SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Şiir

Konu: Nilgün Marmara

Sayfa: [ 1 ] 2

11.10.2004 02:56:45
Nilgün Marmara
              (1958-1987)

Nilgün Marmara'dan.....

*GÖKKUŞAĞINDAN DARAĞACI

Şimdi'nin bedeni yok,
Yontuyor geçmiş bilgisiyle
gelecek belki olur diye taşı,
                      taşını kokluyor
                      yontu dağılıyor...


Şimdi'si yitik
            bundan boyuyor
            boyuyor evine aldığı
            ağacın üzerine tüneyip
duvarını, tavanını, geçmişi
            ve geleceği ve her yanını;
            dal kırılıyor...


Şimdi'si yitik
            diziyor diziyor notalarını,
göğe ışık üzerine boncuklarını,
ucuza getiriyor varlığını
           sonsuzun sessizliğiyle
           sonlunun gürültüsü arasında,
O bitirince kıyısında gezindiği
                 yol çöküyor...

Şimdi'si yitik
            bundan yazıyor
            yazıyor enine boyuna
            içini ve dışını ve yeri
            ve göğü ve suyu,
bindiği kadırga
                 o inince batıyor



*"BANA DOĞRU GELEN KİM?"YA DA
ŞİMDİKİ ZAMANDA
BİR MOBİL, BİRİNCİ TEKİL ŞAHIS

Dökülmüş bedenim kimyasına pirincin, yokedilerek kalsiyumun büyüsü yazgım belirlenmiş.
Her an, hoş geldin diyorum bana doğru gelene, dalgalanan duygularımla. Sarkıyorum
tavandan (bir tavan varmışçasına) yeryüzünün (varolduğunu umarak) renklerini bilmeme
karşın - lal rengi, çivit mavisi ve sarı - ve onların yalanlamalarını - tutku, dinginlik ve ölüm -
kendimle işaretliyorum yanı, yöreyi - bir aşağı bir yukarı, bir yukarı bir aşağı, sağ sol, sağ sol.
Yönlerin bulanıklığında bir sorumluluk bu! Uluma geri tepiliyor böylece, bana doğru gelene
karşı! Bir iskeletler zinciri tutuyor beni havada, uzay konusunda bir unutkanlık yüklemeye ve
devindiğim cılız önlemleri yıkmaya çalışarak. Soğukkanlı bir çaba! Ben, kusursuz bir porte
olmayı yeğlerdim, oysa. İşte şuracıkta, özlüyorum sol anahtarımı ve notalarımı. Umursamam,
nereye dağılırlarsa dağılsınlar, daha sonra...

Şimdilik, hava akımının istencine boyun eğmişim, sinekler ırzına geçerken uzantılarımın,
sürdürüyorum dansımı bu dikey tabut içre, günden geceye, geceden güne, ben tümünü ezip
geçinceye ve "Bana doğru giden kim?" in yatay bilgisine ulaşıncaya dek!

*CAM KELEPÇEYE EVET

Ilık bir süzülüşle
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya...

*CANIM SIKINTI SINIRI

Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine
bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe
zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrının
yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.
Kefe'lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler
yığılıyor, işte yetkin eşitlik...her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden
satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana
dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.

*DÜŞÜ NE BİLİYORUM

Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

Yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu

   düşler marketinin,

uyanıyorum küstah sözcüklerle:
   Ey, iki adımlık yerküre
   senin bütün arka bahçelerini
      gördüm ben!


*KAN ATLASI


                                                Emel'e
                                   "Ben babamın yuvarladığı
                                     çığın altında kaldım."



Çolak mırıltılarla dövmelenen çocuk
          her gün her gece eğer adasında,
Gözü ağzı elinden alınmış, yosunlar
          sarmış bedenini çığlıklarken bunu
                                             su içinde...

Karada, hançer suratlı abinin rüzgarında
                                     uçar adımları.
Geçmiş ilmeğinde saklıdır arzusu
İçinden karanlık, tekrar ve ilenç
             sızdıran hayret taşında.
Soruyor hatırasında, "sırtımda ve
sırtında gezinen bu ürperti kim,
bir damla süt yerine bu ağu kim?"
ay gözüyle bakmayan kavruk akıllara
                  -boy atmış da salgıları,
                   cücelmiş sezgileri-
bir yanılgı rehavetinde debelenenlere...


Ey, yüzleri
               bir babakuş gölgesine
                                   çakılmış olanlar,
Üzgün adım, ileri marş!

11.10.2004 02:57:16
**"  Nilgün Marmara 1958'de İstanbul'da doğdu.
 Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji'nde bitirip, Yüksek öğrenimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
 Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı. Küçük iskender, Lale Müldür, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şairleri derinden etkiledi.
  "yaşama karşı ölüm" dedi. Sylvia Plath sevgisi, Marmara'yı ölümde de sevdiği şairin yazgısıyla birleştirdi. Plath üzerine inceleme yaptı. Bu şairin, bireyin yalnızlığına ve varoluş sorununa bakışı, genç şairi etkiledi. Şiirlerinde çoğunlukla, 1. tekil kişinin düşle gerçek arasında gidip gelen, kırılgan izleklerini kullandı.
   13 Ekim 1987'de, 29 yaşında, İstanbul'da yeryüzünü bıraktı.
www.nilgunmarmara .com"

**ESERLERİ

ŞİİR:
Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1980)
Metinler (1990)
GÜNLÜK:
Kırmızı Kahverengi Defter (Gülseli İnal tarafından hazırlandı, 1993)

11.10.2004 02:57:42
**Hakkında:

*HAYATIN NERESiNDEN DöNüLSE KÂRDIR" DİYEN
MARMARANIN NiLGüN' ü
Yılmaz Odabaşı

Şair intiharlarına övgüler dizilmesine karşı çıkarken,
yine de Pavese'nin,
“Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur”
dediğini de unutmayalım.
Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi,
öldüğünde de şairdir...
Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz,
yapamaz, yapmamıştır da...
Nilgün Marmara' yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum.
“Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi
şöyle yazılmıştır:
“1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi”
İşte bu kadar kısa, yalın bir biyografisi var onun...
Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş bir şair imgesidir Nilgün Marmara...
Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan imgeleriyle
bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır.
İntihar, hayatı yadsıma halinin en son durağıdır;
yadsıma limitini tüketmiştir çekip giden...
Kimileri “hayatın neresinde kalırsan kârdır” diyerek
yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken,
kimileri de Nilgün Marmara gibi
“hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek,
ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler...
Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de bir tercihtir...
Düşünülürse, herkesin yaşamak için de, ölmek için de
her zaman haklı gerekçeleri vardır;
kimileri gerekçelerini hiç düşünmeden, kimileri bilmeden,
kimileri de bu gerekçelerinin ikisinden birini bilerek,
kullanarak yaşar ya da ölür...
Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı;
çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece.
Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil,
en fazla otuz-kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaktır.
Bu yüzden ölülere ağıt yakanların,
kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına aldanmayın.
Bir Fransız atasözü,
“Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur” der.
Onlar da değil o gün,
herkes gibi daha doğduklarında ölüme yazgılıdırlar.
Ölmek için, önce doğmak gerekir;
doğmayan biri ölebilirmi?
Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de aslında...
Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız;
her gün biraz daha, her gün biraz...
Nilgün Marmara’nın şiirlerinde,
onun evreninde gezinirken düşünüyorum da,
böylesi uç duyarlıklarda gezinen, “hayat” ve “insan” için
böyle acı sözler eden bir şairin,
hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten...
Ece Ayhan, “Nasıl ki İsmet Özel, ‘Cumhuriyetle yaralı’ ise,
Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi” diyor...
İntihar eden şairlerin,
okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede,
yinelenmelidir ki ölüm,
şair olmayanı şair yapmaz;
yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir.
Değilse değildir ama!
Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın
“Kırmızı Kahverengi Defteri”nin sayfaları arasında geziniyorum:
“Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle,
bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok” derken,
yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yadsıma” ya somut bir örnek veriyor.
O, yadsıdığı içindir ki,
“yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması”
umurunda değil; “ayrımı yok” diyor zaten...
Çünkü düş oldukça peşisıra insan da!
Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minumum tutanlar
biliyorlar ki, yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor...
İlle de düş eklenecektir ki yaşama,
günlerin eteğine tutunsun insan...
Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan...
Eski okumalarımdan anımsıyorum: Mayakovski’nin,
“yaşamın yeni bir şey olmadığını” söyleyen son şiirini bırakıp
intihar edişinin ardından,
Yesenin de ona bir anlamda yanıt veren şiirinde,
“ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor,
ama o da yaşamına intiharla son veriyordu...
Çoğu yazın adamı için yazmak,
acı çekmenin bir başka biçimidir;
çünkü yazanın tanıklığı da,
sanıklığı da çokça acının güzergâhıdır...
Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da
ortaya genellikle iyi dizeler çıkar...
Hayat ise, şairin bütün duyarlığını,
kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı
o ‘an’ lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz;
katı, hor ve inciticidir hayat...
Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır,
yaralandıkça da yazılır...
Kendi adıma ben böyle yaşıyor, böyle yazıyorum;
bu yüzden bildiğim de böyle oluyor...
Neyi biliyorsan o vardır zaten...
Pavese der ki: “Bir insan acı çekiyorsa,
başkaları bir sarhoş gibi davranır ona.
Hadi, kalk bakalım, yeter artık!”
Oysa duyumsanarak, hakedilmiş, öyle gerekmiş
veya gerektirilmiş biçimde çekiliyordur acı;
bir insanı acıdan kaçırarak,
ona kendini kandırması, yüzleşmesinin ertelenmesi neden,
ne hakla önerilir?
Sevinmek de bir insanlık haliyse,
ona neden engel olunmaz o halde?
Nilgün Marmara’da acı çekerek yazmış,
yaşamış ve kendini alıp yitmiş şu kısa yeryüzü konukluğundan...
Herkesin acısını sorma, ifade etme biçimi üslubuyla,
bilinciyle orantılıdır; herkes kendi diliyle sorar acısını...
Biçimde, içerikte benim şiir anlayışımla,
acıyı sormamla, sorgulamamla
Nilgün Marmara’ nın ki doğrusu çakışmıyor,
ama onu anlıyor ve üstüne üstlük onunla boynumuza borç sayıldığı üzre
acının hesabını sormak, onu sorgulamak fikrinde buluşuyorum.
O da kendi diliyle sormuş:
“Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı.
Dönüşsüz ve yaygın.
Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz;
sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere,
göllere! Göt laleleri bu güzellikler!
Nedir bu rezillikler?”
Nilgün Marmara’nın bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken,
hakkında pek fazla bilgi edinemedim.
Bir gün Cezmi Ersöz’ün evinde
güzel bir fotoğrafına rastladım;
hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle
muhteşem buluşmasıydı onun bütün fotoğrafları...
Bir de, ölümünden önce Mina Urgan’ın oğlu
Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim...
Yaşasaydı, sanırım ben de her şeyi göze alarak
o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim...
1987’de onun intiharından sonra, 1995 yılında
Mustafa Irgat da bir trafik kazasında yitirmiş yaşamını...
Onun da “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayımlanmış
bir şiir kitabı var.
İkisini de kısa biyografileri ve şiirlerinden örneklerle
“Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmama
burkularak almıştım.
İşte Nilgün Marmara, bir kadın, bir şair
ve bir cüret güzelliğidir...
Gündelik hayatın sığ sularından diplere,
en diplere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş o güzellik,
“hayat” demiş:
“Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı...”
A. Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış,
öyle bakmış, rest çekmiş!
“Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’ yı,
yaşamın onu dışına, ötesine iterek aldattığını düşüneceklere
demeliyim ki, belki de ölerek o aldatmıştır yaşamı,
ne dersiniz?
Belki bu yüzden geride platonik aşklara
çok uygun bir imge de bırakmış...
Geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış.
O, “göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış;
oysa bizler,
hâlâ yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz...


*Üç Kez Nilgün Marmara
Ece Ayhan
Sonunda söylenecek sözü başında söylemek istiyorum!Nilgün MArmara olayına ve şiirine yeniden bakılması adına bu yazıyı tersine çeviriyorum.Ama bu bir şairi tersinden  okumak değildir.
Öldükten sonra bir şairin ya da bir şiirin nasıl ve nereye vardırılacağı bilinmez ,bilinmiyor!
:Varoluşçuluk felsefesinin başına gelenler ve getirilenler gibi.Hatırlarsınız bu felsefeyi önce çiçek çocuklar hemen ve sözde benimsemişti.
:Gordon Pym'in Serüvenleri'yle garip ve olağanüstü bir şair olan Edgar Allen Poe'nun yıllar sonra bir reklamda kullanılması gibi.(Düşünebiliyor musunuz ?KAralarını çekmiş ve avurtları çökük bir Poe ve omuzunda da bir kuzgun ! önünde de bir parfüm şişesi.)
:Güzelim Nilgün Marmara'ya da öyle oldu,olmuştur yani.NEyse ki onu içtenlikle ve hesapsız seven Ersin Tezcan gibi gerçek marjinaller var.
Nilgün Marmara ilkin yeni şairler arasında,özellikle sahicilik açısından ,seçik olarak belirmişti.(Cezmi Ersöz,Küçük İskender,Lale Müldür...)
Nilgün Marmara'nın şiirinin anahtarı yine yalnız kendi şiirinin içine gömülüdür demeyeceğim.Ta hayatının içine gömülüdür!
Ben Nilgün Marmara'yı İskenderiyeli,stigmalı,çentikli bir arkadaş sayıyorum.Nasıl İsmet Özel cumhuriyetle yaralı ise,Nilgün Marmara'da dünyayla yaralı idi.
Ve yeri geliyordu,Nilgün MArmara'yla birlikte ,bacaklarımız kesilmeden önce,Harrar'a çıkıyorduk tersine bir yolu izleyerek!Limanlık bir kasaba olan Cibuti'den yukarılara,dağlara tahtırevanla bir yolculuk işte.
Harrar'da ,çevresi açık bir kulübede yaşıyoruz,Nigün MArmara Anglo-Saxon şairleri arasında bir gidip bir gelerek o beduhlu şiirlerini horozlu tüfekli (ve de yakışıklı) özel ulaklarla elden İstanbul'a gönderiyordu.Bense-tarihte İstanbul'dan Uzun Mısır'a gönderilmiş ölüm fermanları gibi- denizler aşıp,yıllar sonra dolaşıma girecek mektuplarımı pullarla gönderiyordum ,gönderiyorum.

11.10.2004 03:17:36
Seni ben en çok"ölüm yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız,ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız.."derken sevdim..Ve bir de  son ana kadar ölümü gözlerinden küstahça saklayışında..2004
Nilgün..
Dönüş yolunda martılara bakıp mırıldandığım ölü kahraman düşleri gibi ,düşüncemde patlayan alaycı umuttan kalan gibi saygını çıldırarak göster.Onlara bir tek alkışlamak kalsın.Alkışlarını zehirle.
En çok kim bildi,wie glückliche hunde mit der leine'de(tasmalı köpekler gibi mutlu) neyin yansımasıyla aynaların kırıldığını....
1993.
Buz

18.10.2004 01:09:41
İZLENİMCİ ŞİİR

Bir hiç iyilik için gözlerim
          evetliyor bir mavi, bir gri,
          bir kırlangıç, bir buz pembeyi
Bir hoş esinti omuzlarımı serinletiyor
İki göreli güç dövüşürken yerellik çıkmazında.


Bu an; bu baskıcı bu tiksinç bu anlamsız
bu hoşgörülü bu eşsiz bu gül yüzlü
                    zaman parçası
Karanlık bir kutu belleğimde
                             (yaşamamışlığımdan)
Bir Romen sarayının dürtüyor görkem bulutunu,
     iç karanlığımda yineliyorum
     Görümünü; kusan aslan başlarının
     bakışıklı çiçek tarhlarının,
           etkiye açık yaşımda-
     oylumu sonsuz denize açılan
     mermer alanla bütünlenen utku tahtının.


Ve bu an itelediğim ilençlediğim,
     kutlandığım, tapınarak sarmalandığım
                                           bu anda
Toprakla kapanmış bir deniz cesedi üzre
oturmuşum o ak melek tenli tahtın
                  gülünç taslağında...

KOPUŞ BEKLENTİSİ

Tümden şaşkınlık olacak vardığımda
                        yeryüzüne.
Toprak, soytarı üyelerine karşın kucaklayacak
                       bedenimi.
Şekilsizliğim şu bakışıyla
sınırlanacak zengin bir örgüde.
Kaygı uçuk bir renkte duraklayacak,
dolaysız güneş sakınımı silecek, oyuklarıma
                        gizlerini dizerken.
Can çekişirken belitler konutlar çöplüklerde,
                        ayak dibinde,
Geçmiş süngülenirken sonsuz havuzunda özün,
                        eşsiz bir hayatı
                        devinecek
Endişeden kaçan küçük bulut,
  Maviden kopup düştüğü yerde.

SUNU

Böyle düşüş görmemiştim ölgün ve kırık çakılmış kalmıştım
gelecek zamanlı düşler çatıyordum kapladığım şuncacık yerde;
bu ölçümsüz gökyüzünde...

SÜLFÜR / CIVA

Başkaldırıları tüm destekleriyle tutuklandı
                   bir tarihte.
Sonra izledik renklerin kırılmalarını
                   bakışımızın kapanmasında.
Ülkem dağılıyordu, ele almalı artık
                   pek ötedeki seçeneği;
                   alaycılığı,
Ağır ağır yaklaşıyoruz eylemsizlik kıyısına
ya da çorak kır çağırıyor, çorak kır!



Acıyı artılamıştı bir sabah yürüyüşü
                   başka kayaların.
Barış seninle olsun sülfür!
Katlanan uzay, arındır gömütleri yalnızlıktan!
Bir kez yörüngeleri silerek tanıtla varlığı!
Yoksa, çorak kır çağırıyor
                   bizi, cıva uçurumuna.

CAMBAZLAR AİLESİ

Ölüm buraya kadar,
Bulunur sonunda bir renk
        neler yakalıyor geçmişten.
Bu benim arı bakışımın toplandığı
        yoksul çocukluk mavisi
Yükü; ancak duyumun belirsizliğinde
        kendilerini açığa çıkaran dalgın
        ve tuhaf vücutlar...



Sessiz, her kırpıntının bittiği yerle
        başlayabilir olduğu an arası.
Kıvraktır bu aralıkta çizgiler, üzerlerine
        uzanan dünyayı emiyor gözleriyle
        zaman dışı varlıklar,
Ölüm buraya kadar!



Şölenin kıyısında taze eteği
        bulanmaktadır dura[g]anlığa,
Şimdilik yeğler kız oturakalmayı.
Çünkü derin etkisini bekler bellek
        nicenin, boz yöreden sıyrılarak
        devinimini başlatacağını hoşgörünün.
Çocuk, coşkunun gizli gömüsünden
        yıkımı bağışlayan zincire
        dolayarak bengi küreyi çeker kendine,
Tanık kalır solgun isimlerin tarihi doğramasına.
Katar varoluşun pembe sepetine korkusuz ar,
Ölüm buraya kadar!

18.10.2004 10:28:06
''bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin...''
 

18.10.2004 10:30:13
"Ve simdi yollarinda yasam çiglik tünelleri kazimak
  ve susmak'i
  yazmak
  kalmistir
  isaretleyenlere..."



Nilgün Marmaranın eserlerine ulaşmak için bir link: http://nilgunmarmara.tripod.com/

07.10.2006 15:12:42
"çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!..

sondu
bir ses yankılanırdı hiç'likten

bütün yalnızlıkların ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
HEPİNİZ MEZARISINIZ KENDİNİZİN

öykü biterdi
sondu
bir ses yankılanmazdı hiç'likten
ses yoktu
yankı
hiç olmamıştı..."

gara 10.05.2007 23:19:09
Nilgün Marmara'nın Daktilaya çekilmiş şiirlerinden birini ben de bilgisayara çektim

   YABANCI
En yakın yabancı sendin,
Daha sürülmemişken ışığın biberi
      Yaramıza,
Yaslanırken boşlukta duran bir merdivene
      Henüz.

Güzdü sonsuz  bir çöle takılan bakışımız.,
İlkyaz derken-kışı gözden kaçıran
Yüzlerce eller yukarı,saygı duruşlarımız
   En güçsüz kollarla
Çözüldü aşkın zarif  ilmeği
Bulandı aynalar duruluğa
Çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
Bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
            Olduğunu..

Yabancıların en yakınıydın sen!

            Haziran 1985

gara 12.05.2007 12:06:14
görgü tanıklarına göre kendisini evinin balkonundan boşluğa bıraktığında hiç sesi çıkmamış, çığlık atmamıştır. dünyadan vazgeçebilmek için önce onu enine boyuna anlama gereğinden dem vurur şiirlerinin çoğunda. "...ey iki adımlık yerküre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"
http://www.eksisozluk.com

   Özge Dirik de Nilgün Marmara gibi Cemal Süreya'nın anlatımıyla 'bu dünyayı öteki dünyanın bekleme odası'bilmiş ve fazlaca beklemeye gerek duymamıştır.

26.03.2008 22:50:10
Yitik Kaynak

Unutuş bir kaynak olmalı
Yeni’yi her an’a yaymak için
Ben sana olmalıyım
Bana ben bir kaynak

Görüyorum geç,kıyım çok yakın!
Biliyorum artık mut uzaklığını
Sen yüzümü götürüyorsun
Kendi gözünü bile!

Gerçek bilirsin,diliyoruz.
Düz,eğri,çapraz yada değirmi.
Güzeldir açığa çıkışı yüreğin,
Sen bil ki,ben de seveyim

Nilgün Marmara

nzn 03.04.2008 00:25:53
kuğu ezgisi

kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.

ne zamandır ertelediğim her acı,
çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!

çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
büyüsünü bir içtenlikten alırsa
kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
sevda ile seslenir sizlere!

nilgun marmara

04.04.2008 09:31:04
kuğu ezgisi

...


çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,

uykusunu bölen derin arzudan.

büyüsünü bir içtenlikten alırsa

kendi saf şiddetini yaşar artık


...

nilgun marmara

"nzn", şiir için teşekkürler,,,bezen, şiir okurken nefesim kesiliyor,,,içimdeki boşluğa düşen çakıltaşlarının yarattığı yankılar, tek tek uzanarak kıyılarıma, vurgunlarıyla beni deli ediyor,,,

bu çakıltaşları, nereden kopup düşüyor,,?

nzn 04.04.2008 12:28:19
kopan çakıltaşları ,dağların gözyaşı...
dimdik dursam da benim de acılarım var ,diyen dağlar.

ruhun bir dağ
ruhun hüznü,gözyaşı; nefes kesilmesi

dalgalar denizin çığlığı
ruhdaki dalga; vurgun

şiir ,edebiyatın gözyaşı
kadim dost edebiyat...

ve tüm bunlar kaynaşınca hayat hercümerc.
düzen nerdesin?

04.04.2008 12:36:57
olmasın o hiç

bir karmaşa kucaklasın beni

edebi sevişmeler kuyusundan, akseden

bir ses

diyor ki

"yankılanarak tüm zerrelerden geç"

ve suya düşüyor yansı

huzurun içinde elem,,,elemin içinde her şey
,,,


Sayfa: [ 1 ] 2