SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Makaleler

Konu: Kadınlar için...

Sayfa: [ 1 ]

torq 08.03.2007 16:54:12

Kadının erkek karşısındaki ezilmişliğini yok etmek amacıyla kendisini kanıtlama ve “öteki” olarak değerlendirilmekten uzaklaşma girişimleri, gücü ele geçiren erkek tarafından her zaman engellenmiştir. Ancak sorunun “öteki” olmaktan çok, “kendisi” gibi olamamaktan kaynaklandığı bilmeyen kadın, doğuşundan itibaren öğretilenleri doğru kabul edip çocuklarına da “ezilmişliği öğretmeye devam” etmiştir.

Öğrenilen bu çaresizlik, kadını, erkeğin egemen kurallarına uymaktan başka yolu olmadığına inandırmış ve kadın olmaya çalışan hemcinslerini de zor durumda bırakmıştır. Kendi dogmalarını doğru ve boyun eğmenin zorunluluğu ile şiddeti kabul eden kadın,  her hangi bir işi yanlış yaptığında,( yemeğin tuzunu fazla koymak, perdeyi açık bırakmak, vb.) erkeğin kendisine şiddet uygulamasını doğal bir eylem olarak kabul ediyor. Bu durum, yapılan haksızlığın köle/efendi ilişkisinden kaynaklandığını anlamasına kadar geçecek bir ezilme sürecini de birlikte getiriyor. İletişim araçlarının hız kazanması ile ezilmeyi ve ezilmenin kendisinde yarattığı psikolojik sıkıntıları eyleme dönüştürme süreci başlıyor ve başkaldıran kadının kendisini özgürleştirmesinden söz edilme aşamasına geliniyor. Üstelik bu aşamada bir kadın için başkaldırmanın kötü, yalnız yaşamanın ne kadar zor olduğu, dul olmanın başka erkekleri nasıl bir beklenti içine soktuğunu anlatan kadınlar, erkeğin idare edilebilir bir cins olarak kabul edilmesi gerektiği konusunda bir ağızdan ve koro halinde konuşmaya başlıyorlar. Buradan hareket ederek, erkeğin bazı şiddet girişimleri ile isteklerine boyun eğmenin evlilik denilen kutsal kurumu kurtarabileceğini, bunun da düzenin sağlanması açısından iyi olacağını öğütlemeye devam ediyorlar.

Kendi cinsinin bu yaklaşımı, kadının ayrıca mücadele etmesi gereken bir başka tutucu güçle yüzleşmesini sağlıyor. Öteki kadınlar kendi kabullerini başkalarının da kabul etmesini sağlayarak, görünüşte sorunlara çözüm getirmeye çalışmakta, gerçekte ise bağımsız ve güçlü bir kadının erkeklerini ellerinden alma olasılığını ortadan kaldırmayı düşünmektedirler. Bu rekabet duygusu aslında hiçbir zaman itiraf edilmese de içgüdülerimizin doğal bir sonucu olarak yaşamımızdaki yerini almış bulunmaktadır.

Öte yandan köle sisteminin getirdiği düzen, kadının kendisini güvende hissetmesini sağlama açısından sıkıntısız bir ortamı da ifade ettiğinden, bağımsız ve özgür olmakla bağımlı ve rahat olma arasında bir seçim yapma zorunluluğunu da getirmektedir. Ancak yaşamın zorluklarını göğüslemek, erkeklerin cinsel tacizlerine karşı koymak yerine evde oturup rahat bir ortamda çalışmak, cazibesini korumaya devam etmektedir.

Ancak adaletin tek yanlı gelişmeyeceği düşüncesinden yola çıkıldığında, erkeklerin kadınları kollama ve koruma görevinin bitmeye başlamasını da düşünmek gerekiyor. Her ne olursa olsun kadını sokağa bırakmamak ve “kötü yola” düşmesini engellemek için çalışmak zorunda olduğunu düşünen erkek, köle/efendi ilişkisindeki dengenin bozulması karşısında, kendisi ile aynı düzeye gelmeye çalıştığını gördüğü kadına yine rekabet içgüdüsüyle daha az para ve ödün vermeye başlayacaktır. Bu durum kadının aleyhine gibi görünmekle birlikte, erkeğin kadını köleleştirmekten vazgeçmesinin ilk adımı olarak da nitelendirilebilir.

Sonuçta kadın bilinçlenme sürecinde ve kendisini bulma yolunda henüz emekleme aşamasında olduğunu bilerek gelecek kuşakları daha bilinçli yetiştirmeye, insanlar arasındaki adaletsizliği ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Bize düşen görev, sorgulanmayan ve değişmez olduğu söylenen bilgilere kuşkuyla yaklaşmak, insanlaşma sürecini hızlandırmak olacaktır.

Kadınların “iyi ki kadınım” diyecekleri günlerin yakın olması dileğiyle…     


deniz 08.03.2007 21:21:33
Kadınların “iyi ki kadınım” diyecekleri günlerin yakın olması dileğiyle…   

"ne mutlu türküm diyene" demek gibi bir şey mi olacak bu da Smiley

kızıl_gül 09.03.2007 14:32:11
Sömürüye, Emperyalist Savaşa, Zulme Karşı Birleşelim, Örgütlenelim, Mücadeleyi Yükseltelim!

Yaşasın 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü!

Kadınlar Mücadeleye Katılmadan İşçi Sınıfı Kazanamaz!

Emperyalist Savaşa Karşı Sınıf Savaşı!

teşekkürler torq

asya 09.03.2007 19:13:34
Teşekkürler Torq
Her zamanki gibi çok güzel yazmışsın. Gözlemlerin ve çözümlemelerin son derece gerçekçi.


torq 09.03.2007 23:16:50
Yazımı okuyup yorum yazdığınız için ben teşekkür ederim.

seda77 10.03.2007 16:39:02
sevgili torg.yazınızı okudum. yorum yazmasamda bana teşekkür edecekmisiniz. Smiley  her zamanki gibi muhteşemsiniz.ama iyiki kadınım diyebileceğimiz günlerin gittikçe uzaklaştığını hissediyrm malesef Cry dileğnz tabiki çok güzel. sevgiler saygılar

torq 13.03.2007 23:37:46
Kadın meselesi  Nuray Mert  13/03/2007

Geçen hafta, çeşitli etkinliklerle kutlanan 'Kadınlar Günü' dolayısıyla, kadın tartışmalarına, yine, bir şekilde dahil oldum. Can Dündar'ın yürüttüğü (NTV) tartışma programına katıldım. Bu derece çok boyutlu bir konuyu, ne bir programda, ne bir veya birkaç yazıda toparlamak mümkün değil tabii.

Belli başlı konulara değindik, bu arada meşhur 'siyasette kadın kotası' mevzusunu konuştuk.
Kota mevzusu, seçim sürecinde tekrar tekrar gündeme gelecek, daha çok konuşacağız. Bu vesileyle ben de, neden kadın kotasına karşı olduğumu açıklama fırsatı bulacağım. Ama ondan önce, ve her şeyden önce, kadın meselesine yaygın yaklaşım tarzına itirazlarıma bir kez daha açıklık getirme ihtiyacı duyuyorum. Zira, sözünü ettiğim programda söylediğim şeylerin, kadın arkadaşlarımı ne kadar rahatsız ettiğini bir kez daha hissettim, hatta bir şekilde mahcup oldum. Yok, kendi duruşumdan dolayı değil, konunun hassasiyetinden, kadın arkadaşlarımın bu konudaki incinme eşiğini dürtmüş olmaktan.

Konu özetle şu: Ben kadın konusunun toplumsal tablonun tümünden yalıtılmış bir sorun olarak ele alınmasına karşıyım. Klasik sol söylemin emek-sınıf kategorisi dışında hiçbir ayrım veya meseleyi sorun etmemesine karşı yükselen eleştiriler bir noktaya kadar haklıydı, üzerinde düşünülmesi gerekiyordu. Ancak, 80'li yıllardan itibaren, işin şirazesi bozuldu, bu kez de hiç sınıfsal meselelerden, sosyoekonomik tablodan bahsedilmez oldu. Kadın hakları konusu da bu çerçevede tartışılmaya başlandı, sınıfsal ayrımlar unutuldu. Dahası, sınıfsal ayrımlara kör bir kadın söylemi, sınıf ve toplumsal eşitsizlik perspektifini gözden uzak tutmanın, özensizleştirmenin aracı haline geldi.

Bunun ötesinde, ben, genelde, her düzeyde kadınlar ve erkekler arasında bir ezen/ezilen ilişkisi olduğu iddiasına kuşku ile bakan biriyim. Bu nedenle, mesela, 'kadına karşı şiddet'i tartışırken, sıklıkla 'Ekonomik özgürlüğü olan, eğitimli ve liberal bir sosyal çevrede yaşayan kadınlar hâlâ şiddete maruz kaldıklarını söylüyorlarsa, kusura bakmasınlar, bunu ciddiye alamam, bu onların sorunu' diyorum. Medyada ne zaman, yaşını başını almış, yukarıda tarif ettiğim türden kadınların, 'Ben de dayak yedim', 'Ben de aldatıldım', 'Kan içtim kızılcık şerbeti dedim' türünden ifadeleriyle karşılaşsam, ciddiye almamakla kalmayıp, sinirleniyorum. Bu noktada mesele, kusura bakmasınlar ama, 'ataerkillik', 'erkek egemen toplum' falan değil, düpedüz kişisel tercih. Duygusal zaaf ve benzeri şeylerle açıklayan çıkabilir, ama o zaman da bu, toplumsal mesele olmaktan çıkıyor.

Sıklıkla, kadın arkadaşlarımı üzen bu planda söylediklerim oluyor, 'Davulun sesi uzaktan hoş gelir', 'Boşanmak kolay değil' gibi açıklamalarla boğuşmak zorunda kalıyorum. Oysa, baştan da söyledim, ben her şeyin ötesinde 'liberal bir sosyal çevrede yaşayan' kadınlardan, onların ayrıcalıklı konumlarına rağmen, erkek egemenliğinden şikâyetinden söz ediyorum. Yani birinden ayrılmanın, boşanmanın ayıplanmadığı durumlarda bile katlanmayı seçenlerin, bunu 'kadın sorunu' diye yutturmaya çalışmalarına hayıflanıyorum. Hayatta tüm önemli seçimler zordur, hepimizin duygusal zaafları var, hepimiz bedel ödemeden sorunlarımız çözülsün arzusu içindeyiz, ama bunları her zaman sosyal-siyasal sorunlar olarak kodlayamayız.

Kadın arkadaşlarım kusura bakmasınlar, ama milyonlarca kadın (ve bu arada erkek) bir yandan ekonomik zorluklar, diğer yandan kültürel dayatmalarla boğuşurken burjuva şımarıklığına varan, aslında sızlanmanın ötesine gitmeyen söylemlerine destek veremeyeceğim. Kadınların sadece kadın oldukları için katlanmak zorunda oldukları zorluklar tabii ki var, onları bu sızlanmalardan hakkıyla ayırabilirsek, ciddi bir şekilde konuşabiliriz. Diğer taraftan, kültürel dayatmalardan bahsedeceksek, bu konuda dahi erkeklerin de, zaman zaman mağdur durumunda olduğunu hatırlamak zorundayız.

Yıllar önce, kan davasından birini öldürüp hapse giren ve "Doğduğumdan beri 'Babanın intikamını al' diyen annemin sesi ile uyuyup uyandım, hapiste ilk kez rahat uyudum" diyen bir delikanlının sözleri zihnimden çıkmıyor. Burada söz konusu olan 'feodal zihniyet' ve bunu sadece erkek egemenlikle açıklamak mümkün değil. Dahası, feodal zihniyet, hiyerarşik, güçlünün altındakini sonuna kadar ezdiği, bu arada erkeklerin de şiddete maruz kaldığı bir dünyanın ürünü. Bunların hepsini konuşacaksak konuşalım, konuyu kadınlara kapatırsak, en başta meselenin samimiyeti ve ciddiyeti zedeleniyor.

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=215480&tarih=13/03/2007

asaf 13.03.2007 23:45:12
evet o programı ben de izlemiştim biraz, nuray mert' in yaklaşımlarını genel olarak doğru buluyorum.

torq 17.03.2007 00:31:36
NEVVAL EL SAADAVİ
Kadın, kapitalizmin en büyük kurbanı
İnsan aklı köleliğin ortaya çıkmasından bu yana, kamusal alanla özel alan, devlet yasalarıyla aile, evlilik ve akrabalık yasaları arasındaki ayrıma alıştırılıyor. Köleliğin insanları cinsiyet, sınıf ve din temelinde farklılaştırması sebebiyle artık ayrılık temel sorun halini aldı. Bu ayrılığı, kölelik ve derebeylik sistemleriyle, modernite ve modernite sonrası kapitalizm dayattı.
Bu sistem, asırlar boyunca insan aklına hükmeden kölelik felsefesi üzerine kurulu. 'Parçala ve yönet' ilkesi gereği ayrılığa vurgu yapan başka ilkelerle de destekleniyor. Bu ilkeye önce Avrupalı emperyalist düşünürler bağlandı, onların ardından 21. yüzyıldaki Amerikan emperyalizmi düşünürleri geldi.

Başörtüsü ve kapitalizm bir arada

Bu durum bizlere doğudan batıya, kuzeyden güneye dünya ülkelerinde dinin giderek siyasileşmesinin sebebini de açıklıyor. Oğul Bush da babası gibi ABD'deki köktenci Hıristiyan akımları destekliyor ve bu akımları askeri ve ekonomik savaşlar tutuşturmak için kullanıyor. Baba ve oğul Bush'ların köktenci İslamcı akımlarla ilişkisi de 1980'lerden bu yana biliniyor. ABD hükümeti komünizmin ve Sovyetler Birliği'nin vurulması için, Kaide ve Usame bin Ladin'in yanı sıra Mısır da dahil çeşitli Arap ve İslam ülkelerinden gençleri Afganistan savaşında silahlandırdı.
Enver Sedat döneminde Mısır'daki sosyalist güçleri vurmak için köktenci dini akımlar teşvik edildi. Nasır'ı destekleyenler, komünistler ve diğerleri Arap bölgesindeki ABD ve İsrail politikalarına karşı çıkıyordu. Sedat 1970'lerde Mısır'da Müslüman Kardeşler'le ve onun içinden türemiş veya dışındaki İslami hareketlerle işbirliği yaptı. İstenen oldu ve Mısır ekonomisi Amerikan çıkarlarına bağlı bir ekonomiye dönüştü. Mısır'ın yerli üretimi darbe aldı. Müslümanlarla Kıptiler arasında dini düşmanlık çıkarıldı. Medya ve eğitim kurumlarında köktenci düşünce yayıldı. ABD'ye, Coca Cola'dan baklaya kadar çeşitli tüketim mallarıyla Mısır pazarına saldırma özgürlüğü verildi. Mısır, buğday ve halkın temel gıdalarını bile kendisi üretmek yerine Kaliforniya'dan ithal eden bir ülkeye dönüştü. Mısır'da 'Amerikanlaştırma ve İslamlaştırma' aynı anda yaşandı. Köktenci dini düşüncenin kontrolü altında başörtüsü yayıldı ve bununla birlikte kadınların sünnet edilmesi oranı da arttı.
Fakat, başörtüsü ve sünnet kadını kocasının veya babasının işine yaramak için ev dışında çalışmaktan alıkoymadı. Amerikan şirketlerinde ve onların temsilciliklerinde yüksek ücretlerle çalışmak için bilgisayar kullanmayı öğrenmekten, Amerikan yapımı makyaj malzemeleri almaktan, dengesini bozan yüksek topuklu ayakkabılarla yürümekten, hatta dar kot pantolonlar giymekten de alıkoymadı. Sünnet edilen kadın oranı geçen yıllarda düşüş gösterse de 2007'de yüzde 97,4 arttı.
Fakirlik dünya ülkelerinde 'kadınlaştı'. Zira bütün kültür ve dinlerde kadınlar erkeklerden daha alt sırada. Yoksul kadınlar her ülkede toplumun alt sınıfında yer alıyor, bedenlerini satmaya zorlanıyor. Yeni teknoloji de fakir kadınların sömürülmesinde daha fazla rol oynuyor. Son bilimsel buluşların kadın ve yoksulların kurtarılmasına yardım etmesi öngörülüyordu. Ancak, bilim iktidardaki siyasi, ekonomik ve askeri güçlere boyun eğiyor. Nükleer buluşlar daha fazla barış, özgürlük ve adalet değil, daha fazla savaş, ölüm ve sömürü getirdi.
19 Şubat'ta Daily Mail'da, Britanya ve Avrupa'daki fakir kadınlara yumurtalarını satmaları karşılığı 250 sterlin kazanacaklarını müjdeleyen bir haber gördüm. Bu tutar fakir bir anneye çocuklarının okul masraflarını karşılaması ve onlara yeni kışlık kıyafetler alması için destek çıkabilir. Yoksul kadın kendi yumurtalarına ihtiyaç duymuyor. Zira işinin ağırlığı altında çocuklarını doyurmaya çalışırken, hayatın tamamlayıcı etkenleri olan cinsellik ve sevgi gibi konuları düşünmeye ne takati var ne de vakti.
Bu durumdan, kısır olan veya damar sertleşmesi, alzheimer ve parkinson gibi 'yaşlılık ve zenginlik hastalığı'ndan çeken üst sınıf erkekler istifade edecek. Yaşlı erkekler torunları yaşında küçük kızları 'seviyor'. Bu durum, viagra kullanımının artmasıyla birlikte erkeklerin 'sağlığının düzelmesi' sonrası yayılmaya başladı.
Yaşlı kadınlar için de viagra üretmeyi amaçlayan yeni bilimsel araştırmalar var. Hatta yaşlı kadınların yalnızlığını işsiz fakir gençlerle gidermesi bile mümkün.

'Yıkılmış kızlar kuşağı'

Bu durum bizleri iğrendiriyor ancak 'erkek kapitalist dünya' sadece kâr etme ve iğrençliklerini artırma peşinde. Bu dünya zayıfların, fakirlerin ve kadınların sırtından geçiniyor. Dünyaya sadece güç hükmediyor, başka bir şey değil.
En zayıf kesimler de küçük fakir kızlar. Yaşamak ve sevmek istiyorlar ancak toplum onlara ancak sahip oldukları en değerli şeyi aldıktan sonra bu fırsatı veriyor; sadece bekâretlerini değil, değerli hayatlarını, akıl sağlıklarını da alıyorlar.
Doğudan batıya, kuzeyden güneye dünya ülkelerinde bütün kültür ve dinlerden psikolojik anlamda yıkılmış bir kızlar nesli var. Hepsi, aynı erkek kapitalist dünyanın gölgesinde yaşıyor. Dünya onların duygularını, bedenlerini, akıllarını, sevgiye ve özleme duydukları ihtiyacı pazarlıyor. Özgürler pazarına, yani en güçlünün en zayıfı sömürme özgürlüğünü yaşadığı pazara acımasızca sürükleniyorlar. Bir araştırma, 21. yüzyılın başında dünyadaki seks, aşk ve sevgi ticareti sebebiyle psikolojik açıdan yıkılmış bir kızlar kuşağı ortaya çıktığını gözler önüne seriyor.
Bu ticaret küçük kızları 'tüketim pazarı'nda cinsel bir objeye dönüştürüyor. Kızlar medya, film sektörü ve sanat tarafından cinsel tüketim üzerine eğitiliyor. Çıplaklık güzel sanatların yerini aldı. Hastalıklı duygusal ve cinsel ilişkiler baskın hale geldi. Çoğu aile kızlarını erkekleri tahrik etme yöntemleri üzerine eğitiyor. Dindar aileler bile... Anne veya babalar, kızlarının güzel ve çekici olduğunu düşünüyor ve hatta, kızlarının çekiciliği sayesinde zengin ve başarılı bir koca tavlamasıyla övünüyor.
Erkek kapitalist dünyamız, kadınları, özellikle de yoksul kadınları yerli ve uluslararası pazarda sürekli 'dolaşan' bir mala dönüştürmek üzerine kurulu. Seks ticareti de en büyük pazar haline geldi. Asya, Afrika ve Latin Amerika'daki fakir kızlar Avrupa ve Amerika'daki zengin ülkelere satılıyor. Yıllık kârı trilyonlarca dolarla ölçülen bu pazar, silah ve uyuşturucu ticaretinden hemen sonra geliyor. Bu ticaret, ABD, İsrail ve Avrupa ülkelerinin Ortadoğu ülkelerine ve diğerlerine açtıkları savaşların alçaklığıyla daha da iğrençleşiyor. Fakir kadınlarsa, 'kölelerin kölesi'. (Londra'da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, Mısırlı feminist yazar, 26 Şubat 2007)
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=214979

13.03.2008 09:23:04
Tartışma çıkaran yazı: İçerden Mırıldanmalar

Alev Alatlı'nın Zaman gazetesinin yorum sayfasına gönderdiği ancak yayımlanmayan türbanla ilgili yazısının geniş bir özeti....

ALEV ALATLI-Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban; çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı olarak tülbent, kadın şefkati, ana kucağı çağrıştırıyor. Türban öyle değil, çünkü, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetinde ve dolayısıyla, dinin kadına ilişkin kötülük, fitne ve uğursuzluk, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratılmışlık, namaz bozan köpek ve eşeklerle bir tutulmak gibi, kadınların insan olmaktan gelen haysiyetini rencide eden yorumları çağrıştırıyor. Yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için de korkutuyor. /Oysa/ koşulsuz sevginin simgesidir, kadın/ana. Toplumun, yasaların, hatta kutsal kitapların dayatmalarına rağmen doğurduklarından vazgeçmeyen, terörist torunundan da, eşcinsel oğlundan da, konsomatrist kızından da kopmayandır. Hiçbir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. Kadınların/anaların yasaların dışında ve üstündeki konumlarına ısrarla sahip çıkmalarını öğütleyen kadınlık bilgisidir. Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur... Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir... Bana sorarsanız, türban sorunu işbu "kadının kadına ihaneti" olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler.

/Öte yandan/ kadın unsurunun insanlığa sunduğu bu eşsiz sığınak, minnetle ululanırken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri. Hint'in kutsal metinlerinde, "doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır" kadın. "İman yolunda bir engel, salâh yolunda bir bariyer, uygulamada bir büyücü, iğrenç arzuları temsil eden" bir aşifte.(1) Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, "Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun." İsevi öğretiyi kaleme alan Aziz Paulos, memnu meyva olayında "aldanarak suça düşen" kadının susup, erkeğe tabi olması gerektiğini bildirir: "Kadın tam tabiiyetle sessizce öğrensin. Fakat kadının öğretmesine, ve erkeğe hâkim olmasına izin vermem..."(2) İslam'da, "Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum" mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed'e ait olduğu bildirilir. "Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru" mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir...

/Oysa/ 1900'lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. Geleneksel erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eden "yeni kadın," onun bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Bu kadın, modernleşen toplumların her basamağında rastlanabilecek birisidir. Sabahın kör karanlığında işçi mahallelerinden fabrikalara akan solgun kalabalığın arasında da görülebilir, mutevazı bir tezgâhın arkasında da, laboratuvarda da, devlet arşivinde de, hastane koğuşunda da. Aşkları çok başarılı evliliklerle sonuçlanan, el değmemiş "iyi" kızlar değillerdir bunlar. Kocalarının ihanetlerine katlanan evli kadınlardan olmadıkları gibi, intikamlarını zina yaparak almaya kalkışanlardan da değillerdir. Cinsellik, yeni kadının kimliğini oluşturan onlarca bileşenden sadece birisidir; meğer ki, yaptırımların kurbanı olsun, asla belirleyeci olanı değil. Ne mutsuz bir aşk hikâyesinin yasını tutan yaşlı bakire, ne de bir aşifte; yeni kadın, yoksulluğa ya da mesleksizliğe kurban gitmeyi reddeden, hayattan özgün talepleri olan, ömrünü ailenin, sülâlenin hizmetinde tüketmeyi reddeden, hemcinsinin haklarını savunan kadın.. şairler, yeni kadını ne görür, ne duyar, ne anlar, ne de ayırt ederler.. edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür. Romancıların muhayyeleleri de sanki kadının geleneksel görüntüsünden başkasını algılamaya müsait değildir. Değişimi idrak edemedikleri gibi, belleklerine de kaydedemezler... /Özetle/ konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil.
(1)Devi Bhagaveta (1.5.83)
(2) Yeni Ahit, 1.Timoteosa.
(3) "Allahümme ecirna min şerri'n-nisa...

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=249959

*****

Uzun zamandır bu makale konuşuluyor, sanırım çoğunluk bu makaleden haberdardır fakat bir kez daha okumakta fayda var ve bir yazı dizisi ile konu devam edeceğe benziyor,,,,,türbandan yola çıkarak tabi.....

25.05.2008 13:23:57
iyiki kadınım.

son tango 16.07.2008 06:31:36
ekonomik özgürlüğünü elde etmemiş kadınlar hariç diğerlerinin ezilmişliği tam bi safsata..kadının ezildiği falan yok ..eziliyor görünüyorsa bile bunu o istediği için durum öledir..

asaf 23.09.2008 02:36:35
kadınlar için...
ne söylesem bir eksik, ne sussam bir fazla.


Sayfa: [ 1 ]