnızlıktan! Bir kez yörüngeleri silerek tanıtla varlığı! Yoksa, çorak kır çağırıyor bizi, cıva uçurumuna. CAMBAZLAR AİLESİ Ölüm buraya kadar, Bulunur sonunda bir renk neler yakalıyor geçmişten. Bu benim arı bakışımın toplandığı yoksul çocukluk mavisi Yükü; ancak duyumun belirsizliğinde kendilerini açığa çıkaran dalgın ve tuhaf vücutlar... Sessiz, her kırpıntının bittiği yerle başlayabilir olduğu an arası. Kıvraktır bu aralıkta çizgiler, üzerlerine uzanan dünyayı emiyor gözleriyle zaman dışı varlıklar, Ölüm buraya kadar! Şölenin kıyısında taze eteği bulanmaktadır dura[g]anlığa, Şimdilik yeğler kız oturakalmayı. Çünkü derin etkisini bekler bellek nicenin, boz yöreden sıyrılarak devinimini başlatacağını hoşgörünün. Çocuk, coşkunun gizli gömüsünden yıkımı bağışlayan zincire dolayarak bengi küreyi çeker kendine, Tanık kalır solgun isimlerin tarihi doğramasına. Katar varoluşun pembe sepetine korkusuz ar, Ölüm buraya kadar! |
||
|
||
| ''bütün yalnızlıklarınızın ilenci korusun çoğulluklarınızı cinnet koyun erdemin adını maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın hepiniz mezarısınız kendinizin...'' |
||
|
||
| "Ve simdi yollarinda yasam çiglik tünelleri kazimak ve susmak'i yazmak kalmistir isaretleyenlere..." Nilgün Marmaranın eserlerine ulaşmak için bir link: http://nilgunmarmara.tripod.com/ |
||
|
||
| "çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!.. sondu bir ses yankılanırdı hiç'likten bütün yalnızlıkların ilenci korusun çoğulluklarınızı cinnet koyun erdemin adını maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın HEPİNİZ MEZARISINIZ KENDİNİZİN öykü biterdi sondu bir ses yankılanmazdı hiç'likten ses yoktu yankı hiç olmamıştı..." |
||
|
||
| Nilgün Marmara'nın Daktilaya çekilmiş şiirlerinden birini ben de bilgisayara çektim YABANCI En yakın yabancı sendin, Daha sürülmemişken ışığın biberi Yaramıza, Yaslanırken boşlukta duran bir merdivene Henüz. Güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız., İlkyaz derken-kışı gözden kaçıran Yüzlerce eller yukarı,saygı duruşlarımız En güçsüz kollarla Çözüldü aşkın zarif ilmeği Bulandı aynalar duruluğa Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda Bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık Olduğunu.. Yabancıların en yakınıydın sen! Haziran 1985 |
||
|
||
| görgü tanıklarına göre kendisini evinin balkonundan boşluğa bıraktığında hiç sesi çıkmamış, çığlık atmamıştır. dünyadan vazgeçebilmek için önce onu enine boyuna anlama gereğinden dem vurur şiirlerinin çoğunda. "...ey iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!" http://www.eksisozluk.com Özge Dirik de Nilgün Marmara gibi Cemal Süreya'nın anlatımıyla 'bu dünyayı öteki dünyanın bekleme odası'bilmiş ve fazlaca beklemeye gerek duymamıştır. |
||
|
||
| Yitik Kaynak Unutuş bir kaynak olmalı Yeni’yi her an’a yaymak için Ben sana olmalıyım Bana ben bir kaynak Görüyorum geç,kıyım çok yakın! Biliyorum artık mut uzaklığını Sen yüzümü götürüyorsun Kendi gözünü bile! Gerçek bilirsin,diliyoruz. Düz,eğri,çapraz yada değirmi. Güzeldir açığa çıkışı yüreğin, Sen bil ki,ben de seveyim Nilgün Marmara |
||
|
||
| kuğu ezgisi kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim, yalpalayan hayatımın kara çarşaflı bekçi gizleri. ne zamandır ertelediğim her acı, çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi, -bu şiir - sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim, dost kalmak zorunda bana ve sizlere! çünkü saldırgan olandan kopmuştur o, uykusunu bölen derin arzudan. büyüsünü bir içtenlikten alırsa kendi saf şiddetini yaşar artık, -bu şiir - kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü, ulaşılamayanın boyun eğen yansısı, sevda ile seslenir sizlere! nilgun marmara |
||
|
||
kuğu ezgisi ... çünkü saldırgan olandan kopmuştur o, uykusunu bölen derin arzudan. büyüsünü bir içtenlikten alırsa kendi saf şiddetini yaşar artık ... nilgun marmara "nzn", şiir için teşekkürler,,,bezen, şiir okurken nefesim kesiliyor,,,içimdeki boşluğa düşen çakıltaşlarının yarattığı yankılar, tek tek uzanarak kıyılarıma, vurgunlarıyla beni deli ediyor,,, bu çakıltaşları, nereden kopup düşüyor,,? |
||
|
||
| kopan çakıltaşları ,dağların gözyaşı... dimdik dursam da benim de acılarım var ,diyen dağlar. ruhun bir dağ ruhun hüznü,gözyaşı; nefes kesilmesi dalgalar denizin çığlığı ruhdaki dalga; vurgun şiir ,edebiyatın gözyaşı kadim dost edebiyat... ve tüm bunlar kaynaşınca hayat hercümerc. düzen nerdesin? |
||
|
||
| olmasın o hiç bir karmaşa kucaklasın beni edebi sevişmeler kuyusundan, akseden bir ses diyor ki "yankılanarak tüm zerrelerden geç" ve suya düşüyor yansı huzurun içinde elem,,,elemin içinde her şey,,, |
||