|
||
| 'Sayın' krizimiz Murat Belge 30/03/2007 'Sayın krizi' günlerine girdik. Kendimize kriz bulmakta üstün başarı gösteriyor ve yaratıcı bir millet olduğumuzu dünya âleme kanıtlıyoruz. Kriz böylesine bollaşınca aralarından bazıları da daha ileri derecede gülünçleşiyor, ama ne yapalım. Nicelik artışı her zaman nitelik düşüşü getirir. Önemli olan krizsiz kalmamak. Bu 'sayın' krizi önce Kürt kesiminde üretildi: Abdullah Öcalan'dan 'sayın' denilerek söz edilmesinin ve bunun bir mahkeme konusu haline gelmesinin üzerine, böyle bir 'sorun'umuz olmuş oldu; az sonra, ulusal değerlerin tutarlı koruyucusu Deniz Baykal'ın Başbakan Erdoğan'ın da aynı şahsa 'sayın' demiş olduğunu tespit ve ifşa etmesiyle, 'sayın' sorunu bir başka düzeye sıçradı -sıçratıldı. 'Sayın', aslında, epey 'bize özgü' bir kelime, bir dil 'devrimi' ürünü diyebiliriz. Eskiden 'bey' ve 'hanım' denirdi. Bunlar kişi adının arkasına eklenmekle, özendiğimiz Batı dünyasının 'mister', 'herr', 'senor', 'monsieur' gibi kelimelerinden farklı bir şekilde kullanılmış oluyordu. Onun için 'bay' ile 'bayan'ı icat ettik. İcat etmesine ettik, ama bunlarla rahat edemedik. Kolay değil, iki günlük nev-zuhur bir kavramın böyle bir 'sık kullanım' alanına arızasız gelip yerleşmesi. 'Bay' kelimesini en rahat kullanma biçimimiz, bir polemik yazısında, kavga ettiğimiz kişiye hitap etmemiz oluyor: 'Bay X bilmelidir ki, bu söylediğine kargalar da güler' derken yerini buluyor, 'Bay X, bay X, lütfen bana yardım eder misiniz?' derken hiç oturmuyor en azından, yardım etmeyeceği kesin. Bu arada birileri de 'sayın'ı bulmuştu. Besbelli, 'saymaktan türetilmişti, 'saygı' gibi ve onun türevleri 'saygın' ya da 'saygıdeğer' gibi. 'Sayın' kelimesi de pek oturmamış, ille bu metaforu kullanacaksak ancak şöyle bir 'ilişmiş'ti ki, sosyal demokratlar (bunun 'Türkiyeli' olanları) orada bir 'derde deva' bulunduğunu keşfettiler. O gün bugündür 'sayın', Türk sosyal demokrasisi için, sözgelişi 'artık-değer'den daha vazgeçilmez bir kavram haline geldi. Ama yalnız onlar için. Argomtırak, 'muhterem' diye bir hitap biçimi vardır, hemen hemen her zaman mizahi bir tınıyla kullanılır. 'Sayın' da onun 'Öz Türkçe'si'. Sosyal demokrat çabalar sayesinde öyle mizahi bir tınısı da olamıyor bu kelimelerle böyle konuşan 'sosyal demokrat' hakkında bir mizah yapmıyorsak. Türkiye'de alışılageldik 'sosyal demokrat söylem' çok zaman kavgacı, en azından polemikçi olduğu için, bu 'sayın'ların çoğunda adı geçenin pek öyle 'muhterem' değil, tam tersi olduğu iması hissedilir. Ama bunlar bizim, 'Dil Devrimi'nden başlayan, dolayısıyla kendimizle sınırlı, anlam dünyamızın konuları. Çok zaman, konuştuğumuz bu şeylerin dünyada ne anlama geldiğine karar verebilmek için, kendi kavramlarımıza bir de yabancı bir dil ışığında bakmak faydalı oluyor. Yani ne demiş oluyoruz biz, birine 'sayın' dediğimizde? Kelimelerin böyle serüvenleri olmadığına göre, daha düz, daha sade, fazla çağrışımı olmayan bir karşılıkla yetinmemiz gerekecek. Yani, sonuç olarak, gene 'mister' demiş oluyoruz (ya da 'herr' ya da 'monsieur' ya da 'senor'...) Demek ki, 'Sayın Öcalan' demek, sözgelişi İngilizcede, 'Mister Öcalan' demek. Bu kendine özgü etimolojik durumdan ötürü, birilerinin bundan yararlanarak Öcalan'a 'saygıdeğerlik' payı çıkarmaya çalıştığını ben de anlıyorum tabii. Ama bunun karşıtını yapınca, 'Mister Öcalan' diyenin ceza yediği bir ülke haline geliyoruz ki, bu da hoş bir şey değil. Ve 'Mister Öcalan' demenin cumhurbaşkanı olmaya engel teşkil edip etmeyeceğini tartışan bir ülkeyiz, Deniz Baykal sayesinde. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=217048&tarih=30/03/2007 |
||
|
||
| tek kelıme ıle ınce elenıp sık dokunmus ellerınız dılınız kadar nazık torq bu konuda acıklanması en dogru noktadan gırılmıs olaya yanı kavramlrda cunku turkıyelı cogumuzun en buyuk sorunu kavramalrın anlamlarını bılmeden konusmamız mıster ocalan ıse gercekten bır akıl oyunu sonucu tebrıkler sıze bunalrı yazmam sacma bılıyorum cunku sız yetılerınızın farkındasınız ama ben bunalrı vurgulamak ıstedım uzun bır sureden sonra sozlerınıze degmek benı mutlandırdı tesekkurler |
||
|
||
| ne kötü bir ülkede yaşıyoruz. sayın dedi diye bunun üzerinden politika malzemesi çıkarılıyor. |
||
|
||
| Genel olarak görüşlerine ve siyasal çizgisine hiç katılmadığım Oktay Ekşi'den dürüstlük örneği bir yazı... Konuyla ilgili ve örnek bir yazı olduğu için buraya alma gereği hissettim. ==================================================================== 28 Mart 2007 Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr Sayın... BELKİ sekiz, belki de on yıl önceydi. Konrad Adenauer Vakfı'nın çağrısı üzerine Antalya'da bir sempozyumdaydık. Temel konu yanılmıyorsak "Kemalizm ve demokrasi" idi. Almanya'dan ve Türkiye'den birçok akademisyen ve gazetecinin katıldığı sempozyumda bir Alman gazeteci, "Abdullah Öcalan'a 'Bay' demenin suç sayıldığı bir ülkede ifade özgürlüğünden söz edilebilir mi?" deyince: "Öcalan'a 'Bay' demenin suç olduğunu söylemek bu ülkeye hakaret etmektir. Sizi ya somut örnek göstermeye veya özür dilemeye davet ediyorum" türü bir çıkışla susturmuştuk. Şimdi o gazeteciyi bulup özür dilemek ihtiyacını duyuyoruz. Çünkü -Abdullah Öcalan gibi, gözümüzde en aşağılık bir çocuk katilinden daha düşük düzeydeki kişiden söz ederken- ağzından "Sayın" kelimesi çıkanlar hakkında savcıların soruşturma açtığı, yargıçların en az 6 ay hapis cezası verdiği bir ülkede yaşıyoruz. Yasalara saygı nedeniyle somut örnekten söz edecek değiliz. Ama anlamadığımız bir şey var: Birinden söz ederken "Sayın" demek onu "övmek" midir? "Sayın" deyiminin geçmişini geçenlerde Altan Öymen hikayeleriyle, rahmetli Örsan Öymen'in bir yazısından aktardığı alıntılarla uzun uzun anlattı. O vesileyle tazelenen hafızamız da bize "Sayın" deyiminin Türkçe'nin arı bir dile dönüşmesi çabaları sırasında ortaya atılan ama nedense bir türlü tam olarak benimsenemeyen "Bay" ve "Bayan" yerine dilimize girdiğini anımsattı. Sayınız ki bazılarının anlayışına göre "Bay" veya "Bayan" yerine değil de "Muhterem" kelimesi yerine kullanılıyor olsun... Benim gözümde "alçak" olan biri, sizin gözünüzde "muhterem" ise öyledir. Buna ben nasıl müdahale edebilirim ve sizin gözünüzde o ismin muhterem olmasını nasıl "suç" sayabilirim. Bazıları diyorlar ki: "O suçu ve suçluyu övme" fiilidir. Bu nedenle bir suç oluşturur. Biz de diyoruz ki, orada suçu veya suçluyu övmeden çok, "bu bir suçtur" diyerek "ifade özgürlüğüne müdahale" edildiği gerçeği vardır. Nitekim bizim gibi düşünen bir dostumuz bir anısını anlattı: Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Başkanı merhum Abdullah Baştürk'ün yargılandığı bir Sıkıyönetim Mahkemesi'nde, Baştürk'ün avukatı, "Sayın Baştürk'ün..." diyerek söze başlayınca askeri yargıç: "Sen kime Sayın diyorsun!? Bir daha o kelimeyi kullanırsan seni mahkemeden atarım!" diyerek avukatı azarlamış. Bu örnekler bize, hem biraz fazla alıngan olduğumuzu hem de enerjimizi boşu boşuna böyle incir çekirdeğini doldurmayan şeylere harcadığımızı düşündürüyor. Aynen eski DEP milletvekili Leyla Zana'nın, biri bizdeki bebek katili olmak üzere kendisine üç adet lider seçtiğine ilişkin sözlerine gösterilen tepkiler gibi... Tepki göstererek Leyla Zana'yı ve sözlerini önemli hale getirdiğinizi görmüyor musunuz? Demokrasiyi hazmetmek bu kadar mı zor? |
||
|
||
| Defalardır bu sayfaya giriyor ve yazmaktan vazgeçip çıkıyorum. Gelişmeye ve aydınlanmaya gereksinimi olan ve kendince bu yolda çabalar harcanan bir ülkede böylesi absürd bir konuyla uğraşılması çok anlamsız. Muhalefet partisi muhalafetini gerektiği gibi yapamadığı için en saçma konuları kalkan yapmaya çalışıyor. Ama bunun ne kendisine ne de ülkeye yarar sağlayacağını düşünmüyor, görmüyor ya da görse bile beceremiyor. Yargı kurumları dosya çokluğundan yakınırken bunlarla uğraşıyor. Basına zaten malzeme gerektiği için çanak tutuyor. Kısacası tüm ülke 5 harfli bir sözcükle oyalanıyor. |
||
|
||
| işin aslı baykal doğru yapıyor. çünkü basit insanlara böyle basit politikalar işliyor. baykal da bunun farkında. |
||
|
||
| Aslında işin komik tarafı muhalefette görünen parti Türkiye'nin muhalafet değil iktidar partisi. Yani bu topraklarda iktidar Cumhuriyet'ten ve Mustafa Kemal'den sonra 1946'ya kadar İnönü'nün güçlü kişiliği ve liderliği ile zaten CHP' de ve bunun temsil ettiği asker-sivil bürokratik zümrede idi. O dönemlerde ordunun politikaya pek karışıyor görünmemesinin nedeni yine askerin tabiriyle "politikacıların kendi işini yapamaması" gibi bir durumun olmamış olması ki bu aslında İsmet İnönü'nün güçlü ve karizmatik liderliğinden kaynaklanmaktaydı. Kemalist devrimin başında devrime destek verip daha sonra süreç içinde tasviye edilen Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak gibi önemli askeri liderlerden sonra koşullar gereği yeni güçlü askeri simalar ortaya çıkamamıştı. Yeni kuşak generaller de İnönü'nün derin devlet deneyimi karşısında çocuk sayılacak deneyimsizlikteydiler. 1950 seçimlerini yine güçlü bir kişilik ve liderliği olan Celal Bayar'ın başında bulunduğu Demokrat Parti'nin kazanması ile yeni bir dönem başladı ve askerler liderleri bildikleri İnönü'nün dışında biri ile çalışmak zorunda kaldılar. Ancak cumhuriyetin başından beri geleneksel olarak muhalefet olan çevreler DP'ye büyük ilgi göstermeye başlayınca çok partili rejime alışamamış olan askerler devreye girmeye başladılar. Neticede 1960 darbesi oluştu. 1960 darbesi ile birlikte artık giderek yaşlanmaya başlayan ve etkisini yitirmeye başlayan İsmet İnönü'nün dışında askerin politikaya sistemli müdahelesi başlamış oldu ve bu sistemleşmiş müdahele bunun yanında birçok temel hak ve özgürlüklere de yer veren özde bir tepki anayasası olan 1961 anayasasında yeralarak yasallaştı. Bu milad ile birlikte Genelkurmay gündelik politikanın konuşulduğu stratejik kararların alındığı bir karargah haline geldi. O tarihten itibaren ordu bu pozisyonunu güçlendirmek için laiklik, muassır medeniyet seviyesi, medeni dünya (batı) ile bütünleşmek gibi idelojik argümanlarla kendini günlük politikada meşrulaştırdı. 1971 müdahelesi sistemin yönetemez duruma geldiği ve toplumsal mühalefetin ilk kez ordunun vesayeti dışında gelerek sistemi tehdit eder hale gelmesi ile ortaya çıktı ve Kenan Evren'nin tabiri ile onun bitiremediği işi 1980 darbesi bitirdi. Tüm bu darbelerde CHP'nin ya gizli açık desteği yada enazından tarafsız görünmesi sözkonusudur. Bu kadar uzun bir giriş yapmamın sebebi ordunun günedelik politikaya girişini biraz olsun temellendirmek ve sonuçta CHP'nin sıradan bir siyasal parti değil bir devlet partisi olduğunu hatırlatmak istedim. Bugün Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile bir bardak suda koparılan fırtına bence, devlet iktidarının AKP ile paylaşılmak istenmemesinden kaynaklayor. Erbakan'ın tabiri ile suni gündem bunlar. Bu toprakların gerçek muhalefeti parlemento dışında ve darmadağınık durumda. Parlementoda ise gösteri toplumunun en bayağı sabun köpüğü oyunu oynanmakta. |
||
|
||
| konunun dağılmasına neden olduğumu ve ortak itirazlarımızı düşününce bu konuları "chp ve muhalefet partisi" başlığı açarak tartışalım istedim. admin'den ya da ekip arkadaşlarımdan ateş hısızı'nın yazısını o başlığa taşımalarını istesem olur mu? |
||
|
||
| Ya hu Sayın Recep Tayyip Erdoğan bu kelimeyi -yanılmıyorsam- 7 yıl önce söylemiş, şimdi niye ısıtılıp yeniden önümüze atılıyor. Bir de asıl orada tepki verilmesi gereken şey; şehitler için kullandığı "kelle" kelimesi olmalı. (Gerçi ben iki tarafın ölenlerinin de şehit olduğunu düşünmüyorum ya neyse, bu da ayrı bir tartışme konusu, ayy şimdi milliyetçi arkadaşlar çok kızacak ama laf ağızdan çıktı bir kere. Bunu ayrıca tartışabiliriz) Haa bir de son olarak; ben "sayın" kelimesini genellikle hakaret kasdıyla kullanırım belki "Sayın" Tayyip'de belki aynı kasıtla kullanmıştır.
|
||
|
||
ben kimseye sayın demem o ne öle be.. küfür gibin
|
||
|
||
| davada takipsizlik kararı verildi sanırım. | ||
|
||
| ben sayına sayın demem emel sayın olmadıkça:) ben sayını kullanırım.bazen sevdiğimden saydıgımdan, bazende sayılamayan gözle görülmeyen kişilere kullanırım. konuyla alakasız yani konunun başıyla ama madem konu buraya geldi bende yorum yapmazssam olmaz.sayın ben
|
||
|
||
| Erdoğan'ın Kürt meselesine yaklaşımı da sorunlu HOŞENK OSE Son zamanlarda Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a karşı şu iki sebepten ötürü sesler yükselmeye başladı: İlki, bu adamın İslami geçmişi. Klasik güç odaklarındaki aşırı 'milliyetçiler' bunu laiklik için tehlike olarak görüyor. İkincisiyse, Erdoğan'ın Türkiye içindeki ve dışındaki Kürt dosyası konusunda ortaya koyduğu esneklik. Klasik güçler bu esnekliği de ulusalcı 'sürüden çıkış' ve devletin güvenliğine dokunuş olarak görüyor. Önceki ve şimdiki Türk siyasetçilere kıyasla Erdoğan'ın Türkiye'deki Kürt dosyasına ilişkin tutumu, Kürt sorununun özüne yönelik esneklik içeriyordu. Bu anlayış nedeniyle, Diyarbakır'da "Türkiye'deki Kürt sorunu demokratik bir sorundur, benim sorunumdur ve barışçıl yollarla çözeceğim" açıklamasını yapmıştı. Açıklama Kürt çevrelerde büyük rahatlık yaratmış, aşırılık yanlısı Türk çevrelerdeyse sıkıntıya yol açmış ve reddedilmişti. Sonrasındaysa Erdoğan'dan, Kürt bölgesini işgal etmek yerine, PKK sorununa çözüm bulmak amacıyla Irak Kürdistanı'ndaki Kürt liderlerle diyalog çağrısı geldi. Askeri kurum buna başlangıçta karşı çıktı, fakat Amerikalıların da Türklere Irak Kürtleriyle diyalog başlatmaları çağrısı yapması sonrası istemeyerek kabul etti. ABD'nin çağrısı Erdoğan'a destek sağladı. Türkiye'deki birçok milliyetçi çevre de, Erdoğan'a 'sapkın' gözüyle bakmaya ve özellikle de cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olma niyetini tekrarlaması sonrası onu devirmek için fırsat kollamaya başladı. Doğrusu Erdoğan cumhurbaşkanı seçilirse, halihazırdaki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer liderliğindeki MGK'nın şimdiye dek engellediği birçok yasanın geçmesi açısından büyük güç kazanacak. Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı çabasını işlemez kılmak için Ankara Başsavcılığı, Türk Ceza Kanunu'nun 'Suçu ve suçluyu övmek' başlıklı 215. maddesini esas alarak Erdoğan hakkında 26 Mart'ta soruşturma başlattı. Erdoğan 14 Ocak 2000'de Avusturya SBS radyosunda Öcalan'dan söz ederken 'sayın' ifadesini kullanmış. Erdoğan'a bu suçlamayla soruşturma açılması 'Neden şimdi ve üstelik yedi yıl sonra?' sorusunu akla getiriyor. Şu kesin ki, Erdoğan Türkiye'deki 'klasik' güçlerin hedefinde. Bu mahkeme de onun geçmişini ortaya dökme girişimi, 'aşırı' ulusalcı kamuoyunu Erdoğan'a karşı kışkırtmayı hedefleyen bir ön adım ve selefi Erbakan'ın yaptığı gibi Kürtlerle barışçıl çözüm yönüne daha fazla kaymaması için sert bir uyarı olarak görülebilir. Erbakan da Lübnan İslami hareketi kanalıyla Öcalan'la diyalog kapısı açmaya çalışmıştı. Böyle giderse ağır bir fatura ödenecek Dahası, bu dava Erdoğan'a karşı 'beyaz bir darbe' olduğuna işaret ediyor. Oysa Erdoğan generalleri kızdırmamak için birçok konuda ödün verdi ve Kürt sorununa barışçıl çözüm bulmaya yönelik birçok vaadinden vazgeçti. Fakat Türkiye'de asker, Erdoğan'ın veya parti yönetiminden bir başkasının cumhurbaşkanlığına ve dolayısıyla da MGK başkanlığına gelmesinden endişeli. Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın son Washington ziyaretinde ifade ettiği gibi bu günler, 'modern Türkiye tarihinin en hassas ve tehlikeli' dönemidir. Türkiye'nin bugün içinde bulunduğu krizin boyutu, Osmanlı'nın 'hilafet devleti' mirasıyla 20. yüzyılın başlarında yaşanan çekişmeyi andırıyor. Türkiye ya geleceğini boğacak Atatürk gömleğini çıkaracak ya da krizin rehini olarak kalacak ve Atatürkçülüğü korumanın ağır faturasını ödeyecek. (Londra'da Arapça yayınlanan Hayat gazetesi, Suriyeli Kürt yazar, 18 Nisan 2007) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219143 |
||
|
||
| Hep aynı oyunlar, aba altından gösterilen sopalar... | ||