SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Makaleler

Konu: Din, Otorite, İtaat.

Sayfa: [ 1 ]

24.03.2007 11:13:46
DİN, OTORİTE, İTAAT
 
Din ve vicdan özgürlüğü:

Din ve vicdan özgürlüğü üzerine biraz düşünecek olursak din'in ve vicdan özgürlüğünün ne olduğunu tanımlayarak işe başlamak tanrı kavramının içeriğinin herhangi bir dinde nasıl doldurulduğundan daha doğru ve önceliklidir diye düşünüyorum.
Şöyle başlayalım; "kurumsal olmayan bir din kurumsallaşmamış din adamı olabilir mi?" Din tamamen kurumsallaşmış toplumsal hayat demek olan "toplum" içinde kurumsallaşmış inançlar ve ritüller bileşkesi olup toplumu vareden toplum içindeki hiyerarşiyi koruyup gözeten yada yeniden üreten kurumsal bir yapıdır. Din hakikatı kendi kelamına uygun olarak açıklayarak bir anlamda felsefeye rakiptir. Avrupada orta çağ boyunca filozofların engizisyon kılıcından çok çekmiş olmaları yada doğuda çeşitli dönemlerde islam sufilerinin bir tür engizisyon denebilecek şeriat hakimleri (kadılar) yüzünden uğramadıkları zulmün kalmaması neredeyse vakayı adiyeden idi.

Vicdan özgürlüğü ; insanın kendi algısı içinde doğru olduğuna inandığı şeyleri söyleyemekten önce düşünebilmesi, bunu düşünmekten düşüncesini kendi sonuçlarına vardırmakta bir beis görmemesi, bir düşüncesini ve eylemini kendi iç aklıyla onaylamaması yada bundan rahatsızlık duyması durumunda bunu kendi iç sesi ile kendisine söyleyebilmesi halidir.

Din'i din yapan en büyük etmen söyleminin buyurgan olması günah-sevap ikilemi içerisinde toplumsal hayatı düzenlemeye çalışması bunun sürekliliği için günlük hayatta kurumsallaşarak bir ruhban sınıfı aracılığıyla dinin hükümlerinin toplum tarafından çiğnenmesini engellemeye çalışmasıdır. Bir inancın din olabilmesi için toplumsal yaşamı düzenleme iddaası taşıması ve vicdan özgürlüğü yerine kutsalın kelamını (tanrının buyruklarını) koyarak kişiyi kendi aklına ve vicdanına yabancılaştırmasıdır. Özellikle tek tanrılı dinlerde insan günaha eğilimli ve tanrının buyrukları olmadan hata yapmaya çok açık olup yeterince olgunlaşamamış bir canlı türüdür. Onun olgunlaşması erginleşmesi için tanrının kutsal buyruklarına itaat etmesi gerekmektedir. İşte tam da burada yani tanrının buyurgan siuleti ile birlikte itaat kavramı ortaya çıkar. Ergin olmayan insan türü erginleşme ve olgunlaşma (tanrı zaten ergindir) için ki bu tanrıya yaklaşma anlamına da gelir, tanrının kutsal kelamına kulak asmalı onun buyruklarına itaat etmelidir. Hristiyanlıkta isa'nın felsefesi günahkar ve husursuz insanın inanca tam bir teslimiyet ile günahtan kurtulabileceği ve huzuru bulabileceği anlayışına dayanırken islamiyetin kendisi müslüman (teslim olan) ların allaha teslim olması ve onun kulluğunu kabul etmeleri üzerine bina edilmiştir. Yani islam inancı daha baştan tanrı (efendi) karşısında kulluk (kölelik) diyalektiğinin önkabulu üzerine inşa edilmiştir. Uygarlık dışı yabanıl hayatta bile inançlar ortak ritüellerle toplumsal yaşamın ortak paydası haline gelmeye başlarsa ve topluluk üyelerinin bu ritüellere katılması bir giderek zorunluluk haline gelirse burada kurumsallaşma artık başlıyor giderek kalkerleşen bir toplum formatı topluluğun diğer üyelerine dayatılıyor demektir. Oysa inanç toplulukta ortak arzu ve çoşku ile bir neşeye büründürüldüğü ve topluluk üyelerinin buna katılması bir zorunluluk teşkil etmediği sürece ortada kurumsallaşmadan ve bir dinden söz edilmez.

Din ve İdeoloji:

Din de tıpkı devlet gibi kendini varettikten sonra yitip gitme refleksine bağlı olarak kendini tehdit eden yada etmemişse bile tehdit edebilecek her türlü etkene karşı savunma yada saldırı durumunda olan kendisini vareden din adamlarının üstünde ve onlara yabancı olup hakikatı kendi tekeline alma çabasında olan bir kurum bir aygıttır. Dinsel ideoloji, teoloji (din felsefesi) tarafından din kurumunun varlığı ve ebediliği saiki ile kutsal emir formatında yeniden üretilerek insanlara bu emirlere itaat etmeleri önerilir. Devletçi ideolojiler ise devletin varlığını, bölünmezliği ve ebediyetini belirterek bunu her alanda yeniden üretirler. Burada da amaç yurttaşlara yada tebaaya devlete ve onun emirleri olan kanunlarına bağlı kalınmasını (itaatı) önermektir.

İnanç, vicdan, düşünce metodolojisi, özgür ve doğrudan eylem anarşiye içkin kavramlar iken din, ahlak, ideoloji ve devlet anarşiye yabancı kabul edilemez reddedilesi olgulardır.

Din'de tasavvuf ve heterodoksi;

Buraya kadar söylediklerimde din konusunda kurumlaşmanın asıl temeli oluşturduğu çok açık. Bu bağlamda örnek olarak ele alacağımız bir Zen düşüncesini bir dinden çok bir hakikat felsefesi ve insanın kendisi olması kendi yolunu aramasına dair bir olumlu yöntem olarak değerlendirmekte yarar var. Genel olarak islamda tasavvuf din içinde bir yönelim olarak değerlendirilmekle birlikte bana göre islamda olsun hristiyanlıkta olsun tasavvuf yine bir hakikat yolu, inananların hakikat felsefesi olarak dinin kurumlaşmış kalıplarından çıkmanın (böylece merkezci anlayışa göre; dinden de çıkmanın, ortodoks islamın yada hristiyanlığın tabiriyle bir sapkınlık olduğu) kendi yolunu kendi hakikatini bulmanın bir yöntemidir. Kaldı ki, din felsefeye yaklaştığı oranda kendi içinde sarsılır din olmaktan uzaklaşır. Bu durum ise bireyin kendi hakikatini bulmasının yolunun önünün açılması demektir. Zen felsefesinin özü kişinin kendi yolunu arayarak olgunlaşması erginleşmesidir. Böyle bir duruşa zaten özgürlükçü bir felsefe açısından itiraz edilemez. İslam ve hristiyanlık gibi tek tanrılı dinler zen düşüncesine göre merkezdeki buyurgan tanrı figürü yüzünden tasavvufi açılımlara daha az müsaittirler. Ancak bu bile tasavvufun ve heterodoksinin gerek islamda gerekse hristiyanlıkta kendisine etki alanları bulmasını hiçbir zaman engelleyememiştir ama ne pahasına..? Diye sormak da gerekir. Tarihte merkezi ruhani otoritelere karşı çıkarak din ile felsefeyi birleştirmeye çalışan sufilerin sık sık büyük saldırı ve katliamlara uğraması pahasına... Din de tıpkı ahlak gibi toplumu düzenleme hale yola sokma iddaasını otoriter bir söylemi benimsemeden yapamaz. Ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/ yapmaya çalışırken din akıldışına, metafiziğe dayanarak yapmaya çalışır. Ahlakın yetersiz kaldığı noktada din, dinin yetersiz kaldığı noktada ahlak ve gelenekler devreye girer.

Tüm bunların ışığında, dini özgürleştirmeye çalışmak yerine dini olamayan bir inanç felsefesi ortaya koymak daha tutarlı bir çabadır diye düşünüyorum.

Son olarak, ideoloji ile teolojinin ilişkisini doğru anlayabilmek için ideoloji ile teoloji (din felsefesi) arasında kesişme noktalarını doğru tesbit etmek gerekir. Kesişme dinin felsefeyi ideoloji olmaya zorlamasından kalıplaşmış çözümlerle hayatı dine göre düzenleme çabasından kaynaklanır. Kavramsal olarak ideoloji ile teoloji birbirinden farklı olmakla birlikte skolastik felsefe de düşüncenin ideolojiye yaklaştığı kadar teolojide de dinin otoriter etkileriyle teoloji ideolojiye yaklaşır.


23.03.2007 ateş hırsızı

torq 24.03.2007 12:34:08
Ateş hırsızı eline sağlık çok güzel bir yazı yazarak forumun uzun zamandır hasret kaldığı felsefi açılımlara imzanı atmışsın. Ben de senin yazılarına bir katkıda bulunmak adına bir kaç tümce eklemek, düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Din sosyolojik açıdan insan yaşamında çok önemli bir yere sahiptir ve asıl çıkış noktası mitler, onların geleneksel hale gelmiş korkularıdır. Bu korkuların insan psikolojisindeki etkilerini farkeden birtakım adamlar, korkuların kullanılması halinde insanları düzene sokabileceklerini anladıklarından itibaren bir kurallar dizgesi oluşturmaya karar vermişlerdir. O zamana kadar kişilerin gücü istediği gibi kullanarak başkalarına zarar vermesi, düzeni sağlamaya çalışanlar açısından sıkıntı yaratıyor, bir devleti oluşturan organların kurallarını belirlemekte, uymayanları cezalandırmakta zorlanıyorlardı. Din bu kuralları belirleme, kurallara uymayanlara bir korku yaratarak engelleme amacıyla ortaya çıktı. Ancak kuralları koyanlar tartışılması olanaksız bir gücün bu kuralları koyduğunu söyleyebilmek için bir elçi bulmak, bu elçiye yapılması gerekenleri söyletmek zorundaydılar, böylece peygamber denen insanları öne çıkardılar.

Devletleşme sürecinde çok tanrılı dinlerle yönetilen imparatorluklarda tek tanrılı dinlere geçişi gözlemlediğinizde, vicdan, insancıllık kavramlarının eksikliğini görebilirsiniz. Örneğin Roma İmparatorluğu kurallar bütünü açısından mükkemmel denebilecek bir düzen sağlamıştı, ancak toplumun büyük bölümünü egemenlik altına alabilmek için oluşturduğu zorbalığa ve köleliğe dayalı zülüm sistemini daha fazla sürdüremedi. Karşısına insancıllık ve kötülüğe karşı merhamet düşüncesini yaymaya çalışan, bütün ezilenlerin umudu olabilecek biri çıktı. Bu "mehdi" ile kendilerini kurtaracak kişiyi bulduklarına inananları arkasından sürükleyen İsa, adalet duygusunun eksikliğini duyan kitleleri harekete geçirdi ve kendisinden sonra gelenler, başkaldırı için onun açtığı yoldan gittiler. Sonunda Roma İmparatorluğu, daha sonra arkasından doğu roma da dinin egemenliği altına girdi. Bu durumun analizini yaptığınızda, gücü elinde bulunduranların, düzeni sağlamak için toplumun isteklerine karşı koyamamaları gerçeğini bulursunuz.

Öte yandan çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişi sosyolojik açıdan bir gelişme olarak nitelemek de yanlış olmaz. Evreni yaratan birden çok gücün tek elde toplanması, totemler ve heykellerin somut olarak bir tanrı kavramını karşılayamaması, insanların tanrıyı daha soyut hale getirerek "inandırıcı" kılmasını sağlamıştır. Ancak dinlerin "sapkın" olmayan bir tek dizgeye dönüşmesi de çok sıkıntılı ve sancılı bir süreci oluşturur. Örneğin İsa'nın ölümünden sonra onun söylediklerini yazdığını ileri süren incil yazıcılarının en mantıklı ve birbirine yakın olanlarını "doğru" kabul ederek ötekileri yoksaymak dini tek otorite haline getirmenin önemli bir aşaması olmuştur. Nitekim Aryus İncilinin yazarı, İsanın Allahın oğlu olmadığını bir insan olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemesi nedeniyle sapkın sayılmış ve sürülmüştür. Daha sonra aynı son, Bogomiller ve Katarların da başına gelmiş, topluca yok edilmişlerdir.

Dini özgürleştirmeye çalışmanın bir kavram olarak olanaklı olduğunu düşünmüyorum. Din özgür olmamayı seçmek, itaat etmek, bu durumu kabullenerek mutlu olmaya çalışmaktır. Özgürlük ancak size verilmiş olan alanının içinde kalmayı kabul etmeniz halinde bir anlam ifade eder. Doğal olarak bu çemberin dışına çıkmaya çalışan kişi dinsizliğe doğru yürümeye, kendi kişiliğini bulmaya, toplumun dogmatik yapısından uzaklaşmaya başlayacak, bir anlamda topluma ve kendisine yabancılaşacaktır. Bu uzun ve yorucu yoldan geçen bizler, başkalarının da o yoldan geçme cesaretini bulup bilgi ile donanarak, kendi yollarını bulmalarını beklemek zorundayız

24.03.2007 13:08:44
torq katkıların için teşekkür ederim. Aslında bu yazı başlangıçta makale olarak düşünülmüş bir şey değildi tasavvufu bir özgürleşme yolu, islamı da özde tasavvufa ve özgürleşmeye uygun bir iklim olarak gören bir arkadaşım ile tartışmak amacıyla kaleme aldığım bölük pörçük 3 kısa yazıyı gözden geçirerek, birleştirerek, ilaveler yaparak bir makale haline getirdim. Ancak yazıyı sonradan okuyunca çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçiş  olsun, dinin mitler ile büyü ile bağlantıları gibi, mezopotamya kaynaklı tek tanrılı dinlerin uygarlık, tahakküm ve devlet ile ilişkileri gibi bir çok konuyu atlamış olduğumu ilk okuma sonunda gördüm. Ancak sonuçta konu ucsuz bucaksız ve konuşulması tartışılması gereken o kadar çok şey var ki beklemenin bu bakımdan bir anlamı yok. Ben bir yerden başladım. Umarım başka arkadaşların da katılması ile eksik olan diğer konulara da giriş yaparız.

sağlıcakla,

 sifir (1) 0 (9)

data_grrr 25.03.2007 21:28:20
Alıntı
"İnanç, vicdan, düşünce metodolojisi, özgür ve doğrudan eylem anarşiye içkin kavramlar iken din, ahlak, ideoloji ve devlet anarşiye yabancı kabul edilemez reddedilesi olgulardır."
...
"Ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/"
ahlak vicdana 'sığınıyorsa' ve aynı zamanda anarşizme yabancı ise ve vicdan anarşizmde içkinse burada biraz çelişki gibi görünen bşi ortaya çıkmıyo mu..
bi de ahlakçı yazılarını hatırlarım ateşhırsızı senin, noldu yaw Smiley
....
bazı felsefelerin din gibi görülmeyerek benimsenmesini olumlu görmüş yazı bi de.. herhalde doğu felsefeleri buna giriyor..
ama kafamı karıştıran şeyler var.. mesela onlarda ritüel yapıyor meditasyon gibi ve bunu bizim yanlış şekilde 'tapınak' adını verdiğimiz yerlerde beraber de yapıyorlar.. tapınmamaları/tanrılarının olmaması belki din gibi algılanmayabilir ama oraların devletleri, özellikle çin, en özgürlükçü felsefeyi bile devlet dini haline getirip bunların yapısını bozmuş.. yani sorunun tam tersi olmuş, din özgürleştirilebilir mi değil özgürlükçü felsefe kurumsal/örgütlü din haline gelebilir mi? bunun cevabı olumlu görünüyor..bu da devletin herşeyi yapabileceğinin göstergesi..

bu açıdan en özgürlükçü din/felsefe ile en katı din arasında bence dinin/felsefenin istismar edilebilmesi açısından bir fark yok.. ben sorunun kaynağını esas olarak devletin kendisi olduğu konusunda eminim..

bir de din tarifi çok zor, bir çeşit hümanizm de seküler hümanizmden kopup dini hale gelmiş(özellikle batıda yaygınlaşıyor bu)(gerçi nietzsche seküler hümanizmi bile din olarak görüyordu, klasik hümanizme saldırırken), sonra diskordiyanizm gibi neredeyse şaka gibi bir din var(herkesin herkesi aforoz edebildiği de-organize bi din Smiley ).. ama takipçileri olduğu söyleniyor hala..
yani nasıl tarif edersen et bir şekilde bazı dinler tarifin dışında kalabilir eğer sıkı olursa, çok genel bir tarif yaparsanda bir anlamı olmaz..zor yani..

torq'un son paragrafdaki ifadelerini de çok katı bulduğumu belirtmeliyim.. (ama bunu kendi din kavramını referans alarak yaptığına göre katı da olmayabilir) mesela bahsettiğim özgürlükçü felsefelerin organize din haline geldiği zamanlarda (ör: çinde taoizm) bu felsefenin bilinmeyenden korkmak yerine bilinmeyene sarılma özelliği , ritüel olarak da doğrudan gözlemi kullanıyor olması -devletin getirdiği olumsuz özelliklere rağmen-o dönemde çin'in teknolojik olarak atılım yapmasına denk geliyor, bu bana göre anlamlı bir veridir.. sonuç olarak bu tip bir felsefenin örgütlü olması onu din yapıyorsa felsefenin yönünü belirleyen de yine örgüttür.. örgütlenme karşıtları için tabi ki anlamsız dediklerim ama örgütlenmenin hiyerarşi dışında çalışabileceğini düşünenler için sorunun kökeninin yine örgütün yapısı olduğunu düşünüyorum..


torq 25.03.2007 22:58:25
Sevgili data, eleştirilerin çok iyi ve analizlerin de güzel, ben de sana bir kaç tümceyle yanıt vermeye çalışayım.

Dinin iki farklı şekilde algılandığını saptayarak konuyu açmak gerekir. Birincisi uzak doğuda ortaya çıkan Tao, Konfiçyüs ve Buda gibi bireysel gelişimi öne çıkaran, tek tanrılı dinlerden önce varolan bir bakış açısı. Buradan yola çıkarsak, tek tanrılı dinlerin oluşumuna gelinceye dek, bireysel olan inanç, daha sonra toplumsallaşmaya başlıyor ve tüm toplumun gereksinimlerine göre şekilleniyor. Örneğin, Siddartha yaşadığı sürece tanrı olmaktan söz etmediği halde, ölümün izleyen 100 yıl içinde heykelleri yapılıp adına Buda denilerek tapınılmaya başlanmıştır. Bu durum toplumun inanmaya gereksinimiyle açıklanabilir.

Ancak aradan 1000 yıl geçtiğinde toplumsallığın doğal olarak karşılandığı ve dinlerin bu anlamda düzen ve kurallar bütün olarak devlet mekanizmasının kurulmasına yardımcı olduğunu görüyoruz. Bu anlamıyla din hem bireyin korkularına yanıt veriyor hem de toplumun kurallara uymayanlara öteki dünya aracılığıyla korkutarak yanlış yapmasını engelliyor. Başka bir deyişle bireysel ve toplumsal işlevini ortak olarak yerine getiriyor.

Günümüze gelindiğinde, ahlak ve din kavramlarının tanrısal olmasından kaynaklanan sorunlar batıdaki ortaçağ karanlığından sonra bir ders olarak seküler düşünceyi doğurduğundan, din toplumsaldan bireysele dönme zorunda kalmıştır. Ancak hıristiyanlar için geçerli olan bu kavram, müslümanlar için henüz o safhaya gelemediğinden, bireylerin kendisini müslüman olarak nitelediği yerlerdeki devlet biçimleri, devletin bir dini olma zorunluluğunu da birlikte getirmektedir.

Devlet konusundaki yorumlarına çok fazla katılmıyorum, devleti bağımsız ve kendisine özgü bir varlık gibi değerlendirimişsin. Oysa devlet bireylerin oluşturduğu bir organizasyon olarak yapısı ve ideolojisi yöneticilerin düşünceleri değiştiğinde değişebiliyor, zamana, zemine ve coğrafyaya göre farlılık gösteriyor. Devlet her şeyin sorumlusu olamaz çünkü asıl sorumululuk düzeni oluşturmaya çalışan ve onları yönlendiren bireylerdir.

data_grrr 25.03.2007 23:41:05
toplumsallaşma ile birlikte genelin gereksinimlerine göre şekillenmeye başlaması doğru bir tespit gerçekten..
zaten bunu 'klasik' doğu felsefesi ile ilgilenenler de kabul ediyor, başımıza gelen en kötü şey bunun devlet dini haline gelmesiydi ve anormal biçimde mesela taoizmin yaygınlaşmasıydı diyorlar.
neden çünki zorlama, doğal olmayan ve öz denetimi olmayan bir genişleme oluyor o dönem, bunun sonucuda radikal sapmalar, birbirinden farklı okullar, özüyle alakası olmadığı belli olan efsanelere, ölümsüzlere inanışlar vs oluyor..
benim vurgulamak istediğim sadece bu yapı bozulmasına yol açan anormal gelişmenin bir üst gücün kontrolünde, ona uygun olarak gerçekleştiğiydi. yani insanın, toplumun buna ihtiyacı vardı tam olarak ne demek anlayamıyorum. insanın sadece herşeyi anlayamayacağı için ve herşeyi de bir kenara atamayacağı için bir şeye inanmaya ihtiyacı olduğunu anlayabiliyorum - ama toplumun kendi ihtiyacına göre dini şekillendirmesi doğru ise bunda kavramın kendisinin veya onun öncesinde oluşan felsefenin, problemin(yani suçlu dinin) birincil nedeni olduğuna emin değilim, anlamadığım da bu zaten.. yani farklı güçlerin çarpıştığı bir yerde arkada görünmeyen bir ideoloji kendi kazanımları için bu şekilde inancı istismar ederek insanların bilinçleriyle oynuyorsa, ya insanın doğasında böyle bir hata var sonucuna varıyorum ya da senin de dediğin gibi devleti üzerine hataları yükleyerek yalıtmak zorunda kalıyorum..

yani sorun ne, sorun şu bu o mu yoksa tek bi sorun mu var, ve onu çözmeliyizmi.. ve nasıl: sonuçlardan nedene doğru mu.. nedenlerden sonuçları temizlemeye doğru mu.. geniş bir alan üzerinde yazdım ama sorunu da bağlantıları olmadan düşünemiyorum..

torq 26.03.2007 00:24:58
Data aslında sorunu çözmek çok zor değil ve her zaman olduğu gibi doğrulara ulaşabilmek için nedenlerden yola çıkılarak sonuçları değerlendirmek gerekiyor.

Asıl konuşulması gereken dinlerin ve ideolojilerin gücün egemenliğine nasıl girdiği ve kontrol edilebilirliğin nasıl sağlandığıdır. Bir gücü eline geçirmek isteyenler, kullanabilecekleri tüm yöntem ve araçları tasarlayıp toplumu yönlendirmeyi amaç edinirler. O insanlar için amaca giden yolda her yöntem kullanılabilir ve burada en kolay kullanılan kavram da korkuların körüklediği din oluyor. Dinin kendisi bizzat bir olumsuzluk içermediği halde, içinde barındırdığı kavramlar kullanılmaya uygun olduğundan, gücü elinde bulundurmak isteyenlerin kurbanı oluyor. Sonuçta ayının bir kovanı keşfetmesi gibi saldırıp balı alıyor ve tüm arıların balın bulunduğu yere üşüşmesini bekliyorlar. Böylece istedikleri sonucu alabilmek için toplumu yönlendirme olanağını elde etmiş oluyorlar.

İnsanların bunu farketmeleri için seküler düşünme yeteneğini bulmaları ve dinin bireyselleşmesini sağlamaları gerekti. O zaman devleti yönetenler din dışı gücü kullanmak zorunda kaldılar ve bu durumda da siyasetin yalanlarla yönlendirilmesinden başka çare kalmadı. Örneğin bir yere saldırmak için önce bir senaryo yazılarak saldırılacak yerden bir saldırı gelmiş izlenimi uyandırılıyor, daha sonra da tüm insanların buna inanmasını sağlayarak saldırı gerçekleştiriliyor. En belirgin örneği de 11 Eylül nedeniyle tüm dünyadaki müslüman güçlere karşı oluşturulan nefret dalgası.

Ancak dinin kullanılmasının kolaylığı ve güzelliğini unutmayan güç sahipleri, biraz şekil değiştirerek inançları kullanmayı sürdürüyorlar. Örneğin katolik ve protestanlığın kurallarını kabul etmeyenlere evangelizimi, moon tarikatını, sientolology gibi uydurma inançları sunup kabul edenleri yönlendirmeye devam ediyorlar. Seküler düşünce ve bireysel gelişimin üst düzeyde olduğu Avrupa kıtasında bunu yapmaları kolay olmuyor ve dikkat edilirse ateizmin en yaygın olduğu bölge de burası.

data_grrr 26.03.2007 02:43:48
teşekkür ederim torq, beklediğim cevapları aldım.
senaryo yazımıyla dini paralellemen de iyiydi ayrıca.
buradan bana göre dinin kapsamını ya da kavramının tarif ettiği şeyi koruyabilmek için
zaten o şekilde bir düşünce yeteneğinin (seküler diyemedim dini dıştaladığı için- ne diyeceğimi de bilmiyorum) en azından bulunması gerektiği sonucu çıkıyor. bunu da sağlayabilmek için öncelikle din üzerindeki otoritelerin bu özelliklerini (zorla veya değil) kaldırmak gerekiyor. sadece laiklik anlamında değil: dini eğitim 'özgürlüğünden' tut, neyin sevap neyin günah olduğunu vaaz eden din adamlarına kadar (yani din basit olduğuna göre bu basitliği karmaşıklaştıran, sosyal meselelerin çözümüne alet eden herkese).  çünki din adına çok güzel, topluma olumlu şeyler kazandırmış şeyler yapılsa bile sonuç olarak bu dinin olduğundan farklı olarak algılanmasına, anormal bir görüntü teşkil etmesine neden oluyor, "işte sahiden din bizi kurtarıyor." ya da "herkes için herşeyin çözümü bu." gibi. bu bir illüzyondan başka bir şey değil ve sonuç olarak bu eninde sonunda bir örgütün sahip olmaması gereken bir güce erişmesine yol açıyor ve bu güç de bozulmayı getiriyor. (insanın buna yatkın olduğunu varsayarsak)

dediklerim sanırım 'o zaman dinden geriye bir şey kalmıyor' anlamına gelmez. bu komünist ülkelerin dini yasaklamış olması gibi bir şey değil, ama dini rayına oturtmaya benzetilebilir. kaldı ki avrupanın komünist olmayan ülkelerinde ateistlerin sayısının artmış olması buna karşın eski komünist ülkelerde hristiyan sayısının artışta olması(çinde bile) bize yöntemsel bir ışık tutabilir.
bir şekilde din rayına otururken, dereceli olarak da kendi içinde çeliştiği belirlenen efsanelerinin yavaş yavaş budanacağını düşünüyorum. herkesin bilgiyi ve pratiğini nasıl 'özgürce' paylaşıp, uygulayabileceğini kavraması gerekiyor. en zor aşamada bu sanırım. doğası gereği çünki bu sadece seküler bir eğitim sistemiyle garanti edilebilecek bir şey değil. çünki eğitim sisteminin kendisi bu 'özgürlük' anlayışıyla çelişiyor, en azından benim için. yani ideolojik boyutta da bir sonuca varmak gerekli nihayetinde. o nedenle kolay değil. amaç sadece dini iktidarından etmekse tamam, ama konu din, otorite ve itaat.

26.03.2007 10:44:22
Alıntı sahibi:
Alıntı
"İnanç, vicdan, düşünce metodolojisi, özgür ve doğrudan eylem anarşiye içkin kavramlar iken din, ahlak, ideoloji ve devlet anarşiye yabancı kabul edilemez reddedilesi olgulardır."
...
"Ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/"
ahlak vicdana 'sığınıyorsa' ve aynı zamanda anarşizme yabancı ise ve vicdan anarşizmde içkinse burada biraz çelişki gibi görünen bişi ortaya çıkmıyo mu..
bi de ahlakçı yazılarını hatırlarım ateşhırsızı senin, noldu yaw
....
bazı felsefelerin din gibi görülmeyerek benimsenmesini olumlu görmüş yazı bi de.. herhalde doğu felsefeleri buna giriyor..
ama kafamı karıştıran şeyler var.. mesela onlarda ritüel yapıyor meditasyon gibi ve bunu bizim yanlış şekilde 'tapınak' adını verdiğimiz yerlerde beraber de yapıyorlar.. tapınmamaları/tanrılarının olmaması belki din gibi algılanmayabilir ama oraların devletleri, özellikle çin, en özgürlükçü felsefeyi bile devlet dini haline getirip bunların yapısını bozmuş.. yani sorunun tam tersi olmuş, din özgürleştirilebilir mi değil özgürlükçü felsefe kurumsal/örgütlü din haline gelebilir mi? bunun cevabı olumlu görünüyor..bu da devletin herşeyi yapabileceğinin göstergesi..

bu açıdan en özgürlükçü din/felsefe ile en katı din arasında bence dinin/felsefenin istismar edilebilmesi açısından bir fark yok.. ben sorunun kaynağını esas olarak devletin kendisi olduğu konusunda eminim..

bir de din tarifi çok zor, bir çeşit hümanizm de seküler hümanizmden kopup dini hale gelmiş(özellikle batıda yaygınlaşıyor bu)(gerçi nietzsche seküler hümanizmi bile din olarak görüyordu, klasik hümanizme saldırırken), sonra diskordiyanizm gibi neredeyse şaka gibi bir din var(herkesin herkesi aforoz edebildiği de-organize bi din  ).. ama takipçileri olduğu söyleniyor hala..
yani nasıl tarif edersen et bir şekilde bazı dinler tarifin dışında kalabilir eğer sıkı olursa, çok genel bir tarif yaparsanda bir anlamı olmaz..zor yani..

torq'un son paragrafdaki ifadelerini de çok katı bulduğumu belirtmeliyim.. (ama bunu kendi din kavramını referans alarak yaptığına göre katı da olmayabilir) mesela bahsettiğim özgürlükçü felsefelerin organize din haline geldiği zamanlarda (ör: çinde taoizm) bu felsefenin bilinmeyenden korkmak yerine bilinmeyene sarılma özelliği , ritüel olarak da doğrudan gözlemi kullanıyor olması -devletin getirdiği olumsuz özelliklere rağmen-o dönemde çin'in teknolojik olarak atılım yapmasına denk geliyor, bu bana göre anlamlı bir veridir.. sonuç olarak bu tip bir felsefenin örgütlü olması onu din yapıyorsa felsefenin yönünü belirleyen de yine örgüttür.. örgütlenme karşıtları için tabi ki anlamsız dediklerim ama örgütlenmenin hiyerarşi dışında çalışabileceğini düşünenler için sorunun kökeninin yine örgütün yapısı olduğunu düşünüyorum..

data_roze öncelikle dikkatli okuman için teşekkür ederim aslında yazıyı yazarken bu noktada soru gelebileceğini düşünmedim dersem yalan olur, ancak dediğin noktada bir çelişki yok. Şöyleki; Ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/ yapmaya çalışırken dediğim ahlak'ın kavramsal olarak akla ve vicdana hitap etmesini/etmeye çalışmasını aklı, vicdanı ve geleneği araçsallaştırmasını kasdetmiştim. Sonuçta ne akıl ne de gelenek tek başına olumlu bir anlam ifade eder. Bunların arasına kendi başına olumlu bir anlam ifade eden vicdanı koymamın nedeni dinin kendi meşruiyetini  oluştururken insanların aklına, geleneksel alışkanlıklarına ve illaki vicdanlarına seslenme gereğini duyması diğer ikisi gibi (hatta en çok) vicdanı da araçsallaştırmasıdır. Bütün dinler gündelik hayatı düzenleme amacıyla ürettikleri ideolojik argümanlara öncelikle insanların vicdanında reddedilmesi mümkün olmayan, adalet, iyilik, dürüstlük, yardımlaşma, paylaşma vs. konuları alarak sözlerini söylemeye başlarlar. "Sığınarak yaparken/yapmaya çalışırken" sözcüklerini salt bu vurguyu yapabilmek amacıyla seçmiştim. Belki yeterince açık olmamış olabilir...

Ahlak karşıtlığım doğrudur ancak ben forumdaki eski yazılarımda da ahlakçı olmadım. Daha önceki yazılarımda belki "etik  bulmadığım" şeylere vurgu yaparken böyle bir izlenim çıkmış olabilir. Ancak etik (ahlak felsefesi) ile ahlak birbirinden çok farklı iki şey. Ben ahlakın da, devlet, mülkiyet, tahakküm, din, ideoloji gibi karşısındayım. "ahlak bu işi akla vicdana ve geleneğe sığınarak yaparken/ yapmaya çalışırken" derken ile ahlakı etik ile aynı anlamda kullanmadığımı etiği ahlak üzerine düşünmenin yöntemi olarak gördüğümü ahlakı ise toplumsal mekanizmalar içinde verili rolü üstlenmiş dahası diğer rollerin oluşumu üzerinde büyük etkisi olan tahakkümcü bir yapı olarak gördüğümü belirteyim.  "Anarşizmin özgürlük etiği" derken bunu anarşinin anti-hiyerarşik bir önyargıya dayanması gerektiğinden hareketle söylüyorum.  Özgürlük etiğini toplumu düzenleme çabası içinde olan bir ahlak öğretisi olmayıp toplumun düzenleme yönetme, yönlendirme, erksizleştirme etkinliği karşısında bireyin topluma karşı vicdanında alabileceği temel bir referans noktası bir düşünme ve hareket etme metodolojisi olarak tasarlıyorum.     

"sonuç olarak bu tip bir felsefenin örgütlü olması onu din yapıyorsa felsefenin yönünü belirleyen de yine örgüttür.. örgütlenme karşıtları için tabi ki anlamsız dediklerim ama örgütlenmenin hiyerarşi dışında çalışabileceğini düşünenler için sorunun kökeninin yine örgütün yapısı olduğunu düşünüyorum.." sözlerine de yüzde yüz katılıyorum. Bir örgütlenme kendi varlığına ideolojik bir amaç ürettiği andan itibaren kurumsallaşmaya kendi varlığını korumak için yeni ideolojiler üretmeye başlar ki bu örgütlenmeyi oluşturan bireylerin duygu ve düşüncelerinin örgüt kültünün altında kalması önemsizleşmesi örgütün üyelerine yabancılaşması demektir.

data_grrr 26.03.2007 17:41:52
ben bu anti-hiyerarşik önyargının da ahlaktan daha farklı bir şey olduğunu düşünmüyorum, sanırım o yüzden ahlakla ilgili göründün bana da Smiley sadece bu tek ilke olsa da kaynağı seküler, dini, felsefi ya da ne olursa olsun bu bir ahlaktır ve ahlak olması gereklidir... yani değiştirilmesi bana göre bilimsel ya da felsefi olarak mümkün değildir.. şimdi etikle ilgilenenler bilimsel olarak ispat etse (varsay ki öyle) bu tip bir etiğin yanlış olduğunu anarşi hiyerarşik mi olması gerekecek yani? belki eksik bilgilerim olduğundan böyle düşünüyorum.. bu konuda okuncak bşiler varsa sölersen sevinirim.. 

In Justice 26.03.2007 17:59:27
eğerki din varsa otorite ve itaatte vardır...
eğerki otoriteyi ve itaati kaldırmak istiyorsanız ilk önce din i ortadan kaldırmanız gerekir...

26.03.2007 18:05:50
data_roze, burada fark şurada ki; anti-hiyerarşik olma önyargısı felsefi yada kuramsal bir önyargı olmayıp bütünüyle kişinin kendi içinde duyumsayıp duyumsamamasıyla ilgili olan bir şeydir. Yani hiyerarşiye karşı olma halimi ben kitaplardan okuyarak öğrenmedim bu yüzden bu konuda herhangi bir kitap da tavsiye edecek değilim. Bu ya içinizde vardır yada yoktur. Kendi adıma hiyerarşiye karşı olmamı çocukluğumdan kendimi bildiğim ilk andan başlatabilirim yalnızca bu duygunun ve anti-arşik duruşun felsefi olarak anarşizme denk düştüğünü öğrenmem çok uzun yıllar sonra olabilmiştir. Bu bakımdan böyle bir temel ilkeyi ilke olduğu için değil içimde böyle hissettiğim için kendince ilke ediniyorum. Bu ise ahlak olmaya yeter mi? Yetiyorsa öbür toplumsal hayatı belirleyen ve hepimizi kuşatmış olan ahlaklardan (islam ahlakı, geleneksel ahlak vb.) bunu nasıl ayırt edeceğiz bunun yanıtını vermek gerekir diye düşünüyorum.

data_grrr 27.03.2007 02:00:16
Retry

Etikle, ahlakı inceleyen, anlattığın ayrımlara işaret eden bir kaynak tavsiyesi istemiştim ben ya neyse.
//yazını yanlış yorumlamış olabileceğimi (biraz zorlandım anlamada) ekleyerek devam ediyorum
Yani sonuçta hiyerarşi sen var olduğunda vardı. Sen ona karşı çıktın. Bunu içindeki bir 'şey' sayesinde yaptın.
Böylece de hiyerarşinin doğru olup olmadığını sezgilerinle anlayabiliyorsun. İçindeki bilemediğin o şey sayesinde ve herkeste bu yok, dolayısıyla onların 6.hisleri de yok veya körelmiş. Bu bazısında var bazısında yok olduğuna göre ayrı bir duyu olmalı ki pozitif/doğru önyargıyı oluşturabilsin. Peki eğer bu bir duyuysa, neden diğer duyuların yalıtıldığında bir şey duyumsamaz?

Buna cevap bulamadığım için ben bu şeyin kişilerde içkin olabileceğini sanmıyorum. Cevabı da bulmuş değilim.

Bununla beraber bu aslında örgütlenme olmayan bir ortamda o kadar önemli değil. Ama aksinde bir örgütlenmenin kişisel hislere güvenerek insanlara güven verebileceğine inanmak zorunda değilim. Ama bir örgüte ihtiyaç duyabilio olabilirim. Herkesin hissine güvenip beraber olmak çok romantik olabilir ama dejenere olanlar bir şey referans alınarak tanımlanmazsa bunun zararı bana dokunabilir, ya da senin tabirinle artık hissetmeyenlerden hissedenlere. Dejenerasyon bir çeşit ahlakı gerektirmek zorunda. Ahlak olmasın diyelim, kimse de dejenere olarak tanımlanma imkanı bulmasın. O zaman şu olur, bu 'dejenere olmayanlar' etiğe yeni bir bakış açısı getirdi ve bunu da haklı sebeplere dayandırıyorlar, bu nedenle eylemlerine karşı çıkmamız kendi anlayışımızın temelini sarsacağı yanlıştır.

Bu bana anarşizmin kendi bindiği dalı kesmesi gibi geliyor.

Diğer ahlaklardan nasıl ayrı olduğu etiğin incelemesi gereken bir konu.
Senin ahlak/etik düşünceni ama etik ile incelersek hemen hemen ahlak felsefesinin bir dalı olan seküler etiğe girdiğini görebiliriz ama. Yani değer yükleyen sadece akıl, mantık ve bahsettiğin içinden gelen önyargılar var içinde(sezgi yani). Diğer bütün 'doğaüstü', dini ahlak bilgisinin kazanılmasını dıştalıyor bu etik. ve anladığım kadarıyla bu içinde var olup olmamayı değerli bulduğun için seküler etiğin bilgi edinmesinde bunun sezgisel farkındalık kısmına biraz vurgu yapıyorsun. Ben de biraz burada ayrılıyorum işte. Bana göre de ahlaki realizmin gerçekler hakkında nesnel doğrular bulunduğunu söylemesi daha doğru. Yani işkence kötüdür, kar yağıyor kadar nesnel bir gerçektir.

Sonuçta diğer ahlaklardan ayırılabilir yani. (yoksa ayrılamaz mı?)

 

torq 27.03.2007 23:03:24
Bu gelinen noktada biraz psikolojik açılımlara gereksinimimiz olabilir diye düşünüyorum. Freud'un süperego olarak tanımladığı ve kimliğimizin üst bölümünü oluşturan kurallar bütününde din, ahlak, gelenekler ve ailesel baskılar vardır. Biz çocukluğumuzdan başlayarak olgunlaşma anımıza kadar geçen sürede algıladığımız ve gerçek sandığımız kavramları içselleştiririz. Ancak beynimize işleyen bu dogmalardan haberdar olmamız için başkalarının bu konudaki farklı düşünce ve davranışlarını görmemiz gerekir. Bu da ateş hırsızının sadece kendisini anarşist sanması gibi çok uzun sürer genellikle.

Ahlak kavramının kökeninde adaletin eksikliğinin tetiklediği bir düzenleme isteği bulunur.  Ateş hırsızının küçüklüğünden beri içinde yaşattığı duygu -ki sonradan kendisini anarşist olarak tanımlamış- başkalarındaki yanlışlığı düzeltmenin yani adaleti sağlamamanın bir yöntemi olarak gelişmiştir. Aynı duygunun yani adaleti yerine getirme konusundaki duyarlılığın deniz'de de olması bir rastlantı değildir. Buradan yola çıkarak, bireyin başkalarındaki yanlışlığı düzeltme isteğini anarşizmin temeli olarak algılayabiliriz diye düşünüyorum. Ancak anarşizmi bir felsefi görüş olarak betimlemekle bireysel bakış açısı arasında fark olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Çünkü eyleme dönüştüğünde anarşizmin karşısına ahlak, din, yasalar, toplumun kuralları çıkıyor ve birer engel gibi oluşumu durduruyor.

Din ve ahlak kuralları toplumun adalet duygusunu oluşturmaya çalışan ilkel düzeneklerdir. Bunlar yaptırım güçlerinin olmaması nedeniyle yerini yasalara bırakmış, ahlak ve dinin değişmezliğiyle yasaların değişirliği arasında yaşanan sıkıntılar bugüne kadar gelmiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken konu, ahlak ve dinin değişmezliğinin kendi coğrafyası ve cemaatiyle sınırlı olduğu, başka yerlerde ve dinlerde bu değişikliğin inanılmaz boyutlara varabildiğidir. Öte yandan geleneklerin hem din hem de ahlak kurallarını oluşturması, aynı şekilde yasalaşması da söz konusu olmuştur.

Görüldüğü gibi kavramlar birbirinin içinde saklanarak ve döngüsel bir biçimde gelmiştir. Ancak kuralların karşı konulma aşamasında hangi güç tarafından konulduğunun da iyi tanımlanmasının yerinde olacağını düşünüyorum. Yani tanrısal bir gücün koyduğu kurallara başkaldırıyorsanız ateist, devletin koyduğu kurallara yani yasalara karşı koyduğunuzda anarşist oluyorsunuz. Her ikisine de karşı koyabilirsiniz ama bireysellikten toplumsallığa geçişin kolay olmadığını düşünüyorum.





Sayfa: [ 1 ]