|
||
| Ali Bulaç'a Abant'ı Sorduk Abant Platformu, Türkiye’nin tam bağımsız ve çok sesli ilk sivil toplum kuruluşu olarak son dokuz yıldır Türkiye kamuoyunda önemli bir yer edindi. Fakat buna rağmen, marjinal de olsa, Abant’a karşı zaman zaman dile getirilen bazı eleştiriler de yok değil. İşte bu düşünceyle, geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen en son Abant toplantısı, Abant-Kahire’yi de fırsat bilerek, hem kamuoyu nezdinde önemli bir kanaat önderi olan, hem de ilk oluşum aşamasından beri Abant’ın içinde yeralan, Abant Danışma Kurulu Üyesi Ali Bulaç’a Abant’ı sorduk. Hande Ekşioğlu: Her Abant toplantısı’ndan sonra Abant Platformu’na dönük bazı eleştiriler yapılıyor. Bazıları Abant’ı, demokrasi, sivil toplum, çok seslilik gibi Batılı kavramlar yoluyla Müslümanları pasifize etmekle suçlarken diğerleri de, Abant’ın geniş vizyonunun, çok sesli yapısının İslam’a kamusal alan açmak için bir paravan olduğunu ileri sürüyor. Bilderberg toplantılarından Hıristiyan konsillerine kadar benzetmeler var. Abant Danışma Kurulu Üyesi, müdavimi ve olayın mutfağını bilen biri olarak Ali Bulaç’a göre Abant nedir? Ali Bulaç: Abant, her üçü de değildir. Özel olarak İslamiyet’i kamusallaştırmak üzere bulunmuş bir formül gözüyle bakılamaz. Çünkü her şeyden önce Türkiye’de, kamusallığın ne olduğu konusu da insanların zihninde belirgin değildir. Sahiden kamusal alanla özel alan arasındaki fark ne kadar önemli? Özel alan nerede bitiyor, kamusal alan nerede başlıyor? Kamusallık iktidar demek midir? Yoksa kamusallık, kamu otoritesinin geçtiği alanlar mıdır? Henüz bu konuda siyaset bilimi ve sosyal bilim açısından bir açıklık yokken, 1998 yılında, yani bundan 9 sene önce İslamiyet’e kamusal alan açmak üzere böyle bir formülden hareket etmiş olmamız tam bir komplo teorisi; ben bunu ciddiye almıyorum. İslamiyet’i pasifleştirmek üzere iddiasına gelince, bu da doğru değil, çünkü orada İslamiyet’in propagandası yapılmıyor. Ve İslamiyet’e karşı herhangi bir hareket de yok. Ama bu ülkede yaşayan insanlar var, bunların kendilerine göre siyasi görüşleri var. Çeşitli kesimlerin kanaat önderleridir bunlar. Ve Türkiye sorunları olan bir ülke. Her ülke gibi bizim de kendimize göre sorunlarımız var. Bugüne kadar herkes kendi bulunduğu adacıkta durarak sorunları çözmeye ya da kendi görüşünü dayatmaya çalışıyordu. Bu yolun çatışma doğurduğuna, sosyal barışı bozduğuna, siyasi birliği zedelediğine ve bize güç kaybettirdiğine kanaat getirdiğimiz için bu yolu değiştirmek gerekir, dedik. Değiştirmenin yolu da, kavga etmek, bağırmak, çağırmak değil, bir araya gelip sorunlarımızı masaya yatırmak, konuşmaktır. Şu anda Abant, Kahire’de, 12. toplantısını yaptı. Bu 12 toplantıda da yapabildiğimiz en iyi şey, konuşmayı becerebilmekti. Konuştuğumuz konular sonunda üzerinde mutabakata vardığımız konu olunca bunları kamuoyuna deklare ediyoruz. Diyoruz ki, şu mesele üzerinde konuştuk, şu konularda da mutabakata vardık, mutabakata vardığımız konular şunlardır. Tabii ki görüş ayrılıklarımız da var; sonuçta herkes kendi görüşünü muhafaza ediyor. Ama bu, bir daha başka bir konuyu, başka bir zamanda konuşmamıza engel değildir. Belki ileride şu anda üzerinde anlaşamadığımız konuları da gündeme getirip bir daha üzerinde konuşma imkânını bulabileceğiz. Konsil benzetmesine gelince, bu tabii çok ağır bir benzetme. Kim böyle bir benzetmede bulunuyor ise, ben kendi adıma onun helallik almasını isterim. Bu ağır bir suçlamadır, bir hak ihlalidir. Allah affetsin. Hande Ekşioğlu: Neden konular ağırlıklı olarak İslam, din -devlet ilişkileri, demokrasi çevresinde dönüyor? gyv.org sitesine gelen bir yorumda, bir okuyucu “Abant’ın projeleri hep rejim tartışmaları çerçevesinde kalıyor; neden ülkenin daha pratik, acil sorunlarıyla ilgilenmiyorsunuz?” diye soruyor. Ali Bulaç: Elealdığımız konular, çoğunlukla toplumda ve siyasi çevrelerde ortaya çıkan ihtilafın ana konularıdırlar. Dolayısıyla bunların öncelikle ele alınması, tartışılması, teşrih masasına yatırılması gerekir. Ayrıca zaman zaman siyaset dışı konular da ele alınıyor. Erzurum toplantısının konusu, eğitimdi. Öte yandan mesela “Savaş ve Demokrasi” konusunu tartışırken aynı zamanda ekonomik meseleyi de ele alıyoruz. Bu makro seviyedeki ana konuların ele alınması bittikten sonra daha özel, daha az felsefi, somut konulara da yavaş yavaş girilecektir. Fakat mutlaka din- devlet konularını işleyelim diye özel bir tercih yok. Hatta bazen içimizden de böyle itirazlar geliyor: “Yanlış anlaşılabilir, devamlı laiklik-din -devlet, İslam ve demokrasi gibi konuları ele alıyoruz.” deniyor. Fakat bunlar şu anda dünyanın ve bölgenin gündeminde olan konular ve önümüzdeki günlerde de çok daha fazla gündeme gelecekler. Ve maalesef zannettiğimizin aksine Türkiye’de akademisyenler, aydınlar dahil insanların bu konularda bilgisi derinlemesine bir bilgi değildir. Nitekim müzakerelerde, tartışmalarda, Abant zabıtlarında bunu açıkca müşahade ediyoruz. Hande Ekşioğlu: Abant’ı , Fethullah Gülen ile irtibatlandırıp, gündemin onun tarafından belirlendiğini iddia edenler var. Fethullah Gülen’in konu seçimine müdahalesi oluyor mu? Ali Bulaç: Hayır, kesinlikle olmuyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın bu işi organize etmesi dışında bize en ufak bir müdahale yok. Hande Ekşioğlu: Yani bu sözde hiçbir gerçeklik payı yok mu? Ali Bulaç: Hayır, kesinlikle… Ben başından beri danışma kurulundayım. Çok farklı kesimlerden insanlar, bilim adamları, aydınlar bir araya gelir, önümüzdeki toplantının konusunu tartışır. Herkes önemli bulduğu bir konuyu gündeme getirir. Bunlar tek tek ele alınır ve sonunda bir konu üzerinde ittifaka varılır. Sonunda üzerinde ittifaka varılan konu toplantı da ele alınır. Hande Ekşioğlu: Daha önceki Abant’lar daha çok Türkiye’nin kendi iç sorunlarıyla ilgili ya da Türkiye’den Batı’ya dönük mesajlar içeren projelerdi. Abant Brüksel, Washington, Paris gibi… Oysa geçen yıl ilk defa bölgemize dönük bir proje gerçekleştirildi: Abant –Ortadoğu… Ve şimdi de Mısır… Bu bölgesel ilgi değişikliğinin sebebi nedir? Ali Bulaç: Her zaman çok bilinçli bir şekilde önceden şuradan başlayalım, diye düşünülmüyor. Mesela Washington toplantısının düzenlenmesinin ana sebeplerinden biri konjonktürdü. O konjonktürde 11 Eylül olayları başlamış, ABD Afganistan’a girmiş, Irak’ı işgal etmişti. Medeniyetler çatışması tezi vardı. İslam dünyasını, Türkiye’yi, herkesi yakından ilgilendiren konular bunlar. Dolayısıyla gidip bu tezin, bu fikrin ortaya çıktığı, formüle edildiği mekânda, mahallinde tartışmak anlamlı olabilir, diye düşündük ve çok da yararlı oldu. Ayrıca artık Türkiye’deki Abant birikiminin entelektüel hayatın, uluslararası platformlara çıkma zamanı gelmişti. Uluslararası platformlara çıkmak, oralarda konuşmak çok önemlidir. Ama sadece konuşmak yetmiyor. Aynı zamanda nasıl konuştuğunuz, nasıl tartıştığınız da önemlidir ve Abant’ta bu sağlandı. Arkasından biliyorsunuz Türkiye, 17 Aralık 2004’te AB üyelik sürecinde müzakere tarihi alacaktı. Dolayısıyla biz 17 Aralık’tan önce, zihni bir hazırlık sağlamak, kendi görüşümüzü Avrupa ve Türkiye kamuoyuna deklare etmek için Brüksel’de bir toplantı yapma ihtiyacı hissettik. Dikkat ederseniz hem Washington, hem Brüksel -Abant’ta konjonktür rol oynadı. Neydi o konjonktür, birincisi medeniyetler çatışması ve ABD’nin Ortadoğu’ya gelmesi. İkincisi de Türkiye’nin AB’ye üyelik süreci ve müzakere tarihi alacak olması. Üçüncüsü Paris toplantısıydı. O da dolaylı yoldan bir konjonktür vesilesiyle ortaya çıktı. Türkiye, Avrupa Birliği üyelik süreci hız kazanınca özellikle Fransa Türkiye’ye karşı rezervler koydu, engeller çıkarmaya başladı. Bu üyeliğe karşı çıkmanın bütün Avrupa’da başını çeken Fransa oldu. Çok yoğun tartışmalar yaşandı. Biz de o zaman Fransa’ya gidelim ve Fransa entellektüelleriyle bunu konuşalım, diye karar aldık. Bu önyargılar nereden kaynaklanıyor? Birbirimizi neden anlamıyoruz? Birbirimizi dinleyelim, konuşmasını becerelim, diye Fransa’ya gittik. Çok da iyi bir toplantı oldu Paris -Abant toplantısı. Ortadoğu-Abant’a gelince, Ortadoğu konusunu daha önceden planlanmıştık. Bu bölgede uygulanan ve bir çok ülkeyi içine alan bir BOP projesi var. Bölgede işgaller, savaşlar, toplumsal çalkantılar yaşanıyor ve biz de bundan büyük ölçüde etkileneceğiz. O zaman bu konuyu kendi evimizde teşrih masasına yatıralım, anatomisini yapalım diye düşündük ve bu sefer yenilik olarak Ortadoğu’dan, Mısır, Lübnan, Ürdün ve İsrail’den katılımcılar çağırdık. Onlar da katkılar da bulundular. Hem Ürdün, hem Lübnan, hem de Mısırlı katılımcılar Ortadoğu konusunu ele aldığımız Bolu-Abant’tan çok etkilendiler ve bunu bizde yapalım dediler . İşte bu yıl ki Abant’ta böyle doğdu. Yani teklif onlardan geldi. Her üç ülke de bu teklifi yaptı. Hande Ekşioğlu: Neden Mısır’ı tercih ettiniz? Ali Bulaç: Toplantıyı Lübnan’da yapabilirdik fakat biliyorsunuz, Lübnan’da 12 Temmuz’da 34 gün süren savaş başlamıştı. Orası hâlâ çok güvenli bir yer değil. Ürdün nispeten küçük bir ülke. Eğer Arap âlemine hitap etmek, söz söylemek icab ediyorsa bunun yeri Mısır olmalıydı. Ayrıca Mısırlılar çok talepkâr oldu; Abant’ın kendi ülkelerinde yapılmasını çok istediler . Bu çerçevede Kahire’yi seçtik ve bu sene de Allah’a şükür bu toplantıyı başarıyla burada düzenlemiş olduk. Hande Ekşioğlu: Toplantı Mısır’da nasıl karşılandı? Beklediğiniz ilgiyi gördünüz mü? Ali Bulaç: Katılımcılardan, Mısır entelektüellerinden çok büyük ilgi gördük. Çok etkilendiler; bunu defaatle dile getirdiler. Ülke’nin üst düzey yetkilileri Mısır’ın bir Abant modeline ihtiyacı olduğunu söylediler. “Kendi aramızda konuşmasını öğrenmemiz lazım. İşte Türkiye’dekiler bunu başarıyla yapıyor. Tartışmalar sırasında herkes fikrini açıkça, net bir şekilde söylüyor. Hatta kavgalar da oluyor fakat neticede beraber hareket edebiliyorlar. Bunu biz Mısır’a da uygulayabiliriz” dediler. Mısır’ın çok önemli bilim adamları, entelektüelleri geldi, görüş beyan ettiler. Önemli bir etkileşim yaşandı. Hande Ekşioğlu: Bu faaliyetler İslam dünyasında ya da Ortadoğu’da gelinmiş bir sivil toplum aşaması olarak görülebilir mi? Ali Bulaç: Şunu öncelikle söylemem icab eder. İslam dünyasında ve İslam tarihinde çok kuvvetli bir sivil toplum damarı vardır. Batı’dakinin birebir benzeri değildir. Kiliseye karşı popüler bir alan yaratmak için ortaya çıkan Batı’daki sivil toplum ile Doğu -İslam Dünyası’nda, özellikle Osmanlı’daki sivil toplum birbirinden farklıdır. Ama kuvvetli bir damar olarak İslam tarihinde sivil toplum vardır. Modern tarihe girdiğimiz andan itibaren kesintiye uğramıştır. Fakat özellikle 1970’lerden itibaren sivil inisiyatif İslam dünyasında ve Türkiye’ de tekrar güç kazandı. Abant bir sivil inisiyatiftir. Devletlerle, hükümetlerle, siyasi iktidarlarla ve partilerle hiçbir ilişkisi yoktur. Ama aynı zamanda bütün siyasi partilere de açıktır. Yani siyasi partilerden bir lider, bir kişi gelir burada fikrini beyan eder fakat siyasi bir şahsiyet olarak değil, kendi adına konuşur. Abant’ın bir prensip kararı vardır: Eğer danışma kurulundan birisi siyasete atılacak olursa hemen ilk toplantıda onu ihraç ederiz. Hatta biz bunu kendi başkanımızı ihraç etmek suretiyle uyguladık. Mete Tunçay’dan önceki başkanımız Mehmet Aydın’ dı. AKP’den siyasete atıldı. Milletvekili seçildi ve hemen bu olaydan sonra kendisinin de bulunduğu bir toplantıyla başkanımızı ihraç ettik. Önceden Abant’ın içinde bulunup bugün bakan, milletvekili olan arkadaşlarımız var, fakat artık onların bizimle organik ilişkileri tamamen kesilmiştir. Devletle, siyasetle, hükümetlerle Abant’ın herhangi bir ilişkisi yoktur; olmaması da gerekir. Zaten güvenirliliğini de buna borçludur. Hande Ekşioğlu: İslam’la sivil inisiyatifi nasıl bağdaştırıyorsunuz? Ali Bulaç: Ben İslami literatürden hareket ettiğimde sivil inisiyatifte üç aşama olduğunu düşünüyorum. Birincisi, muarefe birbirimizle tanışmamız, ikincisi müzakere, birbirimizi tanıdıktan sonra ortak sorunlarımızı beraber oturup konuşma süreci… Eğer ortak noktalarda da mutabakata varırsak bu, muahede olur; aramızda sözleşmeler imzalanır, akidler imzalanır ve birlikte hareket ederiz. Bu yöntem daha adil, özgür ve barışcı bir dünya için elzemdir. Hande Ekşioğlu: Abant-Kahire’de Türkiye’nin AB süreci, sürecin işleyişi, sorunları ve kazanımları başlıbaşına bir oturum konusu oldu. AB sürecinin Mısır’da tartışılmasındaki amaç neydi ? Ali Bulaç: Türkiye’nin aşağı yukarı 50 senelik bir üyelik süreci tecrübesi var. 17 Aralık’ta yeni bir sürece girdi ve bu süreç Arap dünyası tarafından ilgiyle takip ediliyor. Hatta Arap dünyasının belli başlı entelektüelleri Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyor. Çünkü Türkiye’nin Avrupa birliğine tam üye olmasının Arap dünyası için olumlu olacağı düşünülüyor. AB tecrübesinin Kahire’de tartışılmasını özellikle onlar talep ettiler. “Türkiye’nin bu Avrupa Birliği sürecini bize bir anlatın. Ne zaman başladı? Bugüne kadar ne kadar aşama alındı? Şu anda hangi aşamada? Türkiye’de ve Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğine karşı olanların argümanları nelerdir? Bunlar hangi toplumsal kesimleri temsil ediyorlar? Taraftar olanlar kimlerdir ve hangi kesimleri temsil ediyorlar? Önümüzdeki dönemde nasıl bir gelişme olabilir? Bu konularda bilgilenmek istiyoruz.” dediler. Ve bir oturumu buna ayırdık. Mısırlı entellektüel Dr. İbrahim Ganem Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasının İslam dünyasına getireceği katkıları ihtiva eden çok önemli bir tebliğ sundu. Hande Ekşioğlu: Bu durumda Türkiye’nin AB üyelik sürecinin Batı’nın İslam’a verdiği mesajda önemli bir yeri var diyorsunuz. Ali Bulaç: Tabii. Avrupa’nın Türkiye’yi kabul etmesi veya etmemesinin bundan sonra Arap ve İslam dünyası ile olan ilişkileri konusunda ışık tutucu bir önemi vardır. Doğru. Hande Ekşioğlu: Arap dünyasının Türkiye’ye ilgisinde bir artış mı var? Ali Bulaç: Arap dünyası Türkiye’yi, özellikle 1 Mart tezkeresinden sonra, çok yakından takibe başladı. Belli başlı televizyon kanalları İstanbul’da, Ankara’da bürolar açıyorlar. Stratejik araştırma merkezlerinden elemanlar geliyor. Bugün artık Türkiye, eskisine göre çok daha fazla Arap dünyasının haberlerinde yer almaya başladı. Türkiye’de olup biteni çok merak ediyorlar. Hande Ekşioğlu: Son olarak, bazı insanlar bu tip çalışmaları iyi niyetli bulsalar da etkisinden şüphe duyuyorlar. Dünyayı yöneten büyük güçler karşısında bu girişimler ne kadar etkili olabilir? Abant Platformu’nun gerek ülke ve gerek global düzlemde ağırlığı nedir? Bir şeyler değişiyor mu? Ali Bulaç: Bu çok güzel bir soru. Bu tip çalışmaları ben toprağa tohum ekmeğe benzetiyorum. Tohum atarsınız hemen bir anda toprağın üstüne fidan olarak çıkmaz. Onu beslemeniz ve gelişip yetişmesini beklemeniz lazımdır. Büyük güçler, lobiler, petrol şirketleri demokrasileri, karar alma mekanizmalarını bir şekilde etkiliyorlar. Bu, demokrasilerin çok büyük zaafıdır. 11 Eylül’den sonra demokrasilerde iki önemli zaaf başladı. Bunların bir tanesi, güvenliğin özgürlüğün yerini almaya başlaması; ikincisi de sözünü ettiğimiz büyük lobilerin karar mekanizmaları üzerinde etkili olmasıdır. Ama dünya demokrasiden geriye dönmeyecek; bu yolda devam edecektir . Bana göre önümüzdeki dönemlerde karar mekanizmaları üzerinde etkili olmaya çalışan küçük azınlıklar ile büyük kitleler arasında çatışma başlayacaktır. Bunlar da kendi iradelerini temsil etmek isteyeceklerdir. Dolayısıyla bu tür toplantılar, sivil inisiyatifin etkisini arttırmak bakımından önemlidir. Demokrasilerde karar mekanizmaları üzerinde etkili olmak isteyenler iki yol seçer. Bunlardan bir tanesi sadece kendisi etkili olmak ister. Bir siyasi görüş, bir güruh, başka güruhu etkilemeye ve kendi arzusunu karar mekanizmaları üzerinde etkili kılmaya çalışır. Bu çok verimli olmaz ve çatışmaya sebep olur. İkinci yol ise, diğerleriyle beraber hareket etmektir. Diğerleriyle birlikte hareket etme bir süreçtir, bir konseptir. “Ben bu dünya da tek varlık değilim; benimle beraber başkaları da vardır,” mantığını takip eder. Akıllı bir tüccar hem kazanır, hem kazandırır. Akıllı siyasetçi de öyledir. Hem kazanır, hem kazandırır. “Sadece ben, sadece ben” derseniz bir defa kazanırsınız. İkinci defa kazanamazsınız. Ama komşunuzu, yanınızdaki üreticiyi kazandırmayı da tasarlarsanız, kazandırırsanız hep beraber kazanırsınız. Bugün öyle bir sürece girdik ki tek başımıza kendi arzularımızı söz sahibi kılamayız. Diğerleriyle beraber hareket etmek zorundayız. Diğerleriyle beraber hareket edebilmemiz için de, konuşabilmemiz, ortak paydalarımızı, ortak çıkarlarımızı bulmamız ve bunları sivil bir inisiyatif şeklinde geliştirip kamuoyunu oluşturarak siyasetler, hükümetler üzerinde etkili olmaya çalışmamız lazım. Bu açıdan bence Abant modern zamanların ihtiyaç duyduğu en iyi modeldir. Hande Ekşioğlu, 8 Mart 2007 http://www.gyv.org.tr/bpi.asp?caid=71&cid=981 |
||
|
||
| abant toplantıları yanlış hatırlamıyorsam erbakan tarafından icat edildi ilk kez. politik islamcıların durum değerlendirme toplantıları olduğunu düşünüyorum. |
||
|
||
| Benim bakış açıma göre Fettulah Gülen tarafından tüm dinlerin bir araya getirilmesi, barış ve hoşgörü ortamı yaratılmasını amaçlayan gerçekte ise batılıların ılımlı islam ve modernizmi yayma sürecinin entelektüel girişimi. Hıristiyan dünyası islamın köktenci yapısını kırmak için en uygun grup olarak nurcuları seçtiler çünkü genelde okumak ve yorumlamak üzerine bir gelenekleri bulunuyordu, şiddete karşı duruşları nedeniyle köktenci yaklaşımlara kapalıydılar. Birbirlerine ve otoriteye koşulsuz bağlılıkları batılılar için biçilmiş kaftandı ve en uygun lider olarak seçilen F.G. aracılığıyla tüm dünyaya ılımlı islamı yayacak misyoner okulların finanse ettiler. Aynı zamanda entelektüel bir girişimi başlatabilmek adına, sağda ve soldaki aydınları toplayarak çeşitli coğrafyalarda bu konuyu tartışmak için Abant Platformu adlı kuruluşu kullanmaya başladılar. Müslümanlığın gelişimi açısından çok yanlış bir girişim olmadığını düşünmekle birlikte yönledirilmek ve kullanılmak açısından sakıncaları olduğu konusunda kuşkularım olduğunu söylemeliyim. |
||
|
||
| haklısın ben karıştırmışım.. zaten gazeteciler ve yazarlar vakfı fethullahçıların bir kurumu. ama bu tür nurcuların entellektüel amaçları olmaz. bugüne kadar olan toplantıların başlıkları: 13. Abant Platformu Toplantısı: “Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik” Abant, Alevilik konusunun geniş kitlelerce tam olarak anlaşılabilmesi amacıyla, konunun uzmanı bilim adamlarını, Alevi-Bektaşi vakıf ve dernek temsilcileri ile kanaat önderlerini ve devlet yetkililerini bir araya getirdi. 12. Abant Platformu Toplantısı: Türkiye-Mısır Söyleşileri: “İslâm, Batı ve Modernleşme” 11. Abant Platformu Toplantısı: “Küresel Politikalar ve Ortadoğu'nun Geleceği”14-15 Temmuz 2006 10. Abant Platformu Toplantısı - Paris: "Cumhuriyet, Kültürel Çoğulculuk ve Avrupa" 9. Abant Platformu Toplantısı - Erzurum: "Eğitimde Yeni Arayışlar" 8. Abant Platformu Toplantısı - Brüksel: "Türkiye'nin AB'ye Üyeliği Sürecinde Kültür, Kimlik ve Din" 7. Abant Platformu Toplantısı - Washington : "İslam, Laiklik ve Demokrasi - Türk Tecrübesi" 6. Abant Platformu Toplantısı: "Savaş ve Demokrasi" 5. Abant Platformu Toplantısı: "Küreselleşme" 4. Abant Platformu Toplantısı: "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" 3. Abant Platformu Toplantısı: "Demokratik Hukuk Devleti" 2. Abant Platformu Toplantısı: "Din, Devlet ve Toplum" 1. Abant Platformu Toplantısı:"İslam ve Laiklik" Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından 14 Haziran 1998 tarihinde gerçekleştirilen “İslam ve Laiklik” sempozyumu aslında Abant fikrinin doğmasını sağlayan bir ilk toplantıydı. http://www.gyv.org.tr/bpi.asp?caid=133&cid=1069 |
||
|
||
Benim bakış açıma göre Fettulah Gülen tarafından tüm dinlerin bir araya getirilmesi, barış ve hoşgörü ortamı yaratılmasını amaçlayan gerçekte ise batılıların ılımlı islam ve modernizmi yayma sürecinin entelektüel girişimi. Hıristiyan dünyası islamın köktenci yapısını kırmak için en uygun grup olarak nurcuları seçtiler çünkü genelde okumak ve yorumlamak üzerine bir gelenekleri bulunuyordu, şiddete karşı duruşları nedeniyle köktenci yaklaşımlara kapalıydılar. Birbirlerine ve otoriteye koşulsuz bağlılıkları batılılar için biçilmiş kaftandı ve en uygun lider olarak seçilen F.G. aracılığıyla tüm dünyaya ılımlı islamı yayacak misyoner okulların finanse ettiler. Aynı zamanda entelektüel bir girişimi başlatabilmek adına, sağda ve soldaki aydınları toplayarak çeşitli coğrafyalarda bu konuyu tartışmak için Abant Platformu adlı kuruluşu kullanmaya başladılar. Müslümanlığın gelişimi açısından çok yanlış bir girişim olmadığını düşünmekle birlikte yönledirilmek ve kullanılmak açısından sakıncaları olduğu konusunda kuşkularım olduğunu söylemeliyim. hıc bu yonuyle bakammıstım olaya gercekten cok ıncelenesı bır bakıs acısı yorq amca yıne tesekkurler ama soyle bır surum varkı ben okulların fınansı ıle bır arkadas sormustum nurcu bı kız bızıım yardımlarımızla ve ıs adamlrı destegı ıle demıstı sımdı anlıyorum ogun ınanmıstım bır okul mılyon dolara mal oluyor nerden bu degırmenın suyu nen safmısım yıne safftrıce mı donsem ne yapsam |
||
|
||
| fethullah ve tayfasının yaygınlaştırmaya çalıştıkları milliyetçi-muhafazakar-oportünist-kapitalist islam anlayışı için teorik zemin arayışı bence bunlar. yoksa islam veya başka bir şey için entellektüel çaba değil. ali bulaç da onlardan nimetlenmese bu oyuna gelmezdi herhalde ! |
||
|
||
lutfen daha fazla paranoyakca yaklasımlarda bulunmayın.. forumda da ozellıkle bu tutum cok dıkkatımı cekıyr.. acaba onyargısız kac kalemı okuyabılıyrz.. cok ınsan gordum; sahıbını bılmeden bır yazı okur, mest olur, tastık eder, sonra tutmadıgı bırı cıkınca atıp tutmaya baslar.. hıc takıp etmedınız mı abantı? ayrıca bu platform muthıs aydınları barındırıyr.. İçtimbile yazını okuduğumda paranoyak suçlamasının bilgi eksikliğinden kaynaklandığını düşünerek kendimi rahatlatmaya çalıştım ama senin de bu konularda biraz düşünmeye ve kafa yormaya gereksinimin olduğunu düşünüyorum. bu sekılde yasamak oldukca zor olsa gerek.. en azından benım acımdan oyle olur.. cunku ben once kaleme bakarım ımzadan once.. cok cesıtlı sempozyumlara, konferanslara katılıyrm.. (eneden haya ederım, yanlıs anlasılmasın, guc yetence dıyelım..) ınanın oyle zıt seyler kı.. ve tum fıkırlere yenı bır acılım gozuyle bakıyrm.. aksı halde dınlenılmez kı.. dusuncelerını onaylamadıgım ınsanları dahı bır daha bır daha dınlıyrm kı empatı yapıp onun nasıl boyle dusundugunu saptayabıleyım.. elbette her agızdan cıkan lafa da agız acmıyrz.. tutarlı oldgu surece tum seslere kulak vermelı bence.. 1) Birisinin bir konuda yazdığı her hangi bir teoriyi paranoya olarak nitelendirmeden önce, o konunun olabilirliğini ve hangi nedene dayalı olarak yazıldığını araştırman gerekir. Eğer o konuda hiç bir bilgin ya da fikrin yoksa, bilgilenme sürecine girmeden yorum yapmaman gerekir. 2) Yazıyı yazan kişinin kim olduğuna ve hangi konularda neler yazdığına baktıktan sonra yorum yapman, yazının altyapısını oluşturmada güvenilir bir yazar olup olmadığı konusunda senin yargılarını daha nesnel duruma getirecektir. 3) Benim yaşamımın yarısı bu tür teorilerin hangilerinin gerçek hangilerini hayal ürünü olduğunu, uluslararası suikastlerin kimler tarafından ve ne amaçla düzenlendiğini araştırmak, güç-enerji-kontrol üçlemesinin dünyadaki dağılımını anlamaya çalışmakla geçti. Bir teorinin altyapısını bilmeden yazıyı yazmam, ama merak eden olursa o kişiye de bilgi vermek benim görevimdir. Bir örnek vermek gerekirse 11 Eylül üzerine yazdığım yazılarda, bu eylemin batılılar tarafından müslümanların üzerine gidilebilmenin gerekçesi olarak hazırlandığını yazdım ama kimse bunu paranoyakça bulmadı ve herkes destekledi. Şimdi sizin dünya görüşünüze aykırı bir yazı yazıldığında neden rahatsız oluyorsunuz? Bu bir paradoks olabilir mi? 4) Forumda bir önyargıdan söz etmişken, kimlerin hangi yazılarında önyargı varsa söylemeni isterim, bu önyargıların kırılmasını en çok isteyen kişi benim ve kimsenin aykırı görüşü nedeniyle bu forumdan uzaklaşmasını istemem, üstelik en çok konuştuğum insanlar da benimle karşıt düşünceleri paylaşanlardır. (Beni tanıyanlara sorabilirsin) 5) Sen imzadan önce kaleme baktığını söylüyorsun ama ben kalemi kimin tuttuğuna hatta kalemin parasını kimin verdiğine bakarım. Bu işler göründüğü gibi değildir ve bizim işimiz abant toplantısı değil, örneğin onları kimin finanse ettiği, yurt dışına gidenlerin otel, yolculuk paralarının kimler tarafından karşılandığı, aydınların bu katılımları nedeniyle bir karşılık alıp almadıklarıyla ilgilidir. Başka ilgilendiğim konular da var ama burada yazmayı uygun bulmuyorum ne olur ne olmaz. ![]() |
||