|
||
| özlem Özlem, özleyenin özlenen ile yeniden buluşma olasılığı arttıkça, ya da zamanı yaklaştıkça, -garip ya işte-, azalacağı yerde, çoğalır:- Özlemi azaltabilecek tek şey, çünkü, özlenenin kendisidir -özleyenin 'kollarında', kanlı-canlı, orada, olması... Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır- yoksa, özlem, hep, vardır... Özlem, hep... [ "Halvet", eskilerin tasarımlarında şu yüzden o kadar önemli bir yer tutar ki, özlemin temel koşulunu içerir: "Hasret" içindeki özleyenin, özlenen ile birarada olamazken; "Vuslat" umarak, onunla birarada olmayı; "Halvet"i kurmasının koşulu... İş, aslında, şöyle bir 'üçlü' içinde yürür:- "Hasret"-"Vuslat"-"Halvet":- 1) Özlem, şimdi, özlenen ile birarada olamamaktır. 2) Kavuşma, şimdi, özlenen ile yeniden biraraya gelmektir. 3) Birleşme, şimdi, özlenen ile birarada olmaktır. Bu üçlünün oluşturduğu, aslında, geçmişte 'tersinden' işlemiş olan bir süreçtir: şimdi özleyen ile özlenen olan iki kişi, geçmişte, önce birarada olmuş; sonra hep biraraya gelmiş; sonra da, ayrılmışlardır - şimdi, özleyen, süreci, gerisin geriye, yürür- geleceğe doğru... Hasret, Halvet uman Vuslat beklentisidir. -Yahya Kemal de, VUSLAT adlı şiirini şu bentle bitirir:- Bir uykuyu cânanla beraber uyuyanlar, Varlıkta bütün zevki o cenette duyanlar, Dünyâyı unutmuş bulunurken o sularda, -Zâlim saat ihmâl edilen vakti çalar da- Bir ân uyanırlarsa leziz uykularından, Baştan başa, her yer kesilir kapkara zinden. Bir fâciadır böyle bir âlemde uyanmak, Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak. Ey tâlih! ölümden de beterdir bu karanlık; Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık; Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et! Ey tatlı ve ûlvi gece! Yıllarca devam et! |
||
|
||
Aruoba, tek bir eseriyle değil, tüm yazılarının birleşimiyle anlaşılması gereken bir düşünürümüzdür. Onu en derinlerine kadar anlayabilmek için tüm yapıtlarını okumanızı tavsiye ediyorum sizlere... Ayrıca, burada tüm yapıtlarını sergilemenin doğru olmayacağını da düşünüyorum. İşte bu yüzden birkaç düşünüsünü paylaşalım... Ozlem - Oruc Aruoba / Oruc Aruoba'dan 'Ozlem'e dair Özlem, özleyenin özlenen ile yeniden buluşma olasılığı arttıkça, ya da zamanı yaklaştıkça, -garip ya işte-, azalacağı yerde, çoğalır:- Özlemi azaltabilecek tek şey, çünkü, özlenenin kendisidir -özleyenin 'kollarında', kanlı-canlı, orada, olması... Özleme tek çare, özlemin, artık, olamamasıdır- yoksa, özlem, hep, vardır... Özlem, hep... "Halvet", eskilerin tasarımlarında şu yüzden o kadar önemli bir yer tutar ki, özlemin temel koşulunu içerir: "Hasret" içindeki özleyenin, özlenen ile birarada olamazken; "Vuslat" umarak, onunla birarada olmayı; "Halvet"i kurmasının koşulu... İş, aslında, şöyle bir 'üçlü' içinde yürür:- "Hasret"-"Vuslat"-"Halvet":- 1) Özlem, şimdi, özlenen ile birarada olamamaktır. 2) Kavuşma, şimdi, özlenen ile yeniden biraraya gelmektir. 3) Birleşme, şimdi, özlenen ile birarada olmaktır. Bu üçlünün oluşturduğu, aslında, geçmişte 'tersinden' işlemiş olan bir süreçtir: şimdi özleyen ile özlenen olan iki kişi, geçmişte, önce birarada olmuş; sonra hep biraraya gelmiş; sonra da, ayrılmışlardır - şimdi, özleyen, süreci, gerisin geriye, yürür- geleceğe doğru... Hasret, Halvet uman Vuslat beklentisidir. Uygarlık Üzerine Notlar / Oruç Aruoba Uygar kişi, kişisel ilişkilerinde sürekli çıkmaza giren insandır. Kendine koyduğu - çoğunlukla enine-boyuna gözden geçirilmiş; aynı zamanda da sürekli yeniden gözden geçirdiği - ilkelere uyan bir davranışıyla, aynı ilkelerin farkında olduğunu sandığı, o ilkelere uyduğunu sandığı bir kişi ile olan ilişkisinde 'ters' bir duruma düşüverir. Bu türden yanılgıların kaynağı, genellikle, uygar kişinin kendini içine yerleştirmeğe çalıştığı çerçeve ile, ilişkide bulunduğu kişilerin içinde bulundukları çerçevelerin aykırı olmasıdır. Aykırı düşen, yanılan, tabiî ki, uygar kişidir: Öteki kişi(ler) kendi ortam(lar)ındadır(lar), kendi ilkelerine uygunluk içindedir(ler); uygar kişinin ise belirgin, hazır bir ortamı yoktur, ilkelerini de, hep yeniden gözden geçirmek için, sürekli askıda tutar - bu yüzden hep yanılmak zorundadır; ters aykırı düşmek zorundadır... Bir aykırılığı da hemen yenileri izler: Kendi ortamlarına ters düşen uygar kişi karşısında, 'öbür' kişiler, kendi 'kesin' ilkelerine dayanarak, tavır alırlar. Uygar kişi uyumsuz insandır. İçine girdiği her toplumsal çerçeve, garip gelir ona - bunun alışmamakla pek ilgisi yoktur: çabuk alışır uygar kişi aslında; bu anlamda 'uyumlu'dur. Ama her seferinde, 'uyum' sağladıktan sonra bile - ya da en çok o zaman -, bu çerçeve - hatta o zaman daha da - garip gelir ona. Küçücük şeylerde ortaya çıkıverir uyumsuzluğu. (Çok iyi bildiği yabancı dilde iki sesi biribirine karıştırıveri örneğin, ya da sözcüğün yazılışına bir harf ekleyiverir, bir harf çıkarıverir...) Alışılmışa alışmayan insandır temelde uygar kişi - içinde bulunduğu toplumsal çerçeveye alışır alışmasına, ama alışmaya alışamaz bir türlü. Garipser durur... DE Kİ İŞTE Yaşamın, seni ulaşman gereken düzeyin altında tutmağa çalışan eğilimlerle (bu arada kendininkilerle de) savaşmakla geçecek. - Bu yüzden de, ulaşman gereken düzeye ulaşamayacaksın; yani, başarılı olacak o eğilimler, sonunda. Zaten, belki, istedikleri de budur: Senin, onlarla savaşmak yüzünden, ulaşman gereken düzeyin altında kalman... Ama savaşacaksın, gene de: sonuç her iki durumda da aynı olmayacak mı zaten - sen, zaten, ulaşman gereken düzeyin altında kalmayacak mısın ki? - Ama, savaşırsan, en azından (nereye gelebilirsen) geldiğin düzeye savaşarak gelmiş olacaksın - - bu da boşuna olmayacak. Yaşamın, kendi kendine ağırlık haline getirdiğin şeylerin altında ezilmenin süreci olacak. Yaşamı 'hafifçe' yaşayabilseydin, yaşamın olayları da uçup giderler, sana yük olmazlardı - ama o zaman da, uçucu, boş olurdu yaşamın. Bu yüzden, yaşadığın her olayı 'ağır'laştıracaksın; ki uçup gitmesin, omuzuna çöksün; sen de onun yükünü taşıyasın. Yaşaman, yaşamın yükünü yüklenmek olacak. Yaşam, yükleneceğin yüktür. Yaşamın, yükündür. Yaşamda atmak isteyeceğin her adımın bir bedeli olacak: ancak bedeli ödemeğe hazır olursan atabileceksin o adımı - bedeli 'peşin' ödemeyeceksin; adımı atmaya hazır değilsen, bedeli de ödeyemezsin: Adımı atma anında, bedeli de ödemeğe hazır hale gelmiş olacaksın. Yaşam gidince ne yapacağını bilemediğin, ama gitmek istediğin yerlere doğru katettiğin yollardan oluşacak - ki bunlar, belki, o yerlere gitmek istediğini bile ancak sonradan anlayacağın yollar olacak... Yaşamın, sürekli gireceğin çıkmazlardan oluşacak; hep girip, hep çıkacaksın çıkmazlara, çıkmazlardan: son gireceğin çıkmaz da, hiç çıkamayacağın çıkmaz olacak - sen en son çıkmazına girdiğinde, yaşamın da 'düze' çıkacak... Yaşamın, beklediğinin gelmemesi - ki, işte: senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak. Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar, bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak: uzaklardan gelip geçerken kısacık bir süre yapraklarda yankılanacaklar - o kadar... Orman, bütün sessizliğiyle, yine yalnız, duracak orada. Yaşamında, yürüyüp yürüyüp, bir an durunca, çevrene bakıp göreceksin ki, yürüyüşüne şu ya da bu noktada katılmış, bir süre seninle birlikte yürümüş kişilerden hiçbiri yok yanında:- Sen, bir an, "Buradayım" demek için durunca, onlar, artık, "orada" olacaklar - "buradayım artık" bile demeyecekler sana, "orada"larından seslenerek... "Burada"nda kimse bulunmayacak - "orada"ndan da kimse seslenmeyecek sana... Yaşamın, tasarladıkların ile gerçekleştirebildiklerin arasında gidip gelecek: gerçekleştirebildiklerin tasarladıklaırndan hep eksik; tasarladıkların gerçekleştirebildiklerinden hep fazla:- Hep, hem eksik, hem fazla olacak yaşamın - gerçekleri eksik, tasarıları fazla... Hep eksiklikler yaşayacaksın - ve, hep, fazlalıklar... Yaşamın bu olacak işte: eksik - fazla... Öyle yaşayacaksın ki, kendin bir türlü olgunlaşamadan, arkanda olgun ürünler bırakıp yürüyeceksin - ancak da olgun olduklarında bırakacaksın onları ardında... Çünkü sen kendin de, olgun hale geldiğinde, kendi ardında kalacaksın - bırakacaksın kendini ki, ardında kalsın... YÜRÜMEK... GÜNDÜZ YARASALARI I. Neyiz ki biz? İlk ışınları görününce güneşin, Kaparız tepenin gözkapaklarını Çam değiliz ki, kollarımız açık Ürpererek karşılayalım donuk ışığı. Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya, Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız, Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz. Tanımayız alacakaranlığı delen, Tepelerin arasından seçen bakışı. Kör olmuş ışıktan gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz. II. Geceyi düşleriz gündüzken, Geceyken de gündüzü, Yitirebileceklerimiz yitiktir Onlardan uzaktayken ama Özleriz, döneriz yeniden Yitirmeden Yitirebileceklerimizi Yitiremediklerimize. Yitirebilirdik, deriz; Ama yalnızca bir fiil çekimi bu Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü. Gündüz yarasalarıyız biz. III. Sağlamdır düşünce temellerimiz, Ama altlarında kist vardır, sonra kum Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın Taştan duvarlarımızla, dimdik Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı Kaydırır temellerimizi hemen. Duyarız yerçekimini hemen, Titreriz. Sımsıkı, gergin Bağlar vardır Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama, Ya temelsizse temeli Bütün bu bağları Bağlayan Bağın? Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı. Gündüz yarasalarıyız biz. Ne Ki HİÇ... Şimdi gelecek Sana bahar yeniden: Bırak, bilme, ne— Ne bil, ne bilme: Gelsin hepsi yeniden Sen bilmeden, hiç… TÜMCELER... Hep unutursun ya birşeyleri biryerlerde; işte: bütün kış, balkonda, büyük saksıların arkasında unutuğun; dondurucu soğuklar, kurutucu rüzgarlar geçiren, sonunda, baharda, zaten yetersiz olan küçücük saksısı içinde, hiç nemi kalmamış durumda bulup hatırladığın bir yaşındaki Fıstık Çamı fidesi, şimdi, saksısı değiştirilmiş, toprağı zenginleştirilmiş, bolca sulanmış, Nisan güneşinin altında duruyor - ama hala kupkuru, cansız, daha dallaşamamış üç küçük çıkıntısının ve tepesindeki büyüme noktasının sararmış sivri yapraklarında enufak bir yeşillik belirtisi bile yok -- ne bekliyordun ya: bütün o geçirdiklerinden sonra, ilk suyla, ilk gün ışığıyla, ilk ılıklıkla, hemen canlanıp yeşere miydi?... |
||
|
||
| Sozcuklerin karmasinda buluyorum okuyunca,kendimi. |
||
|
||
Kesfedilmemis Turk filozofu ...Bende cok begeniyorum!
|
||
|
||
| DALDA Buradayım: uyurum belki bir gün. Belki bitiririm bir gün Delik deşik kozamı Dökülüp gitmeden bütün dut yaprakları Bir gün Bir güç bulur içimde Son bir gayretle Son salgılarımı gezdirir Deliklerimde tırtılım Tıkar gediklerimi. O zaman Büzülür, dalarım o uykuya -- Eski beni yokedecek Yeni beni varedecek: Bomboş, dopdolu Seslerden, esintilerden uzak İçinde gittiğim Oluştuğum. O uyku: Bembeyaz. Benden önce de uyunmuş Benden sonra da uyunacak. Simsiyah. Korkulacak, özlenecek -- Eskileri geride bıraktıracak Yenileri geri getirecek O uyku. O uyku: Verimsiz, çiçek dolu. Grilerden, renklerden uzak içinde yittiğim Oluştuğum -- olduğum o uyku. Uyanışı var mı, olacak mı Belli olmayan: Belki çürüyüp kuruyup içinde Yiteceğim Belki de kanat takıp içinden çıkacağım O uyku. Herşeyi, herkesi geride bırakabileceğim -- Yalnızca yeni ben, onun yeni gökyüzü Yeni kanatları, rengarenk Geniş, gergin. Neleri, kimleri bırakıp ilerlediğim -- Neleri, kimleri anımsadığım, özlediğim Belli olmayan: Hiç olmadığım, hiç olmayan O uyku. Hiç olmadı, belki hiç olmayacak O renkli güçlü kanatlar O hafif esintili uçuş o aldırmaz bakış -- Olmadı hiç: Olmayacak. Zaten Tırtılım da kozam da Olmadı benim hiç -- Kelebeğim, hiç: Ben zaten Hiç olmadım. Hep vardım oysa ki. O uyku: Yokolmam ile varolmam arasındaki Köprü, Beni en baştan yaratacak Dürtü -- Hiç olmadı. Hep vardım oysa ki: Hep arayarak Dingin seslerden çıkıp gelecek Bir tınıyı: Beni varedecek Kanat olacak Açılacak, yayılacak Acılı olacak Sevinçli Bir tını. Hep olan Hep olacak. O tını: Uykum boyu beni oluşturacak Sonra bırakacak varolmayı bana Uyandıktan sonra: Yoktu Olmayacak. Uyuyamadığım Uyanamadığım O uyku: Olmadı Yoktu Olmayacak. Oruç Aruoba |
||
|
||
| bir yerden bıkıp, yeni yola çıkan kişi, çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol olmayabileceğini;daha önce zaten yüürünmüş bir yol olabileceğini de hesaba katmak zorundadır:mutlak yeni yol yoktur: ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol -çoktur... yaşam yikimsa, yaşamak yikmaktir. |
||
|
||
| İŞİTİLMEYEN Yuvarlanarak geçtim buradan: görmediniz. Güneş bile yumdu gözlerini kapattı kulaklarını işitmedi sözlerimi. Yaralanarak geçtim buradan: sağaltmadınız. Gök bile örtündü bulutlarını sakladı yıldızlarını dinlemedi umutlarımı. Yokolarak geçtim buradan: yaşatmadınız. Ölüm bile çekti aldı anlarını tuttu attı anılarımı dindirmedi acılarımı. SU Set çek seline yavaş yavaş ilerle damla damla birik. Ak geç ıslattığın kayalardan: duraksama - uçurur güneş seni. Atla takıldığın çavlanlardan: duraksama - savurur rüzgar seni. Aldırma kumlara, çakıllara: çöker onlar dibe nasılsa - ilerle yavaş yavaş birik damla damla set çek seline. ego Ben: nerelere, ne zaman ne zamanlardan bu yana boyuna çabalayan. Ben: kimlere kimlerden ne acılardan bu yana boyuna çırpınan. Ben: çiçekli baharında gençliğimin yüreğim umut dolu yürüyen. Ben: çelenkli güzünde geçmişliğimin yüreğim hüzün dolu duran. Neler, kimler - çabaladığın, çırpındığın: ne zamanlar, ne acılar - ben - ben dediğin? Veni, veni, venias - |
||
|
||
| Oruç Aruoba'nın şiirlerindeki felsefi derinliği sizinle paylaşmak istedim.. GÜNDÜZ YARASALARI I. Neyiz ki biz? İlk ışınları görününce güneşin, Kaparız tepenin gözkapaklarını Çam değiliz ki, kollarımız açık Ürpererek karşılayalım donuk ışığı. Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya, Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız, Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz. Tanımayız alacakaranlığı delen, Tepelerin arasından seçen bakışı. Kör olmuş ışıktan gözlerimiz. Gündüz yarasalarıyız biz. II. Geceyi düşleriz gündüzken, Geceyken de gündüzü, Yitirebileceklerimiz yitiktir Onlardan uzaktayken ama Özleriz, döneriz yeniden Yitirmeden Yitirebileceklerimizi Yitiremediklerimize. Yitirebilirdik, deriz; Ama yalnızca bir fiil çekimi bu Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü. Gündüz yarasalarıyız biz. III. Sağlamdır düşünce temellerimiz, Ama altlarında kist vardır, sonra kum Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın Taştan duvarlarımızla, dimdik Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı Kaydırır temellerimizi hemen. Duyarız yerçekimini hemen, Titreriz. Sımsıkı, gergin Bağlar vardır Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama, Ya temelsizse temeli Bütün bu bağları Bağlayan Bağın? Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı. Gündüz yarasalarıyız biz. İŞİTİLMEYEN Yuvarlanarak geçtim buradan: görmediniz. Güneş bile yumdu gözlerini kapattı kulaklarını işitmedi sözlerimi. Yaralanarak geçtim buradan: sağaltmadınız. Gök bile örtündü bulutlarını sakladı yıldızlarını dinlemedi umutlarımı. Yokolarak geçtim buradan: yaşatmadınız. Ölüm bile çekti aldı anlarını tuttu attı anılarımı dindirmedi acılarımı. -Oruç Oruoba- |
||
|
||
Teşekkürler "bayan_raskolnikov".
|
||
|
||
| Oruç Aruoba hakkında açılmış, benim gördüğüm iki konu daha var, modlar birleştirirse güzel olur.. | ||
|
||
| konuyu açmadan önce "oruç oruoba" ile ilgili konu açılmış mı diye baya araştırmıştım şiir bölümünü;ama hiç rastlaadım..evet;diğerleriyle birlşteştirilirse iyi olur. | ||
|
||
| Konular birleştirilmiştir | ||
|
||
| teşekkürler mylia. Kendi Olarak Sana Gelen Kendi olarak, sana gelen- sana gereksinimi olmadan, seni isteyen- sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen- kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan- o işte... ____ -Renklerim- Aklaşan grilikte duruyorum - yeşilleşen mavilik kararan saydamlık azalan tirşe: o mor hiç olmadı mı? O tek renk bulunmadı mı? Kızıltılı kahve rengi Siyah Beyaz. Ah, az - hiç olmadım mı? Bulunamadım mı? |
||
|
||
| MUMUN Bütün ışıklara karşı geldi yaktığın bu mum Neyin nereden nereye geçişiydi aktığım o mum Bir aydınlık geçit, bir kedi sakladığım o kurum Zamanın ötesinde bir şimdi sakındığım bu durum Oruç Aruoba |
||
|
||
| ÖZLEDİĞİN GİDİP GÖREMEDİĞİNDİR Özlediğin, gidip göremediğindir; ama, gidip görmek istediğin Özlem, gidip görememendir; ama gidip görmek istemen Özlediğin, gidip görmek istediğin- ama gidip göremediğin Özlem, gidip görmek istemen- ama, gidememen, görememen; gene de, istemen Oruç Aruoba |
||