|
||
| bakakalırım giden geminin ardından atamam kendimi denize dünya güzel serde erkeklik var ağlayamam |
||
|
||
| Beni bu güzel havalar mahvetti Böyle havada istifa ettim Evkaftaki memuriyetimden Tütüne böyle havada alıştım, Böyle havada aşık oldum ; Eve ekmekle tuz götürmeyi Böyle havalarda unuttum ; Şiir yazma hastalığım Hep böyle havalarda nüksetti ; Beni bu güzel havalar mahvetti |
||
|
||
| Sol Elim sarhoş oldum da seni hatırladım yine sol elim, acemi elim, zavallı elim! Tren Sesi garibim; ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde, ne de bir tanıdık çehre; bir tren sesi duymayagöreyim, iki gözüm, iki çeşme. Ayrılış bakakalırım giden geminin ardından; atamam kendimi denize, dünya güzel; serde erkeklik var, ağlayamam. Kuyruklu Şiir uyuşamayız, yollarımız ayrı; sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi; senin yiyeceğin, kalaylı kapta; benimki aslan ağzında; sen aşk rüyası görürsün, ben kemik. ama seninki de kolay değil kardeşim; kolay değil hani, kuyruk sallamak tanrının günü. Rahat şu kavga bitse dersin, acıkmasam dersin, yorulmasam dersin, çişim gelmese dersin, uykum gelmese dersin; ölsem desene! |
||
|
||
| Bilmem çok bildik mi ama KİTABE-İ SENG-İ MEZAR Hiç bir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar. Hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi. Ayakkabısı vurmadığı zamanlarda Anmazdı ama Allah'ın adını Günahkar da sayılmazdı Yazık oldu Süleyman Efendi'ye... -Birde ayrılış var yazılmış ama. PAZAR AKŞAMLARI Şimdi kılıksızım, fakat borçlarımı ödedikten sonra ihtimal bir kat da yeni esvabım olacak ve ihtimal sen yine beni sevmeyeceksin. bununla beraber pazar akşamları sizin mahalleden geçerken, süslenmiş olarak, zannediyor musun ki ben de sana şimdiki kadar kıymet vereceğim ?... |
||
|
||
| işte en sevdiğim..... bilirim içinde kötülük yok yok benim de yok ama olmaz ki böyle de yatılmaz ki |
||
|
||
Alıntı -Birde ayrılış var yazılmış ama. ayrılış'ı çok seviyorumçok sade, çok açık, çok .. harika :sevgi: |
||
|
||
| Şu şiir öldü diyenlerin biraz hakkı var.Evet ölmediysede can çekişiyor bence.Ve en büyük suçlulardan biride bizim için Orhan Veli'dir. Durun hemen kızmayın... Yani şu garipleri söylüyorum.Evet yaptıkları bir meydan okumaydı yendilerde ama yenipte iyi mi yaptılar?Evet Orhan Veli bir zirveydi ama onu taklit etmeye çalışanlar veya onun izinden gitmeye çalışanlar şiiri bayağılaştırdı. Orhan Velilere 50 lerde değil yeni ihtiyacımız var. Adam vakitsiz doğmuş. Hoş... Ölümüde vakitsiz ya. |
||
|
||
| YAŞAMAK Biliyorum, kolay değil yaşamak, Gönül verip türkü söylemek yar üstüne; Yıldız ışığında dolaşıp geceleri, Gündüzleri gün ışığında ısınmak; Şöyle bir fırsat bulup yarım gün, Yan gelebilmek Çamlıca tepesine... -Bin türlü mavi akar Boğaz'dan- Her şeyi unutabilmek maviler içinde. Biliyorum, kolay değil yaşamak; Ama işte Bir ölünün hala yatağı sıcak, Birinin saati işliyor kolunda. Yaşamak kolay değil ya kardeşler, Ölmek de değil; Kolay değil bu dünyadan ayrılmak. Orhan VELİ |
||
|
||
| bozuk düzene : PİRELİ ŞİİR Bu ne acayip bilmece! Ne gündüz biter, ne gece. Kime söyleriz derdimizi; Ne hekim anlar, ne hoca. Kimi işinde gücünde, Kiminin donu yok kıçında. Ağız var, burun var, kulak var; Ama hepsi başka biçimde.. Kimi peygambere inanır; Kimi saat köstek donanır; Kimi katip olur, yazı yazar; Kimi sokaklarda dilenir. Kimi kılıç takar böğrüne; Kimi uyar dünya seyrine: Karı hesabına geceleri, Gündüzleri baba hayrına. Bu düzen böyle mi gidecek ? Pireler filleri yutacak; Yedi nüfuslu haneye Üç buçuk tayın yetecek? Karışık bir iş vesselâm. Deli dolu yazar kalem. Yazdığı da ne ? Bir sürü ipe sapa gelmez kelâm... Orhan Veli Kanık |
||
|
||
| Bilmem ki nasıl anlatsam; Nasıl, nasıl, size derdimi! Bir dert ki yürekler acısı, Bir dert ki düman başına. Gönül yarası desem... Değil! Ekmek parası desem... Değil! Bir dert ki... Dayanılır şey değil. |
||
|
||
| MİSAFİR Dün fena sıkıldım akşama kadar, iki paket cigara bana mısın demedi, Yazı yazacak oldum, sarmadı, Kemal çaldım ömrümde ilk defa, Dolaştım Tavla oynayanları seyrettim, Bir şarkıyı başka makamla söyledim; Sinek tuttum,bir kibrit kutusu; Allah kahretsin en sonunda, Kalktım,buraya geldim. |
||
|
||
| DİZ ÇÖKERTEN ACAYİP MISRALAR Sait Faik bir gün Orhan Veli'ye sorar: "Sende nasır var mı?" "Süleyman Efendi şiirinden sonra ahı tuttu. Bende de nasır çıktı" Nasırdan önce midir, sonra mıdır ya da Orhan Veli nasırı için ne yapmıştır bilmiyoruz ama, bir ecza laboratuarının Orhan Veli'ye sunduğu teklifi Adnan Veli şöyle anlatır: "Kitabe-i Seng-i Mezar'ı yazdığı vakit, herkes işi alaya almıştı. Orhan durmadan hücumauğruyor, ama gazetelerde çıkan karikatürler, aleyhine yazılan yazılar onu güldürmekten başka bir netice vermiyordu. Bu şiir kısa zamanda meşhur oldu. Herkesin diline dolandı. Orhan'dan çok Yazık oldu Süleyman Efendi'ye mısraları tanınıyordu. Bir akşam gülerek yanıma geldi, şu mısraları okudu: Hiçbir şeyden çekmedi dünyada Nasırdan çektiği kadar; Hatta çirkin yaratıldığından bile O kadar müteessir değildi; Kundurası vurmadığı zamanlarda Anmazdı ama Allahın adını, Günahkar da sayılmazdı. Yazık oldu Süleyman Efendi'ye. Ve sonra anlattı: İstanbul'daki ecza laboratuarlarından biri, satışa çıkaracağı nasır ilaçlarının ambalajına bu şiiri koymak istiyor, Orhan'a da epeyce bir para teklif ediyormuş. 'Kabul etmedin mi yoksa?' diye sordum. O vakit birden ciddileşti: 'Ben ne yaptığımı biliyorum, dedi. O şiir nasır ilaçlarının kutularına değil, bir gün batı edebiyatı antolojilerine girecek.'..." (Kitabe-i Seng-i Mezar'ı daha önceden de okumuşsunuzdur belki, peki ya Kitabesiz Seng-i Mezar'ı biliyor musunuz? Can Yücel'in şiirini de bu sayede yazmış olalım: Deniz motoruna kaptı beni Getiriyor götürüyor Zifiri bir laciverdiye doğru... Dalgalar ki yavaşlayan darbeleri kalbimin Vuracak ve duracak elbet o ziftli kıyıya Usuldan usul çırpıntılar halinde... Deniz boku çakıllardır benim mezartaşlarım... Hazır bir parantez açmış, konuyu da bölmüşken parantezi kapatmayı biraz erteleyerek lafa devam edeyim; Yazdıklarının şiiri, kendisinin de şairleri bağlamayacağını söyleyen Aydın Ufuk Yücel, Aydının Sözlüğü başlığı altında Nasır'a şu iki dizeyi yakıştırır: Ayağımdaki nasıra benziyorsa eğer Kahrolsun Faşism.) Abartıldığını sanmanızı istemem ama, Yürük Çelebi, Akşam gazetesi için yaptığı röportajda 'Yazık oldu Süleyman Efendi'ye!' mısrasıyla ilgili olarak şunları sorar, Orhan Veli'ye: - Biz bunun halk tarafından kullanıldığına sık sık rastlıyoruz. Siz de rastlıyor musunuz? - Evet, çok. - Mesela?.. En garip tesadüf ne oldu? - Bir ecnebi kadın, bunu bana söyledi. Sonradan mısraım olduğunu öğrenip pek şaşmış. 'Ben bunu eski bir atalar sözü sanırdım!' dedi. 1947'de Yedigün dergisi için röportaj yapan Sait Faik, Orhan Veli'nin çok konuşulan bir diğer dizesini, 'rakı şişesinde balık olmak' dizesini sorar. Orhan Veli'nin verdiği yanıt şudur: "O sırada yoksulluklar içinde yaşayan bir adamın hayatını anlatır o şiir. Böyle bir insan birçok şey ister. Esvap ister, yemek içmek ister. Bu arada rakı içmek ister. Bu istek mübalağalı bir şekilde anlatılmıştır." Bir başka röportajda, Kemal Dayan'ın "Balık sizi şiirlerinizde dahi alakalandıran bir şey olduğuna göre..." lafını bitirmesine şans tanımadan konuşur Orhan Veli: "Durun. Onun size bir tarifini yapayım: Balık, rakı şişesinde yaşayan bir mahluktur." Belli ki sıkılmış şairimiz bu sorudan, çünkü her yerde karşılaşıyor ama, verdiği en önemli yanıt arkadaşlarından Muvaffak Sami Onat'ın 10.12.1950 tarihli Zafer Gazetesi'ndeki yazısındadır: "Bir gün kendisine 'bir de rakı şişesinde balık olsam'ı hakikaten şiir diye inanarak mı yazdığını sormuştum. 'Hayır tabii!' dedi. 'Ama ne yapayım görüyorsunuz Yazık Oldu Süleyman Efendiye'yi yazmasaydım asıl şiirlerim okunmayacak, kendimi anlatamayacaktım. Garip'i o malum ve meşhur dize okuttu. Vazgecemediğim'in okunması için kitabın sonuna o deli saçmasını koymaya mecbur oldum. Baksanıza Destan Gibi okunuyor mu? Bilseydim ona da böyle acaip bir mısra eklerdim.' Bu hareketi ve sözleriyle Orhan Veli, sakal bırakışındaki manayı da anlatmış oluyordu. Alay edilmek, delilikle, züppelikle itham olunmak riskini göze alarak kendisini okutmayı bildi." Araya bir sürü laf girdi ama, asıl söylemek istediğim "Orhan Veli en çok Ahmet Haşim'in şiir anlayışıyla dalga geçmiştir" olacaktı. Yukarıdaki söz konusu olan meşhur 'Bir de rakı şişesinde balık olsam' dizesinde Ahmet Haşim'in Bir Günün Sonunda Arzu şiirinden şu dizeye bir takılma vardır: Akşam, yine akşam, yine akşam Göllerde bu dem bir kamış olsam (Lafa karışıyorum diye kızmayın lütfen ama, Ahmet Haşim'in şiiriyle dalga geçmeyen kalmamıştır ki! İşte Can Yücel'in Kamış şiirinden iki mısra "Akşam yine akşam yine akşam / Göllerde bu dem kılkamış olsam.") Cevdet Kudret, 1959'da kalemle kağıdı buluşturduğu Açık, Kapalı adlı yazıda; Ahmet Haşim'in dizesinin de o yıllarda yadırgandığını söylerken Orhan Veli'nin yaptığının temelinin Halk şiirinde de göründüğünü söyleyerek farklı bir bakış gösterir: "Haşim'in yukarıda adı geçen şiirinde, güller altın kuleler, uçan kuşlar, akşamlar anlatılırken, şair uzun bir sıçrayışla: Göllerde bu dem bir kamış olsam deyivermiştir. İşte bu istek yadırganmış, mizah hatta alay konusu olmuş, ozanın karikatürleri çizilmiştir. Yıllarca sonra Orhan Veli'nin bir isteği de Haşim'inki gibi yadırganmış, şiiri kapalı görülmüştü. Ozan, Eskiler Alıyorum adlı şiirinde şöyle der: Şiir yazıyorum Şiir yazıp eskiler alıyorum Eskiler verip musikiler alıyorum Bir de rakı şişesinde balık olsam. Eskiler alıp vermekten söz ederken birdenbire 'rakı şişesinde balık olma' isteğine atlayış okuyucuyu şaşırtıyor. Çünkü son dize ile ondan önceki dizeler arasında hiçbir bağ yok. Oysa, bu, edebiyatımızda olmadık bir şey değil. Hep biliyoruz, Halk şiirinde, birçok manilerin ilk iki dizesiyle son iki dizesi arasında anlam bağı yoktur: Bu dere derin oldu, Gölgesi serin oldu; Benim sevdiğim güzel Ellere gelin oldu. Manilerde bir düşünceden başka bir düşünceye ansızın atlayıştan doğan sürpriz, şaşırtacak yerde hoşa gitmektedir. Bu çeşit atlamalara bazı türkülerde de raslıyoruz: Çanakkale Türküsü'nde beyitlerin birinci dizeleriyle ikinci dizeleri arasında anlam bağı yoktur: Çanakkale içinde aynalı çarşı, Ana ben gidiyom düşmana karşı. Çanakkale içinde bir uzun selvi, Kimimiz nişanlı, kimimiz evli. Çanakkale içinde bir dolu testi, Analar babalar umudu kesti. Türküdeki ana düşünce, Çanakkale içinde vurulan kişinin 'düşmana karşı gitmesi, gidenlerin nişanlı ya da evli olması, anaların babaların umudu kesmesi'dir. Bunlar ikinci dizelerde anlatılmıştır. Birinci dizelerdeki 'aynalı çarşı, uzun selvi ve dolu testi'nin bu ana düşünce ile hiçbir ilgisi yoktur. Şiirimizde böyle bir gelenek bulunduğu halde, Orhan Veli'nin 'rakı şişesinde balık olma' isteği neden yadırgandı? Bu, herhalde 'sıçrayıştan' değil, isteğin 'garip' görünmesinden olsa gerek..." Yadırgamaları yadırgama konusunda yalnız değiliz ama, yadırgamaları yadırgamamız bile yadırganabiliyor... Ana konumuza, yani Ahmet Haşim'e dönersek; bir tek bu mısra da değil, 01.02.1951 tarihli Yeni Dergi'de yayımlanan Canan şiirinde de Ahmet Haşim'in bir şiirine gönderme vardır: Canan ki Degüstasyon'a gelmez, Balıkpazarı'na hiç gelmez. Ahmet Haşim'in Havuz şiiri de şöyledir: Canan ki gündüzleri gelmez Akşam görünür havz üzerinde. Canan şiirinin birkaç şekli olduğu da bir başka gerçek. Örneğin; Nahit Hanım'a göre ikinci mısra "Gece yarısından sonra hiç gelmez" şeklindedir; Asım Bezirci'ye göre de "Akşamları hiç gelmez"... Dalgacı Mahmut da diyebileceğimiz yaramaz çocuğun takılmaları bu kadarla kalmaz. Karanfil şiirinde de Ahmet Haşim şiirinden karanfil kokuları alınır: Hakkınız var, güzel değildir ihtimal Mübalağa sanatı kadar Varşova'da ölmesi on bin kişinin Ve benzememesi Bir motörlü kıtanın bir karanfile, <<Yarin dudağından getirilmiş>>. Ahmet Haşim ve işte O'nun Karanfil'i: Yarin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil Ruhum acısından bunu bildi. Düştükçe vurulmuş gibi yer yer Kızgın kokusundan kelebekler Gönlüm ona pervane kesildi. Sırf şiirlerine değil, yazılarına da konuk ederdi Ahmet Haşim'i. 1 Haziran 1949 tarihli Yaprak'ta yayımlanan İşsizlik adlı öyküsünde Erdoğan adlı bir gençle olan konuşmalarını yazar: "Erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. Yazmamalı da, konuşmalı. Ara sıra mısralar okumalı. Ne iyi olurdu! Onunla hep şiirden söz açardık. O, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. Mesela şair olarak Haşim'i severdi. Hatta Haşim'i sevmeyi ilerilik bile sayabilirdi. Bense Nazım Hikmet'i severim; bir türlü anlaşamazdık. O bana 'şiirle maddenin bağdaşamayacağını, şiirin, görünmez parmakların içindeki tellerden çıkardığı ilahi nameler olduğunu' söylerdi. Zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki! Ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafları olabilirdi. Kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da kendimi alamazdım. Benim şair Orhan Veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. Gözünden fena düşerdim yoksa. Hatta aleyhimde atıp tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. Varsın o rahat konuşsun. Desin ki: 'Orhan Veli mi? Onlar da mı şair? Bırak şu bobstilleri Allah aşkına! Bu türlü maskaralıklar Avrupa'da çoktan geçti. Yazsalar ya vezinli, kafiyeli doğru dürüst şiir. Yazsalar ya! Sıkı mı? Yazamayınca ne yapacaklar? Tabii böyle bin bir şaklabanlıkla nazar-ı dikkati celbetmeye çalışacaklar. Kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. Halbuki sanat o kadar kolay değil.' Varsın söylesin Erdoğan. Söylesin. Boşaltsın içini. Tutup ona şiir nazariyeleri dökecek değilim ya! Hem ne işe yarar zaten? Karşı gelebilir miyim peşin hükümlere? ... Ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. Kamyoncuya mektup sorarız; 'Yok!' der. 'İyi su geldi mi?' deriz; 'Gelmedi!' der. İshal oluruz. İlaç ısmarlarız. İlaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. Apteshaneler bir hayli uzaktadır. Veca ansızın bastırır. Koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. Onun için odalarda oturak bulundururuz. Ben Erdoğan'la aynı odada yatarım. Akşamları ya kağıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. O yine Haşim'i tutturur. Ben kabul etmek istemem; o kızar. 'Haşim, Haşim!' derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. Oturduğu yerden 'oturak' diye bağırarak zor atar kendini. Telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. Karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. Yüzüne hemen bir sükunet gelir. Rahatlar. Biraz evvelki karın ağrısını bir anda unutur. Gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. Sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır: Melali anlamayan nesle aşina değiliz." Orhan Veli neden Ahmet Haşim'e bu kadar takılırdı? Bunun yorumu için de sözü Asım Bezirci'ye verelim: "Elbette, bu şaka yollu takılmalar Ahmet Haşim'den çok, onun kişiliğinde <<eski şiir anlayışı>>nı yıpratmak için yapılmaktadır. Böylece Orhan Veli eskiyle savaşını şiirleriyle de yürütmüş olmaktadır. Ne var ki, bu davranışın Orhan Veli'ye -az da olsa- zararı dokunmuş, kimi şiirlerini araç düzeyine indirmiştir. Ayrıca yazıyla yapılacak bir görevin şiirle yapılması, Orhan Veli'nin kendi şiirine ayırdığı zamanı biraz kısmış, yıkıcılık eğiliminin bir süre yapıcılıktan ağır basmasına yol açmıştır." Lasse Söderberg tarafından İsveçce'ye çevirilen bu acaip mısralar, bakın İsviçre'den nasıl tepkiler aldı. Ülkenin en büyük gazetesi Dagens Nyheter'in eleştirmeni Göran Greider'in, 15 Temmuz 1991 tarihli gazetesinde yayımlanan yazısına göre sırasıyla daktilosunun şu tuşlarına bastığı görülür: "Çoğunlukla Veli'nin şiirleri öylesine kısa ve her telden çalıyor ki ben okur olarak, onun böylesi bir yalınlığa cesaret etmiş olması karşısında diz çöküyorum." Alıntı: orhanvelinet |
||
|
||
| bakakalırım giden geminin ardından atamam kendimi denize dünya güzel serde erkeklik var ağlayamam... ezginin günlüğünden dinlemek laızm... öyle de güzel ağlayarak dinlenir ki... |
||
|
||
| MAHALLEMDEKİ AKŞAMLAR Kımıldanır mahallemin daralan ruhu Basma perdelerimde gün batarken Atıp saatler süren uykusunu Odama uzanır akasyam pencereden Kırmızı uzak damlarda bir serinleme Uyanır gündüz uykusundan evler Kapılarda işleri ellerinde Kadınlar giyinip kocalarını bekler İyi insanların ruhudur yakınlaşır Takunya sesleri gelir evlerden Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden Her şeyin geliş saatidir akşam Mahallede ömürler akşamüstü başlar Hepsi burda buluşmaya gelir akşam Başka dünyalardan ayaklar, başlar.. ORHAN VELİ KANIK HÜRRİYETE DOĞRU Gün doğmadan, Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, İçinde bir iş görmenin saadeti, Gideceksin Gideceksin ırıpların çalkantısında. Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı; Sevineceksin. Ağları silkeledikce Deniz gelecek eline pul pul; Ruhları sustuğu vakit martıların, Kayalıklardaki mezarlarında, Birden Bir kıyamettir kopacak ufuklarda. Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; Bayramlar seyranlar mı dersin, Şenlikler cümbüşler mi? Gelin alayları, teller, duvaklar, Donanmalar mı? Heeey Ne duruyorsun be, at kendini denize: Geride bekliyenin varmış, aldırma; Görmüyor musun, Her yanda hürriyet; Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; Git gidebildiğin yere... |
||