SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Hukuk Felsefesi

Konu: Ali Nesin'den mektup var

Sayfa: [ 1 ] 2

torq 13.03.2007 09:38:18
Sevgili dostlar,

Dehşetengiz bir karalama kampanyasıyla karşı karşıyayız. Bunun sonunu hiç hayırlı görmüyorum. Sadece Nesin Vakfı açısından değil, Türkiye ve insanlık açısından da. Bunca özveriyle kurulan ve yaşatılmaya çalışılan bir çocuk kurumuna böylesine alçakça ve acımasızca çamur atılabiliyorsa, gerisi benim hayal gücümü aşıyor.

Sonuçta çocuk bakıyoruz... Yemiyoruz yediriyoruz, ısınmıyoruz ısıtıyoruz.

Nesin Vakfı'na ve kimsesiz çocuklara bakan diğer kurumlara hayasızca saldıranlar, sokak çocuklarından, tinercilerden, kapkaççılardan, sokakta yaşanan vahşetten yakınma haklarını kaybettiklerini biliyorlar mı acaba?

Çocuk kurumlarında çalışanlar tahmin edemeyeceğiniz bir özveriyle yokluklara ve zorluklara karşı boğuşurlar. Bu işten ne para ne de ün beklerler. Tek mutlulukları yüzleri gülen çocuklardır. Onlar bu toplumun isimsiz kahramanla-rındandır, bu toplumu toplum yapan değerleri ayakta tutan kişilerdir. Nesin Vakfî'nda bir "anne" dört çocuğa bakar. Geçenlerde TV kanalında izlediğiniz devlet kurumunda çocukları döven "anne" kaç çocuğa bakıyordu? Saydınız mı? 30 muydu? Herhalde. Siz hiç 30 çocuğa baktınız mı? O "anne"nin kendisi de dayakla büyümüştür. Kendi çocuklarını da dayakla büyütmüştür. Şimdi de 30 kimsesiz çocuğun sorumluluğu verilmiş... Bunun ne demek olduğunu tahmin etmeye çalışın. Dövmesin de ne yapsın anne? O maaşa ancak öyle bir anne bulunur. O eğitimde ve o düzeyde biri o koşullarda ancak böyle davranır.Düşmanı iyi belirlemek gerekir. Düşman ne kurum, ne de o anne. Düşman, içinde yaşadığımız koşullardır.

Bir senaryo kurayım: Nesin Vakfî'nda bir anne dört çocuğa bakar dedim biraz önce. Peki, çok kötü koşulda dört çocuk daha görsek ne yapacağız? Örneğin kömürlükte yaşayan ya da işkence gören ya da sokaklarda dilendirilen, aç sefil, ölüm tehlikesinde... Almamazhk olur mu? Görmemeye çalışıyoruz ama görürsek alacağız mecburen. Gözle görünce dayanılmıyor. Peki ya bu yeni çocuklara bakacak annemiz yoksa? O zaman var olan annelerin her biri dört yerine beş çocuğa bakacak...

Peki bağışlar azalır da çalışan sayısını azaltmak zorunda kalırsak ne olacak? O zaman ya bir anneyi işten çıkaracağız ya da annelerden biri maaşım ödenmiyor diye işini bırakacak, ama bu sefer de her anne beş yerine altı çocuğa bakacak. Kolay mı o kadar çocuğa  bakmak? Eğer koşullar değişmese bir annenin sorumlu olduğu çocuk sayısı yediye, sekize çıkacak. Anne yorgun düşecek haliyle. İnsan bünyesi bu, bir yere kadar dayanır. Bir ara uykusuna yenilecek anne. O sırada çocuk pencereden sarkacak, elektrik prizine çivi  sokacak, odadan çıkacak... Allah korusun... Ama ne olur ne olmaz, biz gene de önlemimizi alalım...

Çocuk bakan kurumlara saldırmak mıdır çözüm? Nesin Vakfı aleyhine sürdürülen kampanyayı sıcacık evlerinde rahat koltuklarına  gömülmüş cıkcıklayarak izleyenler, o sırada bizim ne yaptığımızı düşündüler mi acaba? Ben söyleyeyim ne yaptığımızı:
Tuvalet temizlemekten gelecek ayı nasıl çıkaracağımızı hesaplamaya kadar olağan işleri yaptığımız gibi, diğer yandan da bakirelik kontrolünden geçen kızlarımızı teselli ediyorduk, yuvalarından alınacaklarını düşünen çocuklarımızı yatıştırıyorduk, onlara olan biteni anlayacakları ve üzülmeyecekleri bir dilde anlatmaya çabalıyorduk, gülümsemeye, güven vermeye çalışıyorduk. En çaresiz kaldığımız zaman da onlara sarılıp susuyorduk...

Söylemeden geçemeyeceğim. Küçücük kızlarımızdan birine adli tıp doktoru olacak kişi, "namaz kılar gibi yap" demiş. Kızımız bilememiş doktorun ne demek istediğini. Bu yüzden de doktordan bir güzel azar işitmiş. (Acaba toplumun hangi kesimi cıkcıklayacak bu satırları okuduğunda?)

Gazetelerde çarşaf çarşaf yayımladılar, televizyonlarda bangır bangır bağırdılar: Nesin Vakfî'nda tecavüz! Anüste yırtık var! Üç kıza daha tecavüz edilmiş! Vakıfta bakire kalmamış! Oysa hiçbir şey yok! Adli Tıp raporları temiz. Ama gene de haber yapıldı ve hakkımızda dava açıldı! Pes!

Her şey doğru olsa bile böylesine trajik bir olay böyle mi haber edilir? Toplumsal sorumluluktan vazgeçtim, hiç mi utanma arlanma yok?

Sevgili dosdar, sizlere her şeyi anlatamıyorum. Çünkü bu mektuplar maalesef cinsel evrimlerinin evcilik oyunu aşamasında takılıp  kalmışların da eline geçiyor. Tutuklanan gençlerimiz cezaevinde işkenceden geçtiler, aşağılandılar, korkutuldular, ölüm ve tecavüz
tehditieri aldılar. Biri tabanlarına basamaz ve çenesi kenetiendiğinden konuşamaz bir halde ve beş kuruş parasız gecenin bir yarısında sefil bir durumda Bayrampaşa sokaklarının karanlığına terk edildi. 17 yaşında bir çocuktan bahsediyoruz! Bu çocuk bir hafta
boyunca katı yemek yiyemedi ve tuvalete gidemedi. İki gün kaldığı cezaevinden çıkıp 36 saat sonra Vakıfa döndüğünde (önce annesine gitmiş) donuk gözlerle bakıyor ve iki kelimeyi zor yan yana getiriyordu. İnanıyorum demesine karşın, "seni Allahsız!" diye dövmüşler. Önce jandarmalar, sonra gardiyanlar, daha sonra da mahkûmlar. Aslında dövmek istedikleri Aziz Nesin ve düşünceleri elbet.

Çocuk yurdunda çocukları döven anneye olduğu gibi, düşmanını karıştırıp çocuklarımı döven bu cahillere de acıyorum.
Çocuklarımız iki günlük cezaevi ziyareti boyunca yaşadıklarını kaleme alıyorlar. İnanın bana, pek kolay olmuyor yazmaları. Bitirdiklerinde kamuoyuna sunacağım.

İşkenceyi şikâyet etmek amacıyla aldığımız adli tıp raporları, "o kadar da önemli bir şey yok" gibilerinden bir şey söylüyor. Oysa taban, avuç ve sırtlarındaki dayak izlerini ben gözlerimle gördüm. Birinin dosyası takipsizlik aldı, itiraz ettik, sonucu bekliyoruz. Diğerinin şikâyeti halen soruşturuluyor.

Bilen söylesin: Türkiye'de tecavüz suçlamasıyla tutuklanan kaç kişi iki gün sonra salıverilmiştir? En küçük bir emare ya da delil olsaydı, sonuç böyle mi olurdu? Biri işkence diğeri tecavüz iki rapor var. İkisi de aynı şeyi söylüyor: İşkence/tecavüz olmamıştır. Birine dava açılmıyor, diğerine açılıyor. Bu da Aziz Nesinlik değilse ne Aziz Nesinliktir?

Suçsuz çocuklarımı ihbar etmedim suçlamasıyla mahkemeye verildim. Bırakın çocuklarımı, karşımda canavar olsa devlete ihbar edip işkence ettirmem! Bu böyle biline. Hiçbir suçun cezası işkence olamaz diye düşünenlerdenim. 1,5 yıl hapsim isteniyormuş. Sanki  umrum-daydı! Temsil ettiğim ruha dokunamazlar ki...

Üstelik çocuk baktım diye hapse atacaklarsa, 1,5 yıl az, 150 yıl atsalar ıslah olmam!
Sözlerim öncelikle bize düşman olmaması gereken ama beni çok şaşırtan basına ve medyaya (onlar bilirler kim olduklarını): Çocuk bakan kurumlara saldırmayın, onlara sahip çıkın ve destekleyin. Sonuna kadar dimdik ayaktayız ve toplumun ihtiyacı olduğu sürece Nesin Vakfı'nı yaşatacağız, ama insanlık ölürse bize yer kalmaz ki! İlla ki insanlığı kurtarmak gerekiyor!

data_grrr 13.03.2007 09:52:34
eklenecek bir şey yok sanırım
bu kadarının daha sadece ali nesin'in anlattıkları olduğunu düşünürsek..
medya'yı takip etmediğim için farkedemiyorum bunları - eskinin dalkavukları şimdinin olmuş enkırmenleri.. midem olsa izlerim..
bu mektupların en azından yerine ulaşması önemli o yüzden..


medusa 13.03.2007 09:56:14
ben aziz nesin vakfının tarzını yanlış buluyorum.
nıye bakıyorsunkı cocuklara,sal taksıme selpak satsınlar,yaslarına gore ayır cocuk porno sektorune sok,ne bılıyım bır pop star yarısmasına gonder,sabah programlarında cıkartıp aglat,ıyı bır egıtım verecegıne dansozluk muş sarkıcıklık mıs onlara ozendır.
kenan evren gıbı demezmı devlet; karalamayalımda mahfetmeyelımde sızı besleyelımmı der der
medya nıye destek olsun ortada bır gogus bir popo yokkı
midem bulanıyor utanıyorum.onlar nasıl halledıyor bu sorunu ozel bır yontemı  varmı  acaba insan oldugunu unutmak dışında.

..........
Her şair senin gibi değil
İşin zor ki ne zor
Seyircilerin tırnakları sende
Yargıcıların dişleri sende
Her şairin bir sesi var
Senin sesinden haykırmalı korolar

Yine de yenik sayarlarsa
Yok sayarlarsa yine de
Öylesine yok olmalısın
Taksınlar nişan diye cinayetlerini
Şiirin koynundayken suç üstünde
Seni boğdukları zaman

 AZİZ NESİN

asya 13.03.2007 17:16:03
Konuyu basından izlediğimde de aynı düşüncem vardı: Bu ülkede birşeyler yapmaya çalışana neden hep kara çalınır?

Nesin Vakfı'nda yaşananlarla ilgili medyadaki haberlerin ne kadar doğru olduğunu bilmemiz mümkün değil. Ama ben en azından (genelde olduğu gibi) oldukça büyük çaplı bir abartı olduğuna inanıyorum, galiba buna inanmak da istiyorum.

Şu anda yargısal süreçte olan konunun aslında ne kadarının doğru olduğunu bu süreç sonunda da kesin olarak öğrenmiş olacak mıyız acaba?

Yıllarca ağzını her açtığında, kalemini her oynattığında soruşturulan bir yazarın kurduğu, adını vermiş olduğu ve oğluna emanet ettiği bir kuruma karşı yargımızın bile objektif davranması konusunda endişeliyim.

Oysa ortada bir hayır kurumu var, öyle ya da böyle birşeyler yapmaya çalışılıyor. Bunun açığını arayıp bulmak yerine, olumsuzluklar varsa yapıcı davranarak ıslahı yoluna gitmek neden bu kadar zor?

deniz 14.03.2007 14:51:54
ben bu hayyam ı seviyorum  Smiley

torq 21.04.2007 12:21:04
Ve Ali Nesin yargıç karşısına çıktı

RADİKAL - İSTANBUL - Aziz Nesin Vakfı'nda kalan bir kızın taciz edildiği iddiası üzerine, vakfın direktörü Ali Nesin de yargılanıyor. Nesin, 'suçu yetkililere bildirmemek'le suçlanıyor. Çatalca Sulh Ceza Mahkemesi'ndeki davanın ilk duruşmasına Nesin ve taciz edildiği öne sürülen çocuğun annesi G.K. katıldı. Mahkemede 'gizlilik kararı' alındığı için duruşma çıkışı herhangi bir açıklama yapmayan Nesin, bir ay önce vakfın sitesinde yayımladığı mektupta, "Çocuk baktım diye hapse atacaklarsa, 1.5 yıl ne ki! 150 yıl atsalar ıslah olmam" demişti. Vakıfta kalan Z.K.'nın annesi 2007 Ocak'ında kızının yine vakıfta kalan 16 ve 20 yaşlarındaki iki genç tarafından tecavüze uğradığını öne sürmüştü.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219016

asya 22.04.2007 21:01:01
Bu davanın sonucunu çok merak ediyorum. Gizlilik kararının alınmış olması da konuyla ilgilenenler için haksızlık gibi geliyor bana. Ama mağdur tarafta çocuk olduğu için bunu da anlayabiliyorum.

Ali Nesin'in "Çocuk baktım diye hapse atacaklarsa, 1.5 yıl ne ki! 150 yıl atsalar ıslah olmam" sözünün içten olmasını ve aklanmasını umuyorum.

torq 08.07.2007 14:54:47
28 Haziran 2007

Sevgili Dostlar,

Dort gun once iki cocugumuza karsi acilan davanin ilk durusmasi yapildi. Sikayetci taraf tecavuz iddialarini kendiliginden geri cekti. Oyle bir sey olmamis... Gazeteler, televizyonlar hic sozetmedi de ben soyleyeyim dedim...

Kirginligimizi icimize atiyoruz. Sonuc olarak bu toplum boyle diye biz variz. >Durduk yerde tutuklanip iskence goren iki cocugumuz yasadiklarini kaleme almislardi. Daha uygar bir ulkede yasamamiza katkisi olur umuduyla asagida sunuyorum. Sevgiler, Ali Nesin


Mart 2007

Söze nasıl başlayacağımı bilmiyorum ama başlamalıyım...İkindi kahvaltısında Vakıf'ta doğumgünümü kutladık. Sonra odama ders çalışmak için çıktım. Yemege kadar çalıştım. Şevket Ağabey [işçimiz] kapımı çalıp, Nuran Abla'nın [müdiremiz] beni çağırdığını söyledi. Aşağı indim.Nuran Abla'nın yanında Yasemin Abla [avukatımız] ve X [tutuklanan diğer çocuğumuz] de vardı. Bize gözaltina alındığımızı ve jandarmanın bizi beklediğini söyledi. Jandarmada ne yapmamız gerektiğinden ve haklarımızdan bahsetti Yasemin Abla. Çatalca'da jandarmaya gittik. Jandarmada yaklaşık 50 saat kaldık. Bize iyi davrandılar. Sonra Adliye'ye götürdüler. Önce savcı, sonra da hakim ifademizi aldı. İlk kez savcı ve hakimin karşısına çıktığımdan cok heyecanlıydım ama sorulan tüm sorulara cevap verdim. Hakim tutuklama kararı verdiğinde korktum ama siz [Ali Nesin] arayıp bizi yatıştırdınız. Bu bana 5 dakikalık güven verse de cezaevine girdiğimde o güven tamamiyle kayboldu.

Cezaevine girer girmez, cezaevini koruyan askerler çırılçıplak soyup tekme tokat dövdüler. Dört kişiydiler. On dakikaya yakın dayak yedim. Bacaklarıma, suratıma, vücuduma, her yerime vurdular. Hepsi aynı anda vuruyordu. Ben de bu arada yüzümü ve cinsel organımı korumaya çalıştım. Sonra elimi yüzümü yıkatıp üç cepheden fotoğrafımı çekip gardiyanlara teslim ettiler. Neye uğradığımı anlamadan bu sefer de gardiyanlar tarafından sorguya  çekilip dayak yedim. Birçok gardiyan vardı ama sadece ikisi vurdu. Hepsi de iri yarıydı. Vücuduma ve yüzüme vurdular ama hiç olmazsa giyiniktim.

Bu gardiyanlardan biri nerden geldiğimi sordu. Nesin Vakfı'ndan dedim. Bunu der demez "sen Allah'a inanıyor musun?" diye sordu. Ben de "inanıyorum" deyince, o da "orayı kuran ateist değil miydi?" diye sordu. Ben de orada inanç özgürlüğü olduğunu söyledim. Gardiyan inanmayıp yine dayak attı. Vakif'tan verilen 100 milyonumu alıp "karantina"ya attılar.

Karantinada 70-80 kadar kişi vardı. Onlara suçlamayı söylemedim, bilgisayar hırsızı olduğumu söyledim. Çatalca'daki jandarmalar öyle tembih etmişlerdi. Korktum. Saat 2'ye kadar uyumadım. Herkesin uyuduğundan emin olduktan sonra biraz kestirdim. Yorgan, battaniye filan yoktu, diğer mahkûmlar almışlardı, ceketime sarılıp uyudum. Kestirmeden önce tüm bu başıma gelenleri gözümün önünden geçirdim.

Dört saat sonra kaldırdılar. Ekmek kasalarını taşıttılar, etrafı temizlettirdiler. Sonra sabah kahvaltısı olarak leş gibi bir kovanın içinde çorba getirdiler. Aç olmama rağmen yiyemedim. Yiyen biri kustu. Kahvaltıdan sonra çalışmaya devam ettik. Mahkûmlara gelen eşyaları koğuşlardaki diğer mahkûmlara taşımaktı görevim, postacılık yani. Sabah  saat 7,30'dan akşam saat 6'ya kadar hiç dinlenmeden sürekli eşya getirip götürdüm. Bütün bu süre boyunca hiçbir neden yokken gardiyanlar dövüyorlardı. Dövüp gülüyorlardı, eğleniyorlardı, belli ki zevk alıyorlardı bizi dövmekten. Hakaret ve küfür de ediyorlardı.

Öğle yemeğini de iğrenip yemedim. Akşam kendimi zorlayip biraz pilav yedim. O gece de korkarak yattım. Herkesin uyumasını bekledim.Ertesi gün gene sabah 6'ya doğru kaldırdılar. Bütün gün gene çalışıp  sürekli dayak ve küfür yedim. O gün Yasemin Abla geldi, bana eşya getirmiş. Tanıdık bir yüz görünce çok sevindim. Avukatların olduğu bölüme gittik ve orada konuştuk. Ne zaman çıkacağımı sordum. 1,5-2 hafta içinde dedi. İçime öyle bir korku girdi ki anlatamam... Orada iki hafta geçirmek ölüm demektir, dayaktan öldürürler.

Yasemin Abla'yla konuşmamız bittikten sonra koğuşlara dağıtıldık. Suçlamaya göre dağılım yapılıyordu. Beni tecavüzcülerin bulunduğu koğuşa attılar. O  an öldüğümü hissettim, çünkü postacılık yaparken tecavüzcüler koğuşuna gelen eşyalardan bir tanesini götürdüğümde, oraya bakan gardiyan beni diğerlerinden çok daha fazla dövmüştü ve bana "sakın buraya düşme" demişti. İşte şimdi o gardiyanın sorumlu olduğu koğuşa gidiyordum. O gardiyan beni gördü. Tam dövecekken ona suçsuz olduğumu söyledım, 10 gün sonra çıkacağım dedim. O da bana, "sana 41 gün müddet veriyorum, bu süre içinde çıkmazsan seni çok fena döveceğim" dedi. "Sadece ben değil bütün koğuştaki herkes dövecek" dedi. "Tamam" deyip anlaşmayı kabul ettim.

Koğuşa girdik. İki kişiydik bu koğuşa giren. Diğeri 50'sine yakın bir adamdı. Gardiyanlardan birinin tanıdığı olduğu için ona dayak atılmadı. Tecavüzcüler koğuşuna teslim eden gardiyan diğer gardiyana "bu benim tanıdığım, buna vurma" dedi. Kural gereği ilk gelenle konuşulmazmış. Yaklaşık 3 saat kimse bizimle konuşmadı. "Ümraniye sapığı" da oradaydı. Bana yaklaştı ve kendisinin ve yanındaki arkadaşlarının hangi suçlarla orada olduklarını söyledi. Sonra koğuşun ağası "Şükrü" beni sorguya çekti. O arada da koğuş ağası ve iki koruması beni sürekli dövüyorlardı. Kalın bir sopayla elime 5-6 kez vurdular. Nerden geldiğimi sordular, Nesin Vakfı'ndan geldiğimi söylemedim, çünkü bunlardan her şey beklenir. Büyükçekmece'de oturduğumu, orta halli  bir ailenin çocuğu olduğumu söyledim. Bir suç uydurdum, kız arkadaşıma tecavüz etmişim... Suçsuz olduğumu söyleseydim daha çok döveceklerinden çekindim. Bir ara eğil dediler. Eğildim. O esnada kafama yumrukla çok sert vurdular, tam dört defa. Bir anda gözlerim karardı, o kadar sert vurdular... Dayağımı yedikten sonra bana en son koğuşa gelenlerin yaptığı işi söylediler. Ben de onları dinledikten sonra kenara çekilip umutsuzca beklerken bir gardiyan geldi ve tahliye olduğu söyledi. Kelimenın anlamını bilmiyordum. Gardiyana ne demek bu diye sordum. "Çıkıyorsun" deyince âdeta yeniden doğmuş gibi oldum. Çünkü orada hayata dair hiçbir şey yoktu, orada 1 saniye daha duramazdım.

Çıkarken, iddiayı kazandığım ve beni daha önce çok dövmüş olan gardiyana gereken hareketi yaptım... Askerlerle yola devam ettim, çıkış işlemlerini yapmaları için yüzbaşının yanına gittik. Orda dilim çözüldü ve ağzıma gelen her şeyi beni döven askerlere karşı söyledim. Yüzbaşıya da hakkımı arayacağımı ve nerden geldiğimi söyledim. Yüzbaşı beni döven askerlerden birini çağırıp ona fırça çekti. Gece 1,30'da bıraktılar. Param yoktu. Koşup üstüm başım çamur bir halde bir taksiye bindim. Taksici Nesin Vakfı'nı arayıp parasının ödenip ödenmeyeceğini sordu. Bir saat sonra Nesin Vakfı'na (evime) ayak bastım.

NOKTALAMA VE İMLA YANLIŞLARI MUTLAKA VARDIR!!! MÜMKÜNSE BİR DAHA YAZMAK İSTEMİYORUM.



torq 08.07.2007 14:57:28
Mart 2007

8 Ocak Pazartesi saat 7'de gözaltına alındık. 7,30'da karakola götürüldük. 12,30'da nezarete girdik. 10 Ocak Çarşamba günü saat 14,30'da Adliye'ye götürüldük. Savcı ifadelerimizi alıp nöbetçi mahkemeye sevk etti. Mahkeme cezaevine sevk etmeye karar verdi. Saat 23,30 gibi cezaevine yola çıktık. Önce Metris'e gidip [tutuklanan diger cocugumuz] X'i bıraktık. Saat 1'de Bayrampaşa'ya geldik. Bizi getiren uzman başçavuşla birlikte içeri girdik. Üstümü değiştirdim. Askerler bilgisayara kaydımı yaptılar, fotoğraflarımı çektiler ve sorular sordular. Dosyamdan iddiayı okuyup öğrenince "şerefsiz" dediler ve çeşitli hakaretler ettiler. Ama dayak atmadılar. Sonra uzman başçavuşla birlikte o binadan çıkıp hafif bir yokuştan aşağıya indik. Cezaevine teslim edeceklerdi. Cezaevinin giriş kapısından bizi içeri aldılar. Metal arama detektöründen geçtikten sonra poşetimi kontrol edip  sağ taraftaki odaya girmemi istediler. Odada karşılıklı iki masa vardı. Girişe yakın masadaki adam bana sorular sordu. Öbür masada kimlik bilgilerimi ve parmak izimi aldılar. Vakıf'tan aldığım 100 milyonumu aldılar ve karşılığında bir makbuz verdiler. Daha sonra adının Zeki olduğunu öğrendiğim bir gardiyan, "suçun ne lan senin?" diye sordu. Her şeyi tekrar tekrar anlatmaktan ve insanların inanmayıp hakaret etmelerinden bıktığımdan, duymazdan gelip önümdeki adamla konuşmaya devam ettim. Konuştuğum adam, "Nesin Vakfı'ndaki olaylardan, hani televizyonlarda çıkmıştı ya..." dedi. Ben de öyle bir şey olmadığını söyleyip yeni baştan olayı anlatmaya başladım. "Suç"umu soran Zeki gardiyan bana vurmaya başladı, uzun süre dövdü, çok tokat yedim. Bununla yetinmeyip, yan odadan plastik bir boru aldı ve "aç ulan ellerini" dedi. Her iki elime de dörder defa vurdu. Sonra beni yan çevirip bacaklarıma ve baldırlarıma  her ikisine de boruyla üçer kez vurdu. Vururken "şerefsiz" gibi çeşitli hakaretlerde bulundu. Ardından ayakkabılarımı çıkarmamı istedi ve arkasındaki adamlardan birine "git getir şunu" dedi. Falaka aleti  istediğini anlamıştım. Ayaklarımı kendim havada tutacağımı söyledim. Gardiyan ayaklarımın her ikisine de dörder defa vurdu. Yerde kıvrılmış vaziyette dolabın dibinde yatarken, "kalk su tut ellerine" deyip beni lavaboya yolladı. Elimi yıkamaya giderken acıdığı için ayaklarımın üstüne basmadan topuklarımın üstünde yürüyordum. Gardiyan bunu görünce "düzgün yürü lan" diyerek sırtıma vurdu. Mecburen çok acıyan ayaklarımın üstüne basa basa tuvalete gittim. Lavaboya yaslanıp aynaya baktığımda suratımın sapsarı olduğunu görüp çok şaşırdım. Sanki başka biriydim. Ellerime su tuttum şişip morarmasınlar diye ama yine de şiştiler ve iki gün boyunca ağrıdılar. Ayaklarımın altı da şişmişti. Geri dönüp eşyalarımı alırken, aynı gardiyan beni eğip sırtıma birkaç defa boruyla vurdu. Bu dayak faslı herhalde yarım saat sürmüştür.
 
Uzun bir koridorun en sonundaki karantina koğuşuna soktular. Karantinada 16-17 yaşlarında olduklarını tahmin ettiğim dört çocuk daha vardı. Diğerlerine adımın Mehmet, suçumun da hırsızlık olduğunu söyledim. Berbat bir yerdi. Yedi metrekarelik dar bir oda... Ranzalı bir yatak vardı.Yatağın arkasında da bir tuvalet taşı... Kapısı yok... Üstü gazete  kâğıdıyla kapatılmış. O gece beş kişi iki yatağa sığışarak bir iki saat uyuyabildik.

Ertesi sabah gardiyan kapıya vurarak kaldırdı. "Uf... Ne biçim koku lan bu, ne yapıyorsunuz sıçıyor musunuz lan..." deyip diğer dört kişiyi tekme tokat dövdü. Temizliğe başlattı. Karşı karantinadakilere bir şey söylemeyince, benimle aynı karantinada kalan çocuklardan birine bunun nedenini sordum. Onların cinayetten burda olduklarını, gardiyanların onlardan çekindiklerini söyledi. Yarım saat sonra onları bize yaptığı gibi tekme tokat ve küfürle değil nazikçe "hadi kalkın" diyerek kaldırdı. Biz bu sırada temizliğe başlamıştık. İlk önce kaldığımız karantinayı süpürüp sildik. Sonra çamaşır suyuyla bir kere daha sildik. Sonra "malta"nın, yani koridorun temizliğine başladık. Maltayı temizlerken bizi uyandıran gardiyan enseme eliyle vurarak "Aziz'in torunları", "sapık herif", "şerefsizler" dedi. Temizlik bittikten sonra bizi uzun bir koridora götürüp sıraya soktular ve teker teker saçlarımızı kestiler. Adının sonradan tutuklulardan Kazım olduğunu öğrendiğim bir gardiyan çocukları teker teker bir yere sokup çok fena dövdü. Daha önce "delikanlı" havaları yapan çocukların yalvarma seslerini ve ağlamalarını duyuyorduk. Hepsi hüngür hüngür ağlayarak geri döndü. Gardiyan bana doğru geldi ve tahminimce bir önceki akşam dayak yediğim ve topalladığım için beni dövmedi. Ama "seninle sonra görüşüceğiz..." diye beni tehdit etti.

Sonra bizi koğuşlara dağıttılar. Beni A1 işçi koğuşuna gönderdiler. Tutuklular beni sorguya çektiler. Bu sefer adımı doğru söyledim ama suçumun yine hırsızlık olduğunu söyledim. Akşamüzeri koğuş ağası beni çağırıp suçumun ne olduğunu yeniden sordu. Ben yine hırsızlık dedim. Bana yalan söylediğimi, "Zeki Abi"den öğrendiğini söyledi. Beni döven gardiyan, "sizin oraya bir sapık gönderdim" diye haber vermiş diğer mahkûmlara. Hem "suç"tan dolayı hem de yalan söylediğim için  10 kadar mahkûm gün boyunca beni sürekli dövdü.
 
Akşam yatmaya gitmeden önce sıraya girip sayımı bekledik. Sayımdan sonra koğuşlara girdik. Yatağım böcek doluydu. Üzerime örtmem için çarşaf gibi incecik bir şey vermişlerdi. Çok soğuktu. Ya soğuktan ya da korkudan dişlerimi o kadar sıkmışım ki, dişlerim ağrıyordu, konuşmakta ve yemek yemekte zorluk çekiyordum. Cezaevinden çıktıktan bir ay sonra bile dişlerimi çok sıktığım belli oluyordu ve bu yüzden halen diş tedavisi görüyorum.  Şişen ve ağrıyan ayaklarımı yatağın kenarında, havada tutmaya çalışıyordum. O  gece çok az uyudum. Sabah saat 6'da kaldırdılar. Sıraya girdik, yeniden sayım oldu. Temizlik yaptık. Bütün gün iş yaptık. Ben pek ortada gözükmemeye çalıştım. Ama herkes benimle konuşmaya geliyordu.

Cezaevinde kaldığım süre boyunca sadece dört beş kaşık yemek yiyebildim.  Hiç büyük tuvaletimi yapmadım. Ama bol bol su içtim. Üçüncü gece saat 12 gibi gardiyan ve bir sürü mahkûm başıma gelip tahliye olacağımı söylediler. Tahliyenin anlamını bilmediğim için çok korktum, A6 cinayetçiler koğuşuna yollanacağımı sandım. O koğuşta bu suçtan içeri düşenleri hiç sevmiyorlarmış. Gardiyan özel eşyalarımı hemen toplamamı söyleyip daha ayakkabılarımı giymeden maltada yürümeye başladı. Ayakkabılarımı giyemeden peşinden gittim topallaya topallaya. Ya A6 koğuşuna yolluyorlar ya da "seninle sonra görüşüceğiz" diyen gardiyan beni dövmek için çağırıyor diye düşündüm. İlk girdiğim yere yaklaşınca gerçeği anladım. İnanılmaz sevindim. İşlemlerim yapıldı. Bu sefer bakışlar, suratlar, mimikler, davranışlar çok farklıydı. Müdürün odasına götürdüler. Müdür de çok farklıydı. "Sizin iyiliğiniz için sizi dövdük" dedi, "bir daha buraya düşmeyin diye..." Anlaşılan bu kadar çabuk çıkacağımı tahmin edememişlerdi.

Ayaklarımdaki, ellerimdeki ve sırtımdaki dayak izleri henüz kaybolmamıştı. Girerken çok farklıydı müdür, bana öldürecekmiş gibi bakıp "şerefsiz" demişti, şimdi şikayet edeceğimden çekiniyor ve bana sevecen davranıyordu. Müdürün karşısındaki odadaki adam, "Niye bu kadar acele ettiler... Bu  saatte yataktan kalkıp geldim" diye söylenip beni kapıya kadar geçirdi. Gece saat 1'di. Dışarıda yağmur yağıyordu. Ayaklarım acıyor, yürümekte zorluk çekiyordum. Dişlerim ağrıyordu. Verdiğim 100 milyonu sordum. "Yok şimdi para, pazartesi gelip alırsın" dedi. Paramın olmadığını anlayınca bana 10 milyon verdi. Beni tramvay duragina kadar götürdü, Sağmalcılar'dan beraber bindik. O birkaç durak sonra indi, ben de Merter'de indim, Sefaköy minibüsüne binip annemin evine gittim. Kapıyı çaldım. Kimse açmadı. Oysa evde ışık vardı. Kapıyı yumruklamaya başladım. Suçlamalara inanıp bana kızdıklarını ve bilerek açmadıklarını sanmıştım, meğer onlar da o sırada Vakıf'talarmış. Bakkaldan telefon kartı alıp annemi aradım. Anneme evin orda durakta beklediğimi söyledim. Yirmi dakika sonra orda olacaklarını söyledi.

Bekledim. Annemle amcam beraber geldiler. Annem bana sarılıp ağlamaya başladı. Yatıştırmak çok zor oldu. Hemen eve gidelim dedim çünkü çok yorgundum ve ayaklarımın altı çok ağrıyordu. Eve gelir gelmez yattım. Aklımda hep Vakıf vardı ama çok yorgun ve kızgındım. Bu halimle arkadaşlarıma görünmek istemedim. Başıma gelen haksızlıkları düşünerek uyuyakalmışım. Vakf'a ertesi gün gittim. Vakıf'ta herkes bana eskisi gibi davrandı.

deniz 08.07.2007 15:03:54
türkiyede işkencenin sebebi nedir diye sorguladığımda memur veya askerlerin haddi olmayan yetki kullanımına sahip olabilmesi aklıma geliyor.
sıradan bir er veya gardiyan önüne gelen zanlıya istediği hakareti ve işkenceyi uygulayabilmekte.


08.07.2007 15:06:37

HABER MERKEZİ Ocak ayında Nesin Vakfı'na yönelik karalama gündeme geldiğinde Sanat Cephesi, Azin Nesin'in mirasına sahip çıkmıştı. Sanat Cephesi ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından yapılan "İyi insanlar görev başına" başlıklı açıklama imzaya açılmış, onlarca sanatçı metni imzalamıştı. Sanat Cephesi, son gelişmeler üzerine aynı çağrıyı, "İyi insanlar görev başına" çağrısını yineledi.

"Aylar önce ‘İyi insanlar görev başına' demiştik. Sevgili Aziz Nesin'in ‘Solculuk iyi insan olmaktır, ama bu çok zordur' sözünden hareketle. İki gün once Ali Nesin'den bir mektup aldık. Çağrımızın boşa gitmediğini, Nesin Vakfı'na yöneltilen suçlamalara karşı harekete geçen, karalamaların ve karanlığın üzerine yürüyenlerin çabalarının sonuç verdiğini öğrendik. Nesin Vakfı'nda kalan çocuklar üzerinden ileri sürülen iddialar geri çekildi, davada şikayetçi taraf kalmadı.

Ancak çağrımız da görevimiz de sona ermedi.

Azin Nesin'in yadigarına sahip çıkmaya devam edeceğiz. Mirasının bütünüyle birlikte

asya 08.07.2007 17:38:04
Bu çocukların yaşadığı travmanın izleri yokedilebilecek mi? İşkencecileri koruyan devletin bunu tazmin etmesi mümkün mü?

Bırakın yapılan işkenceyi, "tecavüzcü" nitelemesinin yaratmış olduğu hasarı, hem de tam kendileri olma, kişiliklerini, var olduklarını kanıtlama yaşında olan bu çocuklardan nasıl silecekler ya da sileceğiz.

türkiyede işkencenin sebebi nedir diye sorguladığımda memur veya askerlerin haddi olmayan yetki kullanımına sahip olabilmesi aklıma geliyor.
sıradan bir er veya gardiyan önüne gelen zanlıya istediği hakareti ve işkenceyi uygulayabilmekte.

İşkenceci er ya da memurlar kadar hatta onlardan daha çok sorumlu olan devlet, yöneticiler, yargılamanın adil olmamasına izin veren yasalar ve yapıcıları, bu yasaları değiştirmeyenler, değiştirmeyenleri seçenler, seçtiklerinden hesap sormayanlar, kısacası herkes sorumlu... hepimizin bu suça iştiraki (katılımı) var...

deniz 08.07.2007 21:50:55
evet asya sen de haklısın. mevcut sistemi meşru gören her siyasi düşünce ve onun destekçileri bunda sorumludur.

08.07.2007 21:52:13
kimse masum değil.

deniz 08.07.2007 21:58:23
en basitinden; askerlik şubesine tüm yaşı gelen erkekler uğramıştır. kapıdaki askerin yoklama için gelmiş sivillere tavrına hepsi şahittir.

...

kimse masum değil demek çözümü tıkar. ben başa sarıyorum ve hukuğun ve sistemin yeterli olduğu kabülünü yaparak en alt icra seviyesinde suç işlenmesinin masaya yatırılması gerektiğini düşünüyorum.



Sayfa: [ 1 ] 2