|
||
| Tasavvuf ve Hindistan Sufizm entellektüel Arbistan`da doğdu, fars illerinde derinden bağlılıkla yükseldi, şahlandı ve Hindistanda ise ruhani anlamda mükemmeleşti. Hazret Inayet Han ın sık tekrarlanan karakteristiğini, Hint kontemplasyonu meditasyon diziplinin, fars asket idealizminin ve Arab sofistik kompleks düşüncesinin Sufi mistisizminin yapılanması ve büyüyüp gelişiminde niteleyici rol oynayan elementlerin özetlenmesidir. Onun öğretisinin pratik ve vizyonel zenginliği dinsel ve ideolojik doktirinlerin sınırlamasının ötesinde yatan hakiki bir evrensel bakış açısı ve itici kuvvetinden gelir. Ruhani evrensellik muhakkak ki Sufizmin en belirgin özelliğidir, Bu evrensel kaliteyi Mevlana Celaleddin Ruminin ve Arabinin bilinen meşhur şiirlerinde çok açık ifade edilip, yüzyıllarca İslam Aleminde yankı yapmıştır. Bunun örneklerini Osmanlı İmparatorluğunda, şair felezof Abdullah el Bosnavi(17. Yüzyıl başları) ve mistik şair ve yazar Ali Aziz Giridli(18. Yüzyıl ikinci Yarısı) ve bir çok diğerlerinde görebiliriz. Hindistanda bu tip evrensel sufizmin en meşhur örneği Baburun büyük torunu, Babur Prensi Dara Shokuh tur ve kendisi Upanişadları farsçaya tercüme etmiş, „Majma al Bahrayn“(Hindu ve Müslüman Düşüncesi iki akımının Buluşması) kitabının yazarıdır. Fakat Hinduizm ve İslam arasındaki ilişki çok eskilere gitmektedir ve bu ilişki kısa zamanda Hindu ve İslam felsefesinde taklitlerini buldu. Zaten Mansur Hallacın ve Beyazıd Bistaminin Hndistanla ilişkisi bilinmektedir. En önemli vurgulanacak durum ise, el Buruninin 11. Yüzyılda bir Brahman sankirit hocası yardımıyla Patanjalinin Yoga Sutralarını arabçaya tercüme etmesi, diğer taraftanda Sufi ve Yogilerin birbirlerinden bağımsız olarak benzeri mistik tecrübe ve ifadelere erişmeleridir. 1200 Yıllarında diğer Yoga teksleri İbn Arabi tarafından bilinmekteydi. Babur Sultanı Ekberin zamanında ise, Ramayana, Bagawad Gita ve diğer Hindu öğretileri farsçaya tercüme edildi. Çeşitli Hint Sufi Tarikatları bir çok Yoga tekniklerini ve davranışlarını alıp kullanmışlardır. İbn Ataullah Mısıra ve Magribe çeşitli Yoga tekniklerini tanıtmıştır. Maula Baksh ve İnayet Hanın reparatuarında bulunan Yogiya meşhur şarkısı peygambere atıf edilmişir. Yoga egsersizlerinin değişik zaman periyodlarında çeşitli sufi tarikatlarınca zikr meditasyonuna asimile edildiğini tespit edebiliriz. Hindistan ise tabii olarak Sufi ve Hindu mistik değerleri arasındaki mistik birlik hissinin en çok ifade edildiği yerdir. Büyük Bakti Şairi Kabir, Ram‘ ve ‚Rahim‘ arasında fark olmadığını anlatmıştır ve kendisi Hindu, Sigh ve Müslümanlar tarafından ermiş olarak kabul edilirdi. Kabirin Barahman talebeleri Kabirpanthis Kastını kurdular ve onun şiirleri Sigh Cemaati tarafından kutsal kitablarına eklendi. Çeşti Sufi Tarikatı ise daima müslüman olmayan müridleri kabul etmişler, ve bu müridler her ne dinden gelirlerse gelsinler, ister hindu, sigh veya başkası olsun, kendi dinlerinde ibadete devam etmişlerdir. Zamanımızda ise daha önce Yahudi veya hristiyan dinine mensub insanlar Sufizme girdiklerinde kelimeyi şahadetin sadece ‚La İlahe İllahlah‘ kısmını tekrarlarlar ve bu onlar için daha sonra zikir meditasyonlarının bir bölümünü oluşturur. Eğer Yoga Teknikleri Hindistan içinde ve dışında Sufi meditasyon tekniklerine alınmışsa, Sufiziminde Hindu Mistiğine katkısı fars edebiyatını getirmesidir. Bagavad Gita İlahi Erişimine Allah Aşkıyla ulaşılacağını yüzyıllar öncesi söylemiş olsa bile, aslında Hindu Bakti edebiyatına fars ilahi aşk şiirleri damgasını vurmuştur. Dini milliyetçilerin tersi çabalarına rağmen, mistik, felsefi ve dini açılardan hint yarı kıtasında iki kültür birbirlerine sökülemez derecede bağlıdırlar. Belkide sadece Hindistana mahsus bir özelliktir ki, bin yılı aşkın bir zamandan beri sosyal ve formel birbirlerinden çok farklı olan iki medeniyet ve kültür birlikte yaşamış ve bu süre içinde dış standart ve ölçülerin dışında iki tarafın erişebildiği ilahi bir hakikat gerçeğinin yattığını bulmuştur. Modern zaman yeni, yabancı ve mutlakiyetçi(veya ekskülüziv) tutuma sahip ideolojileri Hindistana ve Osmanlı İmparatorluğuna beraberinde getirmiş ve etkisi çok derin olmuş, ama aynı zamanda da birden fazla anlamda mahvedici şekilde Hindistan tarihinin gidişatını değiştirmiştir, fakat hepsinin ötesinde de batı meydan okuması vasıtasıyla yeni ve meyva dolu bilgi akışı sağlanmıştır. Müslümanlar tarafında, Seyyid Ahmet Han Hint Müslüman toplumunu modernize etmeyi planlamış, Muhammed İkbal ise, şiir ve felsefi yazıları ile İslami değerleri ve uygulamaları yenilemeye ve canlandırmaya çalışmıştır. Hitab etmek istediği kesim sadece İndo Müslümanlar değil, ümmet olarak tüm İslam Alemi olmuştur. Seyyid Amir Ali ve Aga Han İngilizce konuşulan ülkelerde ve batı dünyasında İslam kimliğini zamanında temsil eden kişiler olmuşlardır. Modern zamanın büyük hindu şahısları olan Vivekananda, Tagor, Aurobindo, Rada Krishnan Yoga, felsefe ve mistik meditasyon konularını modern anlamda yeniden formüle ettiler. Zamanın hindu meşhur zatları sadece kendi halkını, Hintlileri değil, tüm batı dünyasını muhatab alarak, onlara hint felsefesinin, yoga ve mistiğinin insanı büyüleyen üstünlüğünü göstermeye çalıştılar. Müslümanların ileri gelen şahsiyetleri ise bu felsefi ve tasavvuf alanlarındaki kendi üstünlüklerinden emin olmuşlar ve batıyı muhattab almamışlardır. Bir teze göre, Mahatma Gandinin harekete geçirdiği ahlaki ve ruhani ülkü pratik ve sosyo politik anlamda örnek olarak dünyada populer olmuştur. Bunun peşi sırada bir ‘guru’ yani usta grubu batıya açılıp artan derecede uzman olarak çalışmalar yaptılar. Bir tarafta bu yüksek hint ruhani gaye ve çalışmalar ön plana çıkarken, bir çeşit hint milliyetçiliği oluştu ve hatta Vivekananda maalesef bir çeşit müslüman karşıtlığına kadar gitmiştir. İkbal ise tam tersi atasının Kaşmir Brahmini olduğundan grurla şiirlerinde bahseder. Tüm bu hintli tanınmış, tarihe isimlerini yazdırmış kişilerin ortak noktası, bir taraftan ruhani açıdan yeni yapılanma ve doğuşu arzularken, diğer taraftan da sosyal ve siyasi yenilenme taraftarı idiler: yani büyük idealistler aynı zamanda da ideolog olma tavrını alıyorlardı ! İşte bu noktada Hazret İnayet Han temel olarak çağdaşlarından ayrılmaktadır. Sadece o hem günümüzde tanıdığımız maddeci,seküler ve modern dünyanın getirdiklerini reddetmeden, onun içinde yaşayarak, mistik bir ruhaniyete erişme ve gerçekleştirmenin gerekliliğini gördü. Kendi geçmiş kültürünü seven ve onun büyüklüğünden emin olan bir kişi olarak, kültürünü batılılara karşı savunma ihtiyacı hissetmemiş, dışa karşı onu cilalayıp, parlatmaya kalkışmamıştır. Müslüman ve Hindu Çağdaşlarıyla kıyas edersek, o avukatlar arasında aristokrat, propagandacılar arasında sanatkar, misyonerler arsındada müzisyen idi. O Hindistanın bu tarihi ikiz kültürlerinin dini, sosyal ve entel modernize edilme uğraşını kendi toplumunun konuşmacılarına, liderlerine ve bilim adamlarına bırakmaktan memnundu. Modern ve seküler batı dünyasının tüm dünyaya yayılıp, onun antik kültür ve değerlerini değiştirdiğini gören İnayet Hanın aradığı, bu modern ve seküler dünyayı reddetmeden ona kontrast ve alternativ olarak ruhani boyutu ekleyebilmekti. Nasıl tek bir göz dengeli ve tam göremezse, sadece maddeci yada manevi bir görüşe dayalı dünyada dengeli olamaz. Hazret İnayet Han (Baroda 1882 / Delhi 1927) 14. Yüzyılda Timur Lenkin orta asyada ki saldırılarından Hindistanın Penjab eyaletine göçeden aşraf i atrak ailesinin bir evladı olarak 1882 yılında dünyaya geldi. Hint kast sisteminin etkisinden dolayı aradan 16 nesil geçmesine rağmen kendisinde ve babası Maşhayik Rahmet Handa hala bazı Türk ve fars etnik özelliklerini görmek mümkümdü. Aile geleneklerine göre, hemen her nesilde ailede en az bir sufi mistik olurdu (bu çok eski orta asya bakşi geleneklerinden biridir). Ailenin sufi mistik şahsiyetlerinden biride İnayet Hanın amcalarından Maşhaikh Cefar Handı ve aileyede Mashikh ünvanı hint kast sistemininde bir özelliği olarak onunla birlikte girdi. Ailenin Orta Asyadan gelme iki özelliği vardı: ‚han‘, yani aristokrat ve bakşi, yani bilge, mistik okumalar ve pratiklerle iyileştirici ve ibadet eden. Bu antik gelenekler ailenin kuzey pancaba yerleşmesiyle de devam edip geliştirilmiştir ve aile zemindar, toprak efendisi hüviyetine bürünmüştür. Böylece aile fertleri kendilerini sofistik bir şekilde kültüve edip, hint maharaca sarayına kültürel anlamda hizmet vermeye başlar, bu tarzda mistik asket dervişlik geleneğine alternativ olur. Maharaca sarayları hint klasik müziğinin merkezi olmuşlardır ve babadan oğula geçme müzisyenlik soyluluğunuda kütüve etmişlerdir. Bugün hala soyları Babur Devletine ve daha eskisine dayanan müzisyenler bulunmaktadır. Şeriyatın kurallarına göre aile mirası dağıtılır. Arab örf ve adetlerine uyan bu tarz hint toprak sistemine pekte uygun olmamıştır ve aile topraklarının parçalanıp dağılmasınada sebeb olur. Buda İneyet Hanın bir nesil büyük babası Maşhayik Nimet Hanın bakşi melodik kabiliyetini kullanarak tam anlamıyla klasik hint müziğine girip, ailenin ilk profesyonel müzik ustası olmasına sebeb olmuştur. O derece başarılı olmuştur ki, o ve oğlu Bahdur Han tekrar toprak efendisi olup, yaşamlarını 19. Yüzyılın yarısından itibaren bu şekilde devam ettirmişlerdir. Bahadur Hanın iki oğlundan Cafer Han asket mistik müzisyen olarak, Rahmet Han ise önce Caypurda, sonrada Baroda(Gucarat) da saray müzisyeni olmuştur. Rahmet Han Barodaya geldiğinde zamanın meşhur müziyen, bestekar ve müzik öğretmeni olan Mavla Bakş ile tanışma şansını bulup, onun vasıtasıyla Maharaca Gaekvar ve saraya takdim edildi. Bu sayede sarayda makam elde eden Rahmet Han ilerki yıllarda da Mavla Bakşın üç kızından ikisiylede evlendi. Mavla Bakşın kızlarını aileden ayırmayıp, Mavla Bakş Handanına damat olarak katılma arzusunuda yerine getirip Baroda da kaldı. Mavla Bakş Hindistanın iki önemli müzik sitilinde ustalaşarak Hindistanda bir milli şahsiyet oldu. Bu iki müzik tipi Kuzey Hindistan ve Güney Karmatik sitilleri idi ve ikisinde de ustalaş mak gerçekten alkışa değer bir performansttı. Baroda Maharacası onun şerefine ‚Gayan Şala‘ Müzik okulunu kurar, ve böylelikle Hint Klasik Müziği tüm kabiliyetli olan insanlara öğrenme için açılmış olur. Zaten zemindar soyundan gelmekteyken, kendi başarıları ile daha fazla toprak sahibi olan Mavla Bakşa Misur Maharacası tarafından yüksek hint prens soyluluğu payesi verildi ve böylece saray aile müzisyenlerinin erişebilecekleri en üst seviyeninde ötesine erişti. Mavla Bakş yeni bir hanedan soyunu üç kızı ve iki oğlu kurma üzerinden kurma amacıyla Rahmet Hanında kızlarıyla evlenip, hanedandan ayrılmamasını istemiştir. Ve böylece bu Mavla Bakş Hanedan evinde, 5 Temmuz 1882 günü, Hazret İnayat Han Rahmet Hanın ikinci eşinden, Hatice Bi den, dünyaya geldi. Evde urduca, okulda da saray ve halk dilleri olan Marati ve Gucarat dillerini öğrendi. İngilizcede öğrenmesine rağmen, bu dili akıcı konuşmaya batıda yaptığı seyahatler sırasında erişmiştir. Daha çok erken yaşlarda müziğe olan kabiliyeti belli oldu. Buda böyle kabiliyetli bir müzisyen ailede sürpriz olmadı. Koleje giderken ‚Gayan Şala‘ Müzik okulunda profesör olarak ders vermeye başladı, ama kısa bir süre sonrada Hindistanı baştan başa gezerek müzik turları yapmaya başlaması nedeniyle bu görevini bıraktı. İran için şiir sanatı neyse Müzikte Hindistan için o kadar önemli olmuştur : İnsan ifadesinin ve sanatının erişebileceği en yüksek form. Karmatik, Dravedyan sitilinde Müzik ve Brahmin Hocalığı arasında önemli bir bağ bulunur. Aynı bağ Kuzey Hint sitilindede Müzik ve Mistik arasındada devam eder, ama bu saray sanatı ve aristokratlık tercihiyle, sosyal çevreden ayrılma dolayısıyla bir miktar sulandırılmıştır. Fakat müziğin insan sanatının en yüksek formu olma özelliği korundu. Barodada müzik profesörlüğü görevini bırakmasına rağmen gelecek yıllarda Hindistandaki seyahatleri sırasında sayısız müzik dersi ve konserler verdi. Aynı alışkanlığını daha sonra Batıda 1910 dan itibarende devam ettirecektir. Müzik dersi verme alışkanlığı ona özel ve saray haricinde halk önünde müzik yapabilme zorluğunu yenmesini sağlamıştır. Maharacaların ve sarayın gittikçe anglosaksonlaşma meyilini gören, İnayet Han artık dinleyici çevresinin genişlemesi gerekliliğini hisseder ve böylece yıllarca yüksek makamlara gelen, büyük övgülere hak kazanan, prens müzisyenlerin pozisyonlarıda değişmeye başlar. Ama aynı zamanda da genç İnayet Handa iki görünüşte birbirine zıt fakat, birbiriyle bağlantılı ilgi alanlarıda devreye girmeye başlar. Biri derin ve ateşli bir batı dünyası ilgisidir ve buda gelecekte tüm dünyaya yayılacağa benzemektedir. Diğeri ise modern ve seküler dünyaya uyar şekilde biçimlenmiş bir mistik, bir ruhaniyet boyutu arayışı ve ilgisidir. Pekte kolay olmadan Hayderabad da bir Usta(Mürşid) bulur. Mürşidini bulmadan önce ise bir çok pirle tanışmış ve tarikatlarla kontağa girmiş, bazılarını otantik olarak bulmamış, kabul edilebilir buldukları ise, kendisini bir çeşit modernist, ingiliz sitilinde yaşayan, yüksek eğitim görmüş ve karmaşık bir yabancı olarak görüp, en iyisinin kendisiyle ilişkiye girmemek olduğunu düşünüp onu kabul etmemişlerdir. Buluştuğu Mürşidi, Seyyid Ebu Haşim Madani, icazetini Çeşti(Çistiya) Tarikatından almasına rağmen, tipik yapısal tarikat bağlantıları ve yönü olmayan, gayet centilmen, bağımsız bir zat olup, Sufizmi tarikatların merasim kuralları ve sınırlı gösterişleri ötesinde öğretmeye muktedirdi. Burada unutulmaması gereken şu noktanın altını çizmek isterim ki, Sufizm yıllarca hiç bir sufi tarikatına gerek olamadan gelişmiş ve çiçek açmıştır. İnayet Han hocasından aldığı dört yıllk sufi eğitimi sonrası Hindistanı baştan aşağıya dolaşma seyahatlerine devam edip, ermişleri ziyaret etmiş, kutsal yerlere gitmiştir; fakat bu ziyaretlerine Hayderabad Sufi dergahından başlamamış ve gelecek yıllarda da herhangi bir organizasyonla ilişkiye girmekten kaçınmıştır. Bunun sebebide İnayet Hanın bu tip tarikatları artık antik, çok basit, yüzeysel ve dışa dönük, modern zamanın bakış açısına, gerek ve ihtiyaçlarına, ciddi beklentilere cevap veremeyecek durumda görmüş oluşudur. Kendi ailesinde de, sufi mistizisizmine girme ve sufizmi arayış bir gelenek olmasına rağmen, aile bireyleri kişisel olarak ev dışında sufi ustalarından öğrenim görmüşler, ama herhangi bir tarikata veya benzeri organizasyona bağlanmamışlardır. İnayet Handa bir modernist olarak ailenin bu özelliğine bağlı kalmıştır. 1910 Senesinde Batıda bir seyahat turu yapmaya karar veren İnayet Han, kardeşi Piyaromir Mahabub Han ve kuzeni Muhammed Ali Hanıda yanına alarak yola çıktı. Onları 1912 senesinde en genç kardeşleri Muşarraf Mevamiya Han takip etti ve kendilerine Amerikada katılıp, beraber Avrupaya gittiler. Fransada Rusyaya geçip 1914 senesi mayıs ayında Orta Asya üzerinden Hinsistana geri dönmeyi planlarlarken, Rus otoriteleri savaşın her an patlak verebileceğini öne sürüp onların dönüşlerini engellediler. Bu yüzden Londraya geri dönerler ve 1. Dünya Savaşı periyodunu 1920 senesine kadar Londrada geçirirler. Bir kaç senelik batı dünyasını seyahat turu böylece yavaş yavaş plan dışı bir şekilde uzamaya başlar. Fransaya geri dönüp Paris yakınlarında konforlu güzel bir konağı mülk edinmeleriyle Batı dünyasında sürekli olarak kalmaya başlarlar. Amerika ve Avrupa, ama bilhassa hepsinden en fazla Rusyada yaptıkları Hint müziğinden dolayı büyük kişisel takdir toplarlar ve başarı elde ederler. Fakat hepsinin ötesinde Hazret İnayet Hanın Hint Müziği ile Hint Mistiği arasındaki bağlantıyı anlatan dersleri çok büyük ilgi görür. Hatta bu ilgi o kadar büyük olduki, zaman içinde, 1917 yıllarında düşündüğü ilk orijinal planının aksine, çok sevdiği klasik hint müziğini terkedip, kendini devamlı sayısı artan batılı müridlerine sufizm üzerine ders vermeye adadı. Öğretisini batıda tanıtmanın yolunun organizasyonlar kurarak olduğunu gördüğünden ‚Sufi Movement‘ (Sufi Hareketi) Organizasyonunu kurdu. Bu organizasyonu klasik sufi tarikat organizasyonları geleneğine dayanmayıp, modern ve hint sitiline uygun olarak gerçekleştirdi. Organizasyonun ana ve merkezi aktivitesi ise sufi bilgeliğini ustadan talebeye vermektir. Hazret İnayet Hanın 1922 den 1926 senesine kadar Fransadaki konağında yaptığı yaz okulu dersleri mistik gelişmenin kendisi tarafından yenilenmesinin‚ klasik periyodu‘ olarak kabul edilmektedir. İnayet Han daha sonra 1926 yılında Hindistana geri döner ve Yeni Delhi / Nizamüddinde 5 Şubat 1927 tarihinde dünyaya gözlerini kapar. Vefatından sonra mistik deha ve kabiliyet olan kardeşleri onun sufi çalışmasını 40 yıldan fazla bir süre devam ettirip, yönelttiler. Günümüzde iki oğlu ve iki torunu Batıda Sufiliği modern insanlara öğretmektedirler. Hazret İnayat Hanın Sufi Mirası temelde konferans ve konuşmalarından oluşmaktadır. Sözlü olarak verilen öğreti 1920 lerden itibaren yaz okulları ve seyahat konfransları esnasında büyük bir titizlikle talebeleri tarafından kaleme alındı. Eğitim aldığı ve çok sevdiği hint müzik ve şiirini konuşma stili ve tekniğinde dinleyicilerine yansıttığını görmekteyiz : sayısız zenginlikteki varyasyonlarla birbirlerine ince bir şekilde entegre ettiği konular, alışagelmemiş bir hünerle birleştirilen mantıki konzept ve ilhami vizyon. Tecrübeli bir öğretmen olarak konuşmalarında günlük basit konuları yavaş yavaş en komplike ve derin mistik tecrübe ve bilgilere geçerek birbirine bağlamıştır. Sadece ‘guru’(usta) rolünde kalmamışdır. Lafla anlatılması çok güç en derin mistik gerçek ve tecrübeleri kelimelere dökerek bir fikir bütünlüğü ve öğretisi haline getirmiştir. İnsanın basitleştirip bozmadan sevgi veya güzelliği anlatması veya tasvir etmesi bile imkansızken, insan ilahi erişme ve kavramayı nasıl tesvir edebilsin ki? Belki felsefi ifade yerine şiirsel mecaz, kavramlar yerine tasvir, bizi varlığın mutlak gerçeğine daha kolay yakınlaştırabilir. Ama yalnız, fiziksel disiplin, ahlaki dürüstlük, zihinsel tutarlılık ve psikolojik uyumun dürüstçe kişisel anlaşılması ve ustalaşılması şartıyla. Böylece Hazret İnayet Han insan yaşamının ilahi hakikatte kendisini tamamlaması için bir mistik yol açtı ve bir sistematik fikir düzeni ve method oluşturdu. Bir çok hayranı ve talebesi onun mistik vizyonundan her yöne doğru saçılan yaşam şeklinden ve dünya görüşünden esinlenip, bunda tatmin olmaktalar. Hazret İnayet Han için, tam olarak anlandığı taktirde tüm dinlerin insanı hakikate götürdüğü ve hepsinin kavrandığı taktirde mistik gelişmeyi sağlayabilecek potansiyele sahip olduğu görüşü, ki bu bir hint görüşüdür, bir çeşit kendi kendine ispatlanmış gerçekti. Böyle bir görüş, hirtiyanlığın ve maddecilik ortodoksluğunun sadece bir formuna sınırlanmış ve alışmış batılılar için yeni bir ruhani hakikat benzeri bir şey oldu. Kendisi için çok basit olan bu konu, onun Sufi Öğretisinin en tipik işareti olarak kabul edilebilinir ve diğer benzeri öğretilerede zıt düşer. Fakat İnayet Han hiç bir zaman yeni bir dini doktirin kurmayı düşünmedi. Şeriyat (bu alana girmek istememiştir), tarikat(method), hakikat(tecrübe), marifet(kavrayış) konularını dikkatle birbirinden ayırışını bir çeşit modern ve seküler olması olarak kabul edilmektedir. Diğer batılı talebeleine göre onun metafizik fikirleri (örneğin ruhun varoluşu, nerden geldiği ve nereye gittiği konularıyla ilgili fikirleri) onun ‘Yeni Sufizm’inde merkezi rol oynar. Tüm bunlar mamafi onun mistik esoterik vizyonunun bir nevi basitçe anlatımıdır; bir mistik talebenin yaşam sonrası varlığına giden süreci nasıl yaşaması ve yorumlaması gerektiğini anlatan birer tipolojidir. Ve İnayet Han bu konularda dini ve felsefi, fizik ötesi tek haklılığı içeren, kesin kati hüküm ve açıklamalardan kaçınmıştır. Onun mistsizmi bu yaşamda, burada ve şimdi kavranmalı ve yaşanmalıdır, bu da ruhun işlevlerinin keşfedilmesi ve ruhun insanın diğer bölümleriyle, yani fiziksel vücudu, zihni, psikolojik işlevleri ve kalbiyle bilinçli olarak entegre edilmesidir. Böylece Hazret İnayet Hanın Sufizmini dinin emsali değil, daha ziyade hümanizmin emsali olarak görebiliriz, zira hümanizminde amacı insandır ve şimdi ve bu dünyada buna erişmeye çalışır. Deneme kabilinden onu ‘seküler mistisizm’ yada ‘mistik hümanizm’ olarak adlandırabiliriz. Temelinde İlahi Tezahürün uyanışının geliştirilmesi ve kültüve edilmesi yatar. Batıda kaldığı 16 yıl süresi içinde kendi modern Sufizmini geliştirirken, Hint Mistiğini ayırımcılık yapmadan, hiç bir mezhebe ve dine bağlamadan bir bütün olarak anlattı. Aslında yaptığı, Sufizmi Mistisizmle eş anlama getirmekti, Mistisizmin öyle veya böyle bir şekli olarak tanıtmak istemedi. Bu alternativ arzusunu gerçekleştirme konusunda, bilhassa mistsizmin felsefesi, metod ve sisteminin teorisel öğretisi açısından çok başarılıydı. Yapmak istemediği ve yapamayacağı önemli bir konu ise, ‘esoterik’ alıştırmaların(riyezetin), meditasyon tekniklerinin, talebelerin antremanlarının metodunu ve teknik terminolojiyi evrenselleştirmemesiydi. Sufi meditasyon tekniklerini evrenselleştirmedi ama onları çok seçerek kullandı ve talebelerine verdi. 7 basamaktan oluşan meditasyon tekniklerinden ikisi tipik yoga tekniğidir, yani iki sistematik nefes tekniğini içerir. İnayet Hanın mistik antremanı üç önemli esastan oluşur : Birincisi esoterik antremanların, riyazet tekniğinin ve diğer tekniklerin öğrenilmesi ve kazanılmasıdır. Ondan sonra konzentrasyon vasıtasıyla yavaş yavaş meditasyon basamağına varma süreci takip eder ki, bu konzentrasyon neticesinde varılan meditasyon basamağı bir çaba sarfedilen, içinde çalışılan bir basamak değildir, bu bir ‘hal’dir. Üçüncü esas, estetik tefekkür vasıtasının kullanılmasıdır : Tanrının ilahi tezahürünü canlı ve sakin tabiat güzelliğinde, hakiki ve asil sanatta arayıp bulmaktır. Bilhassa sanatların içinde en soyutu olan müzikte aramak. Gördüğümüz kadarıyla, onun mistisizmi organik olarak klasik hint müziğini kültüve etmesiyle beraber gelişip büyüdü. Güzelliği sevgiye götürdüğü gibi, estetikte insani meditatif hale sokar. Hazret İnayet Han ‘Sufi’ ile ‘Yogi’ arasında bir farkın olduğunu kabul eder, ki bu fark Sufizmi hemen hemen diğer Hindu, Budist, Hristiyan veya Taoist mistik ve meditasyon formlarından ayırmaktadır; diğer sistemler dünyayı reddederken ve bunu öğretirken, Sufizm daima dünyayı kabul etmiştir. Diğer bir deyişle, insanın aktüel, günlük işlevleri, yaşamındaki medeni ve kültürel boyutları İnayet Hanın öğreti ve bakış açısında çok büyük önem arz etmiş ve onun takdire şayan çok yönlülüğününde bir parçası oluşturmuştur. Günümüzün dünyası yaşamına olan belirli önem ve alaka onun mistisizminin psikolojik boyutunda, günlük hayattaki davranış ve iç tutumla ilgili öğretisinde görülür. Hazret İnayet Hanın Sufizmi bugün ve yarın için aristokrat kültürel standartları ve Hint Moğul değerlerini yansıtır ve kendine adapte eder. İnayet Hanın meditasyon teknikleriyle ilgili kullandığı terimlerden örnekler vererek Sufi ve Yoga alıştırmalarının benzerliklerini görebiliriz : Namaz -Yoga Vazife -(Mantra Yoganın sırları) Japa Zikir -Mantra Fikir(nefes alıştırması) – Topa Kasıb-Pranayama Şagıl-Mudra Amal-Samadhi Murakabe-Dharana Müşeheda-Dhayana Saum(Thawn-Psalm) –Gayatri Salavat-shloka Makamlar : (Ruhun erişebileceği) (Ruh=Atman) Nasut-Jagrat Meleküt-Swapna Ceberüt-Sushupti Lahut-Prajna Hahut-Turıj, samadhi Psikolojik tipoloji : Dewa to Diw Deva-Melek, feriştah Gandharva-Cin Manushya-İnsan Pashutva-Canavar, Hayvan Rakhshasa-Şeytan, İblis Den Haag, 13 Eylül 2003 Shaikh ul Mashaikh Mahmood Han alıntı |
||
|
||
| çinde doğan bebekler ile ispanyada doğan bebeklerin ağlamaları birbirlerine çok benziyormuş. acaba kim etkilendi ya da etkiledi? |
||
|
||
| çok iyi dedin aslında. din min hikaye.. aslı hepsinin aynı ; çin de ağlamak kelimesi için "adad" derler ispanyada "dfgdfg". ama sonuçta hepsi aynı ağlar. kabuktaki bu basit farklılıklarla övünenler ve bunu baskı şiddet aracı olarak görenler utansın. ama budist uygulamalar ve düşünce sistemleri ile bizim tasavvufçuların benzerlikleri bu kadar doğal değil yine de. aynı alevilik ile şamanist eski türk kültürlerinin ilişkisinde olduğu gibi burada da gözden kaçırılamaycak bir etkileşim var. |
||
|
||
| " kabuktaki bu basit farklılıklarla övünenler ve bunu baskı şiddet aracı olarak görenler utansın." katılıyorum. eyvallah |
||
|
||
| Neyi saptamıs oldunuz burda tasavvufun hınt dınlerınden calıntı bı kavram oldugunu mu...ne fark ederkı yaratanı bulmak kaydıyla secılen veya secılecek tum yollar mubahtır felsefesı sıze uymazmı?bu acıklamayı yazan arkadasaydı bu gonderme yoksa benım adıma elbette fark eder..yoga ıle namazı bır tuttmuyorum ornegın..hem budanın vaktınde bı peygamber olmadıgını kım kanıtlayabılır ınsanların daha sonradan saptırmadıgı da komplo teorisi degıldır elbette... | ||
|
||
çin de ağlamak kelimesi için "adad" derler ispanyada "dfgdfg". ama sonuçta hepsi aynı ağlar. ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar, budur olay, lay lay lay lom
|
||
|
||
Neyi saptamıs oldunuz burda tasavvufun hınt dınlerınden calıntı bı kavram oldugunu mu...ne fark ederkı yaratanı bulmak kaydıyla secılen veya secılecek tum yollar mubahtır felsefesı sıze uymazmı? çok şey farkeder. tasavvuf için söylenen islamın esası olması zırvalarının aslen hint-çin kaynaklı felsefelerin türevi olduğu gerçeği ile çeliştiği ortaya çıkar. ayrıca muhammedin dini yeterli değil mi 'yaratanı bulmak' için ?? |
||
|
||
| Çok sacma ve asılsız bır fıkrı bu.islamın esasi henf dınıdır..yanı hz ademden baslayıp hz. muhammede kadar gelen sılsıle ıcındekı akidelerdir..tasavvuf hanef olgusu ıcınde uretılen yaratıcıya varmak ıcın ınsanın buldugu bu yoldur bır dıger anlamıyla farklı bi tarikdir..hz. muhammed in dini islamdır ve zaten kalu bela dan berı mevcut tek gercekdir tasavvuf bu anlayıs ıcınde tezatlık olusturmaz sadece ictimai olarak bazı hallerı barındırır ıcınde ama hepsının amacı yaratıcının varlıgını suphe goturmez sekılde kabul ettırmekdır yada ozumsetmekdir.anlamadıysanız bıde su cumleyı kurayım HZ.MUHAMMED(S.A.V) in getırmıs oldugu esaslar zaten bu sılsılenın temelıdır ve yeterlıdır..ama ısteyen varsa buyursun yaratıcısını tasavvuf yolunda da bulsun. | ||
|
||
| bu dediklerinin bir delili yok. deliller kendi içinden aranmaz. bir dış referans getirip yanıtlamalısın. ben sana tasavvufun farklı kaynaklardan türetildiğini delili ile sunuyorum. sen ise sadece delili kendinden malul bir şekilde konuşuyorsun. saçma demeden önce kendi tutarlılığını bilimsel olarak kanıtla. |
||
|
||
| islamdan evvel felsefe yoktu demek böyle anlamak bak işte felsefe şuradan islama karışmış demek islamdan evvel din yoktu musanın dini isanın dini zerdüştün dini islam yeterli olmadığı için ona karışmış demek kadar şaçmadır Adem baba felsefe adamımıydı yoksa din adamımıydı bütün ilimler felsefe ile dolu bütün fesefelerde Allah ile yani semavi cazibe ile din ile doludur |
||
|
||
| islamın kökeninin adem e dayandığına dair delil nedir ? kuran ve hadisler demeyin sakın ! |
||
|
||
| " tasavvuf için söylenen islamın esası olması zırvalarının ..." ispat etmiyorum/edemiyorum,islamın özüdür
|
||
|
||
| islamın kokenının ademe dayandıgının ıspatı kur'an ve hadıs dıye kabul etmıyorsanız zaten benım sıze sunacagım bı bilgi olmaz..eger amacınız ıslamın kokenını ıslamdan ogrenmekse sıze asl olan bılgıyı verdım ıslamın kokenı hz adem e gonderılmıs olan sahıfelerde haneflık olarak gecer.silsile esastır burda sılsıle demek sure gelen peygamberler demektır..hz idris,hz şit,hz idris ve hz ıbrahıme kadar..bunlarında temelınde hanef dını vardır yanı ıslam..tevratında,zeburunda,ıncılınde,kur'an ında temel ozutu tevhıd yanı allahın varlıgında bırlemektır herseyı haneflıgın manasıda budur..tasavvuf cok daha sonlarda hace baheaddın hz tarafından baslatıldıgına ınanılan ıslamı bı akım yada tarıkdır..tasavvuf temelde yatmaz belkı ayrıntı olarak farklılıklar muhteva eder fakat hepsının vardıgı nokta tevhıddır..yada bır dıger deyımle allahın varlıgını bılmekdır.kur'an ıle paralel bu sılsıle eski ahit ve yenı ahitte de gecerdi yapılan tahrıfler sonucu artık kaynak kabul edılmez ama sılsıle ordada gecerlıdır yanı enbıyaların varlıgı bu konuda delıldır kı hepsı aynı ulkuye hızmet etmıstır.. | ||
|
||
| sina ve ugrashamam. her ikinizin de yaklaşımı kişisel kabulden öteye gidemez. dolayısıyla başkalarına inandıklarınızı kabul ettirmenin tek yolu yine onları da önkabule zorlamaktır. halbuki burası inanca zorlamaktan ziyade doğruları bulmak için karşılıklı bir tartışma zeminidir. kuran ve sünnet dışında akli veya harici deliller getirdiğinizde tartışmak anlamlı olur. kaldı ki sina nın verdiği deliller kuran ve sünnet temelli bile değil. ispatı kendinden menkul şeyler. şıracının şahidi bozacı olmasın
|
||
|
||
| " dolayısıyla başkalarına inandıklarınızı kabul ettirmenin tek yolu yine onları da önkabule zorlamaktır. " haşa , inandıklarımı kabul ettirmek gibi bir niyetim olamaz. akli ve harici delil bahsi geçen mevzunun zemininin kaymasına ve ifade edilmek istenin dışında anlamlar oluşmasına sebebiyet verir. her mevzunun tartışılabileceği anlam alanları vardır,bunun dışında yapılmak istenen tartışmalar kör döğüşüne dönüşür. " hint-çin kaynaklı felsefelerin türevi olduğu gerçeği... " hint-çin kaynaklı felsefelerin temeli neye dayanıyor sorusuna akli ve harici delil ile cevap vermek mümkün mü? falanca şu kitabı çevirmiş,filancada bunlardan haberdarmış diye sıralayınca etkileşimi %100 ispat etmiş mi oluyoruz? |
||