SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Müzik

Konu: Ney

Sayfa: [ 1 ]

05.10.2004 02:25:04

Mehmet Yücel
NEY SÖZCÜĞÜNÜN ETİMOLOJİSİ VE NEY’İN TARİHÇESİ      
  Sümerce’ den  Farsça’ ya geçen  “ nâ ”  veya  “ nay ”, kamış, kargı anlamlarına  da gelen bu çalgının en eski adıdır. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan “ mizmâr ” sözcüğü, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır. Türkçe’ de ise hemen her zaman “ ney ” olarak anılmıştır. Çeşitli Avrupa ülkelerinde  de benzer adlarla (örneğin Romanya’da  “ naiu ” adıyla) adlandırılmıştır[1].
 Farsça çalan, icrâ eden anlamına gelen “ zeden ” sözcüğünden takılanarak oluşturulan “ neyzeden ” bozularak, ney icrâcısı anlamında günümüzde de kullanılan “ neyzen ” e dönüşmüştür. Aynı anlamda Arapça kurallarına göre oluşturulan “ nâyî ” sözcüğü de kullanılmıştır.
 Sümer toplumunda MÖ 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu çalgıya ait elimizdeki en eski bulgu, MÖ 2800-3000 yıllarından kalan bugün Amerika’da Phledelphia Üniversitesi Müzesi’ nde sergilenen neydir[2]. Çalgının o dönemlerde de dinsel törenlerde kullanıldığı sanılmaktadır. Assomption rahiplerinden Thibaut’ un “esrârengiz, cezbedici, tatlı ve âhenkli bir ses” diye tanımladığı ve şu şekilde şiirleştirdiği ney sadâsı, her dönemde insanları derinden etkilemiş, özellikle dinsel duyguları çağrıştırmıştır:
 “ Kamışların üzerinden geçerken,
Kuşları uyandırmaya korkan tatlı bir meltemin kanat çırpınışları”[3].
 Sadâsından gelen bu özellik neyi, ilişkide bulunduğu her toplumda önemli bir çalgı haline getirmiştir. Türklerin İslâmiyeti kabûl ile birlikte
kullanmaya başladıkları ney, Xlll. yüzyıldan itibaren İslâm tasavvufunun sembolü haline gelmiştir. Bunda bu yüzyılda yaşamış büyük mutasavvıf, filozof , şâir ve velî  Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ’nin rolü büyüktür.
  XV. yüzyılda yaşamış bir gezgin olan Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ ın  seyahatnâmesinde kendilerine mahsus bir nota yazısı geliştirip kullandıklarını da bildiğimiz Hıtay Türkleri’ nin hâkanlık sarayında gördükleri oldukça ilginçtir:
  “ Sadinfu şehrindeki hâkanlık sarayının önünde üçyüzbin kadar kadın ve erkek toplanmıştı. İkibin kadar sâzende sazlarını aynı sese düzenleyip (akord edip), hep bir ağızdan hâkana duâ ettiler. Köslerin iki yanlarında kemençe, ney, mûsikâr ve diğer sazlarla hânendeler oturmuşlardı. Neyzenlerin bazıları neyi bilindiği üzere çalıp, bazıları ortasındaki deliklerden üflüyorlardı.”[4]
    Mûsikîde çok ileri gittikleri bilinen Hıtay Türkleri’ nin neyi, Orta Asya’ da eskiden beri kullandıkları ve hatta onu tıpkı bir yan flüt gibi de üfledikleri anlaşılmaktadır.
            Tarihte Nây-ı Türkî, Hoş Nây (veya Koş Ney), Kurre Nây gibi adlarla anılan bugün yapısını ve özelliklerini tam olarak bilemediğimiz ney adından türemiş pek çok çalgı bulunmaktadır. Ancak birer meydan sazı olarak kullanılan bu çalgıların bugünkü formundan çok farklı olduğunu sanıyoruz
[1] Yılmaz Öztuna, Büyük Türk Musikisi Ansiklopedisi, Ankara 1990, Cilt 2, Sayfa 116-118.
[2] Süleyman Erguner, Ney-Metod, İstanbul 1986, Sayfa 10.
[3] Rauf Yekta Bey, Türk Musikisi, İstanbul 1986, Sayfa 90-92.
[4] Laike Karabey Akıncı, Garplı Gözüyle Türk Musikisi, İstanbul 1963, Sayfa 18.

 NEY’İN TÜRK TASAVVUF DÜŞÜNCESİ’NDEKİ YERİ
   Türklerin İslâmlaşma süreci X. yüzyılda başlamıştı. İslâmiyet ile birlikte zaten toplumda var olan mistik düşünce ve anlayış islâmî bir kimliğe bürünerek, Türk tasavvuf anlayışının temellerini oluşturdu. Hoca Ahmet Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu anlayışın Türk toplum hayatına yerleşmesini sağlamışlardı.
   Türklerin İslâmiyetten önceki dinleri olan Şamanizm, Animizm ve Totemizmde de mûsikînin çok önemli rolü vardı. Bu dinlerin tümünde törenler müzik eşliğinde yapılırdı. Örneğin çoğunlukla hâkim olan Şamanizmde kam, baksı veya şaman denilen din adamları ellerinde kopuz ile dolaşır, dînî mesajlarını mûsikî yardımıyla iletirlerdi. İslâmiyette de mûsikîye karşı bir cephe mevcut değildir. İslâm Peygâmberi Hz.Muhammed, Kuran’ ın güzel sesle ve kâideye müstenîd âhenkle okunmasını öğütlemiştir. Tecvîd ve Kıraat işte bu rağbetin sonucunda doğmuştur ve mûsikî ile yakın ilişkileri vardır[1].
       Türklerin dînî hayatlarında mûsikî her zaman yer almıştır. Özellikle tekke hayatında, âyin ve diğer dînî törenlerde (cem, zikir, deverân vs.) mûsikînin rolü büyükse de bir çok tarîkatin törenlerinde telli çalgıların yer almasına cevâz verilmemiştir. Ancak hemen hemen bütün tarîkatlerin törenlerinde bendir ile birlikte ney yer almıştır.
    Bilhassa Mevlevîlikte neyin önemi çok büyüktür. Hz. Mevlânâ Mesnevî’ sine şu sözlerle başlamıştır:
   “ Bişnev ez ney çün hikâyet mî küned
            Ez cüdâyîhâ şikâyet mî küned
            Gez neyistân tâ merâ bübrîde end
            Ez nefîrem merd ü zen nâlîde end
            Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
            Tâ begûyem şerh-i derd-i iştiyâk ”[2]
 “ Dinle neyden, zirâ o birşeyler anlatmada
 Ayrılıklardan şikâyet etmededir.
  Ney der ki:  Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
      İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
  Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,
  Tâ ki aşk derdini anlatabileyim.”
  Hz. Mevlânâ’ ya göre mûsikî Allah’ ın lisânıdır. Yüce yaratıcı Bezm-i Elest’ te ruhlara mûsikî ile seslenmiştir. Bu sebepten hangi milletten, hangi dilden olurlarsa olsunlar, insanlar mûsikî ile aynı duyguları paylaşabilirler. Hiçbir sanat insan rûhuna mûsikî kadar doğrudan doğruya ve içinden kavrayacak şekilde nüfûz edemez. Mûsikî, son derece değerli bir mânevî temizlenme, ferahlama ve yücelme vâsıtasıdır. Rûhu kir ve paslardan temizlediği gibi, ona batmış olan dikenleri de ayıklayarak tedâvi eder. Mûsikî ile temizlenmeyen rûh yükselemez, aksine yerdeki bayağı ihtiraslara bulaşarak kirlenir ve körelir. Gerçek mûsikî insana hayvânî hisleri hatırlatmak şöyle dursun, ona  “sonsuz varlık” ı hissettirir, sezdirir. Bu sezgiyle onu O’ na yaklaştırır ve nihâyet ulaştırır. Bunda en etkili ses ise ney sadâsıdır.
Hz. Mevlânâ’ nın felsefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış, ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur. Bu sebeple ney, mevlevîlerce kutsanmış ve “ nây-ı şerîf ” diye anılmıştır.
 “ Ney hadîs-i râh-ı pür hûn mîküned

            Kıssahâ-yı ışk-ı Mecnûn mîküned [3]”
 “ Ney, kanla dolu bir yoldan bahsetmede,

           Mecnûn’ un aşkından hikâyeler anlatmadadır.”
“ Âteş-i ışkest  ke’ender ney fütâd

            Cûşiş-i ışkest ke’ender mey fütâd ”[4]
 “ Aşk âteşi ki neyin içine düşmüştür,

            Aşk coşkunluğu ki meyin içine düşmüştür.”
“ Hem çü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd

            Hem çü ney demsâz ü müştâkî ki dîd ”[5]
“ Ney gibi hem zehir, hem panzehir,

            Ney gibi hem hemdem, hem müştâkı kim gördü? ”


[1] Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Musikisi Antolojisi, İstanbul 1942, Cilt 1, Sayfa 8.
[2] Amil Çelebioğlu, Mesnevi-i Şerif Manzum Nahifi Tercümesi, İstanbul 1967, Cilt 1, Sayfa 1-3.
[3] Fuat Yöndemli, Mevlevilikte Sema Eğitimi, Ankara 1997, Sayfa 33-34.  
[4]  Fuat Yöndemli, Mevlevilikte Sema Eğitimi, Ankara 1997, Sayfa 33-34.
[5]  Fuat Yöndemli, Mevlevilikte Sema Eğitimi, Ankara 1997, Sayfa 33-34
 
NEY'İN BÖLÜMLERİ YAPISI VE ÖZELLİKLERİ
NEY
    Ney, Türk Klâsik Müziği’nin yegâne üflemeli çalgısı ve Türk Tasavvuf Müziği’nin baş sazıdır. Tüm tekke mûsikîsinde bendir ile birlikte cevâz gören tek müzik âleti ney olmuştur. Mevlevî Âyinleri neylerin ve kudümlerin iştirâkleri ile yapılır. Eğer bulunursa diğer çalgılardan da birer tane yer almaktadır.
    Ney ses rengi olarak insan sesine en yakın çalgılardan biridir. Her türlü müzikâl motifi icrâ etmeye imkan tanır. Üç oktavlık ses sâhası içindeki tüm sesleri, nefes şiddetini veya dudağın başpâre ile yaptığı açıyı değiştirmek sûretiyle koma koma (hattâ cent cent) verebilir.
NEY'İN BÖLÜMLERİ
Başpâre (birinci parça)
  Neylerin üst ucuna (üflenen yerine) sesin daha net çıkması ve dudakların yaralanmaması için başpâre denilen bir parça takılır. Başpâre genellikle manda boynuzundan yapılmakla beraber, fildişinden, abanoz veya şimşir gibi sert ağaçlardan yahut benzer malzemelerden yapılabilir.          
   Ney yapım geleneğinde çoklukla kullanılan manda boynuzu, manda neslinin tükenmek üzere olması nedeni ile artık çok zor bulunabilmektedir. Mandaların çok genç kesilmesi de boynuzların içinin boş çıkmasına, tabii ki içi boş boynuzlardan da başpâre çıkmadığı için, başka malzemeler arayışı zorunlu hale gelmiştir.
  Günümüzde başpâre yapımında sanayide kullanılan teflon, fiberglass gibi malzemeler kullanılmaktadır.
     Başpârelerin dudağa temas eden açıklıkları, iç yüzeye verilen derinlikleri (hazne derinliği) ve dış çapları neyzenlerin istek ve alışkanlıklarına göre değişebilmektedir.
Parazvâne
Neylerin üst ve alt ucuna çatlamayı önlemek için çeşitli metâllerden yapılmış, kamışa sıkıca giren birer bilezik takılır. Bu bileziklere parazvâne adı verilir. Metâller altın, gümüş, bakır, vs. olabilir. Ancak gümüş, bakır gibi metâller oksitlendiğinden hava ile irtibatları kesilmelidir.
   Bizim tavsiye edeceğimiz metâl Alpakka'dır.
   Neyin üst ucuna takılan üst parazvâne, (en üstteki boğum aynı zamanda ses kutusu olduğundan) 0.30 mm den kalın ve 12 mm den geniş olmamalıdır. Alt parazvâne istenilen kalınlıkta ve genişlikte olabilir.
KAMIŞ
      Ney, sarı renkli, sert ve sık lifli kamıştan yapılır. Sıcak iklim bölgelerinde ve taban suyu yüksek, sulak yerde yetişen bu kamışın birbirinden farklı cinsleri bulunur. En çok tercih edilen, Asi ve Nil nehirleri kıyılarında yetişen cins kamışlardır.

      Neylik kamış mutlaka dokuz boğum olmalı ve boğum aralıkları ve kalınlıkları mümkün olduğunca birbirine yakın olmalıdır. Tabiattaki kamışın boğumları, doğal olarak kökten uca doğru boyları kısalmakta ve çapları daralmaktadır. Bu kısalma ve daralmanın mümkün olabildiğince azar azar olması tercih edilmelidir. Tabiatta neylik kamış, yerden yukarıya doğru ters olarak yer alır. Yere yakın olan boğumların araları uzun ve kamış et kalınlığı çok fazla olduğundan, bu kısımlar ney yapımında kullanılmaz. Ney yapılan kısımlar kamış boyunun yarısından yukarıda bulunur.
   Ney yapılabilecek kamışlar sonbaharda, hava sıcaklığına göre Ekim, Kasım, Aralık aylarında kesilmelidir. Püskül sürgüsü sararmamış, yaprak sapı kurumamış kamışlar henüz olgunlaşmamış olduğundan asla kesilmemelidir. Erken kesilen kamışlardan yapılan neyler olgunlaşma sürecini tamamlamadığı için, kısa bir süre sonra buruşacaklardır. Ayrıca kamışın dış yüzeyini kaplayan ve kamışı koruyan cidarı (mine tabakası), ancak olgunlaşma sürecinin sonunda istenen özelliğe kavuşmaktadır.




 
 

 

...σzαη... 13.09.2006 17:39:42
ben aldim bu sene ama bayaga bi zor calmasi.....

son tango 13.09.2006 17:40:47
doğru,üflemeyi öğrenmek ayrı bi sanat Wink

...σzαη... 13.09.2006 17:44:10
hah iste....benide o bitiriyo...

son tango 13.09.2006 17:45:26
şaka bi yana,bi iş dolayı ile türkiye nin en önemli neycilerinle çalıştım,sadece üflemeyi öğrenmenin 6 ayı bulduğunu falan hatırlıyorum

ayran 30.07.2007 00:11:10
ben de yaklaşık bir senedir ders alıyorum adeta insan sesi gibi uzun uzun uğraşıp eğitmek gerekiyor belki de henüz duyamadığınız bir mükemmele erişme çabası

son tango 30.07.2007 00:12:53
evet,haklısın..bence ney,çok özel bi enstrüman..


Sayfa: [ 1 ]