SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Kavramlar

Konu: Felsefe nedir?

Sayfa: [ 1 ] 2

Narcotic 11.09.2004 15:52:15
Bugün, Birleşik Devletler'de olduğu gibi Fransa'da da M. Thiers'nin ardından gelenler, marksistler hakkında fikir davaları açıyorlar. Yalnız marksistleri değil ellerinden gelse onların felsefesini de yok etmek istiyorlar. M. Thiers'nin, Komün yandaşlarıyla birlikte onların toplumsal gelişme fikirlerini öldürmek istemesi gibi. İşçilerin ve genel olarak emekçilerin görevi bununla çizilmiş oluyor; bu görev, sömürücülere hizmet eden felsefenin karşısına, sömürücülere karşı savaşıma yardımcı olabilecek bir felsefe çıkarmaktır. Şu halde, felsefe okuyup öğrenmek, emekçiler için çok önemlidir. Bu önem, zaten olgularla karşılaşılınca kendini gösterir.
      Olaylar, günümüzün egemen sınıfı burjuvazinin, ülkemizin tüm emekçileri üzerinde sürdürdüğü baskı siyasetinin gitgide sertleştiğini ortaya koymaktadır: işsizlik ve yaşam pahalılığı, gençlere kapıların kapanması, toplumsal yasalara, grev hakkına, demokratik özgürlüklere saygı gösterilmemesi, baskı, silahlı saldırı (14 Temmuz 1953'te Paris'te), ülkenin Amerikan emperyalizmi tarafından sömürgeleştirilmesi, kanlı ve yıkıcı Vietnam Savaşı, Wehrmacht'ın yeniden canlandırılması vb., vb.. Bu durumda, emekçiler, kendilerine şunu sormalıdır: Bu durumdan nasıl kurtulmalı? Olanların niçinini bilmek gereksinmesi, gittikçe daha genel, gittikçe daha had bir durum alıyor. Savaş tehlikesi nereden geliyor? Faşizm nereden geliyor? Yoksulluk nereden geliyor? Ülkemizin emekçileri, olup bitenleri anlamak istiyorlar, bu durumu değiştirmek için anlamak istiyorlar.
      Ama o zaman, eğer felsefe bir dünya anlayışı, pratik sonuçları olan bir dünya anlayışı ise, dünyayı değiştirmek isteyen emekçiler için doğru bir dünya anlayışına sahip olmanın çok değerli bir şey olduğu açıkça ortaya çıkmaz mı? Nasıl ki, nişan tahtasını vurmak için doğru nişan almak gerekiyorsa.
      Kabul edelim ki, tüm emekçiler, gerçeğin bilinemeyeceğini (sayfa 30) düşünüyorlar. O zaman, savaş, işsizlik, açlık karşısında kendilerini savunamayacaklardır. Başlarına gelen her şey, onlar için anlaşılmaz bir şey olarak kalacaktır, bunları bir alınyazısı olarak karşılayacaklardır. Burjuvazinin, emekçileri sürüklemek istediği nokta tamıtamına budur. Dolayısıyla kendi çıkarlarına uygun bir dünya anlayışını yaymak için hiçbir çareyi ihmal etmeyecektir. Örneğin "her zaman zenginler ve yoksullar olacaktır" gibi düşüncelerin yayılması böyle açıklanabilir. Ya da, "toplum bir cengel ormandır ve her zaman öyle olacaktır, o halde, herkes kendi başının çaresine bakmalıdır! Eğer başkasının seni yemesini istemiyorsan, sen başkasini ye. İşçi, ücretlerinizi hep birlikte savunmak için iş arkadaşlarınla birleşeceğine, arkadaşlarının zararına patronun lütuflarını kazanmaya bak. Kadın memur, patronun metresi olmaya çalış, güzel bir yaşamın olur. Boşver ötekiler ne olursa olsun..." gibi düşünceler.
      Bu gibi düşünceleri (Reader's Digest'in) Selection gibi dergilerde, "mide basını"nda bol bol bulabilirsiniz. Burjuvazi, emekçilerin bilincini, bu zehirle zehirlemek ister, onun için, emekçiler kendilerini bundan korumalıdırlar. Ayrıca bu zehir, çok çeşitli biçimlerde karşımıza çıkar.
      Bunun içindir ki, emekçiler hâlâ Franc-Tireur okuyorlar, bilmeksizin, günde onbeş franklık zehir satın alıyorlar. Bilmeksizin; çünkü, Franc-Tireur, bu gidiş iyi değildir ve bunun sonu kötü olacak diye tepiniyor, bağırıyor, ama Franc-Tireur, işlerin niçin iyi gitmediğini söylemeye ve nedenlerini göstermeye hiç yanaşmıyor, ve hele emekçilerin birliğini, "kurtulma"nın tek çaresi olan bu birliği önlemek ya da bozmak için elinden geleni yapıyor.
      Bütün bu düşünceler, son tahlilde, bir dünya anlayışından, bir felsefeden doğuyor: Toplum dokunulmazdır, onu olduğu gibi kabul etmek gerekir, yani ya sömürüye katlanacaksın, ya da toplum içinde dirseklerinle ite ite kendine ufak bir yer açacaksın.
      "Tanrım! daima başımıza gelen şeylerin niçinini ve nasıl olduğunu bilmeye çalışmak zorunda mıyız? Adaletsizlik her (sayfa 31) gün yapılıyor ve kuvvet, hakka üstün geliyor!"
      İşte, burjuvazinin, emekçilerin çocuklarına sunduğu sayısız gazetelerden biri olan Super-boy'da bunları okuyabiliyoruz. Şiddet, insanı aşağılama, gerçekten de bunlar, fetih savaşını normal bir eylem haline getiren saldırgan burjuvazinin gereksinmelerine uygun gelen şeylerdir.
      Burada Lenin'in, 1920'de Rusya Komünist Gençlik Birliklerinin III. Kongresinde söylediklerini anımsatmak yerinde olur. Lenin, kapitalist toplumu şöyle çiziyordu:

      "Eski toplum şu ilkeye dayanıyordu: soy ya da soyul, başkaları için çaliş ya da başkalarını kendin için çalıştır, köle sahibi ol ya da köle ol. Doğal olarak, böyle bir toplumda yetişen insanlar, deyim yerindeyse, analarının sütüyle birlikte şu ruh halini, alışkanlığı, anlayışı da alırlar: ya bir köle sahibisin ya köle, ya da bir küçük mülk sahibi, bir küçük görevli, bir küçük memur, bir aydın — kısacası yalnızca kendini düşünen ve başkasını umursamayan bir insan.
      "Eğer ben şu toprak parçacığını ekip biçiyorsam, başkaları benim için önem taşımaz; eğer bir başkası açsa, daha iyi, buğdayımı daha pahalı satacağım demektir. Eğer benim önemsiz bir hekim, mühendis, öğretmen, müstahdem olarak bir işim varsa, başkalarının benim için ne önemi var? Ola ki bu dünyanın güçlüleri karşısında dalkavukluk ede ede ve yaltaklana yaltaklana işimi koruma ve hatta sivrilme, bir burjuva olma başarısını göstereceğim."[6]

      Egemen burjuvazi için çok değerli olan bu eski felsefeye karşı kendi dışımızda ve kendi içimizde amansız bir savaş açmamız gerekir; çünkü bü felsefenin elinde, geleneklerden, boşinanlardan başka; basın, radyo, sinema gibi araçlar da var... Eski zehirli düşüncelere karşı bu savaşımı anarak: "Gerekiyorsa, büyük bir dürüstlükle kendi kendini yenile!"[7] diyen Barbusse'ün çağrısına uymak gerekir.
      Umutsuzluk değil güven, yazgıya boyun eğme değil savaşım taşıyan yeni fikirler edinmeye çalışmak gerekir. Bu, (sayfa 32) emekçiler için, ikincil bir sorun değildir. Bu, varolmak ya da olmamak sorunudur, çünkü emekçiler, ancak bir dünya anlayışına onu gerçekten değiştirebilecekleri bir dünya anlayışına sahip oldukları zaman, sınıf baskısının üstesinden gelebileceklerdir.
      Böylece, Gorki, Ana'da, çarlık Rusyası'nda, o zamana kadar her şeye boyun eğmiş, umutsuz, yaşlı bir kadının, kahramanca savaşan sosyalist oğlu sayesinde, halkının çektiği acıların kaynağını anladığı için, ve bu acılara bir son vermenin olanaklı olduğunu anladığı için, nasıl durdurulamaz bir devrimci haline geldiğini anlatır.
      Savaşıma henüz başlayanlara, yazgıya boyun eğmeyi reddedenlere, felsefe öğrenmek yararsız olmayacaktır: Gerçekte yalnız nesnel bir dünya anlayışı, onlara savaşımlarının kanıtlarını verebilir.
      Doğu bir teori olmaksızın, savaşım başarıya ulaşamaz. Bazıları, başarmak için, başarı koşullarının gerçekleşmesinin yeterli olduğunu sanırlar. Yanlıştır, çünkü, bu koşulları gerçekleştirmeyi bilmek de gerekir. Ve işler karmaşıklaştıkça, ne yapacağını bilmek, daha büyük bir önem kazanır.
      Bu gözlemler, devrimci bir savaşım, sosyalizm ve komünizm için savaşım sözkonusu olduğu zaman değer kazanır. "Devrimci teori olmadan, devrimci eylem olmaz", diyordu Lenin.
      Ama bu gözlemler, aynı zamanda, başka amaçlar için yapılan savaşımda da: demokratik özgürlükler için savaşımda da, ekmek için ya da barış için savaşımda da değerlidirler.
      Demek ki, pratik zorunluluk dolayısıyla, felsefeyi incelememiz, genel dünya anlayışıyla ilgilenmemiz gerekir.
      Şimdi de, bize, dünyayı anlamak olanağını sağlayacak, bunun sonucu olarak dünyayı değiştirmek için savaşım vermek olanağını sağlayacak olan hangi felsefedir, bunu, daha yakından görelim.


ve bir soru daha Hangi Felsefe incelenmeli ?

07.10.2004 16:58:09
Bilim ve ütopya dergisinde yayınlanan Mehmet Çolak'ın mektubu.

Felsefe 'bilgiyi (bilgeliği) seven" mi demek?
1) Dilbilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gibi nesnelerin adlarıyla, onların nitelikleri arasında doğrudan bir bağ yoktur. Bir göstergeyi oluşturan, gösteren ile gösterilen arasındaki ilişki nedensiz, çağrışımsaldır. Evet Platon Krathlos Diyalogu'nda (2) nesnelerin adlarından yola çıkıp onların neliğini tartışmıştı; ama Platoncu özcülüğün üzerinden tam 2400 yıl geçti!
Dilimizdeki akıl sözcüğü Arapça'da devenin ayağına bağlanan kösteğin adıydı. Batı dillerindeki calculator (hesap makinesi) çakıl taşı anlamına gelen calculus'tan gelir. Köken (orijin) sözcüğümüz, halk dilinde, kabuk, karpuz gibi bitkilerin toprak üzerindeki dal ve yapraklarına verilen addan başka bir şey değildir. Böylesi adla nesnenin niteliği arasında hiçbir koşutluk olmayan örnekleri sonsuzca uzatmak olanaklı... Dolayısıyla felsefe gibi bir düşünsel var olanı, adının etimolojisiyle açıklamaya çalışmak verimsiz bir yoldur. Kimileyin insanı bir çıkmaz sokağa götürebilir.
Sözcükler tarihsel-düşünsel var olanlardır; tarihsel süreçte bambaşka kılıklara, anlamlara bürünürler. Kimileyin anlamları o kadar çok değişir ki, bir de bakmışsınız anlam tam tersine dönüvermiştir! Örneğin polytheist-pagan Romalılar, tektanrıcı (monotheist) Hıristiyanlar'a, kendi tanrılarını yadsıdıkları için, ateist (tanrısız, dinsiz) derlerdi. Devran döndü, Romalılar Hıristiyan oldu, dünün ateist Hıristiyanları paganlara ateist demeye başladılar. Oysa paganlar ateist değil, çoktanrılıydılar. Bugün bir hakaret olarak kullandığımız köpek sözcüğü eski Türkler'de saygınlık belirten bir addı (3). Kısacası felsefenin bugünkü niteliğiyle felsefe sözcüğünün etimolojisi arasında doğrudan bir bağ yoktur. Philo (sevgi) ile sophia'nın (bilgi) tek anlamı, İlkçağ Yunanistanı'ndaki kimi filozofların -hepsi değil- felsefi anlayışlarına ilişkin bize ipucu vermeleridir. Ancak ne bugünkü felsefe 2600 yıl önceki felsefedir, ne de felsefe yalnızca Yunan geleneğinden oluşur. Bugün bir ad olarak philosophia'nın -uzlaşımsal bir imin- kullanılması, onu kullanan herkesin bilgi sevdalısı olduğu anlamına gelmez.
2) Anlaşıldığına göre AD'nin Batı felsefesi dışındaki felsefelerle pek ilgisi yok. Eski Hint, Çin, Uzakdoğu felsefelerine biraz baksaydı, bu felsefelerin onun anladığı anlamda "bilgi" ya da "bilgi üretme" ile pek ilgilenmediklerini kolayca görebilirdi. AD felsefeyi bir Yunan-Batı icadı sandığı için felsefeden söz eden herkesin Avrupamerkezci paradigmaya uygun düşündüğünü kabul ediyor. AD'ye soralım: Hintliler, Çinliler, Japonlar... felsefeye philosophia mı diyorlar? Sık sık sözü edilen Doğu bilgeliği sözündeki bilgi sophia mıdır? Ya Doğu'nun ünlü içe dönük aydınlanması? Doğulu aydınlanma sophia ile mi olur? Az çok anladığım belli başlı Batı dillerinde yayınlar okurken, karşıma hep "philosophy" çıkıyordu. Bir Kelt dili olan cymraeg (Galce) öğrenmeye başlayana dek, tüm Batı dillerinde durumun böyle olduğunu sanıyordum. Oysa cymraeg'de "philosophy" diye bir sözcük yok (4). Cymreig (Galliler) felsefeye athroniaeth diyorlar. Sözcüğün kökenindeki athro'nun karşısındaysa şu sözcükler var: Master, teacher. Sanırım Keltler'in efsanevi druidleri, o büyük yetkeleriyle aynı zamanda ilk Kelt filozoflarıydılar da... Sonuç olarak, felsefenin neliğini tartışacaksak Avrupamerkezci önyargılarla köryargıları (dogmaları) bir yana bırakıp felsefenin kendisine yönelmeliyiz.
3) AD'nin felsefi uzmanlık alanını, bu alanın Batı felsefesinin hangi dönemiyle ilintili olduğunu bilmiyorum. Yazısından yola çıkıp bunu kestirmeye çalıştımsa da, başaramadım; çünkü bugün felsefeyi yalnızca bir "bilgi üretme" olarak gören bir felsefe uzmanının hangi dönemde yoğunlaştığını kestirmek olanaksız.
Bırakalım diğer felsefeleri, Batı felsefesinde de tam bir bilgi tapıncakçılığı (fetişizmi) dönemi yok. Kuşkusuz İlkçağ Yunanistanı'nda Sokratesçi bir gelenek vardı. Sokrates'e göre felsefenin amacı; insanın mutluluğa -eudaimonia- ulaşmasını sağlayan, neyin gerçekten iyi ya da kötü olduğunu kavratan bilgiye (sophia ya da phronesis) ulaşmaktı. Sokrates için "en üstün iyi" -summun bonum- bilgi idi. Ama hepsi bu kadar! Sonuçta Sokratesçi gelenek, Yunan felsefesinin tümü değildi. Bu felsefe içinde Sofistler, Kinikler (köpeksiler), Stoacılar, kuşkucular... da vardı.
AD; pragmatizm, fenomenoloji... gibi çağcıl felsefi akımların öncüsü, saltık bilginin ilk amansız düşmanı, görececi Sofistler'i bilmiyor mu? Yoksa onlara sophist denmesini onların bilgi sevdalarına mı yoruyor? Eğer öyleyse yanılıyor. Onlara sophist denmesi bir alaysama (ironi), bilgiyi hor görüp ayağa düşürdükleri için kendilerine duyulan tepkinin bir dışavurumuydu. Ya bilgiyi iplemeyen Antisthenes ve Kinikler? Bizim sevgili Sinoplu Diogenes'in bilginin peşinde olduğunu kim söyleyebilir? Ya stoacılar, onların doğaya uygun yaşama ilkeleri, apathia (duygusuzluk) anlayışları? Tüm bunların sophia ile ne ilgisi var?
4) Batı felsefesinin kaynaklarından birisinin Eski Ahit (Tevrat) olduğu bilinir.
"Yeruşalim'de kral olan Davud'un oğlu Vaiz'in sözleri: Boşların boşu... her şey boş... Ne var idi ise, olacak odur; ve ne yapıldı ise yapılacak odur, ve güneşin altında yeni bir şey yok... Güneş altında yapılan bütün işleri gördüm; ve işte, hepsi boş ve yeli kavramağa çalışmaktır... Çünkü çok hikmette çok keder var; ve bilgi artıran dert artırır." (Kutsal Kitap)
Vaiz'in yankısı Batı felsefesinde ilkin imana/inanca akıl ve bilgiden daha çok değer biçen kimi Ortaçağ filozoflarında yankılandı. Ama asıl bilgi-karşıtı hareket 17. yüzyıldan sonra gelişti. İlkçağ kuşkuculuğuna, Philon'un etkisindeki David Hume ilk gediği açtı. Onun ardından garip bir biçimde, Aydınlanma'nın öncülerinden Kant geldi. Evet... insan bilgisinin serüveniyle ilgili en tutkulu felsefi arayışlardan birisine girişen Kant! Tüm çabalarının sonunda "inanca yer açmak için bilgiyi sınırlandırdığını" itiraf eden Kant, ahlakı Sokrates gibi bilgiye değil, Tanrı ve ahiret inancına bağlamıştı. Nitekim kendisini en çok heyecanlandıran iki şeyin, "üzerindeki yıldızlı gök ve içindeki ahlak yasası" olduğunu söyleyen yine oydu.
"Bilgim arttıkça korkum artıyor... İnsanlığımdan uzaklaşıyorum" diyen Pascal'ın obskurantizmi Batı felsefesinde sıra dışı bir örnek değildi. Örneğin Sokrates'in tam tersi bir anlayışla bilgiyi erdemsizlikle, bilgisizliğiyse erdemle özdeşleştiren, ezilenlerin dostu, duygulu Rousseau şöyle yazıyordu: "İnsanı çevresinden ayırıp yalnız bırakan felsefedir; acı çeken bir insan karşısında ona gizlice 'istersen geber; ben güvenlik içindeyim' dedirten, felsefedir. Filozofun hem cinsini, onun penceresinin hemen altında boğazlayabilirler; onun yapacağı kulaklarını elleriyle tıkamaktan (...) kendi kendisiyle tartışmaktan ibarettir. Vahşi insanda bu hayran olunmaya değer yetenek yoktur; bilgelik, düşünce yokluğu yüzünden..."
Görüldüğü gibi felsefe tarihi AD'yi doğrulamıyor. Schopenhaur, Nietzsche, O. Spengler... E. Cioran'ın sophianın peşinde olmadıkları ortada. Croce'nin, Collingwood'un tarihselcilikleri, Dilthey ve hermeneutikçiler, Kierkegaard, Karl Jaspers ve diğer varoluşçular, William James ve pragmatistler günümüzün postmodern filozofları... uzayıp giden bu listenin anlamı nedir? Bunların sophia ile ilgileri AD'yi düş kırıklığına uğratabilir.
'Yüksek bilgi' yanılsaması
Evet... felsefi etkinliğin bir yanında bilgi de, bilgi üretme de var; ancak felsefe yalnızca bu değil ki. Felsefeyi öğelerden birisiyle tanımlamaya çalışan AD'nin partikülarizmiyle felsefe kavranabilir mi?
"Felsefe sorularının istediği bilgi, bütün bilgilerimizin üstünde bulunan bir alana aittir. Felsefe soruları, felsefe çalışmasını 'şey'in gerçekliğine değil, özüne, hakikatine yönlendirirler. Felsefe gerçeklikle doğrudan ilgilenmez; gerçekliğinde, özünde bulunan hakikati; gerçekliği de var kılan tözsel alanı sorar, onun bilgisine ulaşmaya çalışır. O nedenle felsefe gerçekliği aşan bir yüksek bilgi işidir."
AD, epistemolojik gaflarına, ontolojik gaflarını işte böyle ekliyor.
Batı felsefesindeki sabit ve kalıcı "öz"ler (essence) peşinde koşan filozoflar -Platon, Aristoteles, Descartes, Spinoza, Hegel...- açısından AD haklı olabilir. İyi ama, bu geleneğin karşısındaki diğer koskoca gelenek ne olacak? Bu ikinci gelenekteki filozoflar, AD'nin sözünü ettiği "şey"in özünün, hakikatinin olmadığını söylüyorlar. "Hakikatin özü"ne karşı çıkan bu filozofların AD'nin sözünü ettiği "yüksek bilgi" ile ne ilgileri olabilir?
Öte yandan AD'nin sözünü ettiği "şey" (thing, chose, ding, sache) nedir? Bu, İyonyalılar'ın aperion, nous, logos... adlarıyla aradıkları arkhe midir? Noein, logein, ya da ousia mı? Yoksa Platon'un agathon'u (ideler idesi), Spinoza'nın deus sive natura'sı (tanrı doğası), Kant'ın noumen'i (kendinde şeyi), Hegel'in absolut geist'i (saltık tini) ... mi? Amacın bir rivayetin bunca çok olduğu "şey"in "özü" neden her felsefi uğraşın temel amacı olsun? Bu "şey"in varlığına, her türden metafiziğe... ontolojiye karşı olan filozoflar ne olacak? AD, Nietzche, Kierkegaard, Reichenbach, Schlick, Carnap... ile bu "şey"i tartışabilir mi?
Felsefi bilginin "bütün bilgilerimizin üstünde olan bir alana ait bilgi" olduğu savı, yalnızca belli felsefi akımlara ait filozoflar için geçerli olabilecek partikülarist bir yargının sonucu olabilir. Dolayısıyla bu sav, bir bütün olarak felsefeyi tanımlayamaz.
"Felsefe, gerçekliği aşan bir yüksek bilgi işidir. (...) Felsefe bilgisi özel bir bilgi ve felsefe özel bir dildir. (...) Felsefe bilgisi rastgele edinilemez, birey üniversite bitirmiş, hatta yüksek lisans, doktora da yapmış olsa, felsefeyi anlamakta zorlanabilir. Felsefe için, felsefeye özgü bir eğitim gerekir."
AD'ye göre felsefeyi anlamak için okumuş olmak, üniversite bitirip doktora yapmış olmak bile yetmiyor; öylesine zor, öylesine özel bir eğitim gerekiyor ki...
AD daha sonra şöyle yazıyor:
"Felsefe topluma inmez ve indirilmemesi gerekir. (...) Toplumu felsefe katına yükseltmek gerek."
Niyet iyi... temiz; ancak bu nasıl olacak? Sekiz yıllık zorunlu ilköğretimi bile yaşama geçiremeyen; imam hatip liseleri, ilahiyat fakülteleri, Kuran kursları pıtrak gibi her yanı sarmış; üniversiteleri diplomalı bilgisizler "üreten"; medyası insanları aptallaştırmak için canla başla çalışan bir ülkede bu iş nasıl olacak? "Doktorasını yapmış insanların" bile anlamakta zorlanacağı felsefe katına, toplum nasıl yükseltilecek? AD'nin yukardaki iki yargısı nasıl uzlaştırılabilir? (Ben beceremedim!..)
Felsefi bilginin "yüksek bir bilgi" olduğu inancı bir yanılsamadır. Evet... özel eğitim almamış kişiler kimi felsefi alanlarla ilgili kimi konuları anlayamazlar. Bir Tinin Fenemonolojisi'ni ya da Varlık ve Zaman'ı anlamak herkesin harcı değildir. Ancak hangi düşünsel alanda böylesi zorluklar yoktur? AD hiç kuantum fiziğinin sorunlarını tartışan uzmanların yazılarını, kitaplarını okudu mu? (Ben heves ettim, ikinci sayfaya geçemedim!..) AD, onkolojiyle, genetikle, nörobiyolojiyle ilgili uzmanlık yayınlarını okuyabilir mi? (Eczacılık fakültesi son sınıfına dek okudum, yine de bunları sözlüksüz okuyamıyorum!..) Dolayısıyla her düşünsel etkinlikte karşılaşılabilecek kimi teknik, özelleşmiş bilgileri, bunları kavramanın zorluğunu öne sürerken dikkatli olmak gerekir. Yanlış anlaşılma, kendi loncası için ayrıcalık istiyormuş konumuna düşme gündeme gelebilir.
Eczacılık fakültesinde Latince dersleri almaya başlayınca çok sevinmiştim. "Artık klasikleri Latince aslından okurum" diye düşünmüştüm. Ancak kısa bir süre sonra büyük bir düş kırıklığı yaşamıştım. Bize "öğretilen" Latince, yalnızca eczacılar-doktorlar loncasının ayrıcalıklarını korumaya hizmet edecek bir Latince'ydi. Halkın okuyamayacağı biçimde nasıl bir reçete yazılır, prospektüslerin garip dili nasıl anlaşılabilir vb... Bunun, kutsal kitapların eski dillerinin çağdaş dillere çevrilmesini istemeyen din adamları loncasının çabalarından bir farkı yoktu.
AD felsefe tarihinin en soyut-teknik kalemlerinden Kant'ın Eleştiriler'ini basitleştirdiğini -popülerleştirdiğini- bilmiyor mu? Birçok filozofun, felsefenin kimi yerde kaçınılmaz soyut-teknik dilini basitleştirmek için çabaladıklarını duymadı mı? Ya bu soyut-teknik dile hiç bulaşmadan yalın bir dille yazan filozofları? Descartes, Rousseau, Hobbes, Locke, Marx, Koropotkin, Nietzsche... bunları okuyup anlamak çok mu zor? Yalın bir dille yazdılar diye bu filozoflar daha mı değersiz oldular?
Zor olan felsefe, felsefe dili değil, düşünceleri karışık güçsüz filozofların sancılı dilidir. Belli bir çabayla herkes felsefe öğrenebilir, filozofların yazılarını anlayabilir. Nerede çapraşık, anlaşılmaz bir felsefi yazı varsa, orada şunlardan birisi söz konusudur:
- Ya okunan yazı bir çeviri, çevirmense yeteneksizdir.
- Ya düşünür ne diyeceğine tam karar vermememiş, kafası karışık olduğundan lafı geveliyordur.
- Ya da düşünür güçsüzlüğünün farkında olup, açığını kapatmak için zayıf yanlarını dolambaçlı diliyle örtmeye çalışıyordur.
AD'nin niyeti bu olmayabilir, ancak felsefi bilginin "yüksek bir bilgi" olduğu savı, felsefe loncasına ayrıcalık istemeden başka bir anlama gelmez.
Felsefe ve diğer düşünsel etkinlikler
Ele alacağım ikinci değerlendirme Sayın Betül Çoktuksöken'inki (BÇ) olacak. Felsefenin dünyayı dönüştürmenin yollarını aradığını günümüzde buna "etkisöz edimi" dendiğini belirten BÇ, felsefecilerimize yönelik eleştirilerimi yersiz, geçersiz sayıyor:
"Türkiye'de filozoflar yazıyor, konuşuyor; ancak neredeyse kemikleşmiş kolaycılık; medyanın perdelemeleri; (...) vurdumduymazlık, felsefi olgunlaşmanın yeterince görülmeyişine yol açıyor. (...) Filozof etkisözünü yazıyor. Öyleyse eleştiri yapanlara bir uyarı: Medyumlarınızı (aracı ortamlarınızı) değiştirin! Hemen şimdi! (...) Logos'un (filozofun) sesine kulak veriniz!" (5)
BÇ, sorunun felsefecilerde (6) değil, onları eleştirenlerde olduğunu söylüyor. Bu nedenle dilbilimden ödünç alınma etkisöz (perlocution, dinleyicide duygusal-düşünsel etki yaratan söz) kavramını kullanıyor; çünkü ona göre felsefeci konuşur, etkisözünü yazar -yolu açar!- diğerleriyse onu izler, ondan öğrenip yararlanırlar. Bu "diğerleri" sıradan insanların yanı sıra sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, bilim insanlarıdır. Şöyle yazıyor:
"Sadece, sonuç olarak ortaya konulanlarla, onların ardındaki düşünsel doğrultuları birbirinden ayırt etmek bir zorunluluktur. Yoksa dile getirilenler, insan ve/veya toplumbilimcilerin söyleyecekleriyle eşdeğerde olacaktır."
Görüldüğü gibi BÇ, felsefecileri yalnızca "sonuçlar ortaya koyanlardan" -bilim insanları, sanatçılar, gazeteciler...- daha üst bir düzeye koyuyor. Benim gibi "herkes -bilim insanları, sanatçılar bg...- konuşuyor da, felsefeciler neden konuşmuyor?" diyenlere şu yanıtı veriyor: "Sadece sonuç olarak ortaya konulanlarla, onların ardındaki düşünsel doğrultuları birbirinden ayırt edin!" AD'nin felsefenin "yüksek bir bilgi" olduğu savıyla BÇ'nin bu savı arasında bir fark yok; ikisinde de öz aynı: Felsefe loncasına ayrıcalık isteme!
Bu durumda, felsefe gibi yüksek düşünsel bir etkinlikle diğer yüksek düşünsel etkinlikler (sanat, yazın, bilim...) arasındaki ilişkileri irdelemek kaçınılmaz oluyor.
İster Batı'da isterse Doğu'da ilk filozoflarla ilk şairleri birbirinden ayırmak hemen hemen olanaksızdır. Felsefe şiirin içinden boy verdiği için ilk büyük düşünürler, aynı zamanda hem şair hem de filozof idiler. Bu nedenle felsefeyle şiire insan düşüncesinin "iki kız kardeşi" denmiştir. Filozofun soyut kavramlarla, teknik terimlerle yaptığı işi, şairin düş gücü, renkli imgeler, söz oyunları ve kanatlı sözcüklerle yapması işin özünü değiştirir mi? Parmeneides ile Empodokles filozof muydular, şair mi? (Bunu kim bilebilir?) Bugün kim kalkıp Homeros, Hesiodos, Lucretius, Horatins, Vergilius, Dante, Goethe, Baudlaire, Hölderlin... gibi düşünce devlerine yalnızca birer şair diyebilir? Ününün doruğunda 1934/35 kış sömestresinde ünlü filozof Heidegger, neden metafizik, Aristoteles ya da Kant üzerine değil de, bir şair -Hölderlin- üzerine üniversitede ders vermişti? Birçok düşünürün modernizmin en önemli öncülerinden birisi olarak Baudlaire'i göstermelerinin nedeni ne olabilir? Neden bir filozof değil de, bir şair? Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü dizelerle yazmak için neden onca yıl kafa patlattı? Yunus Emre, Mevlana, Fuzûli... olmaksızın Türk düşüncesinin geçmişi irdelenebilir mi? Örnekleri çoğaltmak anlamsız...
Her büyük şair, aynı zamanda büyük bir düşünür... bir filozoftur. Bir başka deyişle, her büyük şair düşünceye yeni pencereler açan, felsefeye katkı sunan, BÇ'nin deyimiyle yeni "düşünsel doğrultular" ortaya koyandır. BÇ'nin sandığı gibi bu, yalnızca felsefecilerin işi değildir.
Şiir böyle de, yazında durum farklı mı? İspanya'dan Küba'ya, Meksika'dan Arjantin'e tüm Hispanik dünyayı herhangi bir filozoftan çok daha fazla etkileyen Cervantes'e yalnızca bir romancı denebilir mi? Bütün Hispanik düşünürlerin onu düşünsel ustaları olarak kabul etmeleri ne anlama geliyor? Hangi İngiliz filozofu Shakespeare'in düşünsel etkisine, gücüne sahiptir? Her yıl Dostoyevski, Tolstoy, Kafka, Balzac... üzerine sayısız araştırma yapılmasını nasıl yorumlayacağız? Bu araştırmalar onların romanlarındaki "sonuç olarak ortaya koydukları" üzerine mi, yoksa onların "düşünsel doğrultuları" üzerine mi yapılıyor? Binbir Gece Masalları, Manas Destanı, Dede Korkut Öyküleri, Nibelungenler, Pancharatha Öyküleri, Kelile ve Dimne... Tüm bunların ilgili toplumlar üzerindeki "düşünsel doğrultuları" onlarca filozoftan daha güçlü değil mi?
Bir sergide uzun uzun tablosuna baktığı Picasso'ya dönen bir adam şöyle der: "Bu nasıl balık, hiç balığa benzemiyor!" Picasso adama şu yanıtı verir: "O balık değil, resim!" Evet... bir ressam yalnızca gerçekliği tablosuna aktarıp onu taklit etmez. O; resmiyle bize gerçekliği farklı bir doğrultuda anlatır, yorumlar, değiştirir; bizi yeni "düşünsel doğrultulara" yöneltir. Leonardo da Vinci, Goya, Lutrec, Gaugain, Van Gogh, Picasso, Kandisky... gibi ressamlara düşünsel etki yaratmayan, yalnızca "sonuç olarak ortaya resimler koyan" sanatçılar denebilir mi?
Ya bilimlerin, bilim insanlarının düşünce yaşamına, dolayısıyla felsefeye etkileri? Copernicus, Galileo ve Newton'un felsefeye etkilerinin bir benzerini yaratan kaç filozof var? Einstein, Max Planck, Heisenberg, Boltzman, Riemann... bunlara yalnızca yaşamı kolaylaştıran teknik buluşların hazırlayıcıları demek haksızlık olmaz mı? Zaman-uzam anlayışını, belirlenimciliğin anlamını, yazgıyı, yaşamın gizleriyle ilgili inançları... değiştiren bu bilim insanlarının ürettikleri kavram, terim ve kuramların felsefi düşüncelerden daha değersiz oldukları söylenebilir mi?
Sanat, yazın, bilim... ile felsefe arasında bir Çin Seddi yoktur. Bu farklı soyutlayıcı düşünce biçimlerinin dünyayı anlama, yorumlama, değiştirme araçları... yolları birbirinden farklı olsa da, tümü de yüksek kurumsal (teorik) etkinliklerdir. Birbirlerinden yararlanıp birbirlerini etkilerler. Bunlar arasında sıradüzensel (hiyerarşik) bir sıralama yapılamaz. Tümü insan düşüncesinin, katlamalı (kumulatif) gelişen insan bilgisinin ayrılmaz bileşenleridir. Aralarındaki etkileşimin sonucunda eşitsiz bir gelişim gösterirler. Bir dönem birisi öne geçer, yol açar; diğerleri görece yerlerinde sayar gibi görünürler. Ne var ki, bu aldatıcıdır, niceliksel gelişim sürer, an gelir, diğeri canlanıp coşar; öne geçiş yol açıcı olur. Bu böyle sürer gider...
Frenkler'in teori sözcüğünün kökenindeki Yunanca theoria "saltık görme", "bir şeyi temaşa etme" anlamlarına geliyordu. Dolayısıyla felsefe ne kadar theoria ise, şiir, roman, resim, bilim.... de o kadar theoriadır. BÇ'nin felsefeye yüklemeye çalıştığı "bilimler bilimi" ya da "bilimlerin kraliçesi" sanı (unvanı) bir yapıntı (fiction)'dır. Doğal bilimlerin henüz gelişmediği, filozofun aynı zamanda bugünün onlarca bilim insanının (fizikçi, kimyacı, politikbilimci, gökbilimci, ruhbilimci...) görevini yüklendiği geçmişte bu yapıntı/kuruntu anlaşılabilirdi. Bugün aynı hatada ısrarın tek bir anlamı olabilir: Felsefe loncasına ayrıcalık isteme!
Felsefe ve felsefecinin görevi
"Dış dünyanın düşünme ve dil dünyası ile ilişkilerini -kendine- sorun edinen" kişi olarak tanımladığı felsefecinin, "dünyayı bilim insanları kadar hatta onlardan daha radikal bir tutum içinde yorumlamaya ve değiştirmeye çabaladığını" söyleyen BÇ şöyle yazıyor:
"Her bireyin eylemlerinin ardındaki kavramlar konusunda görüşünü açıkça koyan her filozofu, etkisöz ediminin öznesi olarak görmek gerekir."
Görüldüğü gibi BÇ'ye göre felsefeci, kavramlar konusundaki görüşünü ortaya koyduğunda görevini yapmış oluyor. Bunu biraz irdelemek gerekiyor.
1) Dış dünyanın düşünme ve dil dünyası ile ilişkileri neden yalnızca felsefecinin bir sorunu, uğraş alanı olsun? İnsan düşüncesi ile dili birbirinden ayrılamaz, birisi diğerini koşullayıp var eden, ortakyaşar (symbiotique) iki edimdir. Dolayısıyla theoria ile ilgili her düşünsel etkinlik (sanat, yazın, bilim, felsefe...) dış dünyanın düşünme ve dil dünyasıyla ilişkilerini kendisine sorun edinir. Felsefenin bunu ağırlıkla kavramlar aracılığıyla yapıyor olması, tek başına felsefi etkinliği niteleyemez. Bu mantıkla "dış dünyanın düşünme ve dil dünyası ile ilişkilerini imgeler, düş gücü, söz oyunlarıyla irdeler" diyerek bir şair de tanımlanabilir. Ancak bu tanımdan şairin yaptığı iş ne ölçüde kavranabilir?
2) AD gibi BÇ de felsefeye partikülarist bir açıdan bakıyor. Felsefe gibi çok yönlü bir etkinliği, onun bileşenlerinden birisiyle tanımlamaya çalışıyor. Felsefe açısından kavram çok önemli olsa da felsefe yalnızca bununla tanımlanamaz. Bir astrofizikçi yüksek matematik bilmeli, ancak bir matematik dahisi bile olsa, tek başına bu onu başarılı bir astrofizikçi yapmaya yetmez; çünkü astrofizik için matematik olmazsa olmaz bir öğe olsa da, tek başına pek bir anlam taşımaz. Felsefede de durum benzerdir. Eleştirellik, sorgulama, temellendirme, bütünsel düşünme, düşünmede tutarlılık... bunlar da kavramlar kadar felsefi düşüncenin olmazsa olmazlarıdır. Bunları göz ardı edip yalnızca kavramla felsefeyi anlatmaya çalışmak felsefeyi daraltmaktan başka bir anlam taşımaz.
3) BÇ'nin felsefi çabayı -etkisöz edimini- asıl olarak kavram üretimi ya da kavramlar konusunda görüşler ortaya koymayla ilintilendirmesi ancak kimi filozoflar -Platon, Aristoteles, Locke, Kant, Leibniz, Spinoza, Hegel...- açısından bir önem taşır. Bu filozofların içinde yer aldıkları "özcü" geleneğin binlerce yıllık düşü şuydu: "Şey"lerin "özü"nü kavramlarla ortaya koymak. Bu amaca ulaşmak için Ethica, Saf Aklın Eleştirisi, Tinin Fenomenolojisi gibi iddialı, görkemli yapıtlar kaleme alındı. Basitten karmaşığa kavramlar ilmik ilmik birbirlerine bağlandı. Böylece baş döndürücü, incelikli, usta işi düşünsel yapılar... dizgeler oluşturuldu. Ancak bunların hiçbirisi başlangıçtaki hedeflerine ulaşamadı. Hepsi son nokta olmak istiyorlardı. Yalnızca birer virgül oldular!
Ne var ki felsefe yalnızca bu filozoflardan oluşmuyor. Bu görkemli düşünsel yapılara gülüp geçenleri, onların ele aldıkları konuları felsefi sorun bile saymayanları ne yapacağız? Örneğin kavramları, genel doğruları, nesnel hakikatleri bir yana bırakarak, bireye, varoluşa, öznel hakikatlere yönelen filozofları -Kierkegaard, Jasper, Heidegger, Sartre... filozof saymayacak mıyız onları? Ya diğerleri: Kinikler, kuşkucular, pragmatistler, postmodernler?..
4) Mektubumda diğer yüksek kurumsal düşünce alanlarındaki insanların toplum sorunlarıyla ilgilendiklerini, bu ilgilenmenin sonucu olarak kimileyin ağır bedeller ödediklerini vurgulayıp felsefecilerimizin, kimi ayrıksı (istisnai) adlar dışında, genelde suskun kaldıklarını yazdım. Ardından felsefecilerimizin bu suskunluğu bozup harekete geçmelerini istedim. Ancak onlardan sokaklara çıkıp eylemler yapmalarını, politikaya girmelerini, iktidarla kapışmalarını, bedeller ödemelerini, belli bir davayı savunmalarını... istemedim (Kaldı ki, her yurttaş gibi felsefeciler de bunları yapabilir!). Söylediğim yalnızca şuydu: "Toplum sorunlarını, bu sorunlarla ilgili düşünceleri ele alsınlar, izlesinler, sorgulasınlar".
Neden böyle dedim? Çünkü, bana göre, felsefe eleştirel, sorgulayıcı, yeni sorular soran, yeni bakış açıları getiren, düşünmede tutarlılık sağlayan, bütünleştirici, basit düşünceleri kavramsallaştırıp derinleştiren... çok yönlü bir etkinliktir. BÇ ise konuya farklı bakıyor. Öz olarak dediği şu: Bilim insanları, şairler, gazeteciler, yazarlar... somut-güncel sorunlarla ilgilenebilir, çözümler önerip bunları tartışabilir, eylemlere katılabilir. Onlar tüm bunları "sonuç olarak ortaya koyabilir." Ama bir felsefeciden bunları yapmasını isteyemezsiniz. Çünkü o, bütün bu insanların eylemlerinin ardındaki kavramlarla uğraşır. Onlara gerekli kavramları üretir, üretilmişleri açımlar... geliştirir vb...
BÇ "etkisöz edimi"ni felsefecinin kavramlar konusunda görüşünü ortaya koymasıyla sınırlı bir edim olarak görüyor. Böylece ona göre, felsefecinin "sonuç olarak ortaya konulanlar"la ilgilenmesi gerekmiyor. O, ancak felsefenin sırça köşkünde "yüksek bilgi" işiyle uğraşabilir! Neden? Çünkü felsefe dış dünyanın düşünme ve dil dünyasıyla ilişkilerini sorun edinen, kavramlar üzerinde odaklanmış bir edimdir!
Mektubumda eleştirdiğim işte tam da bu felsefe anlayışı ve bu anlayışı savunan belletimci (7) felsefecidir.
Arsız bir kılçıklı ısırgan
Sanki anlamı çok açık... Herkesçe bilinirmiş gibi her gün yerli yersiz, su içer gibi kullandığımız birçok kavram var. Bunlar günlük konuşmalarımızda "başarıyla" kullandığımızı sandığımız, ama ne olduklarını açıklamamız istendiğinde dut yemiş bübüle dönüp kekelemeye başladığımız -zaman, güzel, iyi, aşk, ulus... gibi- kavramlar. İşte bunlardan birisi de felsefe. Bu o kadar öyledir ki, üşenmeyip felsefe tanımlarını saymaya kalkışacak kişinin, pöstekideki kılları saymaya çalışan aklıevvelden hiçbir farkının olmayacağı kolaylıkla söylenebilir; çünkü ne kadar düşünür/filozof varsa, o kadar felsefe tanımı vardır!
Bu felsefe tanımı enflasyonu üzerinde, ciddi biçimde çalışıp bir kitap yazmış (8) birisi olarak, bir dergi yazısında bu konuyu kuramsal derinliğiyle ele alamayacağımın farkındayım. Ne var ki, önceki sayfalarda bu konuda ileri geri kimi sözler ettim. Dolayısıyla hem bu söylediklerimin hem de mektubumda dile getirdiğim eleştirilerin daha iyi anlaşılabilmesi için kendi felsefe kavrayışımı kısaca ortaya koymamda yarar var. Şimdi bunu yapmaya çalışacağım; ancak felsefi bir dille -felsefece- değil de, kimi eğretileme, imge ve benzetmelerden yararlanan betimsel bir dille...
Çocukluğumun geçtiği Bandırma'da evimizin önü ve arkasında bahçe vardı. Orada babamla birçok bitki, ağaç yetiştiriyorduk. Evimiz denize dimdik inen bir bayırın başındaydı. Çevremizde apartmanlar yoktu. Her yan yabanıl bitkilerle, çalılarla, ağaçlarla doluydu. Mahallemizden biraz yürüyünce kırlara ulaşıyor, yabanıl doğayla buluşuyorduk. Çocukluğumun iki sevdası -deniz, bitki- işte burada filizlenmişti. Bitki sevdamın ikinci aşaması eczacılık fakültesiydi. Orada yapkısal (pratik) yolla edindiğim bilgileri kuramsal bilgilerle çoğalttım. Zararlı işe yaramaz sandığım nice bitkide ne cevherler olduğunu, bitkilerin değerlendirilmesini yalnızca insanlara yararlı-zararlı olmalarıyla belirleyen insan merkezci bencilliğin içyüzünü fakültede öğrendim. Üçüncü aşamaysa cezaevleri oldu. Elindekilerin değerini onları yitirdikten sonra anlayan her gafil gibi, uzun yıllar bitkileri yalnızca yemek tabağımda göre göre bitki sevdam kökleşti: Artık ben bir herberisttim!
Felsefe çalışmalarım sırasında bu bitki sevdam ikide bir işe karışıyordu. Felsefe üzerine bir kitap okuduğumda hemen yazarın nasıl bir felsefe bahçesinden söz ettiğini merak ediyor, bahçesine ne tür bitkiler aldığını, bahçeyi nasıl düzenlediğini, bitkilerle nasıl ilgilendiğini... düşlüyor, zihnimden geçen bahçelerle onunkini karıştırıyordum:
- Olağan koşullarda yan yana gelmeleri olanaksız bitkileri birlikte barındıran, grotesk, örgensel bir canlılık göstermeyen, yalnızca seyirlik bir arberotum;
- Salt bilimsel amaçla hazırlanmış, taksonomik ilkelerle düzenlenmiş, bitkilerin resmi bir törendeymişçesine ağırbaşlılıkla dizildikleri sessiz bir botanik bahçesi;
- Yalnızca gösterişli süs bitkilerini barındıran, her bitkinin kibirli ama tek başına durduğu, soğuk güzelliğiyle ruhsuz bir villa bahçesi;
- Saydam malzemeyle korunan, doğal olmayan yöntemlerle ısıtılıp sulanan, yalnızca para kazanmak için tasarlanmış, insana hiçbir heyecan vermeyen bir sera;
- Zararlı otlardan, dikenlerden, çalılardan, börtü böcekten arındırılmış, yalnızca damak zevkine uygun meyve ağaçlarını barındıran bir orchard (yemişlik);
- İşlevselliği öne çıkmış, ağırlıkla eğitim amacıyla kullanılan, uysal, "zararsız" bitkilerle oluşturulmuş bir kindergarten (çocuk bahçesi);
- Yoksul ev bütçesine destek olsun diye kimi yemeklik bitkilerin yetiştirildiği, çeşidi az, cılız bitkileriyle bir gecekondu bahçesi, vb...
Elimdeki kitabı okurken bu bahçeler bir bir gözümün önünden geçiyor, kitabın notunu ona göre veriyordum.
Öte yandan yeni bir filozofla karşılaşınca, bu kez o filozofu bir bitkiye benzetiyor, onunla bitki arasında belli koşutluklar kuruyor, o andan sonra benim için o filozofun kod adı artık o bitki oluyordu. Örneğin:
- Üstümü başımı paralayan, kurtulmaya çalıştıkça elimi ayağımı kanatan, karşısında çaresiz kaldığım, dikenli karaçalı: Sokrates;
- Zehirli, gözümü yakan tohumlarıyla çocukken yanına yaklaşmadığım, zararlı sayıp hor gördüğüm, nice hastayı sağlatan, tehlikeli ama soylu eşek hıyarı: Platon;
- Toprağın sonsuz derinliklerine kök salmışçasına yaşama tutunmuş, ne kadar ayıklarsam ayıklayayım yine de bir yerlerden fışkıran, her yerde hazır ve nazır, arsız ayrıkotu: Aristoteles;
- Sarılıp tırmanacağı her yükseltiyi titizlikle hesaplayan, matematik bir kesinlikle yol alan, altın sarısı taneleriyle insana coşku veren, bereketli asma: Descartes;
-Batıcı uzun mızraklarıyla korku salan, kendi halinde dingin, eşsiz kokusuyla insanı büyüleyen, bir güneş gibi bayırda ışıyan katırtırnağı: Kant;
- Çiçeklerinin altında inci dizisi gibi sıralanmış, bakana geometrik-estetik bir haz veren, kocaman gülümseyen ay yüzü sürekli güneşe dönen, barışçıl günebakan: Spinoza;
- Baygın kokusu, güzelim yaprakları, kadife kabuklu meyvesinin nefis tadıyla, iyi huylu iğde ağacı: Rousseau;
- Bilenin ustalıkla soyup yediği mayhoş tadıyla hep aradığı, bilmeyeni dalayıp acıdan ağlatan, ilaç olup hastaları sağaltan ısırganotu: Nietzsche;
- Işık almadı mı çürüyen, ama güneş ışığını doğrudan alınca da kavrulan, susuz kalınca hemen kuruyan, ama fazla suyu sevmeyen, mızmız, nazlı çiçekleriyle güzel menekşe: Schopenhauer;
- Güneş geçirmeyen koyu yaprakları ve dallarının görkemiyle saygı uyandıran, yemesi kolay görünen, ama aldatıcı yeşil dış kabuğunun altındaki sert kabuğunu kırmak için taş gereken meyvesiyle, zorlu ceviz ağacı: Hegel;
- Tanımayanın dönüp bakmayacağı, kambur gövdesi, cılız dalları, seyrek yaprakları, yenmesi olanaksız acı meyvesiyle eşsiz mücevher zeytin ağacı: Marx;
- Tadıyla baş döndüren ama kılçıklısını yemenin ölüm olduğu, boğaza yapışıp insana kabuslar gördüren, kendi sırığına dolanmış taze fasulye: Heidegger...
Gönlümdeki felsefe bahçesinin sakinleri işte bunlar, bunlar gibiler... Yalnızca göz alıcı güzeller değil, eciş bücüş çirkinler, zehirli otlar, dikenli çalılar, tehlikeli mantarlar! Bu bahçenin çevresinde çitler, duvarlar, dikenli teller, hendekler olmamalı. Orada börtü böcek, hayvan, insan, genç, yaşlı... herkes gönlünce gezip tozmalı. Afacanlar yel yepelek, yelken kürek, çığlıklarla koşuşturmalı. Orada şaşırtıcı sürprizler, kaygılar, korkular, ürpertiler, neşeler, sevinçler... kısacası yaşam olmalı. Etliye sütlüye karışmayanlar, kendi kabuğunda yaşayanlar, yapay güzelliklerle avunmak isteyenler, çamurdan korkan hijyen budalaları, bakışlardan ürküp sözlerden huylananlar, mide düşkünü avcılar, para düşkünü açgözlüler, sırça köşklerin serüvenden korkan mızmızları... olmamalı.
Düş bu ya... bir de orada, Sinoplu yoldaşım Dodi'nin hemşerisi, Platon'un "delirmiş Sokrates" dediği, bizim "semavi köpek" gibiler olmalı:
"Bir gün bir adam onu zengince döşenmiş bir eve soktu ve şöyle dedi: 'Sakın yerlere tükürme!' O an canı tükürmek isteyen Diogenes, adamın suratına bir balgam attı ve ona, bulduğu tek pis yerin orası olduğunu ve oraya tükürdüğünü haykırdı" (Diogenes, Laertios'dan aktaran E. M. Cioran)
Bizim belletimci felsefecilerin yüzlerini buruşturup "Ne bayağılık!" diyecekleri bu eylem için Cioran şunu demekten kendini alamıyor: "Saygın ve göbekli bir hırsızın suratına yollama korkusuyla küçük balgamını kim yutmamıştır!" (9).
Gerçekten arsız bir kılıkla ısırgan şu Sinoplu. Gel de Sinoplular'ı kıskanma!

DİPNOTLAR
1) Attilla Erdemli, "Post-arabesk kültürde felsefe yapmak", Bilim ve Ütopya, Mart 2002 (Bundan sonraki AD'den alıntılar bu yazıdan).
2) Diyaloğun adı bu olmayabilir. F tipi cezaevinde yanımızda ikiden fazla kitap bulunduramıyoruz. Bu nedenle yapacağım alıntıları, aktarmaları ya aklımda kaldığı kadarıyla, ya da defterimdeki notlardan yazacağım. Olası yanlışlarla eksikliklerin hoş görülmesi dileğimle...
3) Etimolojisi tam bilinmeyen, ama bugünkü "hep" sözcüğünün kökenindeki "köp"ten (=çok fazla) türediği sanılan "köpek" eskiden soylu kişilere verilen sandı. Ünlü Selçuklu veziri Sadettin Köpek gibi... Osmanlı Dönemi'nde de Kırım hanlarının çocuklarına bu ad verilirdi.
4) Diğer Kelt dilleri, İskoçca, İrlandaca, Manx dili, Brötanca ve Cornish dilinde de böyle sanırım.
5) Betül Çotuksöken, "Filozofların sesini duyan var mı?", Bilim ve Ütopya, Mart 2002 (Bundan sonraki BÇ'den alıntılar bu yazıdan).
6) BÇ kendisini filozof sayıyor olabilir. Kısa bir dergi yazısında, "Türkiye'de filozof var mı, yok mu?" tartışmasına girmiyorum.
7) Resmi-sıradüzensel felsefe loncasının kuttörenlerine bağlı, felsefeyi bu loncanın dışındakilerin anlayamayacağı "yüksek", "özel" bir etkinlik sayan, felsefeyi öğreten değil, "belleten", seçkinci felsefeci.
8) Kök Tengri izin verir de dışarı çıkarsam, yayımlanmamış bu kitabımı bulup, yayıma hazırlayıp, bastırmayı düşünüyorum.
9) Emil Michel Cioran, "Çürümenin Kitabı", Çev. Haldun Bayrı, Metis Yayınları, İstanbul, 2000.

Mehmet Çolak'a saygılarımla.
 

09.10.2004 22:06:52
okuduklarını bızımle paylastıgın ıcın ve bızı aydınlattıgın ıcın kendı adıma tesekkur ederım
   azraıl

09.10.2004 23:09:22
Felsefe yapmamanın mümkün olduğu bir şey midir sorusunu hatırlattı bu yazı bana.Yani felsefe yapılamazı sistemli bir şekilde düşünce formatında açmış biri felsefe yapmış mıdır..gibi bir soru.

11.10.2004 10:27:30
emmet colak saygideger bir ustatdir öncelikle ona selamla baslayim...Daha sonra Felsefe:Neyi bilmedigimizi bilmektir .

Leonardo 31.12.2004 23:33:38
n e biçim yazı la bu... beğenmedim. at gitsin olm.

20.04.2005 02:03:51
Felsefe denilince arkasından gelecek düşünce parçalarına o kadar iyi bir stratejiyle değinmiş ki yazı bir çok felsefeye dair problem havada kalmayacak biçimde altı çizilirken bir de içeriksel zenginliği açısından oldukça kısa sayılacak bir makalede sunulabilmiş.

En ilginç sorulardan biri acaba doğuda felsefenin kapsamındaki eyleme (?) bilgi sevgisi mi deniyordu batıdaki gibi denmesi bence..ki bu sevilen bilgi bilgelikle genişletilse de yetersiz bir tanım olduğuna değiniliyor.

Bilgiyi sevmek denilen olgunun başlangıcına bakarsam-batıdaki- gerçekten felsefeyi evren hakkında bilgilenmek amacını da taşıdığını görüyorum.Fizik gibi bilimlere çözülene kadar felsefe kendi içeriğine aynı zamanda bilimsel bilgi tarzı bir değer yüklüyor.Ki bu bana felsefenin sadeleşerek anlamlandırma işini bilime bırakmasının savunulduğu dönemi hatırlatıyor hemen-gerçi bu dönemin dilsel araştırma zenginliğini yaratamsı bence esas getirisi.

Doğu insanıysa  bilgiyle yetinemiyor aslında kavramların hep öteki yüzüyle belki mistik yapısı nedeniyle çok ilgili.Bilginin içini oyuyor belki.Ve evrenini o oyuğa yerleştiriyor-bir tavır diğerinden daha iyi değil,ben bütünde insan düşüncesinin oluşturulduğunu düşünüyorum-

Felsefenin bir çok kültür parçasında değişken anlamlara bürünebileceğini göstermesi açısından ilgimi çekti bu.

Ancak en güzel yeri dille kavramların çözümlenmesi buluşmasında bir şairin felsefeciye göre konumlandırılmasına dair olandı.Felsefenin etrafındaki dikenli telleri yıkıcı bu yaklaşım felsefeciyle filozof arasındaki ayrımı da hatırlatıyor.Ama daha ötesini felsefenin imkansızlığını-kavramsallaştığı için felsefenin ,içeriğini tanım olarak karşılayamayacağına inanan bir yaklaşımı da.

Düşünce kavramların ve bunu yaratan ve ya saklayan hayatın metodik incelemesi olarak sınırlandığında hayatla bağının çürümesi tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.Bu yüzden düşünen kişi,kendini felsefi arayış denilen bir çabanın içinde gören kişi ilkin felsefeye dair bütün kavramları reddederek kendine nefes alma noktası yaratıyor.

Ya da felsefeyi -bu şekliyle en azından- küçümsemeyen bir filozof (felsefeci belki) felsefenin kendisi tarafından tiye alınır bir hale geliyor.

Yazıyı aktarman çok iyi oldu-benim için en azından- Teşekkürler Azrail. Wink

deniz 20.04.2005 22:38:34
Alıntı
"Bilgim arttıkça korkum artıyor... İnsanlığımdan uzaklaşıyorum" diyen Pascal'ın obskurantizmi Batı felsefesinde sıra dışı bir örnek değildi. Örneğin Sokrates'in tam tersi bir anlayışla bilgiyi erdemsizlikle, bilgisizliğiyse erdemle özdeşleştiren, ezilenlerin dostu, duygulu Rousseau şöyle yazıyordu: "İnsanı çevresinden ayırıp yalnız bırakan felsefedir; acı çeken bir insan karşısında ona gizlice 'istersen geber; ben güvenlik içindeyim' dedirten, felsefedir. Filozofun hem cinsini, onun penceresinin hemen altında boğazlayabilirler; onun yapacağı kulaklarını elleriyle tıkamaktan (...) kendi kendisiyle tartışmaktan ibarettir. Vahşi insanda bu hayran olunmaya değer yetenek yoktur; bilgelik, düşünce yokluğu yüzünden..."

üzerinde düşünülmesi gerekiyor ..

21.04.2005 05:48:30
Düşünmek yani aklını kurgulamaya vermek insanı insanlığından uzaklaştırıyor mu...

Mesele bence düşüncenin inanca dönüşmesinde.Fikri oluşturduktan sonraki hamle onu tüketmek oluyor ve dolayısıyla artık onun doğruluğuna inanmak.Sürekli düşüncelerini altüst eden kişi duyarlılığını yitirmez.İçinde kaybolabilir belki aam vahşi insanda güdülerinde boğulmaya mahkumdur.

08.06.2005 16:00:21
felsefe BENİM, SENSİN,BİZİZ,SİZSİNİZ kısacası YAŞAYAN bütün kuramlardır....

10.06.2005 03:32:34
felsefe ne olduğunu düşünmeyi tamamlayamayacağı için varlığının cevapsız kalışına ara ara şaşandır.

10.06.2005 19:55:53
doğru bir felsefeye sahip olmak, insana-özgü bir hayat sürdürmenin önşartıdır. Ama, bugün, bir çok insan; felsefeyi, bazı eksantrik insanların bir hobisi olarak görür.Bunun en önemli sebebi, felsefe adı altında ortada gezen çoğu fikriyatın irrasyonel olması olgusudur.

24.06.2005 17:40:09
Alıntı
doğru bir felsefeye sahip olmak, insana-özgü bir hayat sürdürmenin önşartıdır. Ama, bugün, bir çok insan; felsefeyi, bazı eksantrik insanların bir hobisi olarak görür.Bunun en önemli sebebi, felsefe adı altında ortada gezen çoğu fikriyatın irrasyonel olması olgusudur.
sözün kaynağı; tıkla

Lütfen bir sözü olduğu gibi alıntıladığımız zaman alıntı kaynağını belirtelim...

24.06.2005 17:44:36
tamamdır

deniz 24.06.2005 17:50:03
vay azrail nasıl yaptın bunu Smiley

hem belki adamın yazısıdır ordaki de Wink


Sayfa: [ 1 ] 2