|
||
| Korku Edebiyatı Üzerine: 1 - Korku Edebiyatı, Ölüm Mistisizmi ve Şeytan Durmuş HOCAOĞLU Korku, hiç şüphesiz insan varlığının ve kültürünün ayrılamaz bir parçasıdır; diğer bir ifâde ile, Korku, "insânî" bir histir. Bu îtibarla, insanın bulunduğu her yerde korku da bulunacaktır. Bunun yanında, Korku, sâdece ferdî ve şahsî bir his olmakla kalmamakta, aynı zamanda içtimâî bir vâkıa hüviyeti de arz etmektedir. Fakat bu noktada bir husûsun vurgulanması gerektiğini düşünmekteyim: Korku’ya dayalı bir san’at ve edebiyatın kökenleri, arke-tipleri bütün dünya toplumlarında ve kültürlerinde mevcut olmakla berâber, sofistike bir san’at ve edebiyat ürünü olarak, Korku, yalnızca Batı’da mevcuttur. Biz bu kısa yazı serisinde bu konunun bütüncül bir analizine girişecek değiliz; ama, çok kısaca ifâde edildikte, bu keyfiyetin, esas olarak Batı kültürünün kendisine has şartlarında aranması gerekir ki bunların da başında, Hristiyanlık gelmektedir. Bir sevgi dini değil bir korkutma dini olan; kendi yarattığı kullarının tamâmını birden bilâ-istisnâ, alınlarına işlememiş oldukları bir suçun kara lekesini çalınmış, serâpâ günaha bulanmış olarak Arz’a fırlatıp atan; onlara hep ‘Tanrı’nın sevimsiz çocukları’ muâmelesi yapan Hristiyanlık, bütün tarih boyunca, Korku’yu bizzat yaratan, besleyen ve kendisi de yine dönüp ondan beslenen en kuvvetli bir damar olmuştur. Korku ve Korkular Burada Korku kavramını da kısaca üç ana kısma taksîm edebileceğimizi söyleyebilirim. Rasyonel Korku, İrrasyonel Korku ve Tanrısal Korku. Rasyonel Korku, insanı, "korku nesnesi" olarak adlandırabileceğimiz "şey" karşısında bilinçli bir itici tavır almaya iten bir zihnî aktivitedir: Hastalanmaktan korkmak, başarısızlıktan korkmak v.b. birer rasyonel korkudur. Bu gibi ahvâlde, Rasyonel Korku, Korku Öznesi’ni, yâni Korkan’ı (korkan kişiyi), Korku Nesnesi’nden uzak tutmaya yöneltir. İrrasyonel Korku ise, birbirine zıt olan iki davranışı birden besleyebilmektedir ki ikisinin de beslendiği ana kaynağın bir nevi’ "Korku Mistisizmi" olduğunu söyleyebiliriz. Korku Mistisizmi’nin Korku Öznesi üzerinde hâsıl ettiği, biraz önce sözünü etmiş bulunduğumuz iki zıt etkiden birisi "câzibe", diğeri ise "defia"dır ve her ikisi de marazî bir karakter taşır. İşte, kanâatimizce, mistik bir karakteri hâiz olan İrrasyonel Korku’nun işbu her iki tesiri de Korku Edebiyatı ve San’atının ana kaynağını oluşturmaktadır. Tanrısal Korku terimi ile kastettiğimiz şeye gelince: Burada kullanmış olduğumuz ‘korku’ kelimesinin, ne rasyonel bir zihin aktivitesini ifâde eden Rasyonel Korku ve ne de Korku Mistisizmi’nden beslenen İrrasyonel Korku ile bir mânâ düzleminde bir ortaklığı ve irtibâtı bulunmaktadır; Tanrısal Korku, herşeyden önce, hakikî - veya diğer bir ifâde ile, konvansiyonel - mânâda bir ‘korku’ değil, bir ‘sevgi’dir. Çünkü, Tanrısal Korku, İrrasyonel Korku’da olduğunun aksine, Korku Öznesi’ni, yâni İnsan’ı Korku Nesnesi’nden uzaklaştırmaya yönelik bir marazî korku defiası üzerine ve/veya, aynı nesneye yaklaştırmaya yönelik bir marazî korku câzibesi üzerine binâ edilmiş olmadığı gibi Rasyonel Korku’da olduğunun aksine, Korku Nesnesi karşısında bir itme hâsıl eden bir bilinçli tavır üzerine de binâ edilmiş değildir. Tanrısal (İlâhî) Korku’nun aslî gayesi tektir: Tanrı’ya, intüitif (hadsî) bir yaklaşma hâsıl etmek; yâni, Tanrı’ya müteveccîh bir sevgi yaratmak! Bu îtibarla, Korku’nun gayesi Sevgi olmakla, burada Tanrı, daha önceki korku türlerinde olduğunun aksine, bir "korku nesnesi" değil, bir "sevgi nesnesi" olmaktadır. Ancak; söz konusu etmiş bulunduğumuz bu korku nev’inin tam mânâsıyla kâmilen tahakkuk edebilmesi için, tam mânâsıyla kâmil bir dine, yâni tam mânâsıyla kâmil bir Tanrı kavramına ve inancına ihtiyaç vardır ki bu din de, fikrimce, İslâm’dan başkası olamayacaktır. Söz konusu etmiş bulunduğumuz bu husus, Korku Edebiyatı ve San’atının niçin Şark-İslâm dünyasında değil de Batı-Hristiyan dünyasında gelişmiş olduğunun da en açık cevabı olmak durumundadır. Filhakîka, kullarını Cehennem (ebedî mutsuzluk) ile korkutan ve Cennet (ebedî mutluluk) ile müjdeleyen İslâm’ın, Kitab’a "Âlemlerin Rabbi" (terbiyecisi) ismi ile başlaması ve ilk sûresinin ilk âyetini de "Rahman ve Rahîm" sıfatları ile açması, İslâm’ın tavsîf etttiği Tanrı’nın (has ismi ile Allah), bir korku objesi değil bir sevgi objesi olduğunun ilâhî belgesidir. Bunun yanında, bir başka fâil sebep olarak, Doğu’nun edebiyat dilinin Şiir olmasını düşünebiliriz. Şiir’in ise asıl beslenme kaynağı Aşk oluşu, Korku’nun edebî bir tür olarak gelişmesini önleyen en mühim unsurlardan birisi olmak mevkiindedir. Korku ve Şeytan İmdi; Korku Edebiyatı için hulâsaten şunları söyleyebiliriz: • Sofistike bir edebiyat ve san’at ürünü olarak, Hristiyan-Batı kültür ve medeniyet havzasının malıdır; • İrrasyonel Korku kaynaklarından, Korku Mistisizmi’nden beslenir; • En önemli korku unsuru ise, Ölüm ve Şeytan’dır. Biz bu yazının bundan sonraki bölümünde, husûsen Şeytan konusunu ele alacağız. Tanrı ve Şeytan Düalitesi Tanrı ve Şeytan kavramlarının, İslâm’da taşıdığı anlamsal içerik ile diğer dinler ve Hristiyanlık’takiler arasında önemli farklar vardır. Ancak, genel olarak, Tanrı fikrinin Sâfî Kudret, Mahz İyilik, Yücelik, Fazîlet gibi müsbet içeriklerine mukaabil, Şeytan fikrinin de yine nisbî olsa dahi, büyük bir kudret, mahz kötülük, alçaklık, fazîletsizlik gibi menfî içeriklerle işbâ hâlinde olduğu tartışmasızdır. İslâm’ın dışındaki hemen bütün dinlerde Şeytan, bir şekilde, Tanrı’nın düali, rakîbi, hasmı ve adetâ zıt-muâdili olup, bir çok hâllerde O’na yakın bir güce sâhiptir; adetâ Tanrı gibi her yerde hâzır ve nâzır olan bir ontolojik değer ve hüviyet sâhibidir; bir sembol, ya da mücerret bir kavram olmayıp dış-dünyada bir vücûdu olan bir objektif varlık’tır. Bu abartılı inanca göre, Şeytan, bir anlamda kendince bir âlem’in tanrısı gibidir: O’nun da bir dünyası vardır: Karanlıklar Dünyası. Hattâ birçok varyantlarında Şeytan’ın da kendisine mahsus bir haçı bulunmaktadır; Hristiyan Haçı’na muhâlif olması için, bu haç, baş-aşağı gelecek şekilde tasarlanmıştır. Birçok satanist san’at eserinde, Şeytan’ın Tanrı’yı taklîdi ve her şeyde O’na muhâlefet edişine bir örnek olarak, O’nun da Hristiyanlık’taki "Tanrı Oğlu" gibi, bir "Şeytan Oğlu" edinmek arzusu bir gerilim mistisizmi içerisinde hikâye edilmiştir (Rose Mary’nin Bebeği isimli filmde anlatıldığı gibi). Şeytan’ın da kendine has bir şahıs ismi vardır: İblis! Tanrı’nın meleklerine karşılık onun da şeytanları, ifritleri vardır. Yine, birçok hâllerde tecessüm ve teşahhus eder ki bu teşahhus bâzan ‘insan-kılıklı’ (antopomorfiist) bâzan da ‘hayvan-kılıklı’ (zoomorfist) olmaktadır. Yine bu teşahhus ve tecessümün, Şeytan’ın kendi bedeni ile bedenlenmesi olarak algılanması hasebiyle Reankarnasyon inancı ile yakın bir bağlantısı olmalıdır. Bundan maâdâ, Şeytan, müşahhas ya da mücerret olması hâllerinde dahi, ekseriyetle, maddî âlemle materyal bir temas içerisinde bulunur; meselâ maddî nesneler ile doğrudan temas eder, onlara hükmeder. Fakat Şeytan’ın en büyük mârifeti, hiç kuşkusuz insanların ruhlarını zaptetmesidir. O, bunu iki şekilde yapar. Birinci şekil, insanlar ile aktedilen bir ahidnâme ile ruhların satın alınmasıdır. Burada Şeytan, Tanrı’yı taklîden, ya doğrudan kendisi veya bir ifriti aracılığıyla, insanlar ile bir ahidleşme yapar; alelumum vâkî olduğu üzere insan kanı ile imzalanan bu ahidnâme ile, Şeytan, dünya nîmetlerine karşılık onların ruhlarını satın alır; satılan ruhlar bedeni terk ettiklerinde artık Şeytan’ın Cehennem yoldaşı olmuşlardır. Goethe’nin meşhur eseri Faust’daki trajik hikâye bunu konu edinmektedir. İkinci şeklinde ise, Şeytan, insan bedenine zorla girer; bedenini ele geçirerek rûhunu dışarıya atar. Bedeni Şeytan tarafından zaptedilen bir insanın kurtarılması, Hristiyanlık’ta Kilise’nin en önemli işlevlerinden birisidir: Exorsizm; yâni ihraç edicilik, çıkarıcılık. W. Peter Blatty’nin Türkçe’ye "Şeytan" adıyla tercüme edilen "The Exorsist" isimli romanının konusu da budur: Bedeni Şeytan tarafından zaptedilen genç bir kız çocuğunun rûhunun Şeytan tarafından bütünüyle bu körpe bedenden tardedilmesi ve kızcağızın şeytanlaşması tehlikesine karşılık, bunu önlemek ve Şeytan’ın rûhunu bedenden ihraç ederek kendi rûhunu avdet ettirmek için verilen gerilim dolu bir mücâdele. Aynı bedende çifte karakter inancının köken olarak, çok eskilere dayanmakta olduğu açıktır ki bu köken, ezelî İyi-Kötü Mücâdelesi’nin değişik bir ifâde biçimidir. Fakat Kilise’nin aynı bedende çifte kişilik kavramını Îsâ Nebî için tanıması, Batı’da bu sapkınlığa çok müsâit olan bir başka zemîn hazırlamıştır. Nitekim, "exorsizm"in birçok edebî örneklerinden birisi olan, R.Louis Stevenson’un "Dr Jeckyl ile Mr.Hyde"ında işlenen konu da, her ne kadar İyi ile Kötü’nün mücâdelesi ise de, dikkat çekici olan, aynı bir bedende iki tabiatın bulunmasını kabuleden bir zihniyetin varlığıdır. Bâzı anakronik inançlarda, Şeytan’ın gücü o derece mübâlâğalandırılmaktadır ki, kudretinin vüs’âtinin zamanla Tanrı’yı dahi aşacağına inanılmaktadır; o sebeple istikbâle yatırım yapmak isteyenler ona taparlar; Melek-i Tâvûs olarak adlandırdırılan Şeytan’a tapınılan Yezidîlik gibi. Esâsen, tanrısallaştırılmış şeytan kültürünün yaratılmasındaki en büyük fâil, kâmil mânâda "kaadir-i mutlak" ve "bir" olan "Bir Tanrı" îtikaadının noksanlığının bir netîcesi olarak karşımıza çıkmaktadır; bütün düal, tripl ve mültipl inanç sistemleri böyle bir heretizme son derece müsâit bir vasat oluşturmaktadırlar. .... dolayısıyla, her şeye rağmen, Şeytan bir kudret ve bir câzibe sâhibi olmaktadır. Bu kudretin aynı zamanda bir defia hâsıl etmesi de benzer şekilde yine aynı din anlayışınca beslenmektedir. Bu câzibe sonucunda, birçok kültürde, O’na yaklaşmak ve bîat etmek şeklinde bir eğilim kendiliğinden zuhûr etmektedir. Filhakîka, kullarını Cehennem (ebedî mutsuzluk) ile korkutan ve Cennet (ebedî mutluluk) ile müjdeleyen İslâm’ın, Kitab’a "Âlemlerin Rabbi" (terbiyecisi) ismi ile başlaması ve ilk sûresinin ilk âyetini de "Rahman ve Rahîm" sıfatları ile açması, İslâm’ın tavsîf etttiği Tanrı’nın (has ismi ile Allah), bir korku objesi değil bir sevgi objesi olduğunun ilâhî belgesidir. Bir "anti-tanrı" olarak Şeytan ve İslâm-Öncesi Türk İnançları Şeytan inancı, birçok kadîm kültür ve medeniyetlerde ve dinlerde çok bâriz bir biçimde bir "anti-tanrı kültü" yaratmıştır: Sevgiden arınmış ve sâfî korku katranına bulanmış, habîs, mel’ûn, sâfî kötülük ve hattâ ve hattâ bizzat "kötü"nün kendisi olan bir tanrı. İşte, İrrasyonel Korku’nun en mühim kaynağı olan bu garip tanrı inancının çok sıklıkla rastlandığı kültür havzalarından birisi de, İslâm-Öncesi Türk kültür havzasıdır. İslâm-Öncesi Türk din(ler)inde bunun hayli mebzul miktarda örneği bulunmaktadır; ancak biz burada sâdece birkaç basit örnekle yetineceğiz. |
||
|
||
| Yazının Devamı Söz gelimi, Chou’ların tesiriyle Çin’e intikal etmiş olması gereken "Taoist Kozmik Tasnif"de "Gök-Yer-Güneş"den oluşmuş olan üçül bir varlık alanı olarak tavsîf edilen Kozmos’un Gök kısmı ulûhiyet tabakası olup "ışık âlemi"dir, on yedi kattır; Yer-Yüzü (Arz) ise bu mükevvenâtta tam orta tabakayı oluşturur ve insanların mekânıdır; Yer-Altı ise, yedi veya dokuz kat olup, "karanlıklar âlemi"dir. Bu husus, Gökalp tarafından şöyle ifâde edilmektedir: "Kişi oğullarını yaratan, koruyan ve muhafaza eden bütün iyi ruhlar, dahiler ve tanrılar ışık dünyasının yukarı katlarında otururlar, çünkü ışık bütün insanların dostudur ve tabiattaki bütün hayat tezahürlerini elinde bulundurur. Alttaki karanlık katlarda ise ifritler, kötü ruh ve tanrılar yaşarlar, bunlar insanlara zarar vermek ve onları mahvetmek isterler ve bütün mücadelesine rağmen neticede onu ebedî karanlığa sürükleyip götürürler". Kezâ, Altaylı Panteonu’nun hiyerarşik dizilişi de buna bir örnek teşkîl etmektedir: Gök İlâhları, Yer-Sular, Yer-Altı Dünyası. Bu sonuncusu, yine, karanlıklar ülkesidir ve şeytanların hükümranlık sâhasıdır. Ural-Altay Kozmogonisi’nde de benzer bir durumla karşılaşmaktayız. Meselâ, Radloff’a göre Altay Kozmogonisi’nde henüz herhangi bir kozmik unsur ve elamanın mevcut olmadığı ilk safhada yalnız, "Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan oğullarının ata ve anası olan" Tengere Kayra Han [Tanrı Kayra Han (Kayra=Rahmân)] ve bütün mevcûdâtın arke’si olan Su vardı. Sonra O, kendisine benzeyen bir ikinci varlık yaratarak adına Kişi (İnsan) dedi. Kişi, yâni insan-oğlu, Tanrı ile bu önsüz-sonsuz Su’yun üzerinde uçarken tamâmen Kişi’nin muhterisliğinden dolayı, Tanrı tarafından cezalandırılmak üzere, Su’yun dibine batırılır ve nâdim olup yalvarması üzerine affedilerek tekrar Su üzerine çıkarılır. Sonra Tanrı, bir "katı taş" (veya sağlam taş") yaratır ve daha sonra da Kişi’ye, Su’yun dibinden "toprak" çıkarmasını emreder. Lâkin, hâlâ ihtirâsını yenemeyen Kişi, çıkarmış olduğu toprağın bir kısmını kendisi için dünya kurmak maksadıyla gizlerse de Tanrı’nın bilgisinden kurtulamaz ve yakalanır. Tanrı’nın Su’yun altından çıkarttığı toprağı serpmesi ile Yer-Yüzü, ve insanın ağzındaki hırsızlama toprağın tükürttürülmesiyle de küçük tepeler meydana gelmiş olur. Böylelikle, ilk yaratılışında düm-düz olan yer-yüzü İnsan’ın tabiatındaki fenâlık yüzünden kırışmış olmaktadır. İnsanın bu tatminsiz, muhteris ve hilekâr davranışları dolayısıyla canı sıkılan Tanrı, kendisinin Gerçek Kurbustan ismini taşımakta olduğunu ve bundan böyle ona da Erlik adını verip onunla olan berâberliğini nihâyetlendireceğini kendisine tebliğ ederek Kişi’yi ışık diyârından kovar, Arz’a gönderir ve orada yaşasınlar diye dalsız-budaksız bir ağaçtan dokuz dal, her daldan dokuz kişi ve bunların da herbirisinden dokuz millet yaratır ki bunlar bütün insan soylarını oluştururlar. Bundan sonra Erlik artık bir Körmös (Şeytan) olmuştur. Kozmogoni’nin bundan sonraki kısımlarındaki konu, Şeytan olmuş olan Erlik ile Tanrı arasındaki mücâdeleler, Erlik’in İnsan’ın fikrini iğfal etmesi, İnsan’ın cezalandırılması vb. anlatılır. İnsanı kandırmasının cezası olarak Tanrı onu, "üç kat yerin altında, ay ve güneşi olmayan karanlık bir dünya"ya atar ve onun iğvâsına kapılan insanlara da birtakım cezâlar verir ki bunların en önemlisi, artık onlarla doğrudan münâsebetini kesmesidir. Nitekim bundan sonra, insanlarla kendisi doğrudan temasta bulunmayacaktır; yerine elçi olarak Mayteri gönderilir. Bilâhare Erlik, kendisini affettirmek için Tanrı katına çıkar, secdeye kapanır; af talebi kabul edilince de Tanrı’dan aldığı müsaade ile kendisi için "Gökler" inşa eder. Fakat bu hâl, semâvâtın asıl sâkinlerini pek rahatsız etmiştir ki bunların en başında Tanrının öz kişisi olan Mangdaşire vardır. Erlik ile Mangdaşire ile arasında geçen bir seri çarpışmada son semâvî muharabeyi kazanan Mangdaşire onun göklerdeki saltanatına ebediyen son verir. Erlik’in bütün avânesi telef olur, bütün gökleri kırılıp sarayları yıkılarak aşağıya dökülür ki "Dağlar" bu suretle oluşur. Bundan sonra gökleri yıkılan Erlik, Tanrı’dan kendisine barınak ister; Tanrı da ona Yer-Altı’nı mekân olarak verir. İslâm’ın dışındaki hemen bütün dinlerde Şeytan, bir şekilde, Tanrı’nın düali, rakîbi, hasmı ve adetâ zıt-muâdili olup, bir çok hâllerde O’na yakın bir güce sâhiptir; adetâ Tanrı gibi her yerde hâzır ve nâzır olan bir ontolojik değer ve hüviyet sâhibidir; bir sembol, ya da mücerret bir kavram olmayıp dış-dünyada bir vücûdu olan bir objektif varlık’tır. Verbitskiy’in derlemiş olduğu her iki Altay Kozmogonisi’nde de Tanrı Ülken’e (Aakay, Kurbustan) muhâlefet eden bir Erlik’ten söz edilmektedir. Anohin’in Altay Kozmogonisi’nde de yine benzer bir Erlik bulunmaktadır; en yüce ilâh olan Kuday, birbirinin kardeşi olan Ülken’i Yer-Yüzü Tanrısı ve Yer’in altına sürgün ettiği Erlik’i de karanlıklar diyârı olan Yer-Altı’nın tanrısı olarak tâyin etmektedir. Benzer mitolojik tasvirler, Troşçanskiy, Seroşevskiy, Middendorf gibi müsteşrikler tarafından derlenen Yakut Kozmogonisi’nde de mevcuttur. İblis’in Türk mitolojilerindeki muâdili olan Erlik, çok kereler, bütün elbiseleri, saçı, kaşı-gözü kap-kara; çok iri yapılı, çok adaleli, çok güçlü, ürkütücü bakışlı bir erkek olarak tasvîr edilir; Yer-Altı dünyası O’nundur. O, bu kap-karanlık dünyada, kara bir şatoda, kap-karanlık bir taht salonunda, kara bir taht üzerinde oturur ve iğfâl ettiği ruhları cezalandırır. İşte, günümüzde, önce bir çizgi roman iken sonra sinemaya aktarılarak Arnold Schwardzeneger tarafından can kazandırılan Karanlık Çağların Yenilmez Savaşçısı Kimmeryalı Conan’ın en önemli karakterlerinden olan Erlik’in gerçekliği budur. Görüldüğü üzere, İrrasyonel Korku’nun en önemli temalarından olan Yer’in altı, karanlıklar ülkesi, her kültürde olduğu gibi eski Türk kültüründe de çok faal ve çok müessîrdir. Gorohov’un derlediği Er-Sogotoh (İlk İnsan) efsânesinde üzerinde yaşadığımız Yer-Yüzü "kara-yer" olarak tavsif edilmekte ve Yer-Altı hakkında şu ürkütücü tanımlama yapılmaktadır: "Dipsiz, geniş, sonsuzdur kara yer’in en altı/ Hareketsizce duran, simsiyah bir karaltı" Yakut mitolojisinde, iki dünya arasında bir geçit olarak, Yer-Yüzü’nden Yer-Altı’na inen bir "kapı"nın varlığına inanılmakta ve Lena nehrinin Kuzey Buz Denizi’ne dökülme noktası, "Dünyanın Sınırı" olarak kabul edilmektedir. Aynı îtikaadın biraz farklı bir şekli de yine Sibiryalı Türklerin mitolojilerinde "Kaya-Kapısı" adıyla bilinmektedir. Dinlerinde Yer-Altı dünyasına çok mühim bir yer tahsîs eden Yakut Türkleri, bu karanlık âlemin panteonunu da hayli teknik bir biçimde detaylandırmışlardır. Bu panteon’daki başat isimlerin en başında, bu âlemin reisi olan "Buray Toyon" - diğer adı Kazir Kağatan (Kadir Kağan) - gelir. O’nu, İnsanların gözüne zarar veren Çaday Buluh, onu da "Meleşin Ayıt" ve "Simigen Udagan"isimli dişi tanrılar izler; Düşün Dubah, en kudretli dişi rûh (tanrıça)’dır; "Keleti Uyuhu Giyün Kır" bilhassa genç kızlara musallat olur, onlara delilik getirir ve bu dişi tanrıçaların hepsi "Yenemi Yaya" adlı dev kadının hemşireleridir. Onlara yakın bir yerde, kış güneşinin doğduğu yerde "Daliyer Cunuk" adlı "kadın rûh" (tanrıça) oturur. Hepsinin ikametgâhları Gök’ün güney tarafına isâbet etmektedir ve hepsi de zararlı ruhlardır. Gök’ün batı yanında bir başka muzır rûh olan bir erkek ilâh oturur: "Şamanlar Prensi". Kuzeye doğru ve Yer-Altı’nda ise "Yer-Altının İhtiyarı" denen "Allara Uguynur" oturur. Benzer bir inanış, Maniheist Uygurlar’da da bulunmaktadır. Protestan Maniheizm’in Dinâveriye koluna mensup olan Uygurların îtikaad sistemlerindeki "âhıret","cehennem","şeytan" vb. konuların tasvirleri, bazı noktalardan eski Türk geleneklerinin izini taşıması bakımından da ilgi çekicidir. İran Maniheizmi, Budizm ve Şamanizm’in bir tür imtizâcı burada görülebilmektdir. Bir ilâhideki "Karanlık Cehennem" motifi eski Türk Şamanizmindeki "karanlık yer-altı dünyası"nı hatırlatmakta olduğu gibi, bu karanlık cehennemdeki onbinlerce dumanlı şeytanın başı olan "Büyük Şeytan" tasvîri ile Erlik Han arasında şaşırtıcı yakınlıklar görülmektedir; en büyük fark bu şeytanın "dişi" olmasıdır. *** Ancak, bütün kültür tarihinde Şeytan’ı en fazla onore eden iki büyük kültür havzası vardır: İran-Zerdüşt ve Batı-Hristiyan kültür havzaları. Bunlara bundan sonra temas edeceğiz. |
||
|
||
| Korku Edebiyatı 2 Durmuş HOCAOĞLU Yazımızın bundan önceki ilk kısmında “korku” kavramını, kısaca ve kalın çizgilerle; Rasyonel Korku, İrrasyonel Korku ve Tanrısal Korku şeklinde üç ana kısma taksim etmiş ve Rasyonel Korku'nun, insanı, "korku nesnesi" karşısında bilinçli bir itici tavır almaya iten bir zihnî aktivite olduğunu; buna karşılık irrasyonel Korku'nun, ise, birbirine zıt olan iki davranışı birden besleyebildiğini ve fakat her ikisinin de beslendiği ana kaynağın bir nevi' "Korku Mistisizmi" olup onun da Korku Öznesi üzerinde, birisi "cazibe", diğeri ise "defia" olmak üzere iki zıt etki yarattığını ve bunların her ikisinin de marazî bir karakter taşıdığını ve İrrasyonel Korku'nun bu marazî-mistik karakterinin Korku Edebiyatı ve San'atının ana kaynağını oluşturmakta bulunduğunu ve bütün bunların en büyük beslenme kaynağının ise çok mütehakkîm bir Kötülük ve Şeytan Kültü olduğunu belirtmiştik. Korku üzerine en yüksek ürünlerin buna en müsait kültür havzalarında üretilmesi, eşyanın tabiatı muktezâsından olmak gerektir ki bunun için de Korku'nun şahikasını teşkil eden karanlık ve esrârengîz bir kültürel ortamın varlığı zarurî olmaktadır. İşte, Şeytan kültünün önemi burada ortaya çıkmaktadır diyebiliriz; Şeytan, ürpertici bir "obscure" (karanlık, muzlim, muğlâk, meşkûk, meşhûl) ve "occult" (esrâr-ı engîz, hafi) varlık olmaktan da öte bizzat bu kavramların âdeta kendileri olması hasebiyle, para-normal, fobi şeklindeki bir korku için ulaşılabilecek zirveyi hem te'mîn ve hem de hattâ temsil etmektedir. Batı'nın kültür arka-plânında da hemen-hemen bütün iptidaî dinlerde ve kültürlerde olduğu gibi kuvvetli bir Şeytan ve Kötülük kültü bulunmaktadır; fakat zait olarak, tarihî süreç içerisinde bu kültürel arka-plândan sofistike bir san'at yaratılması da hemen-hemen münhasıran Batı'da görülmektedir. Karanlık ve ürpertici bir esrarengizlik ile bezenmiş bir san'at akımı, eskiden de Batı'nın din, san'at ve edebiyatında çok bariz bir surette müşahede edilmektedir. Meselâ, Eski Yunan panteonunun antropomorfik tanrılarının birkısmı doğrudan kötülük tanrıları olduğu gibi, birkısmı da doğrudan insanlar ile kavgalı olan ve onlara kötülük eden tanrılardır ve inancı besleyen en mühim kaynakların başında da Grek Tragedyası gelmektedir. Eski Grek filozoflarından birçoğunun, en ziyâde de Platon'un şiddetle reddettiği ve husûsen de O'nu amansız bir san'at ve şâir düşmanı olmaya iten şey, san'at yoluyla icra edilen işbu sapkınlık olmuştur. Platon'un felsefesine göre, Grek San'atı ve Şiiri hem gerçekten kopmakta ve hem de kötülüğün kaynağının Ulûhiyet olduğunu ileri sürmekte ve suretle, Ulûhiyet'e bühtanda bulunmaktadır. Bunun içindir ki, en büyük tragedya üstâdı olan Homeros'a dahi cephe almaktan çekinmeyen Platon, “Devlet”inde, "... şairler, Homeros başta olmak üzere, en yüksek değerleri anlatırken olsun, herhangi bir şeyi uydururken olsun, birer benzetmecidirler sadece; gerçeğin kendisine ulaşamazlar.'' demekte ve şu hükme varmaktadır: 1: Şairler masal anlatmaktadırlar; 2: Masallar ise çirkin uydurmalardır; 3: Şu hâlde masalcılar, yâni Şâirler, uydurmacıdırlar; bunu bilerek yaptıklarına göre de yalan konuşmaktadırlar. Yani: "Bütün şâirler yalancıdır." 4: Şairler, kahramanları ve Tanrı(lar)ı kötü tanıtıyorlar; Tanrılar'a — yani dolaylı olarak. "Hakîkî Tanrı"ya — bühtanda bulunuyorlar. Günümüz Batı kültüründe çok belirgin olan Kötülük kültünün mühim bir beslenme kaynağı söz konusu bu antik arka-plân olmakla beraber, Şeytan ve Kötülük kültünün günümüze uzanan en büyük tesir kaynağı, Şark'tan intikal eden Zerdüştçü-Manici bakıyyelerdir. Bâzı bakımlardan kadîm bir vahdânî dinin dejenere bir bakıyyesi gibi bir intiba hâsıl etmesine rağmen geçirmiş olduğu tarihî istihale neticesinde çok 'obscure' (karanlık) ve çok 'occult' (sırrı, esrarlı) bir mâhiyet kazanmış bulunan Zerdüştlük ve büyük ölçüde tesiri, onun tesirinde kalarak diğer din ve kültürlerin de sızmasıyla nevi şahsına münhasır bir halitaya dönüşmüş bulunan Manicilik, bütün dünya tarihinde muhtemelen Şeytan idesinin zirvesini teşkil etmektedirler diyebiliriz. Zerdüştlük ve Manicilik'te Şeytan Zerdüştlük inancında bir anlamda ezelî Tanrı olan Hürmüz (veya, Hürmüz, ya da Ahura Mazda) tarafından ilk olarak yaratılan şey, birer melek olan Spenta Mainyu ile Agra Mainyu'dur. Bunlarla beraber O, aynı zamanda "İyilik" ve "Kötülük"ü de yaratmış ve "İkiz Oğulları" denen bu ilk iki yaratığından Spenta Mainyu İyilik'i ve Agra Mainyu da Kötülük'ü kendi hür iradeleriyle seçmişlerdir. Yâni, birisi bizzat iyi ve diğeri de bizzat kötü olarak değişmez bir ilâhî takdir ile bağlanmış değillerdir. Nitekim, daha sonra, kendi hür irâdesi ile Kötülük'ü tercîh eden Agra Mainyu. Daha sonra yaygın olarak bilinen adıyla Ahriman (veya Ehrimen), Spenta Mainyu'ya karşı bir taarruz başlatır. "İblis"in muâdili olan Ehrimen'in bu taarruzunda asıl hedefi Hürmüz olmamakla beraber, zamanla, Spenta Mainyu'yu da aşarak O'na uzanacaktır. Burada asıl önemli olan taraf, bu şedîd kavganın, birer gerçek varlık olduğuna inanılan Ehrimen ve Spenta Mainyu ve sonra da Hürmüz arasında olmaktan ziyâde birer mücerret ide olan İyilik ve Kötülük arasında cereyan etmekte olmasıdır. Burada Ehrimen teşahhus etmiş Kötülük ve Spenta Mainyu da teşahhus etmiş İyilik olmaktadır. İşte, Ehrimen'in saldırganlığı ile başlayan bu kadîm mücâdele, herbirisi üç biner yıldan mürekkep dört kozmik zaman dilimini kapsamaktadır ki bunların ilk üçünde Ehrimen, yâni İblis, büyük bir başarı kazanarak Dünya'yi ele geçirir; artık Dünya, Şeytan'ın hâkimiyet alanı olmuştur. Bundan sonraki son üç bin yıllık kozmik peryod ise her birisi biner yıldan müteşekkil üç "milenyum'dan mürekkep olup ilk milenyumda "kurtarıcı" Zerdüşt dünyaya gelmekte ve Tanrı (Hürmüz) adına, İblis'e karşı büyük bir mücâdele başlatmaktadır. İnanışa göre, Zerdüşt'ün açmış olduğu bu mücâdele yolu, geriye kalan iki milenyumun hitâmında Hürmüz'ün, yâni Saf İyilik'in nihâî zaferi ile neticelenecektir. Lâkin, şu anda insanlığın yaşamakta olduğu safha henüz bu nihâî safhanın çok uzağında olup. Dünya, hâlâ büyük ölçekte İblis'in hâkimiyetinde bulunmaktadır. Bir felsefe sistemi değil de, milâdî III. asırda yaşamış olan Mani (yahut Manes) tarafından kurulmuş olan bir din olan ve Zerdüştlük, Hristiyanlık ve Musevîlik'in bir karması gibi duran, ama en büyük etkisini Zerdüştlük'ten alan Maniheizm'de son derece önemli olan iki temel kavram vardır: "İki Kök" ve "Üç An". Bunlardan birincisi onun düalitesinin, daha doğru bir ifâde ile, Maniheist Düalist Ontoloji'nin ve ikincisi de Maniheist Kozmoloji'nin temellerini oluşturur. Maniheist Ontoloji'ye göre, Varlık Küresi'nin esası "iki kök" ten mürekkeptir. "İki Kök"den biri Işık, diğeri Karanlık'dır. Işık "Rûh"dur; saf, katıksız, arı-duru bir müsbetlikler cümlesi'dir; O, barış, sükûnet ve iyilik, yani "hayr saltanatı"dır. Karanlık ise, İşık'ın tam aksine, "Madde"dir, saf, katıksız, arı-duru bir menfilikler cümlesi'dir; O, karmaşa, savaş ve kötülük, yâni "şer saltanatı "dır. Bu kökler ne kendilerinin fevkinde olan bir olan bir başka kudret eliyle yaratılmışlardır ve ne de zaman itibariyle birbirlerine nisbetle kıdem sahibidirler. Bundan ayrı olarak, birinin diğerine güç-kudret olarak üstünlüğü de yoktur. Burada Işık aynı zamanda Tanrı'nın ve Karanlık ise İblis'in sembolüdür. Karanlıklar dünyasında, "Arkonlar" olarak adlandırılmış birtakım güç sahibi varlıklar vardır ki bunlar âdeta kötülüğün, yani İblis'in, askerleridir. Maniheist Kozmoloji ve Kozmogoni de "Üç An" olarak anılan ve birbirinin ardılı olan "üç kozmik zaman dilimi"nden oluşur: Mazi, Hâl ve İstikbâl. Mâzi'de bu iki kök birbirlerine karışmamış vaziyette ayrı-ayrı kendi "tekil" (singüler) dünyalardadırlar; Hâl. Karanlığın, İşık'a, diğer tâbirle, süflî-olan'ın (madde'nin) ulvî-olan'a (rûh'a) tecâvüz ederek onu işgal ve istilâ etmeye girişmesiyle başlayan ve hâlen devam etmekte olan kozmik zaman dilimidir. Hâl'de, iyi ve kötü arasında sürekli bir mücâdele vardır. Kozmogoni. (Kozmos'un doğumu, kozmik varlığın vücut bulması), bu mücâdelenin ürünüdür. Yâni Kozmos, Şerr'in Hayr'a vâkî olan tecâvüzünün mahsûlüdür; ne safi iyiliktir ve ne de safî kötülük, bir karmaşıklık (kaos) hâlidir. İstikbâl ise, bu iki ilkenin yeniden birbirinden ayrılıp eski hâline döneceği periyoddur ki bu Kozmos'un sonu olacaktır. Bu üçüncü periyodun gelişi insanlara tâbidir; bizler ne kadar kötülük edersek bu karmaşıklık o kadar artacaktır, ne kadar iyiliğe yönelirsek bu karmaşıklık o kadar zayıflayacak ve çözülecektir. Maniheizm her ne kadar Zerdüştî bir zemin ve alt-yapı üzerinde kurulmuş ise de Zerdüştlük'teki "zımnî monizm ve moniteizm" Manicilik'te tamamen ortadan kaldırılmış ve tam bir düalizm'e varılmıştır. Filhakika, Maniheizm'deki zıt unsurlar olan Karanlık ile Işık, yâni Hayr ile Şer, ne daha üstün bir güç ve ne de birbirleri tarafindan yaratılmışlar veya sudur etmişlerdir; her ikisi de birbirinden müstakîlen ve ezelî olarak mevcutturlar. Keza, bu iki uzlaşmaz zıtlık arasındaki mücâdele, Hayr'ın Şerre zorunlu ve kaçınılmaz olarak gaalip geleceği bir final, yâni deterministik bir "Fatum Historicum" icbar etmemektedir. Maniheizm'de Kötülük (Karanlık) idesinin müşahhas bir varlığa münkalib şekli olan Şeytan, ezelî ve kozmik bir ilke'dir; bizzat ve bizatihi bir "varlık"tır: ezelden beri düal olan Varlık Küresi'nin yarısı demek olan "Karanlık"ın sembolüdür; "Karanlık" ve "Işık" ne birbirlerinin yaradanıdır ve ne de her ikisinin fevkindeki bir transandantal yaratıcının mahlûklarıdır. Yâni, Manici anlayışa göre. düalite ezelîdir. Zerdüşt'te ise. Şeytan (daha doğrusu, "şeytanî varlık" olan Ehrimen), ezelî Tanrı Ahura Mazda'nın yarattığı iki oğlundan birisidir ve kendi hür irâdesi ile kötülüğü seçerek "İblis" olmuştur. Hristiyan Batı; Augustinus; Kilise, şeytan; ik Günah Patristik filozof teolog Aurelius Augustinus'un da büyük ölçüde katkısıyla Hristiyan doktrinine derinlemesine tesir eden iki büyük ide olmuştur: Tanrı Devleti ve Şeytan Devleti. İmdi; buna göre, bir varlık alanı olarak Dünya, diğer adıyla Res Extensia, fiziksel varlık alanı, maddesi itibariyle kirli, makbuh ve mezmûmdur; fakat O'nun kirliliği dıştan, yâni İnsan'ın kendisiyle kurmuş olduğu münâsebetler dolasıyla değil, içten, yâni kendi varlığından kaynaklanmaktadır. Bunun aslî sebebini öncelikle Hristiyan ontolojisinde aramak gerektir. Her iki dünya [birisi 'fizik-dünya'. ya da kısaca 'bu-dünya', yahut sâdece 'dünya' ve diğeri de 'meta-fızik dünya', kısaca 'uhra', ya da 'öteki-dünya'], mâhiyetleri itibariyle, ayrı türdendir. Birisi, 'süfli âlem'dir; madde'nin dünyasıdır, diğeri de 'ulvî âlem'dir, rûh'un dünyasıdır. Mâhiyetleri ve özleri farklıdır, ama aynı kaynaktan gelmektedirler, her ikisi de 'mahlûk'tur. Yâni, her ikisi de birer objektif realite sahibi, 'kendinde varlık' olmalarına mukabil, 'kendinden varlık' değillerdir. Dolayısıyla da bu düalite, Zerdüştçü ya da Manici anlamdaki bir düaliteden uzaklaşmaktadır. Her iki dünyanın, bütün aykırılıklarına karşılık, aynı kaynaktan gelmeleri, yani son analiz safhasında Tanrı'nın eseri olmaları, her ikisi için bazı ortak paydaların, hiç olmazsa bir adet ortak paydanın mevcut olması demektir. Bu ise, hiç kuşkusuz, her ikisinin de köken olarak Tanrı'ya istinad etmeleridir. Yâni. her iki dünya da. Allah'ın eseri olmak itibariyle ontolojik olarak ortak bir köken sahibi'dirler. Şu halde Hristiyanî Ontoloji'de dünya, Tanrı'nın irâdesi dışında olan (kendinden; by itself; min-zâtihî) bir varlık alanı değildir. O, her ne kadar ikinci türden, aşağı bir kategoriden varlık ise de yine de, yaratanının eseridir. Uhra'nın ve Dünya'nın bu özelliği de, gerek düaliteyi ve gerekse de dikotomi'yi kuşatan bir monizm, ya da bir monistik temel oluşturmaktadır. İmdi: Hristiyanlık, "dünya'yı", fiziksel varlık alanını, ahlâkî olmaktan öte. ontolojik olarak, Uhra'nın yanında "ikinci sınıf bir varlık alanı olarak nitelendirmektedir; bunda hem diğer din ve kültürlerin ve hem de hassaten Platon ve Arsitoteles'ten gelen "ulvî ve süfli" şeklindeki Düal âlem taksimatının uzantıları açıkça görülebilir. Fakat bu ontolojik tahkîre ve tâlîleştirilmeye daha büyük bir katkı, ahlâkî bir yargıdan gelmektedir: Şeytan! Bu da aynı zamanda Hristiyan akaaidinin en temel inanç esaslarından olan İlk Günah'a link yapmaktadır. Bu iki ideden, Şeytan, Kaadir-i Mutlak ve Mahz İyilik olan bir “Bir Tanrı” idesinin karşısına âdeta yenilmez bir güç şeklinde, bizzat Kötü, yâni Kötü'nün bir varlık hâlinde ortaya çıkmış olmasını ve İlk Günah ise O'nun günah konusunda işbirlikçisi olarak, günah işlemeye meyyal olmaktan da öte, handiyse bizzat "kötü" olarak dünyaya gelen, "Kötü İnsan" fikrini meşrûlaştırmştır. Ahd-i Atik'in Tekvin babında (Tekvin: 3) anlatılan "İnsan'ın Düşüşü", Insan'ın aşağılanması konusunda son derece ilginç motifler sunmaktadır: Yılan'ın kışkırtmasıyla yoldan çıkan Havva'nın Âdem'i de iğvâ ederek yasak meyvanın yenmesiyle başlayan bu "düşüş", sâdece iki kişinin işlemiş olduğu ferdî bir suç olmaktan çıkmış, onların bütün nesillerinin alnına silinmez-kazınmaz kara bir leke olarak çalınmasına, her doğan Âdem evlâdının Yer-Yüzü'ne günahkâr ve bir Şeytan işbirlikçisi olarak geldiğinin kabul edilmesine sebebiyet vermiştir. |
||
|
||
| Yazının Devamı Tanrı'ya meydan okuyan Şeytan hem İnsan'ı iğvâ edip safına çekerek O’na İlk Günah'ı işlettirmiş, hem de Arz'ı fethetmiştir: Arz, Şeytan tarafından ele geçirilmiştir; bu dünya, artık Şeytan'ın hükümranlık alanıdır; bu sebeple O'nun bu hâline "Civitas Terrana" (Dünya Devleti) veya "Civitas Diaboli" (Şeytan Devleti) adı verilmektedir. Bunun içindir ki bu hâliyle Arz ve O'na ait ve müteallik olan hiçbir şey memduh, makbul ve temiz olamaz. Arz'ın Şeytan tarafından zaptedilmiş olması, Zerdüştlük'ten çok derin izler taşıyan bir Hristiyan mitolojisidir. İmdi, ilk insan olan Âdem ve eşi Havva, Seylan'a uymak suretiyle bir günah (aynı zamanda sayı ile 'bir' olan 'bir günah') işlemişlerdir; daha doğrusu, "ilk günah "ı işlemişlerdir. Bu "ilk günah ", sâdece onları Cennet'ten tard ettirmekle yetinmemiş, bütün ahfadına da aynen sirayet etmiştir. İlk Günah, orijin itibariyle meta-fizik dünya'ya ait bir varlık olan İnsan'ı fizik dünya'ya indirmiştir. Bu, bir 'iniş'tir; ulvî bir varlık alanından süflî, adî, bayağı bir varlık alanına 'sürülme', değer olarak bir 'irtifa kaybetme'dir ki teknik tâbirle, buna, "İnsan'ın Düşüşü" denmektedir. Hâsılı; Hristiyanî antropolojiye göre insan, 'düşük'tür! İnsan ezelde bir kere 'düşmüş'tür ve bu 'düşüklük', silinmez bir alın yazısıdır: Bu durum hep böyle devam edecek, insan hep 'düşük' olarak kalacaktır. Papa VI. Paul'ün ifadesiyle: "İnsanın düşüşü söz konusudur. Tanrı bağışı onun için artık yoktur ve ölümlüdür. Tüm insanlar aynı durumdadır; tüm insanlar günahla doğar derken, söz konusu olan budur". Bu sebeple, bir Hristiyan doktrin eserinde dendiği gibi: "Âdem'in soyu günahtan temizlenmiş olarak yaratılmamıştır. Bu nedenle asli günah, tüm insan soyunda vardır." Şeytan'a uyan Âdem ve Havva'nın işlemiş olduğu bu ilk günah bu suretle onların bütün nesillerine teşmil edilmiş, iki kişinin işlemiş olduğu suç, istisnasız hem bütün insanlığa ve hem de ferd olarak her insan'a aynıyla yansıtılmıştır. Bu, beşeriyet için son derece ağır, kaldırılamayacak kadar ağır bir ceza olmaktadır: Âdem ile Havva'nın, sadece ve yalnız iki insanın, bilinmeyecek kadar eski zamanlarda işlemiş oldukları bir günah yüzünden, sadece ve yalnız ve ancak bir adet günah yüzünden. Hristiyanlığın Tanrısı, bütün insanlığın ufkunu karartmış, bütün istikbalini söndürmüştür. Böylesi bir ilâh'ın âdil olabileceği düşünülemez. Fakat bu idenin sebebiyet verdiği rahneler bu kadarcık da değildir ve çok daha büyük bir yıkımı haber vermektedir: Şeytan'ın Tanrı'ya bu galebesi karşısında Tanrı'nın bu haddini mütecaviz gazabı, O'nun "İnsanlık Projesi"nin daha işin başında, kendi elleriyle akamete uğratılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla da Hristiyanlık'taki bu İlk Günah idesi aynı zamanda Tanrı'ya bir bühtanda bulunmak anlamına da gelmektedir; zira, İlk Günah, Tanrı'yı hem acizlik ve hem de adaletsizlik ile itham etmektedir. Zira: Geleneksel diskura göre, O. "İnsan nesli"ni aslında, ebediyyen Cennet'te ikamet etmek üzere yaratmıştır; yâni O'nun, bir İnsanlık Projesi vardır ve projeye göre İnsanlık'ın mekânı, yaratıcısı tarafından kendisine lâyık görülen yer, Cennet olmaktadır. Fakat daha henüz işin başında iken, insanlığın ataları, İblis tarafından iğva edilirler ve bir günah işlerler. Bu günah, Tanrı'nın öylesine gazabını celbeder ki O, bizzat kendisinin İnsanlık için kurduğu projeyi tamamen iptal eder ve günahkârları cezalandırmak üzere Yer-Yüzü'ne fırlatır. Görüldüğü üzere, burada, Zerdüşt doktrinini telmîh eden bir Tanrı-Şeytan düalitesi vardır. Bunun yanında, Şeytan, Tanrı'nın hesaplarını alt-üst edip akamete uğratabilecek, O'nun insanlık Projesini'ni iptal ettirebilecek, bir güç sahibidir; zira, O, netice îtibâriyle, insan üzerindeki ikna gücü ile Tanrı'ya galebe çalmış bulunmaktadır; öyle ki, bu durumda, Tanrı, Asıl İnsanlık Projesi'ni iptal ederek yerine, bir “Yedek İnsanlık Projesi” devreye koymuş olmaktadır. Bu yedek proje, hesapları tutmayan âciz Tanrı'nın insanlığa reva gördüğü bir ceza olan "Yer-Yüzü Mâcerâsı"dır. Aslında Cennet için yaratılmış iken aslî mekânından kovulan İnsanlık için bir sürgün yeri. cezasını çekeceği bir yer lâzımdır ve bu yer de Arz'dır. Bunun için Arz, düsen insanlık için uygun olan, bizatihi düşük bir yer konumundadır. Arz. bir cezâ-hane'dir. Bu da göstermektedir ki; Hristiyan ahlâkı "müteselsil sorumluluk" idesini temel bir ilke olarak kabul etmektedir. Zira, Âdem ile Havva'nın işlemiş olduğu suç, onların ahfadına, yâni hem bütün tekil "ferd-insan"lara ve hem de bütün "insanlık"a fatura edilmiştir. Bu, Hristiyanlık doktrininin insan'ı ulvî bir âlem'den süflî bir âlem'e indirmek suretiyle sadece ontolojik olarak alçaltmakla yetinmemesi ve fakat onu, alnında kendi iradesi dışında, hiç tanımadığı cedleri tarafından, bilinmeyecek kadar eski zamanlarda işlenmiş yüz kızartıcı bir suçun lekesi ile bu "alçak âlem"e getirmekle ikinci bir defa daha alçaltması demektir. Hem topyekûn İnsanlık ve hem de ferd olarak ferd-insan, Hristiyanlık tarafından, alçak bir dünyaya alçaltılmış olarak gönderilmekle "alçakların alçağı" (esfel-i sâfilîn) derekesine indirilmektedir. Bundan dolayı, Hristiyanlık akaidine göre insanlar hayata sıfırdan başlamazlar. Onların hayat defterleri ilk açılışlarında ter-temiz değildir, lekelidir. Zira, İlk Günah, her insan'ın alnında kara bir lekedir. İnsan, doğuştan kirlidir, lanetlenmiştir. Şu hâlde: Yer-Yüzü'ne gelen her kişi, ezelde ataları Âdem ve Havva'nın işlemiş olduğu kadîm günah ile günahkâr olarak. Şeytan'ın egemenliği altında bulunan bu-dünya'ya fırlatılıp atılmışlardır. Kierkegaard'ın ifadesiyle, "kartalların yavrularını yalçın kayalardan fırlatması gibi..." Her doğan, günahkâr, kirli, suçlu, dinsiz ve Şeytan 'in kulu olarak doğar. Bu sebeple, Hristiyan doktrininde İnsan. Din'e sonradan girer; bunun için de Din'e kabul edilmesi gerekir. İşte. bu "dine kabul edilme" töreni "Vaftiz"dir; Vaftiz, dinsiz, Şeytan'ın kulu olarak dünyaya gelmiş olan, ezelden günahkâr, ezelden suçlu ve kirli insanın, kendisine kefil olan bir ruhban aracılığı ile, 'Hristiyan Kulübü'ne kabul edilme seremonisidir. Burada karşımıza çıkan önemli bir kavram "İnayet" (Gracia) olmaktadır. Bu ezelî kirden arınmak, bu ezelî günahtan ve suçtan kurtarmak için Tanrısal İnayet'ten başka bir çâre yoktur; inayet, esfel-i sâfilîn'e indirilen insan'ı bu çukurdan çıkarmak, kurtarmak, yükseltmek ve yüceltmek için uzatılan bir kurtuluş ipidir. Lâkin, Hristiyanlık her insanı doğuştan, fıtraten, Şeytan'ın işbirlikçisi, kirli ve günahkâr kabul etmekte olduğu için, kendi imkânı ile kurtuluşa ermesini mümkün görmez: bir mutavassıt şarttır ki bu kişi olarak Isa, kurum olarak Kilise ve Ruhbanlar'dır. Üç Uknum'un ikincisi. Tanrı'nın ölümsüz, ebedî oğlu olan "Oğul İsa" bu kurtuluş ipini insanlığa uzatmış, "Göklerdeki Baba"nın indinde mü'minlerini kurtarmak için kendi vücûdunu feda etmiştir. Fakat İsa'dan sonra, înâyet'in mümkün bir tek yolu kalmaktadır: Kilise! "Tanrı'nın ülkesinin gerçekleşmesi Kilise'yi oluşturur" Yâni, İnayet. Tanrı ve Kul arasında vuku' bulabilecek bir süreç değildir; mutlaka ve behemehal, Kilise'nin, yâni Ruhbanlar'ın aracılığı ve onayı şarttır: Kilise'ye bağlanmadan, Kilise'nin onayı alınmadan bir tek kişi dahi Din'e giremeyeceği gibi, Kilise'nin Din'den çıkmasını uygun gördüğü kişi de Din'de kalamaz. Böylece, Kişi'nin Tanrı ile olan bağlantısı, Din sahibi olması, bir ucunda Vaftiz diğer ucunda Afaroz bulunan iki ucu kapalı bir intervalde sıkışmış bulunmaktadır ve O'nun tek necat limanı da Kilise olmaktadır. Bu noktada, İnayet ve/ya Hidâyet gibi mefhumların İslâmî terminolojideki muâdilleri ile olan benzerliğinin sâdece nominal bir benzerlik olduğuna dikkat edilmesi gerekmektedir. İslâm, her doğan insanı temiz ve İslâm Fıtratı üzere doğmuş, yâni doğuştan Müslüman kabul ettiği gibi kendilerine Resul gönderilmeyenleri de mes'ul tutmamaktadır; yâni İslâm'da her dünyaya gelen, başka hiçbir işleme lüzum kalmadan, İslâm dininin bir üyesi olarak "Defter-i Uşşâk"a kaydedilir; buna karşılık Hristiyanlık, her doğan insanı Hristiyan (yâni kendi îtikadlarınca, "mümin") değil, dinsiz olarak kabul etmektedir. Keza, Hidâyet İslâm'da sâdece Allah'a mahsus ve O'nun tekelinde olduğu hâlde, Hristiyanlık Hidâyet'i, Tanrı irâdesinin Yer-Yüzü'ndeki temsilcisi olan Kilise'ye vermiştir. İnayet doktrininin en ilgi çekici yanlarından birisi de şudur: Tanrı insanları önce düşük olarak Yer-Yüzü'ne göndermekte ve sonra da onları, bütün ömürleri boyunca bu düşüklüğün izâlesi için çırpınmak zorunda bırakmaktadır. Buradan, "Tanrının insan-oğlu ile niçin bu kadar uğraştığı" gibi sinsi bir soru da türetilebilir ki bunun cevabı, ancak, âdil olmayan bir Tanrı'nın, bir nevi' bir kan dâvası güttüğü, Âdem ile Havva'nın kinini tuttuğu olabilir. Halbuki adaletsizlik, bizâtihî "tanrı" kavramı ile uyuşmaz. Bu noktada "Bir cennetliğe karşılık yüz bin cehennemlik varsa, Şeytan üstün çıkmıştır, hem de oğlunu ölüme göndermeksizin/.../'Hristiyanların Tanrısı, keyfine pek çok, çocuklarına pek az düşkün bir babadır" diyen Diderot'nun şu değerlendirmesi haksız sayılabilir mi: "Eğer Hristiyan dini doğal dine üstün olsaydı, bizi tanrının ve insanın özü konusunda aydınlatırdı da böyle karanlık içinde kalmazdık. Oysa Hristiyanlık, aydınlatacak yerde, güçlüğe ve karanlığa yol açıyor. Bir doğacıya sorulsa: "İnsan niçin bu dünyada acı çekiyor? " O, "bilmiyorum", diye cevap verecektir. Aynı soru Hristiyana sorulsa, bunu bir bilmeceyle ya da saçmalıkla cevaplandıracaktır. Bu iki cevaptan hangisi, bilgisizlik mi yoksa sır mı daha iyidir? Aslında, ikisi de birdir bu cevapların. İnsan niçin dünyada acı çekiyor? Hristiyan "Bu bir sırdır" diyor. Doğacı, o da "Bu bir sırdır" diyor. Görüyorsunuz ki Hristiyanın cevabı, sonunda doğacınınkiyle aynı kapıya çıkıyor. Eğer Hristiyan: "Ataları günah işlediği için insanoğlu acı çekiyor dese, bu kez siz diretirsiniz: "Atalarının ahmaklığından ona ne?" Hristiyan gene "Bilmiyorum! der. Bu bir sırdır. " Bunun üzerine ona. "Güzel ama, dersiniz. niçin daha önce benim gibi konuşmadınız? Demek ki, insanoğlu dünyada hak etmeden acı çekiyor ve bunun sebebi bir sırdır!" Diderot haklı; Bu teoloji, hem âciz. hem gayr-i âdil bir Tanrı îtikadı üzerine bina edilmiş, ürpertici bir "obscure" ve "occult" din sunmaktadır. İşte, Korku'nun asıl beslendiği damar budur: Karanlık ve Bilinmezlik. *** Bütün bunların bir sonucu olarak, Hristiyan Batı kültüründe karanlığın, bilinmezliğin, kötülüğün mücessem hâli demek olan bir "anti-tanrı" formundaki Şeytan, olağan-üstü bir önem kazanmıştır, Tabiat, Arz, Şeytan tarafından zaptedilmiş bulunan ve onun mülk ve tasarrufuna geçmiş olan, tel'în edilmiş bir varlıktır ve bu yüzden, "Kutsal Kilise"nin temizlemeye muvaffak olabildiği pek müstesna ruhlar ve yerler dışında hemen-hemen her ruh ve Arz üzerindeki ve her yer, Seylan'ın ya aktüel olarak hâkimiyeti tahtındadır veya potansiyel olarak tehdidi tahtında. Bu sebepledir ki, pek müstesna "kurtarılmış bölgeler" dışındaki her mekânda İblis ve avânesi cirit atmaktadır. İblis; karanlıklar dünyasının prensi "Lucifer"dir ve binâenaleyh, O'nun hüküm-fermâ olduğu bir kültür havzasında, O'nun şânına yakışır san'at eserleri üretilmesini tabiî karşılamak îcap etmektedir. Nitekim, bu meyanda kısaca belirtmekte fayda görmekteyim ki; Korku'nun Batı kültüründeki bu ehemmiyetinin çok bariz bir şekilde görüldüğü yerlerden birisi de Gotik san'attır. Ortaçağlar boyunca birçok dinî mimarîde, müzik, resim, heykel gibi fonetik ve plastik san'at alanlarında hâkim bir unsur hâline gelen Gotik kültürü, ürpertici, kasvetli, soğuk ve karanlık bir ortam yaratmaktadır. |
||
|
||
| Seytan hep mistik olarak kaldi..yazidan aldim papa"İnsanın düşüşü söz konusudur. Tanrı bağışı onun için artık yoktur ve ölümlüdür. Tüm insanlar aynı durumdadır; tüm insanlar günahla doğar derken, söz konusu olan budur". Bu sebeple, bir Hristiyan doktrin eserinde dendiği gibi: "Âdem'in soyu günahtan temizlenmiş olarak yaratılmamıştır. Ayrica gercek zerdus kurt peygamberi olarak geciyor? bende cok iyi bilmiyorum |
||
|
||
| marcos sen önce avatarını degistir.BIR TANE PEYGAMBER VARDIR ODA HZ.MUHAMMET(A.S.V) | ||
|
||
Benim bildigim bir cok Peygamber var
|
||