|
||
| Proletkult, rusça proleter kültür kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur. 1917/25 arasında Sovyetler Birliği'nde aktif olan bir harekettir. Bu hareket burjuva etkisinden tamamen çıkmış proleter bir sanatın temellerini atmak için ortaya çıkmıştır. Teorisyenlerinden Bogdanov işçilere hükmetmeden onları aydınlatmanın mümkün olduğunu düşünmüştür. Amacı sadece bir politik teori ya da kültür iletiminde bulunmak değildir, amacı bundan daha çok işçilerin sosyalist harekette denetimi kendi ellerine almaları konusunda onları cesaretlendirmektir. Bu süreç böylece proleteryanın kendi sınıf ideolojisi ve ahlakını formüle etmesini sağlayabilecektir. Bu da gelecekti sosyalist toplumun temelinin kurulmasına hizmet edecektir. Bu amaçla Proletkult üniversiteleri, Proletkult tiyatroları kurulmuştur (bunlardan birinde Eisenstein da çalışmıştır). Bogdanov bolşevik önderlik ilkelerine ters bir adam değildir. Onun düşüncesi önderliğin daima proleteryadan gelecek olmasını garanti etmektir. Şubat devrimiyle beraber birçok yerde fabrika komiteleri ortaya çıkmıştır. Buralar işçilerin denetimi ellerinde tuttukları yerlerdir. İşçiler halkın eğitimi ile ilgilenmeyen hükümetten şikayet edip kendi eğitsel organlarını kurmaya başlar. Sadece petrograd'da 150 eğitsel mekan kurulur ve bunların binlerce üyesi olur. İşçiler hükümetin kalpten bir şekilde işçilerin kültürü ile ilgineneceklerine ne inanırlar ne de böyle bşi görebilirler hükümetin eylemsizliğinden. Bu işçi organizasyonları arasından en militan işçilere sahip olan fabrika komiteleri yetersiz imkanların üstesinden gelerek proleter bir kültürel ağ kurmayı başarırlar. Bu yapılar temelde işçilerin kendi haklarını savunmaları ve işlerini kendi kendilerine organize etmeleri için kurulmuş mekanizmalardır ama bir çok fabrika komitesi eğitime, boş zaman aktivitelerine, fabrika sahasındaki etkinliklerle ilgilenmek için kültürel komisyonlar kurmaya adamıştır kendini. Özellikle bunlar Petrograd'da yoğunlaşmıştır, ve 1917'de şehir geneli bir toplantıda komiteler birleştiğinde delegeler proleteryanın kültürel etkinliklerini organize edecek, bunları birleştirecek yeni bir yapı önerisi gündeme getirir. Şubat devriminin yarattığı bir problem de kültürel aktivistlerin 1917'den önce ciddi bir şekilde düşünmedikleri bir şey olur. Bu yeni kültürel organizasyonun devletle ilişkisi ne olacaktır? Delegeler Bolşevik Leshchenko ile anlaşıp kurdukları yapının hükümetten tamamen bağımsız olması konusunda birleşirler. Sadece işçilerin kendisi çünkü eğitimlerinin devrimci, marksist bir içeriğe sahip olacağını garanti edebilirdi. Bununla beraber bu yeni yapı otonomisini korurken kendi içerisinde toplanan organların ne gibi pratikler uygulayacağı konusunda dikte hakkı olmayacaktır. Merkez sadece ekip ve kaynak için bir değiş tokuş aracı olarak çalışacaktır ama hiç bi şekilde lokal bir denetim ya da sınırlama hakkı olmayacaktır. Fakat bu güzel günler uzun sürmez. Lenin kültürel olarak muhafazakar biriydi ve ilgileri rus klasiklerine yönelikti. Devrim aracılığıyla türemiş olan birçok avangard deneyim hakkında dar bir görüşe sahipti. Bu tip projelere kaynak ayırmaktansa devletin rusyanın kültürel geriliğine, özellike düşük edebi düzeyine ve kötü çalışma alışkanlıklarına yönelik çalışması gerektiğine inanıyordu. Bu engelleri aşmak için yeni rejimin kapitalizmden gelmiş kültürel altyapıları kullanması ve kapitalizmin eğittiği uzmanların çalıştırılması gerektiğine inanıyordu. "Sosyalizmi 'bu' kültürden kurmalıyız." diye söz etti. "Başka bir malzememiz yok." 1919'daki yetişkinler eğitim konferansındaki konuşmasında, Lenin, her türlü entellektüel icada, bütün 'proleter kültür' tiplerine karşı olduğunu belirtti. Troçki de aynı şekilde karşı çıkışlarda bulundu. Ona göre de proleteryanın kendi sanatsal, kültürel formlarını oluşturması imkansızdı. Ona göre proleteryanın tarihsel misyonu sadece sınıf ayrımına son vermekti, ve bu görevini tamamlayınca zaten ortadan kalkacaktı. Böylece proletkult'ün otonomisine son verildi, diğer yandan fabrika komitelerinin biçilmesi http://sifirforum.com/komunizm_teorileri/ynt_marksizm_ve_anarsizm-t1334.0.html;new#new (ki bu linkte nasıllarını ve nedenlerini anlatmıştım) ile giderek etkisini yitirmeye başladı ve 1925'de önemini büyük ölçüde yitirmişti artık. Peki kültüre n'oldu? Eh onu da ancak bu mirası devralan Stalin'in döneminde görebileceğiz. Başka bir konuda. |
||
|
||
| Kültüre ne oldu demişken yine bunu ufak örneklerle anlatmak istiyorum. Zira bunlar ancak tarihsel olarak, kişilerin hayatları incelenerek anlaşılabilecek şeyler. Bunun için de şair, yazar Yevtuşenko iyi bir örnek. Başından geçen bazı şeyleri özgeçmişinde şöyle anlatır: O günkü Sovyet Sporu'nda benim Bir Mayıs şiirim vardı. "Ufak bir buhran atlattık, Zenya(şairin ismi)," diye sıkılgan sıkılgan gülümsedi. "Yazı işleri müdürü ne yapacağını bilemedi. Senin şiirinde Stalin'in bir kere bile adı geçmiyormuş. Bunun farkına vardığında vakit çok geçti şiiri çıkarmaya." "E peki n'apcaz şimdi?" "Valla ben seni rahatsız etmek istemedim... Onun için şiire kendim dört satır ekleyiverdim." "İyi ettiniz, bana göre hava hoş," dedim ben de, sahiden bana göre hava hoş dercesine. Şiirimde Stalin olmuş olmamış, hepsi birdi benim için. Piçin biriydim gerçekten. Bir başka sefer de Trud gazetesinde bir şiirim çıktı. Bir de baktım, içinde benim yazmadığım mısralar var. Hemen Trud'un yazı işlerine yollandım. Kavga çıkaracaktım. "Şiirin yayınlanabilir hale gelsin diye yaptık," dedi editörlerden biri, alttan alarak. "Ne var bunda da bu kadar kızacak?" Sahiden ne vardı bunda kızacak? Ben de öyle düşünmeye başladım. Ben de, taa çocukluğumdan bu yana, Stalin'e tapmıyor muydum? Çok geçmeden, oyunun bütün kurallarını öğrenmiştim: bir şiirin yayınlanabilmesi için muhakkak içinde Stalin'i öven birkaç mısra olmalıydı. Giderek, bu bana çok doğal birşeymiş gibi geldi. Artık o mısraları benim için başkaları yazmıyordu. Ben kendim yazıyordum. ... Stalin insanları komünizmin dişli çarkları gözüyle görüyordu. Bu görüşünü korkunç sonuçlarla uygulamaya koydu. Stalin'in hazırlattığı Anayasada yazılı tantanalı sözler, "Bizim yurdumuzda emek bir şeref, yiğitlik ve kahramanlık sorunudur" sözleri, sonunda, emek emekçilerden daha önemlidir demeye getirildi. Emek bir tapınma konusu oldu adeta. Hayatın bütün dallarında bu tutum kendini gösteriyordu. Tabii sanatta da gösterdi. Roman kahramanları çelik eritirler, ev yaparlar, buğday ekerlerdi, hiç düşünmezlerdi. Hiç sevmezlerdi. Düşünüp sevseler bile, tahtadan kuklalar gibi yaparlardı ikisini de. Kitap kapaklarını bel bel bakıp gülümseyen işçilerle kolektif çiftçiler doldurmuştu. Hemen her roman ya da küçük hikaye mutlu bir sona varırdı. Ressamlar da gitgide, resmi şölenleri, düğünleri, hükümet toplantılarını, resmi geçitleri konu ediniyorlardı. Savaş yıllarında soylu eserler veren Rus şiirinin hayat damarı kurudu sonunda. Tek tük görülen iyi şiirler de yine savaşa dairdi. Şairler fabrika fabrika, şantiye şantiye gezip dolaşıyorlar, lakin makineleri işleten insanları değil, makinelerin şiirlerini yazıyorlardı. Makineler şiir okusaydı herhalde ilginç bulurlardı. İnsanlar hiç de ilginç bulmadılar. Bir kitabın kaç tane basılacağı okuyucunun isteği ile değil, şairin yetkililer gözünde itibarı ile belirlenirdi. Kitapçı rafları okunmayan kitaplarla dolup taşıyordu. Eski şairler susmuştular, ya da sesleri öyle çıkıyorduki, keşke susmuş olsaydılar. Barış günleri sonradan anlaşıldı ki cephede yaşamaktan daha karışık bir işmiş. Zabolotski ve Smelyakov gibi tanınmış Rus şairleri toplama kamplarındaydılar. Genç şair Mandel sürgündeydi. Stalin hayattayken açıkça onun aleyhinde şiir yazıp okuyan yegane şairdi Mandel. Hayatta kalmasını şiirlerini açık açık okumasına borçluydu galiba. Yetkililer nezdinde adı deliye çıkmıştı da pek durulmuyordu üzerinde sanırım. Bir şiirinde şöyle diyordu: Orda Moskova'da karanlıklar girdabında Kaputuna sarınmış Sert ve zalım bir adam, Pasternak'ı anlamadan Durmuş kara bakıyordu. Şiir yazanlar yok değildi ama, onlar okuyucu için değil, Stalin Ödülü için yazıyorlardı. Bir gün Yazarlar Birliği yönetim kurulunun toplantısında Stalin Ödülüne aday gösterilecek kişiler tartışılıyordu. Ben de oradaydım ve orada gördüğüm tüccar ahlakı fena afallatı beni. Stalin Ödülü almak da hani az şey değildi. Derhal ve çok büyük yeni baskılar, bütün gazetelerde fotoğraflar, övgü dolu yazılar, hükümet dairelerinden birinde bir iş, otomobil, apartman dairesi, belki bir daşa (özel villa). O yüzden ödül kazanan kitap okunurmuş, okunmazmış, birçoklarına vız geliyordu. Onları ilgilendiren ödüldü. Herkesi böyle bir tutumla suçlamam yersiz olur tabi. Namusuyla yazıp ödül mödül düşünmeyen de vardı. Ona rağmen kazandılar ödülü. Dediğim bu işi meslek edinen çoktu. ... Şair K da beni kınıyor, 'devrimci dikkat'imin körlenmiş olduğunu söylüyordu. Yanılıyordu oysa. Devrimci dikkati ben kendime alem etmiştim. Dikkatimin hedeflerinden biri de onun gibileriydi. Bir devrimcinin uyanık dikkati ile Moskova'da bürokrasinin kaymak tabakası için dikilen yüksek apartmanların yanıbaşında binlerce Moskovalının ufacık, sefil, kalabalık odalarda barındığını görüyordum. Devrimci bir dikkatle, basında çıkan açıkça Yahudi düşmanı yazıları okuyordum. Yine aynı dikkatle izlediğim gerçekler vardı. Mesela bir yanda bazı imtiyazlı memurlar maaşlarının üstüne onun bazen iki katına varan ek ödenekler (hani o mavi paketlerden) alırken, öte yandan dar gelirli işlerde çalışanların hali perişandı. Devrimci bir dikkatle, memurların basit halka nasıl soğuk davrandığını, buna karşılık 'yukarıdan' gelen her söze nasıl hemen düğmelerini iliklediklerini gördüm. 'Yukarıdakiler daha iyi bilir' ya da 'yukarıdan talimat bekliyoruz' gibi sözlerle çok içli dışlı olduğumuz için onlara daha da çok kızıyordum. 'Eğer sahiden, sosyal merdivenin yukarısı, aşağısı anlamında bir ' yukarısı' ve 'aşağısı' varsa bu, komünist ilkelerin tümüne aykırı olsa gerek! diye bağırıyordu benim devrimci dikkatim. Bir de henüz bağırmasa da, şöyle fısıldıyordu kulağıma benim devrimci dikkatim: 'Stalin'i seviyorsun. Güveniyorsun da ona. Ama çevrene bir bak bakalım. Her odada onun resmi asılı. Sahnede, perdede hep o. Bütün bu şiirler onun şerefine yazılıyor. Her gün, her gazetede en azından yüz kere onun adı geçiyor. Her yerde, tunçtan, alçıdan ya da taştan hazır ve nazır.. Fısıltıyı itiyordum elimin tersiyle, o geri geliyordu bana. |
||