|
||
| ATO’DAN “HAYATIMIZ MAFYA RAPORU RAPORA GÖRE TÜRKİYE’DE MAFYANIN CİRİT ATTIĞI 100’ E YAKIN FAALİYET ALANI BULUNUYOR. YERALTI EKONOMİSİNİN BÜYÜKLÜĞÜ MİLLİ GELİRİN DÖRTTE BİRİ OLAN 60 MİLYAR DOLARI BULUYOR. RAPORA GÖRE ÜST DÜZEY MAFYA ÜYELERİ METROSEKSÜEL. İYİ GİYİNİYOR, İYİ YAŞIYOR, MAFYA DİZİLERİ İZLİYORLAR. ATO BAŞKANI AYGÜN: MAFYA, SON YILLARDA TÜRKIYE’NIN IÇ TEHDITLERINDEN BIRI HALINE GELDI. - BİR KAMU YATIRIMI İÇİN KOYULAN HER DÖRT TUĞLANIN BİRİ, YASA DIŞI ORGANİZASYONLARA GIDIYOR. Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Marziye, Yılan Hikayesi,Tatlı Kaçıklar, Ana, Alacakaranlık gibi en çok izlenen dizilere konu olan Mafya, hayatımızın her alanına nüfuz ederek, neredeyse el atmadık sektör bırakmadı. Yanına üç -beş hemşehrisini alıp beline silah takan herkes mafya babası oluyor, mafya gibi yaşıyor. Demokrasinin en kutsal mabetlerine kadar girmeye cüret eden mafyanın ve mafya ekonomisinin ulaştığı boyut Ankara Ticaret Odası (ATO)’nın son raporuna konu oldu. Türk mafyanın içyüzünü ortaya koyan ''Hayatımız Mafya'' raporuna göre Türkiye’de mafyanın cirit attığı 100’e yakın faaliyet alanı bulunuyor. Mafyanın el attığı bu sektörler arasında ne yazık ki eğitim yuvası okullar, şifa dağıtan hastaneler, keyifle izlediğimiz futbol bile var. Rapora ilişkin ATO’dan yapılan yazılı açıklamada 1 trilyon dolar olduğu tahmin edilen dünya örgütlü suç ekonomisinden Türkiye’nin de payını aldığı belirtiliyor. Türkiye’de yeraltı ekonomisinin büyüklüğünün 238 milyar dolar olan milli gelirin dörtte birine ulaştığı ve 60 milyar dolar civarında olduğu ifade ediliyor. Bu rakam Türkiye’nin 2004 yılı bütçesinin yarısını aşıyor. İTALYAN MAFYASINA TAŞ ÇIKARTIYOR Rapora göre Türkiye organize suç örgütleri tarafından dört bir yandan sarılmış durumda. 1998-2002 yılları arasında yaklaşık 17 bin kişi çete üyesi olmaktan polis tarafından yakalandı, küçük bir ülkenin ordusunu donatacak kadar silah ele geçirildi. Polisin Türkiye genelinde yaptığı çalışmalarına göre, mafya toplam 3 bin 12 olaya karıştı. Yine 9 bin 53’ü İstanbul’da olmak üzere 17 bin 105 kişi gözaltına alındı, 4 bin 182 kişi tutuklandı, 118 Kalaşnikof ele geçirildi. MAFYANIN BAŞKENTİ İSTANBUL Rakamlar, mafyanın başkentinin İstanbul olduğunu gösteriyor. 1998’de kurulan İstanbul Organize Şube Müdürlüğü ekipleri, 2002 yılı sonuna kadar 454 suç örgütünü çökertti, 325 çete liderini yakaladı. Aynı dönemde çeteler sadece İstanbul’da 1.637 olaya karıştı. Bu rakam gösteriyor ki, adına mafya da desek, çete de desek, Türkiye’deki organize suçların neredeyse yarısı İstanbul’da işleniyor. Raporda; mafyanın yoğun olarak faaliyet gösterdiği iller ise şu şekilde sıralanıyor: Adana, Ankara, Aydın, Antalya, Balıkesir, Bursa, G.Antep, İçel, İzmir, Kayseri, Kocaeli ve Samsun. EN YAYGINI OTOPARK MAFYASI Mafyanın en yaygınını otopark mafyası oluşturuyor. Mafya, özellikle büyük şehirlerde cadde ve sokakları parselleyip görevlendirdiği değnekçiler aracılığıyla otopark ücreti topluyor. Para vermeyenler dövülüyor, arabalar çiziliyor, lastikler yarılıyor. İstanbul, Ankara, İzmir gibi üç büyük ilimizde 2 milyona yakın otomobil bulunduğu ve bu kentlerdeki otopark ücretlerinin 2-10 milyon lira arasında değiştiği dikkate alındığında sadece otopark mafyasının yıllık cirosu trilyonlarla ifade ediliyor. Özellikle İstanbul’daki otopark mafyası şu sıralar tarihi evleri hedef alarak yürek burkan bir başka kıyıma neden oluyor. Mafya adına çalışan kundakçılar çoğu ahşap olan tarihi evleri yakıyor, daha sonra bulundukları arazileri ucuza kapatıp otoparka dönüştürerek büyük rant elde ediyor. Türk insanı da mafya yüzünden, otopark ücreti olarak Avrupa ülkelerine kıyasla üç-beş kat fazla para ödüyoruz. BOŞ BULDUĞU HER ALANDA AT KOŞTURUYOR Mafya, hayatın her alanına nüfuz ederek, el atmadık sektör bırakmadı. Arazi mafyası, yeşil ve kamu arazilerini gasp ediyor, gerektiğinde kendilerine yer açabilmek için gözlerini bile kırpmadan orman yakıyor. Çek - senet mafyası, Silah zoruyla yaralama ve adam kaçırma yoluyla tahsilat yapıyor. Çekin sahibinden "masraf" adı altında para alınıyor. Bu oran işin riskine göre yüzde 50’ye kadar yükselebiliyor. Organ mafyası, yoksul ve paraya ihtiyacı olan kişilerden düşük bedellerle, zaman zaman ise bedelsiz olarak temin ettiği organları 50-100 bin euro fiyatla yurtiçi ve dışındaki zenginlere satıyor. Çocuk mafyası, özellikle varoşlardan kaçırılan fakir ve yaşları küçük çocuklar, çocuğu olmayan zengin ailelere satılıyor, okul çağındaki çocukları zorla dilendirilip çalıştırılıyor. Önceleri rakip firmaları korkutarak ihaleden çekilmeleri için ikna yöntemlerine başvuran ihale mafyası ise, son yıllarda bizzat ihaleye giriyor. Ardından firmalardan yüzde alarak çekiliyor. Belli başlı diğer mafya türleri ise şu şekilde sıralanıyor: Uyuşturucu Mafyası, Kumar Mafyası, Altın-pırlanta mafyası, Kira-Tahliye Mafyası, Fuhuş Mafyası, İcra Mafyası, Nakliye Mafyası, İnşaat Mafyası, Ehliyet mafyası, Sigara mafyası, Silah Mafyası, Odun-Kömür Mafyası, Hal-Pazar Mafyası, İlaç Mafyası, Sahil Mafyası, İthalat-İhracat Mafyası, Bebek-Çocuk Mafyası, Boşanma-Evlenme Mafyası, Dilenci Mafyası, Vize ve Pasaport Mafyası, Döviz Mafyası, Gecekondu Mafyası, Turizm Mafyası, Kapıcı Mafyası, Hamal Mafyası, Seyyar Satıcı Mafyası, Plaka Mafyası, Fırın Mafyası , Çayhane Mafyası, Kantin mafyası, Nükleer-maden-Civa Kaçakçılığı Mafyası, Ulaşım (taksi, dolmuş, okul servisi, iş servisi) Mafyası, Nakliyat Mafyası, Oto Çekici Mafyası, Oto Kaçakçılığı Mafyası, Otogar Mafyası, Orman Mafyası, Futbol Mafyası, Kaldırım mafyası, Pazaryeri Mafyası, Su Mafyası, Insan Mafyası. Pornografi Mafyası, Reçete Mafyası, Özelleştirme Mafyası, Milli Emlak Mafyası, İş Takip Mafyası, Kokoreç-Balık ve Simit Mafyası, Balık Pazarı Mafyası, Yedd-i Emin ve İcra Mafyası, Hırsızlık Malı Pazarlama Mafyası, Müzik Mafyası, Kitap Mafyası, Bilet Jeton Mafyası, Kumar Mafyası, Kapıcı Mafyası, Kıraathane Mafyası, Göçmen Mafyası, Silah Ticareti Mafyası, Tarihi Eser Kaçakçılığı Mafyası, Kalpazanlık, Yetkisiz Para Ticareti ve Tefecilik Mafyası, Kimyasal Atık-Çöp ve Çevre Suçları Mafyası, Koruma ve Haraç Mafyası, Bilişim Suçları Mafyası, Telefon Dinleme ve İzleme Mafyası, Hapisane Mafyası, Naylon Fatura Mafyası, Gümrük Mafyası. Yaşam alanları giderek yaygınlaşan mafya dünyasını adlandırmakta çok sayıda ifade kullanıldığına dikkat çekilen araştırmada bunların başlıcaları şu şekilde sıralandı: Mafya Ekonomisi, Yeraltı Ekonomisi, Suç Ekonomisi, Kurşun Ekonomisi, Karapara Ekonomisi, Yasa Dışı Ekonomi. BİLDİK AMA ETKİLİ YÖNTEMLER Adam kaçırma (Adam kaldırma), Öldürme (Temizleme), Yaralama (Topuktan vurma vs.), Dövme, Ev ve işyeri basma, Tehdit, Tecavüz, Silah zoruyla el koyma, Şantaj, kurşunlama, kundaklama gibi yöntemler kullanıyor. Çete üyeleri arasında adam dövmek, yaralamak, veya öldürmek nedeniyle sabıkalı olmak yükselmek için önemli bir avantaj yaratıyor. TÜRK TİPİ MAFYA Raporda Türk tipi mafyanın klasik özelliklerine de yer verildi. Buna göre, organize suş örgütlerinin yapısı bir şirket ya da holding yapısına çok benziyor. Örgüt, pramit şeklinde yapılanıyor. En yetkili karar mercii olan baba bir holdingin yönetim kurulu başkanı gibi doğal olarak pramitin en tepesinde bulunuyor. Daha altta ise orta kademe baba yardımcıları yer alıyor. Özendirme ve terfi müessesesi yasal örgütlerden farksız. Mafya üyesi eğitimi, başarıları ve tecrübesi ile rutbe alıyor. Suçu üstlenmek örgütte kalmanın en önemli unsurlarından sayılıyor. Zorda kalmadıkca güvenlik kuvvetlerine yönelik herhangi bir eylem yapılmıyor. Devlet mekanizması içerisinde bir çok unsuru kullanmak ve aracılık yapmak en büyük özellikleri arasında yer alıyor. Yakın çevre, akraba ve dostlara sürekli aylık, hediye verilmesi liderliğin gereği olarak kabul ediliyor. Sicili temiz kişilere şirket kurdurarak kara para aklıyor, küsleri barıştırarak komisyon alıyorlar. İlk yapılanma aşamasında güvenlik teşkilatından ayrılma veya emekli kişileri istihdam edilerek bunların güçlerinden yararlanılıyor. Örgüt içinde Lüks bir yaşam sergilinerek örgüt yapısını tanımayanları örgütün içine çekilmeye çalışılıyor. Rapora göre Türk mafyasının yazılı olmayan kuralları var. Üyelerden lidere karşı mutlak itaat beklenir. Örgütün genişlemesinde hemşehricilik önemli yer tutuyor. Aranan şahıslar pasaportlarını sicili temiz kişiler üzerine çıkarıyorlar. Mal varlıklarını ise genellikle başkaları üzerine kayıtlı. Eylem yaparken kullandıkları arabalar ise genel olarak kiralık ve sahte plakalı. HALKLA İLİŞKİLERİ PEKİYİ Raporda mafya örgütlerinin etkili halkla ilişkiler faaliyeti yürüterek topluma hitap eden yöntemler kullandıkları belirtiliyor. Toplumsal değerlere saygı gösteren tavırları, kurdukları yardım vakıfları, adalet dağıtıyor görüntüsü veren davranışlarının yanısıra tanınmış sanatçılarla kol kola olmaları mafya imajının yumuşamasına neden olduğu vurgulanıyor. Medyanın, haber programlarında, mafyadan sözederken kullandığı Ünlü Baba, Yeraltı dünyasının tanınmış ismi, Ünlü kabadayı, Çete reisi gibi tanımlamalar ise üstü kapalı olarak övgü içerdiği kaydedilen raporda bu terimlerin, izleyicilerin bir kısmında korku, bir kısmında ise özenti yarattığı ifade ediliyor. DİZİLER ÖZENDİRİYOR Deli Yürek, Kurtlar Vadisi, Marziye, Yılan Hikayesi, Tatlı Kaçıklar, Ana, Alacakaranlık gibi televizyon dizilerinin uzmanlar tarafından özellikle çocuklar üzerinde özendirici etki yarattığına ve iyi mafya kavramı yerleştirdiğine dikkat çekildiği belirtilen raporda, mafya babalarının Robin Hood gibi gösterilmesinin de yanlışlığına vurgu yapılıyor. Olaylara mafyatik yaklaşım tarzının giderek yaygınlaştığına dikkat çekilen raporda, buna örnek olarak çocuk bezi reklamlarında bile mafya tiplemesinin kullanıldığı vurgulanıyor. MAFYA DA METROSEKSÜEL Rapora göre, Yöneticiler yasal örgütlerde olduğu gibi iyi giyimli, ciddi, prensip sahibi bir görüntü çiziyor. Uyuşturucu satıyor ancak kendisi kullanmıyor. Ancak bu “mafyaseksüel imaj” aşağılara indikçe değişiyor. Giyim kötüleşiyor, konuşma bozuluyor, dile ağır bir mafya jargonu yerleşiyor. Rapora göre mafya üyesinin bağlı olduğu örgüte aidiyet duygusu yasal organizasyonlardaki çalışanlardan daha fazla. Diğer yandan bir mafya üyesi, örgütüne daha fazla güven duyuyor. Çünkü hapse girdiğinde geride bıraktığı ailesine ve kendisine örgüt liderinin bakacağını düşünüyor. MAFYA DİZİLERİ İZLİYORLAR Raporda mafya konusunda bilimsel çalışmalarıyla tanınan Mahmut Cengiz adlı bir emniyet mensubunun mafya üyeleri arasında yaptığı bir ankete de yer veriliyor. Buna göre mafya üyelerinin yüzde 54’ü evli, dörtte üçü en az dört kişilik bir aileden geliyor ve yüzde 10’u üniversite mezunu. Mafya üyelerinin en çok izlediği televizyon dizisi ise Kurtlar vadisi gibi mafya dizileri. Ankete göre Mafya üyelerinin eğitim şansı bulmaları halinde en çok bürokrat ve mühendislik olmak istiyorlar. Aralarında ciddi sayıda polis ve asker olmak isteyenlerin olması anketin en ilginç bulguları arasında yer alıyor. MAFYA YASALARI Raporda mafyanın kendi yasaları ve inanışları, stratejileri ve yaşam felsefelerine de yer veriliyor. Buna örnek olarak Omerta Kuralı adı verilen Bilip Susmak, Partito adı verilen Üst düzey ilişkilerle sorunu çözmek, Cosca adı verilen Sorunu şiddetle çözmek ve Solidariti adı verilen dayanışma yasaları gösteriliyor. ATO BAŞKANI AYGÜN Rapora ilişkin değerlendirmelerde bulunan ATO Başkanı Sinan Aygün, mafyanın son yıllarda Türkiye’nin iç tehditlerinden biri haline geldiğini söyledi. Sistemdeki aksaklıklar ve boşlukların sürekli suçlu ve mağdur ürettiğini dile getiren Aygün, işsizlik, kentsel ve yaşamsal hizmet ve ihtiyaçların yeterince karşılanmaması sonucu mafya ekonomisinin ur gibi büyüdüğüne dikkat çekti. Aygün şunları söyledi: Namusuyla kazanmanın, üstün ahlakın, erdemin yerini (para kazan da nasıl kazanırsan kazan), (gemisini yürüten kaptan), (köşeyi dönmek), (namuslu olmak enayiliktir), gibi yozlaşmış değerlerin aldığı dönemden geçiyoruz. Ne yazık ki bu ülkede, okulda, hastanede, otoparkta, hergün en az bir kere mafya ile karşılaşıyoruz. Mafya ekonomisi ülke ekonomisine ciddi maliyetler yüklüyor. Bir kamu yatırımı için koyulan dört tuğlanın biri, yasa dışı organizasyonlara gidiyor. Devlete alınan her 4 kalemden biri, bu tür organizasyonların hanesine gelir olarak yazılıyor. Rüşvetin, yolsuzluğun maliyeti kamu kurumuna maliyet olarak geri dönüyor. Bu ülke beyaz yakalılar tarafından işin kitabına uydurularak soyuluyor. Namuslu tüccarlarımız artık kamu ihalelerine girmek istemiyor. Düzen hepimizi bozdu. Namusuyla iş yapmak enayilik olarak görülüyor. Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal dengelerin bozulması mafyanın faaliyet alanını patlattı. Enflasyonist ortam, ekonomik kargaşa, para piyasalarındaki spekülatif hareketler, kayıt dışı ekonominin motoru durumundaki mafya ekonomisinin ekmeğine yağ sürüyor. Mafya, devletin boş bıraktığı hiç bir alanı kaçırmıyor ve bu boşlukları süratle dolduruyor.” İthalat Patlamasından Faşist-Mafya Cumhuriyetine |
||
|
||
| Ülkücülerin sitesinden alıntı ÜLKÜCÜLÜK ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLAR Elle tutulamayan, gözle görülemeyen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde bu kez de piyango ülkücülere vurdu. Her zaman devletten yana oldukları bilinen ülkücüler yine aynı devlet için yeni tehlike olarak görülmeye başlandı. Son olarak ordudan ihraç edilen subayların çoğunun ülkücü olduğunun söylenmesi gibi somut örnekleri var bunun. Bu atılmalar da 28 Şubat sürecinin Refah Partisi'nin kapatılması ile bitmediğinin, aksine uzun bir müddet daha süreceğinin göstergesi niteliğinde. Susurluk kazasıyla başlayan 'bir kadronun tasfiyesi' operasyonunda şimdi bir başka şıktaki kadroya geçildiğini anlamak zor değil. Yeni tehdit ülkücüler... Neresinden bakarsanız bakın devlet için nasıl bir tehlike olduğu anlaşılamayan ülkücülerin sindirilmesi politikasının yürürlüğe konulup konulmadığı bugünlerdeki en çok tartışılan konulardan biri. Ocaklar kapatıldı diye çıkarılan söylentiler ülkücüler tarafından 28 Şubat sürecinden gelen kokular olarak algılanıyor. Ülkücüler oldukça şaşkın ve tedirginler, yeni süreçte henüz tam olarak kendilerinin devlet için nasıl bir mana teşkil ettiğini/edeceğini anlamaya çalışıyorlar. Zira varlıklarının temel sebebi Türk Devletinin bekası olmuştu. MGK'dan basına sızan haberlere göre hazırlanan raporlarda Türk MİLLİYETÇİLİĞİ BAZI KESİMLERDE IRKÇILIĞA DÖNÜŞTÜRÜLMEK İSTENİYOR.. Ülkücü mafya da bunlardan yararlanmayı istemekte. Dolayısıyla bu da bir iç tehdit unsuru olarak kabul görmekte. Çıkan bu tarz söylentileri ordunun yalanlamaması doğruluk payının yüzdesini daha da belirginleştiriyor. Diğer taraftan bazı çevrelerin son MHP kongresinden çıkan sonucu pek beğendikleri söylenemez, zira tek sorun sadece mafya değil; Türk ülküsünün yanında İslam kelimesinin bulunup bunun ağırlık kazanması da olabilir. Şu an Ülkü Ocakları'nın hedef alındığı gözükse de BBP'den de oldukça rahatsızlık duyulduğu çıkan söylentiler arasında. Anlaşılan o ki devleti yeniden yapılandırmak isteyenler karşılarında dinamik bir kitle görmek istemiyorlar. İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Bülent Karataş son durumu şöyle yorumluyor; "28 Şubat'tan itibaren Türkiye'de yeni bir süreç başladı. Galiba bir takım çevreler şimdi ülkücülerin kellesini istiyor." Alparslan Türkeş'in vefatından sonra aslında yeni bir süreç içine çoktan girilmişti. Zira 'Başbuğ' ölmüş ve ondan çokça çekinenler için büyük bir engel ortadan kalkmıştı. Ülkücüler acaba Başbuğ yaşasaydı yine tehlike olarak görülür müydük, ya da birileri "Ülkü Ocakları kapatılıyor" söylentileri çıkartmaya cesaret edebilir miydi diye soruyorlar. Çünkü Alparslan Türkeş'in devlet içinde hatırı sayılır bir güce sahip olduğu herkesin malumu. Ülkücülerin parti ve ocaklarına karşı alınacak tedbirler fısıltı gazetelerinde yazıladursun geçen ay İstanbul Avcılar Öğrenci Yurdu'nda bir hadise meydana geldi. Hadise medyada solcu öğrencilerin uyurken ülkücüler tarafından saldırıya uğradığı şeklinde çıktı. İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Bülent Karataş ise hadiseyi ve olayın arka planını şöyle anlatıyor. "Ülkücüleri planlanan oyunun içine çekmek için provokasyonlar başladı. İstanbul Avcılar'da meydana gelen hadise buna sadece bir örnek. Aynı yurtta meydana gelen hadiseden iki gün önce bizim arkadaşlarımız dövülüp yaralandı, ikisi hastaneye kaldırıldı fakat bu olaydan kimse bahsetmedi. Ülkücüler yurt bastı diye verilen hadisede de, basma yoktur. Olay yurtta kalan ülkücü ve solcu öğrenciler arasında meydana geliyor. Bu noktada medyanın çifte standardına muhatap kalıyoruz. Bizim aleyhimizde bir durum söz konusu olduğunda bunu en iyi şekilde değerlendiriyorlar. Üniversitelerde öğrenci arkadaşlarımız okullara alınmıyor, sürekli baskı altında tutularak taciz ediliyor ve gergin olmaları sağlanıyor. Medya bunlardan hiç bahsetmiyor. Medya bir yerlerden emir aldı herhalde, altyapı hazırlığı yapıyor. Ülkücüleri sürekli mafyayla bağdaştırarak bir tehlike olarak göstermek abestir. Ferdi davranışlar tüm camiaya mal edilmez. Biz kavgadan medet umacak kadar alçalmadık ve alçalanların da seviyesine inmeyeceğiz. Ülkücüleri birtakım oyunların içine çekmeye çalışanlar boşuna beklemesinler. Bazı insanların kafasında tehlike olarak gözüksek de, ülkücüler devlet için bir tehlike değildir, olmayacaktır da." Medyada çıkan Ülkü Ocakları kapatılıyor söylentisinin ardındaki gerçeği de Karataş şöyle dile getiriyor; "Bu tür haberler tamamen yalan. Ben İstanbul Ülkü Ocakları başkanıyım ve benim haberim olmadan kimse ocak kapatamaz. Ocakları ara sokaklardan çıkarıp merkezlerde topluyoruz. Daha akademik bir zemine oturtma yönünde bazı çalışmalarımız var. Lakin bu demek değil ki Ülkü Ocakları kapatılıyor. Aydınlık, Cumhuriyet, Kurtuluş gibi gazetelerde çıkan bu haberden, diğer basın da alıntı yapmış ve söylenti böylece yayılmış. Fitnenin çıktığı yer belli." Medyanın kini... 80 öncesi kendini ilim irfan yolunda çok iyi yetiştiren ülkücüler; resimi, müziği, heykeltraşlığı basit iş olarak gördü. Hatta gazeteciliği de. 'Biz de mi gazeteci olacağız yani' mantığı ve 80 öncesi üniversitelerde sol görüşlü öğretim görevlilerinin hakimiyeti onları üniversiteleri ele geçirme düşüncesine itti. 80 sonrasında solcular daha çok basın ve sanatı tercih ederken ülkücülerin tercihi üniversiteler oldu. Bugünse yaptıkları tercihin yanlışlığının ve bunun ceremesini çektiklerinin farkındalar. Bülent Karataş da en çok medyanın çifte standardından şikayetçi; "68'in silahşorleri bugün kalemşor oldu, kinlerini üzerimize kusuyor. Tabii ki böyle insanlardan tarafsız olmaları beklenemez. Solcu öğrencilerin kavgaları, yaralanış görüntüleri acılı bir fon müziği eşliğinde veriliyor. Ülkücülerden bahsederken fonda müzik yerine genelde korkutucu silah görüntüleri, gümbür gümbür sesler var. Habercilik değil şov yapıyorlar. Tüm bu yapılanların altında nasıl bir kinin yattığı rahatlıkla hissediliyor." Sol grupların bir bakıma onlardan daha şanslı olduğunu düşünen Karataş; "Çağımız iletişim çağı. Bu yönden hareketle sol görüşe mensup öğrenciler amaçlarını anlatmak konusunda oldukça şanslılar; çünkü, her istediklerinde kavgalarını kitlelere ulaştırabildikleri kameralar ve konuşabildikleri mikrofonları mevcut. Bazen kandırılmış, provoke edilmiş, genelde haklarını ararken polisin copuna maruz kalan, demokrasi mücadelesi veren masum öğrenci onlar. Bir kısım abileri onlara yeterince sahip çıkıyor, basın meslek ilkelerine rağmen. Şu zamana kadar medyada bizimle ilgili çıkan bütün haberlerle ilgili sorumlu gazete veya televizyona basın bildirisi gönderdik ve şu zamana kadar hiçbiri bu gönderdiğimiz basın bültenlerini yayınlamadı" diyor. Mafya sıkıntısı... Ülkücülerin bugün en önemli sıkıntısı isimlerinin mafyayla beraber anılması. Her ne kadar bunu reddetseler de birilerinin ısrarla ülkücü mafya sıfatını kullanmasından rahatsızlar. Eğer ki birileri ülkücüler hakkında birtakım düşünceler yürürlüğe koymaya çalışacaksa mafya suçlamasının onlar için iyi bir koz olacağı gözüküyor. Diğer taraftan ülkücüler eski senaryolarla yeni oyunların içine çekilmek istendiklerinin farkındalar. Bülent Karataş bu noktada ülkücülerin oyuna gelmeyeceğini söylüyor; "Biz kendimizi savunmaktan kendimizi anlatan konumuna bir türlü geçemiyoruz. Bizi yanlış şekilde empoze edenlere karşı biz öyle değiliz mücadelesi veriyoruz. Hukuksal açıdan kapatılmamız konusunda hiçbir sıkıntımız yok bizim. Kapatılmamız için, suçlu gösteriliyoruz. Daha önce uygulanan senaryoları tekrar uygulamalarına izin vermeyeceğiz, tepkimiz demokratik şekilde olacaktır. Bu böylece biline."kardeşlerim bu yazı aksiyon dergisinde çıktı.işte türkçülük adı altında ülkücülük yapan bilinçsiz cahil insanlara inanmayın bu insanlar yukarıda yazıldığı gibi ülkücülüğe zarardan ve bölmekten başka birşey getirmez.oynanan oyunları görün herşeye kapılıp inanamayın.hepiniz Allah'a emanet olun. |
||
|
||
| Kurtuluş Cephesinden alıntı Temmuz ayının son haftasına girildiğinde Devlet İstatistik Enstitüsü Ocak-Mayıs dönemine ilişkin ithalat ve ihracat rakamlarını açıkladı. Ecevit'in bir hafta önce "ithalatta endişe verici bir gelişme var" diyerek açıkladığı veriler basın bültenlerinde şöyle yer alıyordu: "DIŞ TİCARET AÇIĞI ARTIYOR Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE), Türkiye'nin bu yılın Ocak-Mayıs döneminde, 11 milyar 167.9 milyon dolarlık ihracat, 20 milyar 370.3 milyon dolarlık da ithalat yaptığını açıkladı. DİE verilerine göre, söz konusu dönem, geçen yılın Ocak-Mayıs dönemi ile karşılaştırıldığında, ihracat yüzde 4.8, ithalat ise yüzde 37.6 oranında arttı. Geçen yıl 5 ayda, 10 milyar 658.6 milyon dolarlık ihracat, 14 milyar 803.1 milyon dolarlık da ithalat yapılmıştı. Geçen yıl Ocak-Mayıs döneminde 4 milyar 144.5 milyon dolar olan dış ticaret açığı, yüzde 122 oranında artarak, bu yılın aynı döneminde 9 milyar 202.4 milyon dolara yükseldi. Bu yıl 5 ayda, ihracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 54.8'e düştü. Geçen yıl söz konusu dönemde, ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 72 düzeyinde gerçekleşmişti." Bu sayısal veriler, ekonomi-politikaları yakından izlemeyen pek çok kişi için, Ecevit'in yaptığı açıklamada söydiği "endişe verici"likten öte bir anlam taşımamaktadır. Diğer yandan, "globalizm" yanlısı küçük-burjuvalar için ise bu veriler, yeni ve çok "ithal malı" anlamına geldiğinden, endişe yerine bir sevinç kaynağı durumundadır. Ekonomiyle az çok ilgilenen herkesin bileceği gibi, ülkemizin son 40 yıllık tarihinde, hemen hemen tüm askeri darbeler, dış ödemeler dengesindeki büyük açıkların ardından gelen devalüasyonlarla birlikte gerçekleşmiştir. Ve aynı dönemde, dış ödemeler dengesindeki açık, dış borçlanmanın sürekli artışını da beraberinde getirmiştir. Dış ödemeler dengesi adı verilen hesaplamalarda esas alınan dış borçlar, dış borç taksit ve faiz ödemeleri ile dış ticaret açıklarıdır. Bu niteliği ile dış ödemeler dengesi, bir devletin döviz işlemlerinin hesabı olarak tanımlanabilir. Dış ödemeler dengesinde meydana gelen açık, döviz rezervlerinin azalması anlamına geldiği için, doğrudan ulasal paranın değer kaybetmesiyle sonuçlanır. Gerek dış borçların ödenmesi için (ana para ve faizler olarak), gerekse ithalat ile ihracat arasında ortaya çıkan farkın kapatılabilinmesi için, dış ödemeler dengesi açığı veren her ülke, ya kendisine yeni döviz kaynakları bulacaktır, ya da devletin iflasa süreklenmesini göze alacaktır. Genel kural olarak dış ödemeler dengesi açığı veren emperyalist ülkeler, tek tek ya da birleşik olarak ekonomik buhrana sürüklenirler. Aynı durum emperyalizme bağımlı ülkelerde ise, artan dış borçlanma ve bunların faizlerini ödemek amacıyla ülke içi üretim değerlerinin alabildiğine düşük fiyatla ihracı şeklinde ortaya çıkar. Tüm bunlara karşın, dış ödemeler dengesi vermeye devam eden ülkelerin, günümüzün popüler söylemiyle ifade edersek, uluslararası kredi kuruluşlarının verdiği notları sürekli düşer. Bu düşüş, o ülkenin yeni kredi (dış borç) bulamaması ya da çok yüksek faiz oranlarıyla (tefeci faiz oranıyla) küçük kredi bulabilmesi sonucunu doğurur. Bu süreç devam ettiği takdirde, alacaklı ülke ve kuruluşlar, borçlu ülkenin borçlarını ödeyebilmesi için IMF tarafından hazırlanan "istikrar tedbirleri" paketini kabul etmeye zorlarlar. IMF paketinin özü, borçlu olan ülkenin dış ödemeler dengesindeki açığı kapatacak önlemlerin alınmasıdır. Bunun somut ifadesi ise, devlet bütçesindeki harcamaların azaltılması ve böylece devletin bütçe dengesini tutturarak gelirlerini dış borçların ödenmesine yönlendirmesidir. Ve herkesin bildiği gibi, bunun en açık görünümü ise ücret ve maaşların dondurulması ya da görüntüsel zamlar yapılmasıdır. Dış ödemeler dengesi açığının diğer bir sonucu ise, ulasal paranın sürekli değer kaybetmesi, yani sürekli devalüasyonlardır. Bu devalüasyonlar, bir yandan ülke içindeki üretim değerini döviz bazında sürekli düşürürken, diğer yandan bu ürünlerin düşük fiyatla ihracatı anlamına gelmektedir. Böylece alacaklı ülkeler (emperyalist ülkeler), çift yönlü bir kâr sağlarlar. Bir yandan verilen dış borçların faizlerini alırken, diğer yandan uluslararası piyasa fiyatlarının çok altında satın aldıkları ürünleri uluslararası fiyatlarla satarlar. Bunun ülke içindeki en açık yansısı ise tarım ürünlerinin fiyatlarının reel olarak düşmesi, köylülüğün yoksullaşmasıdır. Bu ekonomik durumun siyasal yansısı ise, görüntüsel de olsa seçimle işbaşına gelen hükümetlerin bulunduğu ülkelerde, siyasal iktidarın kendi iktidarını tehlikeye atmadan dış ödemeler dengesi açığını kapatmaya yönelik IMF reçetelerini uygulamaya sokamamasıdır. Emperyalizm yanlısı ekonomistlerin "popülist politikalar" olarak adlandırdıkları bu durum, alınacak önlemlerin doğrudan seçmen kitlesinin çoğunluğunun zararına olmasından kaynaklanır. Ücret ve maaşların dondurulması ya da görüntüsel artışlara karşın reel olarak düşürülmesi işçi sınıfı ile kent küçük-burjuvazisini etkileyen uygulamalar durumunda olduğu gibi, tarım ürünlerinin ihracatında uygulanan politikalar da köylülüğün durumunu etkilemektedir. Dolayısıyla aynı zamanda seçmen olan nüfusun %90'ınını etkileyen IMF reçetesinin uygulayıcılarının seçimlerde kazanma şansı hemen hemen hiç yoktur. Bu durumda, IMF reçetelerini uygulamaktan kaçınan her politikacı ve parti, emperyalizm yanlısı kesimler tarafından hemen "popülizm"le suçlanmayı göze almak zorundadır. Bu ise, emperyalizme bağımlı bir ülkede emperyalist ülkelerle o politikacının ve partilerin ilişkilerinin "bozulması" demektir ki, bu ilişkiler varolmadığı sürece iktidar olabilmesi hemen hemen imkansızdır. Bu nedenlerden dolayı, geri-bıraktırılmış ülkelerde gerçekleştirilen her askeri darbenin, birinci gerekçesi ülkedeki düzenin anarşi ve terör nedeniyle bozulması iken, ikinci gerekçesi "popülist politikacılar" olmaktadır. İşte Ecevit'in "ithalatta endişe verici bir gelişme var" diyerek ifade ettiği ithalat patlaması, Ocak-Mayıs döneminde dış ödemeler dengesinde 9.2 milyar dolarlık bir açık anlamına gelmektedir. Ülkemizin düzenli olarak aldığı borçlar düşülürse, bu açık 5 milyar 58 milyon dolar olarak ortaya çıkmaktadır. Yalçın Doğan gibilerinin IMF ile yapılan stand-by anlaşması sonrasında ellerinde hesap makinalarıyla yaptıkları tüm hesaplar, uygulamanın ilk beş ayında boşa gitmiş durumdadır. Anımsanacağı gibi, Yalçın Doğan gibi IMF destekçisi pek çok küçük-burjuva, stand-by anlaşmasıyla birlikte ülkemize milyarlarca dolar kredi akacağının ve bundan herkese (tabii en çok kendilerine) pay düşüceğini ilan ederken, teleffuz ettikleri rakamlar IMF'nin üç yıl süresinde vereceğini tahhüt ettiği 4 milyar dolar ile Dünya Bankası'nın aynı dönemde vereceği ilan edilen 5 milyar dolar olmuştur. Oysa ki, sözü edilen 9 milyar dolarlık krediler üç yıl içinde parça parça verileceği gibi, Dünya Bankası kredisi doğrudan proje kredisi durumundadır. Böylece devletin elindeki tek hazır kaynak Marmara depremi nedeniyle toplanan 4 milyar dolarlık yardım parası olmaktadır. Bu para bile, beş ay içinde ortaya çıkan dış ticaret açığını karşılamaktan uzaktır. Şüphesiz küçük-burjuva ekonomistleri, bu tablo karşısında, ülkenin Standart&Poor gibi kuruluşların Türkiye'nin kredi notunu artırdıklarını söyleyerek "elverişli koşullarda" yeni krediler alındığını, dolayısıyla "endişe edilecek" bir durumun olmadığını ileri süreceklerdir. Ödemeler dengesi verilerine bakıldığında, 2000 yılının ilk üç ayında alınan kredi toplamı 3 milyar 253 milyon dolar iken, aynı dönemde dış borçların anapara ödemeleri 3 milyar 143 milyon dolar olduğu görülmektedir. Yine aynı dönemde dış borçların faiz ödemeleri 1 milyar 358 milyon dolardır. Böylece alınan yeni krediler dış borçların anapara ve faiz ödemelerini bile karşılayacak durumda değildir. Dolayısıyla bugün dış ticaret açığında meydana gelen 9 milyar 202 milyon dolarlık açık, büyük oranda mevcut döviz rezervlerinden karşılanmak durumundadır. Özetlersek, 1999 yılında 10 milyar 447 milyon dolar olan dış ticaret açığının, 2000 yılında rekor bir düzeye çıkarak, tahminen 20 milyar dolar düzeyinde gerçekleşmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Bu ise, cari işlemler dengesini, yani ithalat, ihracat, turizm ve yeni kredilerin oluşturduğu işlemlerin 15 milyar dolar civarında açık vermesi anlamına gelmektedir. Cari işlemler açığının, 1995 yılında 6,800 milyar dolar; 1996'da 5,465 milyar dolar; 1997'de 7 milyar dolar; 1998'de 3,743 milyar dolar ve 1999'da 6,539 milyar dolar olduğu gözönüne alındığında, ülkemiz tarihinin en yüksek açığı olmak durumundadır. Elbette böylesine yüksek bir cari işlemler açığının ortaya çıkacağı aylar öncesinden bilindiğinden IMF ile yapılan stand-by anlaşması bu açığın gerektirdiği dövizin sağlanması ve olabildiğince aşağıya çekilmesi için gerekli "önlemleri" içermektedir. Bu "önlemler"in başında, her zaman olduğu gibi, tarım ürünleri ve tarıma dayalı sanayi ürünleri (tekstil) ihracatının artırılması gelmektedir. Bu artışın gerçekleştirilebilinmesi için ise, ülke içinde üretilen tarım ürünlerinin dünya fiyatlarının altına çekilmesi zorunludur. Buğdaya verilen son taban fiyatı, bu zorunluluğun bir sonucudur. Tonu 162 dolardan satın alınacağı ilan edilen buğday, büyük ölçüde tüccar aracılığıyla satın alınmakta ve bu nedenle fiyatı 130-140 dolara kadar düşmektedir. Dünya buğday rekoltesinin 2000-2001 mevsiminde "iklim koşullarının genelde kötü gidişinin" bir sonucu olarak düşeceğinin IGC (Uluslararası Tahıl Konseyi) tarafından açıklanmasıyla buğday fiyatında meydana gelecek artış, ülke içi üretimin salt dış ticaret açığını kapatmak amacıyla büyük ölçekte ihraç edilmesini getirecektir. Bunun somuttaki yansısı ise, ülke içinde buğday fiyatlarının uluslararası fiyatlarla orantılı olarak yükselmesi ve buna bağlı olarak un fiyatının ve ekmek fiyatlarının artması olacaktır. Öte yandan, bütçe "disiplini" "tavizsiz biçimde" yürütülerek, kamu harcamalarının azaltılması sağlanarak, vergi gelirlerinin büyük oranda dış borç ödemeleri ve ithalatı karşılamak için kullanılması sözkonusudur. Bu yöndeki ilk uygulama ücret ve maaşlara yapılan %29'luk artışla başlatılmıştır. IMF'ye verilen "Ek Niyet Mektubu", bu yöndeki uygulamanın yeni hedef kitlesi olarak esnaf, zanaatkarlardan oluşan kent küçük-burjuvazisini hedeflediğini açıkça ilan etmiştir: "10. Bir sonraki program gözden geçirmesine kadar Hükümet, Bağ-Kur'un (sosyal güvenlik fonlarından biri) sağlık harcamalarının bütçe tahsisatı ile sınırlı olması ve gecikmiş borçlarındaki artışın önlenmesi için aşağıdaki tedbirleri alacaktır: İlk olarak, maliyetler üzerindeki kontrolü artırmak ve bu alandaki yolsuzlukların önüne geçmek için idari tedbirler alınacaktır. İkinci olarak , Parlamento'ya Bağ-Kur'un idaresinin iyileştirilmesi için sunulan taslak kanun Bağ-Kur'un sigortalısından, bakmakla yükümlü olduğu kişiler için de sağlık primi tahsil etmesini ve muayeneler için ödenen ek ücretin artırılmasını sağlayacak maddeler içerecektir. İdari tedbirlerin uygulanması ve kanunun Parlamento'ya sunulması ikinci gözden geçirmenin tamamlanması için yapısal benchmarklardır. " (abç) Böylece, mülksüzleştirilecekler kitlesine esnaf ve zanaatkarların da dahil edildiği açıkça ilan edilmektedir. Bütün bunların IMF'nin "istikrar tedbirleri"nin tüm yükünün halka ödettirilmesinden başka bir anlamı olmadığı açıktır. Ama her zaman olduğu gibi, bundan "kazananlar" vardır. Ve yine her zaman olduğu gibi, bunlar emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileridir. Bu öylesine açık bir gerçektir ki, 1998 yazında patlak veren Asya Krizi ile başlayan dünya ekonomik buhranı, emperyalist ülkelerde durgunluk ortaya çıkartırken, dünya çapındaki aşırı-üretim sorununun alabildiğine büyümesine neden olmuştur. Bütün emperyalist ülkeler için mal stoklarının eritilmesi, yani bunların ihraç edilmesi yaşamsal bir öneme sahiptir. Doğal olarak, emperyalist metaların ihracı, bir başkalarının ithal etmesi ile olanaklıdır. İşte ülkemizde meydana gelen ithal patlamasının konjonktürel nedeni budur. Emperyalizme bağımlı ekonomiye sahip olan bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkelerdeki sanayinin dışa bağımlılığının getirmiş olduğu ithalat artışı, emperyalist metropollerdeki aşırı-üretim buhranıyla birlikte, emperyalist metaların doğrudan ithaliyle birleşerek ithalatın olağanüstü artmasını getirmiştir. Burada dikkat çekici yan ise, emperyalist metaların geri-bıraktırılmış ülkelere artan ihracatında bu metaları tüketen bir kitlenin yaratılmış olmasıdır. İşte bu kitle, Serdar Turgut'un 6.5 milyon olarak verdiği ve tüm ekonomi-politikaların bunlar için yapıldığını söylediği kitledir. Bu emperyalist metaların tüketicisi kitle, aynı zamanda ülke nüfusunun eğitim düzeyi yüksek kesimlerini oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, küçük-burjuvazinin aydın kesimini içermektedir. Bunların herşeyde olduğu gibi, ithalatta meydana gelen büyük artış karşısında "endişeye gerek yok" türünden açıklamalar yapmaları çok doğaldır. İthalatta meydana gelen büyük artışın ortaya koyduğu en temel gerçek ise, 2000 yılı sonu itibariyle ithalatın 60 milyar dolarlar seviyesine ulaşabileceğidir. GSMH'nın 160-179 milyar dolar olduğu bir ülkede, 60 milyar dolarlık bir ithalat, üretmeden tüketmek anlamına gelmektedir. Bu sürecin, birkaç yıl içinde (IMF'yle yapılan stand-by anlaşması süresinde) ülkeyi ödemeler dengesi krizine sokacağını ve giderek Porto-Rico'laştıracağını söylemek için fazla bir ekonomi bilgisine sahip olmak gerekmemektedir. Bu ise, ülkenin geriye dönüşün olanaksız olduğu bir sürece girmesi demektir. "İstikrar tedbirleri"nin 2002 yılına kadar "tavizsiz uygulanması"yla varılacak yer, Türkiye'nin emperyalist metaların açık pazarı haline gelmesiyle sonuçlanacaktır. Bu durumda, ülke içi sanayi üretimi ile birlikte tarımsal üretimin alabildiğine gerilemesi kaçınılmaz olacaktır. Üretimdeki bu gerilemenin doğal sonucu ise insanların yaşamlarını sürdürebilmek için çalışacak iş bulamamalarıdır. Elbette "büyükler"in ve IMF'nin bu durumu gözönüne alarak bazı "planlar" yaptıkları da kesindir. Bu plan, ülkenin "turizm cenneti" haline getirilmesi ve insanların bu "cennet"in hizmetkarları olarak "iş sahibi kılınması" şeklindedir. Ve hemen Ertuğrul Özkök, Yalçın Doğan gibiler "fena mı? Bir yandan insanlar tatil yaparken, diğer yandan para kazanacaklar" diyerek "cennet"ten parseller satmaya başlayacaklardır. Ve yanlarında büyük bir tezahürat korosu "Avrupa, Avrupa duy sesimizi, gelen Türk'ün ayak sesi" diyerek onlara eşlik ederken, bunun yaratıcısı ve uygulayıcısı MHP olacaktır. O gün geldiğinde, 1980 öncesinde "ikinci bir Kerensky olmayacağım" diyen Ecevit'in "ikinci von Papen" olduğunu görecek olan küçük-burjuva aydınları için gidebilecekleri "öteki Türkiye" de olmayacaktır. Tek "Türkiye", faşist mafyaların siyasal yönetimi altında "zevk, eğlence ve fuhuş cumhuriyeti" olarak önlerine serilmiş olacaktır. O zaman, ya o "turizm cenneti" "Türkiye"de, deniz kenarındaki devre mülklerinde beyaz elbiselerinin altına nasıl beyaz çorap giyebileceklerinin hayali ile yaşam sürdürecekler ya da ... |
||
|
||
| Turk insaninin paranoyasi-da budur.. Abi biz iyiyizde uzeerimizde oyunlar oynuyolar..KIm ya ulkuculeri kim takiyor-kim oyun oynasin paranoyal spastiklere...Mafyanin ve esrar ticaretinin+tecavuzlerin kaynagidir bu sistem.. 3 kurus polis maaslariyla catlilari görduk yatlat-katlar nasil?MAFYA nasil? milliyetci mafya nasil?halkin uzerinde oynayan mafya? nasil?rus gazinolarindan harcanan paralarla milliyetci mafya! |
||
|
||
| Yoğun geçmiş uzun tarihlerin ardından yeniden yapılanma öncesi bir karmaşa ,bulanıklık sürecini yaşıyor ,bir yandan da siyasi intikamların kalıntılarını üzeriniden atıyor ve kendi örtülü gücünü keşfediyor Türk insanı.Yani paradokslar vs çok doğal şu aşamada.Bir de ruhsal olarak Türk insanı ilginç özellikler barındırıyor,bu da yolunu bazen kesikli ama değişik yapıyor. Ancak mafya konusu insanın konusu ,kızıl babalardan mafia'ya,nazi çetelerinden getto hakimlerine,hackerlardan terör gruplarına kadar bölgenin yapısına göre değişim gösterse de illa var olan bir oluşum mafyayı oluşturan mantık . |
||
|
||
| ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTLERİ www.terör.gen.tr'den Rus Organize Suç Grupları Onlarca yıl Avrupa’yı, hatta dünyayı dehşete götüren İtalyan mafyası nın zayıflaması en çok Rus organize suç gruplarının işine yaramıştır. Berlin duvarının yıkılmasından sonra iş hacmini yüzlere, binlere katlayan Rus mafyası “Organiztsya”, tüm Avrupa, hatta Afrika ve denizaşırı ülkelerde bile yasa dışı egemenliğini kanıtlamıştır. Rus mafyası, yıllık 200 milyar dolarlık cirosu ile organize edilmiş örgütler arasında birinci sıraya oturmuştur. 114 bin aktif elemana ve sayıları 3 milyona ulaşan yandaşlara sahip olan Rus örgütlü suç gruplarının en önemli faaliyet alanlarını; antik eşyaların çalınması ve bunların batıya kaçakçılığı, fuhuş, oto kaçakçılığı, silah ticareti ve uyuşturucu kaçakçılığı olarak tanımlayabiliriz. Diğer birçok faaliyetleri de bu listeye ekleyebiliriz. Ancak en çok karşılaşılan suç tipleri bunlardır. Rus organize suç grupları; iç ve uluslararası piyasalarda faaliyet gösteren, prototip fırsatçı örgütlü suç grupları içerisinde değerlendirilmektedir. Tıpkı Sicilya mafyasında olduğu gibi, diğer rakip örgütlü suç gruplarını tasfiye etmek suretiyle kendi bölgelerinde kontrolü elinde tutmak amacına yönelik yerel düzeyde faaliyetlerini yoğunlaştırmaktadır. Uluslararası düzeyde de; kaçakçılık veya otodan silaha, tıbbi malzemeden ham maddeye kadar kar imkanı sağlayan her türlü yasa dışı faaliyetlerdeki hünerlerini de sergiledikleri yakınen bilinmektedir. Rus mafyasının en etkili klanı “Solntsevo” yani Güneş Tugayı’dır. Adını Moskova’daki bir semtten alan bu klan, Rus mafyasının Avrupa’daki en etkili koludur. Berlin, Viyana ve Roma’yı kendilerine üs olarak seçmişlerdir. Zaten, en azılı babalarından biri olan Yuri Essin’de halen Roma’da tutuklu bulunmaktadır. Eski Sovyetler Birliği’nin kalıntısı bazı Politbüro üyelerinin intikamlarından çekinen Rus mafyasının babalarının, şimdilik Avrupa başkentlerinde yaşayarak irtibat müesseseleri aracılığıyla ülkedeki örgütlerini rahatça yönettikleri ve burada konuk oldukları ülkelerin mafyaları ile de işbirliğine girdikleri bilinen bir gerçektir. Hatta buralarda, “royalties” yani telif hakkı olarak kazançlarından yüzde vermektedirler. Özetle, mafya örgütleri arasında da know-how veya joint venture şeklinde ekonomik anlaşmalar olabilmektedir. Örneğin, bugün Almanya’da gayrimenkul piyasasını özellikle, Wiesbaden’de, elinde bulunduran İtalyan Camorra örgütü, Rus mafyası adına toplu konutları satın almaktadır. İtalyan Mafyası Cosa Nostra Napoli Camorra Calabrion Ndrangheta Sacra Corona Unita Mafya birçok değişik şekilde tanımlanmıştır. İtalya’da mafya genellikle Sicilya mafyası veya “Cosa Nostra”, Napoli Camorra’sı (Yerel örgütlerin hakim olduğu bir grup), Calabrion Ndrangheta (Tütün, uyuşturucu ve çocuk kaçırma suçları ile ilgilenen aileler federasyonu) ve Apulia’daki “Sacra Corona Unita” (Camorra ve Ndrangheta’dan kopan fraksiyonlar) olarak isimlendirilmektedir. Cosa Nostra Belirtilen örgütlerden en önemlisi açıkça Cosa Nostra’dır. İtalya’da diğer suç örgütleri ile karşılaştırıldığında, Cosa Nostra, ülke içinde ve dışında, güç ve zenginlik olarak çok iyi durumdadır. Kendi yönetim modelini dikte edip, önemli operasyonların arkasında bir motor gibi hareket etme stratejisi olan bir örgüttür. Cosa Nostra’nın birçok faaliyetlerinin halen bölgesel olması ve Güney İtalya’da konuşlanmasına rağmen, Cosa Nostra her geçen gün uluslararası bir yapı arz etmeye başlayarak, Avrupa ve Amerika’yı tehdit etmektedir. Avrupa ve Amerika’ya göç dalgasında etkin bir rol oynayan örgüt, Almanya örneğinde olduğu gibi ABD’de de bu sayede eroin piyasasının önemli bir bölümüne sahiptir. Örgütün halihazırda 180’den fazla mafya ailesi bünyesinde, yaklaşık 5.000 örgüt üyesi vardır. “Pişmanlık Yasası” çerçevesinde güvenlik kuvvetleri ile işbirliğine gidenlerin itirafları neticesinde diğer örgütler gibi Cosa Nostra da son 5 yılda büyük darbeler yemiştir. Şu anda, örgüt Sicilya mafyası ve KADEK ağırlıklı Türk mafyası başta olmak üzere, Napoli, Kolombiya, Çin ve Rus mafyalarının desteği ile ayakta durmaya çalışmaktadır. Sicilya mafyasının, bununla birlikte bazı problemleri bulunmaktadır. İlk olarak, İtalya’da uyuşturucu pazarında bir tekel kuramadığı gibi Avrupa’daki uyuşturucu faaliyetleri de iyice zayıflamıştır. Mafyanın 1983-1992 tarihleri arasında İtalyan Adli Makamlarına yönelik saldırıları da mezkur zayıflamanın belirgin göstergesidir. Siyasi irade ile bağların kurulması ve devletle gizli ilişkilerin tesisi, bu zayıflamanın güçlendirilmesi çalışmalarında birer aşama olarak değerlendirilmekte idi. Son zamanlarda hassas bir kamuoyunun oluşması ve değişen siyasal ortamdan ciddi rahatsızlıklar duyan Sicilya mafyası halen suç örgütü olma ve güvenlik kuvvetlerinin ana sorununu teşkil etme özelliklerini muhafaza etmektedir. Napoli Camorra Örgütün, faaliyetleri 5.731.426 nüfuslu, 549 belediyeye sahip olan Compania bölgesinde, Napoli şehrinde ortaya çıkmış olup, faaliyetleri buradan yürütülmektedir. Camorra’nın teşkilat yapısı, üst derecede yöneticinin bulunmadığı, tepesiz bir piramit ve başıboş çetelerin oluşturduğu bir örgüt şeklindedir. Mafya tipi organizasyonlar içinde Camorra’nın en belirgin amacı stratejik suç ittifaklarına katılarak, faaliyetlerini bölgesel sınırlar boyunca genişleterek yaymaktır. Önemli denecek ölçüde sansasyonel cinayetleri bulunmamaktadır. Halihazırda 100’den fazla mafya ailesi bünyesinde 6 ila 7 bin örgüt üyesi bulunmaktadır. Camorra ile ilgili en önemli tesbitlerden biri de, bu örgütün uyuşturucudan elde ettiği kara parayı aklama operasyonlarını rahatlıkla Hollanda, İngiltere ve Almanya’da gerçekleştirmekte olmasıdır. Cosa Nostra ve Ndrangheta gibi yediği darbeler sonucunda hızlı bir düşüşe geçen Napoli’nin Camorra örgütü, gasp, haraç ve sigara kaçakçılığı yollarıyla pes etmemeyi hedeflemekte, 21 milyar dolarlık cirosu ile elemanlarını beslemeye devam etmektedir İtalyan Mafyası Calabrion Ndrangheta Bu örgüt 2.146.724 milyon nüfus ve 409 belediyeli Colobrio’nun güneyinde yeralan bir bölgede ortaya çıkmış ve buradan da yönetilmektedir. Örgütün faaliyetleri genellikle İtalya’nın merkez ve kuzey bölgelerinde yoğunlaşmaktadır. Cosa Nostra örgütüyle yakın bağlantıları vardır. Yatay teşkilatlanma biçimine sahip olup, bölgesel veya yerel düzeyde sorumluları bulunmamaktadır. En çok rastlanılan faaliyeti, perakendicilerden, rakiplerden, müteşebbüslerden ve iş adamlarından para toplamaktır. Fidye için adam kaçırmak da Ndrangheta’nın geleneksel finansal dayanağı haline gelmiştir. Geçmişte özellikle 1985’ten sonra Calabria klanları uyuşturucu kaçakçılığına el atmışlardır. Örgüt mensuplarının en fazla, Fransa, Almanya, İspanya, Hollanda’da yerleştiği bilinmektedir. Sacra Corona Unita Bu örgüt, Puglia bölgesinin güneyinde yapılanmıştır ve yukarıda arzedilen Cosa Nostra, Camorra ve Ndrangheta örgütleriyle özellikle uyuşturucu kaçakçılığı konusunda yakın bağlantı ve ilişkileri vardır. Örgütün bilinen faaliyetleri 1980 yılı itibarıyla tanımlandığından, yeni mafya tipi organizasyonlar içerisinde yerini almaktadır. Faaliyetlerinin az oluşu ve çok küçük bir örgüt olması gerçeğine rağmen, gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlerinin niteliği itibarıyla, en az büyük örgütler kadar acımasız ve zalimdir. Örgütün değişik 50 topluluktan oluşan yaklaşık 1000 üyesi bulunmaktadır. **** Diğerleri... Çinli Triadlar Triadlar,gasp, uyuşturucu kaçakçılığı, fuhuş, kumar ve yan suç grupları olarak adlandırılan Çin video sektörü, kitaplar, gazeteler ve eğlence hizmetlerinin de dahil olduğu geniş bir suç yelpazesine sahiptir. Örgütün çok geniş denizler ötesi bir network’ünün bulunması, kolaylıkla uluslararası suç faaliyetlerine de karışmasına imkan sağlamaktadır. Çinli Triadlar, Amsterdam, Londra, Manchester, New York ve San Francisco şehirlerinin de dahil olduğu Çinli toplulukların bulunduğu dünyanın her yerinde iyi bir şekilde örgütlenmişlerdir. Silah kaçakçılığı ile bağlantılı olarak ABD ve Avrupa’ya özellikle eroin kaçakçılığı ve hırsızlık, lüks otomobil, zengin piyasalara yat ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne tüketim malları kaçakçılığı ve uluslararası kredi kartı sahtekarlığı gibi diğer tip suçlar, Triadların uluslararası boyutta yoğun olarak yürüttüğü faaliyetlerdendir. 1994 yılında İspanyol polisinin kayıtlarına göre, İspanya’nın Galicia bölgesinde Çinli yasadışı göçmenlerin sayısındaki hızlı artışa binaen yapılan araştırmalarda, Triadların yasa dışı insan kaçakçılığı ve eroin ticareti başta olmak üzere birçok suçla iştigal oldukları ve hızla Avrupa Birliği ülkelerinde örgütlendikleri tesbit edilm Kolombiyalı Karteller Kolombiyalı karteller, birçok yönüyle birbirlerine benzemektedir. Birçok uluslararası suç örgütünden farklı olarak değişik her türlü suçla ilgilenen Kolombiyalı karteller, uyuşturucu işinde bir numaradır. Gerçekte, karteller -ki şu an kokain endüstrisinde hakim olan Cali karteli için özellikle durum böyledir- diğer gruplardan daha fazla olarak aralarında bir suç kültürü oluşturmak suretiyle işbirliğine gitmişler ve her geçen gün de bunu arttırmışlardır. Hatta kartel kendi içinde işbölümü ve uzmanlaşmaya gitmek suretiyle bir sanayi geliştirmiştir. Gerek Kolombiya gerekse ABD ve Avrupa’daki faaliyetlerinde, Kolombiyalı karteller, lojistik ve pazarlama gibi konularda uzmanlaşmış hücre tipi yapılanmaya sahiptir. Bu yapılanma sayesinde, örgüt üyeleri arasındaki ilişki ortadan kaldırılmakta ve örgüte ihanet en alt düzeye indirilmektedir. Cali karteli tıpkı diğer uluslararası şirketler gibi faaliyetlerini yürütmektedir. Örneğin, özellikle son yıllarda Batı ve Doğu Avrupa ve Eski Sovyetler Birliği topraklarında piyasasını genişletmek amacına yönelik olarak, kokaine nazaran daha ucuz, daha rahat taşınabilen ve yüksek kar marjını sağlayan Kolombiya eroinin üretimi ile ortaya çıkan diğer yan ürünlerini artırma çabası içerisine girmiştir. ABD’den sonra, Avrupa’da da bu kartellerin yaygınlaşması, bölgedeki yüksek eroin tüketimi ile bağdaştırılmaktadır. 800 klanı ve 25 bin dolayında örgüt elemanı ve yaklaşık 100 bin yandaşı ile Kolombiya mafyası, Avrupa mafyası ile işbirliğine giderek Avrupa piyasalarına son 10 yılda Kolombiya’dan eroin sevkiyatı yapmaktadır. Hatta, bu konuda en fazla işbirliğini Türk mafyası ile gerçekleştirmekte, eroin sevki tehlikeye girdiğinde, Kolombiya mafyasının kullandığı gemiler Türk mafyasının emrine verilmektedir. En son Lucky-S ve Kısmetim 1 gemilerinde ele geçirilen tonlarca uyuşturucu maddenin orijini ve gemilerin bandıraları göz önüne alındığında olayın ciddiyeti çok daha iyi anlaşılacaktır. Arnavutluk Mafyası Yıllık 7.7 milyar dolar cirosu bulunan Arnavutluk mafyası, genç, çok hızlı büyüyen ve Avrupa’da faaliyetleri gün geçtikçe yaygınlaşan bir mafya haline gelmiştir. Arnavutluk mafyası, dolaylı şekilde Türk mafyasının güvenilir bir silahı olarak faaliyetlerini sürdürmektedir. İtalyan mafyaları ile içiçe yaşayan Arnavutluk mafyası, son 6 ayda askeri kışlaları yağma ederek ne kadar silah bulduysa, oyuncak silah fiyatına uluslararası silah kaçakçılarına satmıştır. Ayrıca, sigara ve içki kaçakçılığında İtalyan mafyası ile birlikte çalışmakta olup yasa dışı göçten elde ettiği paranın, kazançları arasında birinci yeri işgal ettiği, terör örgütü PKK / KADEK güdümlü işçi simsarlığı olaylarına karıştığı, yürütülen tahkikatlardan ve İnterpol raporlarından anlaşılmıştır. Arnavut kökenli “Yeni Kutsal Taç Birliği” mafyası ile birlikte ortaklaşa kadın ticareti yapan mafya, her bir Arnavut fahişesi için İtalya’da ayda 15 bin dolar para sağlamaktadır. Elde edilen paraların %95’i Arnavutluk ve İtalyan mafyalarının kasasına sistemli bir şekilde girmektedir. Avrupa Mafyası (Euro) Yeni ortaya çıkan Euromafia, Avrupa mafyası anlamına gelmektedir. Birarada, anında karar verebilen, hiçbir şeyi şansa bırakmayan, gerekirse örgütün katı kurallarını uygulayabilen, kentleri, mahalleleri, hatta sokakları teker teker kendine özgü stratejileri ile ele geçirebilen, başta devlet olmak üzere her yerde adamları bulunan, hareket gücü, çabukluk yeteneği, düşünme refleksi olan “baba”ların yönettiği bir mafya haline dönüşmüştür. Avrupa mafyasının yürüttüğü organize suçların boyutuna gelince, dünya çapında yıllık olarak bu faaliyetlerde dönen para miktarı tahminen 500 milyon ABD dolarıdır. EDU/Europol bu miktarın Avrupa Birliği’nde 600 Milyon ECU civarında olduğunu farzetmektedir. Söz konusu meblağın yarısı para aklama işleminden geçirilmekte ve yasal işlere kanalize edilmekte olup, bu kazanç insan yaşamının bazı alanlarına gözle görülür şekilde tesir etmektedir. Kültür, dil, etnik köken, sınıf farklılıklarına karşın ortak konuları olan egemenlik ve para için rahatlıkla uyum içerisinde biraraya gelen Rus, Sicilya, Türk, Çin, Nijerya, Kolombiya, Napoli, Kalabriya, Arnavut mafyaları bugün Avrupa’da cirit atarak menfaatlerini rahatlıkla sağlayabilmektedir. Avrupa Birliği ve “Maastricht” anlaşmaları ile alay edercesine yıllık ciroları 351 Milyar ABD dolarına kadar yükselten Avrupa mafyasındaki nakit para hacmi Rusya dışında tüm Avrupa’nın yıllık ulusal gelirinin yüzde 4.2’sini oluşturmaktadır. Başka bir deyimle, Avrupa mafyası, yine Avrupa’nın 5 büyük şirketi Royal Dutch Shell, Daimler-Benz, Siemens, Volkswagen ve İtalyan ENI’nin toplam cirosuna eş değerde bir para hacmine sahip bulunmaktadır. |
||
|
||
| mafya; yasadısı calısan orgut cogunlukla suc dıye tabır edılen eylemlerı yaparlar, ve ıtalyan mafyasının abd dekı gelısmelerı hakkında kaynak sayılabılecek bır kıtap ORGANIZE SUC A.Ş. sabah yayınları para ıcın nasıl adam oldurulur,harac nasıl toplanır,kacakcılık nasıl yapılır hepsı bu kıtapta yazıyor en ınce ayrıntısına kadar okumanızı tavsıye ederım.... |
||
|
||
aslinda kendini mafya babasi olarak bi dusunsene ayni al pacino gibi..uymaz mi?
|
||
|
||
| ne herkesi be olm,sadece sana sordum..halka olum..yasasin baba mike | ||
|
||
| olm mike gaza gelme gaza gelirsen de bizleri unutma
|
||
|
||
| Ben küçükken büyüdüğümde mafya olmak en büyük hayalimdi,tutku felan boyutundaydı bende.Şimdiki diziler vs nasıl etkiliyordur çocukları kimbilir. | ||
|
||
bunu itiraf kosesinede yazmalisin bence:)..mafya buz
|
||
|
||
Mike sen gaza gelince mafyami olabilecegini saniyorsun
|
||
|
||
Alıntı bunu itiraf kosesinede yazmalisin bence:)..mafya buz Niye ya itiraf edicek kadar kötü mü,insan küçükken heves ediyor işte,silah vs güzel gözüküyor.Boş ver,artık çöpümüz de var,oraya bir atan bulunur geyikleri de
|
||
|
||
| zevkli bir iş olsa gerek.. | ||