SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İç Politika

Konu: Tekrar Hatırladık, "Kontrgerilla"

Sayfa: [ 1 ]

KARGA 06.03.2007 21:02:47
                                                                        TEKRAR HATIRLADIK
                                                                                   "Kontrgerilla"

 

Tekrar hatırladık. Kimilerimiz unutmamıştı zaten, ancak Türkiye tekrar hatırladı. Katillerin hukukunun hala geçerli olduğunu, bu hukukun emekçi halk kitleleri için hukuksuzluk olduğunu. Kısacası kontrgerillayı ve faşizmin açık ve gizli kisveler altında yürütüldüğünü bir kez daha hatırladık. Hatırdakileri bilince getiren olaylar, M. Ali Ağca'nın serbest bırakılması, Şemdinli bombalamaları, Linç girişimleri derken Hrant Dink suikasti ile sürdü.


***
En son susurluk ile toplumsal bilince çıkmıştı NATO' nun gizli savaş örgütü. Tabi gündeme geldiğinden çok daha hızlı bir şekilde unutturulmuştu da aynı zamanda. Sözü edilen devlet çetesi geçtiğimiz yıllarda Hakkari'deki bombalamalar ve iki yıl kadar önceki Şemdinli operasyonu ile tekrar gündemde yer tutmuştu, üstelik egemenlerin pek üsturuplu(!) hesap soracağız(!) laflarıyla. Ötesini bir kenara bıraksak bile son bir yılda yaşananlar, faşizmin icra sahası olarak Türkiye'nin düzenini bir kez daha açığa çıkarmıştır. Hem de bütün çıplaklığı ile. Gerçi yaşananlar bazıları için de demokratikleşme sürecinde üst üste gelen talihsizlikler olarak değerlendirilecektir.

Değil mi ya Avrupa Birliği yolunda demokratikleşiyorduk, mini mini yasal partilerimizle, reformize ettiğimiz siyasal anlayışlarımızla bu topraklarda başka türlü bir solculuk ve hatta devrimcilik yapabileceğimizi ispatlıyorduk(!). Şemdinli bir anda manşet olmadı Türkiye'nin gündemine. Aslında aylar öncesinden Hakkari başta olmak üzere bölgedeki bombalama ve infaz haberleri gazetelerin küçük sütunlarında yer almaya başlamıştı. 9 Kasım'daki Umut Kitabevi saldırısı, Hakkari'de. Yüksekova ve Şemdinli gibi ilçe merkezlerinde gerçekleştirilen on beş bombalama. Ayrıca, 2005 yaz aylarından bu yana TSK'nin askeri harekatlarında ve kontrgerilla operasyonlarında artış gözlenmekteydi. Kirli savaşın anıları ile duyarlı, tedirgin ve tetikte bulunan bölge halkı kontrgerilla devletini işbaşında, suçüstü yakalamayı başarmıştı bir kez daha.

Hatırlanacağı gibi olaylar karşısında devletin ilk tepkisi Şemdinli halkının yakaladığı kontrgerilla üyelerini her zamanki alışkanlığı ile kurtarıp serbest bırakmak oldu. Sonra da resmi görevliler hiç vakit kaybetmeden delilleri karartma, olayları örtbas etme işlemlerine başladı. Bu iş o kadar pervasız ve gözü kara bir şekilde icra edilmeye başlanmıştı ki içinde milletvekillerinin de bulunduğu grubun üzerine olay yeri incelemesi yapıldığı sırada ateş açılmış, delillere ulaşılması engellenmek istenmişti. Ancak Şemdinli halkının bütün baskılara rağmen olayın üzerine gitmekteki kararlılığı, bütün toplumsal kesimlerin dikkatinin bu konuya yoğunlaşmasına neden olmuştur. Ellerinde adres ve isim listeleriyle, kalaşnikoflarla ve bombalarla devrimcileri ve yurtseverleri yok etmek, halkı sindirmek için yola çıkanlar yakalanarak, teşhir edilmişlerdir. Bu ele geçirilme o kadar beklenmedik bir gelişme olmuştur ki, kim ne diyeceğini bir süre bilemedi. Devlet kurumları, ordunun çeşitli üst düzey komutanları, hükümet ve muhalefet, çelişkili açıklamalar yaptılar. İşi nasıl toparlayacaklarını kestiremedikleri için bu olay karşısında birbiriyle benzer tavır sergilemişlerdir. Askeri komuta kademesinden biri, 'iyi çocuklar' dedi, şimdinin siyasi parti lideri, kontrgerillanın eli kanlı şefi olaydan hemen sonra yeni tetikçileri ile telefonlaştığını itiraf etti. Hükümet ise yayın organlarından neredeyse canlı yayınlanmış olan hadiseleri görememiş olacak ki, "önce bir görüp inceleyelim" diye olayları soğutmaya yeltendi. Kontrgerilla hukukuna karşı bunca gaflet ve delalet içindeki açıklamaların bir tek izahı vardır ki; o da bu kez fena yakalanmış olmalarıydı. Susurluk'ta kendini temize çıkaran kontrgerilla, bu kez Şemdinli'de suçüstü yakalanmıştır.

Jandarma istihbaratının mensubu olduğu kesinleşen üç kişinin suçları, Şemdinli'de bir kitabevini bombalamakla sınırlı değildir. Ele geçirilen jandarmaya tahsisli emniyet arabasında başka suikast ve bombalamalar için hazırlık yapıldığını gösteren haritalar, isim listeleri, telefon ve adresler bölgeyi nasıl bir kan gölüne dönüştürmek istediklerini gösteriyordu.

Sonraki yaşananlar ise tiyatro sahnelerini pek aratmadı. Yaşanan olaylar tüm sıcaklığını korurken halkın üzerine ateş açan astsubayın çıkarıldığı ilk mahkemede tahliye edilmesi, sonrasında olayın yerel nitelikte olduğunun yutturulmaya çalışıldı. Bir savcının görevden alınmasıyla ve göstermelik cezaların verilmesiyle defter kapatıldı. Bu gelişmeler bile, kontrgerilla hukukunun halka meydan okumaya devam ettiğini göstermektedir. Halen daha, aksini iddia edecekler varsa, onlara da Susurluk kazası sonrası görülen davaları hatırlatmakta fayda var. Bu davalar 3 Kasım 1996'da Susurluk'ta meydana gelen kaza sonucu ortaya çıkanlar üzerine açılmıştı. Kaza yapan arabada İnterpol'ün kırmızı bültenle eroin kaçakçılığından aradığı faşist Abdullah Çatlı, kirli savaşta hükümet vekili olan bir Kürt aşiret reisi Sedat Bucak, emniyet yetkilisi Hüseyin Kocadağ, çok sayıda makineli tüfek ve bunların özel silahları vardı.

O dönem, Susurluk Raporu kamuoyuna sunulmuştu. Peki bu rapor hangi yeni gerçekleri ortaya koymuş ve bununla kimler cezalandırılmıştır. Cevap neredeyse hiçtir. Sistem sadece birkaç tetikçisini feda etmiş, İbrahim Şahin gibi kilit isimleri cumhurbaşkanına affettirmiş, Mehmet Ağar ve Sedat Bucak'ı dokunulmazlık zırhı ile korumuş, dokunulmazlığı düştükten sonra bile Bucak'ı serbest bırakmış, emekli asker Veli Küçük'e hiç dokunmamış, medyaya sansür uygulayarak kontrgerillanın ne kadar derine indiğini gizlemeye devam etmiştir. O günlerde kontrgerillanın şeflerinden biri olan Mehmet Ağar bugün nerededir? Peki ya Sedat Bucak? Öyleyse nasıl olmuş da milyonlarca insanın "Sürekli Aydınlık için Bir Dakika Karanlık" eylemleri ile taraf olduğu temiz toplum talebi sönümlenmiştir? Nasıl mı?

Söze Susurluk mahkemelerinin gizli savcısı; Kutlu Savaş'la başlamak lazım. Daha önce de kontrgerilla devletinin önemli kademelerinde görev alan, devletin kirli ilişkiler yumağını çok iyi bilen bir bürokrat olarak Susurluk mahkemesinin savcılığına atanan Savaş, ilk önceleri İtalya'daki Gladio'yu açığa çıkartan savcıyla kıyas yapılıp süper savcı olarak lanse edilerek kamuoyunun yatıştırılmasını amaçlayan bir hava yaratılmıştı. Ancak Kutlu Savaş'ın davadaki görevinin kontrgerillayı açığa çıkartmak değil örtbas etmek olduğu kısa bir süre sonra anlaşıldı. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı sıfatıyla, dönemin MİT Müsteşarı Mehmet Eymür tarafından kaleme alınan ünlü MİT Raporu'nun araştırılmasıyla görevlendirilen Kutlu Savaş'ın, buradaki misyonu da Susurluk mahkemelerindeki ile aynıydı: Devleti aklamak!

Takip eden yıllarda Demirel Hükümetinde aldığı görev ise TBMM Hayali İhracat Araştırma Komisyonu'nda görevlendirilmek oldu. Bu komisyonda da kirli ilişkilerin hiç birini ortaya çıkarmadığı gibi yine büyük bir aklama operasyonunu yönetti. Kısacası Kutlu Savaş, yılların devlet tecrübesine sahip bir bürokrat olarak Susurluk davaları için biçilmiş kaftandı ve görevini layığı ile yerine getirmişti. Bugün önümüzde duran olaylarda da kirli işlerin kritik adamları göreve soyunmuşlardır. Susurluk dosyalarından bilinenin dışında başka bir şey çıkmamış olmasının aslında en önemli nedeni bu işin peşine düşmüş olan duyarlı halk kesimlerinin demokrasi mücadelesi çerçevesinde ortaklaşamamış olmasıdır.

Birleşik ve kitlesel bir mücadele karşısında egemenler sıkışmaya ve çare aramaya başladıklarından bölüp, parçalama ve hedef şaşırtma stratejisine bir kez daha sarıldılar. Bu kadar geniş ve kitlesel bir halk eylemliliği içinde farklı eğilimlerin olması kaçınılmazdı ve egemenlerde bunu kullandılar.

Eylemlerle hareketlenen Türkiye'de, kitlelerin talep ve beklentileri kısa sürede farklı bilinç ve hassasiyetler çerçevesinde odaklanmaya başladı. Eyleme katılanların bir kısmı devletin mafya ilişkileriyle kirlenmesinden rahatsızken, bir kısmı iktidardaki Refah-Yol hükümetinin ülkeyi şeriata sürükleyeceğinden korkuyor ve laiklik sloganları ile bunu ifade ediyordu. İçinde devrimcilerden, yurtseverlere kadar, yaşanan sorunların kapitalizmin tezahürlerinden kaynaklandığını gören halk kesimlerinin içinde bulunduğu bir çoğunluk ise faşist çetelerin saçtığı dehşet ve bu faşist çetelerin kirli savaştaki kullanımına öfkeliydi.

Böyle bir ortamda eylemler fiziki olarak durdurulmayacaksa devletin yapacağı iş hedef şaşırtmak olacaktı. Şeriat hezeyanları Türkiye üzerinde uçurulmaya başlandı. Bir süre sonra ordu; Refah-Yol Hükümeti'ne muhtıra verdi. Bu şekilde derin devlete olan öfkenin hedefi saptırılarak Refah Partisi ve onunla sembolize edilen şeriat tehlikesi (!) hedef tahtasına oturtuldu. Sonuç olarak 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi sürecin tamamlayıcısı oldu.


***
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin karakteristik yapısını bilenler için bunlar beklenen reflekslerdi. Her defasında değişik şekillerde tekrarlanan refleksler. Bunda artık şaşılacak pek bir şey yok. Şaşılacak olan demokrasi mücadelesi perspektifinde bir araya gelen, gelmesi gereken kesimlerin içinde yaşanan sıkıntılardı. Zira Susurluk'un aydınlatılması mücadelesinde kitlesel özneler vardı, ama doğru politikalar konusunda net değillerdi. Net olmamak bir yana doğru politikalar konusunda tartışma açma zemini de hayli zayıftı. Anadolu halklarının kurtuluşu için mücadele eden devrimcilerin öncülük etmesi gereken bu sorun hala önümüzde bütün ağırlığıyla durmaktadır. Şemdinli davaları ve sonraki gelişmeler yeni Susurluk vakaları olarak ortada durmaktadır.


***
Türkiye'de devlet, başta Kürtler olmak üzere emekçi halk kesimlerine karşı kendi koyduğu yasalara sığmayan, yani yasadışı bir mücadele yürütmektedir. Türkiye'nin NATO'ya girişi ile birlikte ABD'nin emekçi halklara karşı savaş konsepti olan kontrgerilla örgütlenmesi ülkemizde de oluşturulmuştur. Halka karşı yürütülen savaşın baş aktörleri arasında yer alan kontrgerilla Türkiye'de Özel Harp Dairesi çatısı altında örgütlendirilmiştir. Özel Harp Dairesi'ni (ÖHD) 1971-74 arasında yöneten Org. Kemal Yamak'ın itiraf ettiği üzere kamuoyunda "kontrgerilla" olarak bilinen bu gizli örgüt, 1952'de NATO'nun "örtülü harekat konsepti" çerçevesinde kurulmuştur. Ayrıca ABD'nin, 1952'den 1974'e kadar bu örgüte, astronomik sayılabilecek meblağlarda bir parayı, yani yılda bir milyon doları "sivil otoritenin" haberi olmadan verdiği yine Yamak'ın anlatımları arasında yer almaktadır.

Peki önceki yıl yanlış tahliyesiyle gündeme oturan Ağca bu tablonun neresine oturuyor? Birey olarak ele alındığında Ağca için kişilik bozukluklarıyla malul bir tetikçi olduğunun ötesinde bir şeyler söylemek gereksiz aslında. Ancak, Ağca geçmişinde yatan kirli ve kanlı anıları ile bugün hala varlığını sürdüren bir düzenin temsilcisidir, aynı zamanda. İçinde bulunduğu organizasyon açısından, Ağca gibi faşist bir tetikçinin yerine getirdiği görevlerin hala taktire şayan sayıldığı görülmektedir. Son gelişmeler de bunu göstermiştir. Ağca'nın tahliyesi, daha önce cezaevinden kaçırılması gibi, tıpkı geçmişte Oral Çelik'in zaman aşımından beraat ettirilmesi gibi veya Haluk Kırcı'nın iki kez 'yanlışlıkla' tahliye edilmesi gibi, faşist devletin bir güç göstergesiydi. Ancak bu kez tutmadı. Demokratik kamuoyunun tepkileri oynanmak istenen oyuna izin vermedi…

Faşist devlet, Şemdinli'de "iyi çocuk"larını cezaevine kapatmak zorunda kaldığı süreçte, tam da aynı döneme denk gelen Ağca'nın tahliye edilmesi olayı (daha önce de cezaevinden kaçırılması olayındaki gibi) faşist devletin bir güç gösterisiydi. Ve cezaevine kapatılan "iyi çocuklar"ın yüreğine bu sayede su serpildi ve yalnız olmadıkları bir kez daha hatırlatıldı. Hasbelkader bir kaza (!) sonucu cezaevine giren üyelerine "siz sahipsiz değilsiniz" mesajı bu sayede güçlendirilmek istendi. Tutuklanmalarla oluşan gergin psikolojik ortam çeteci aygıtın tetikçilerine ve yöneticilerine devlet güvencesi hatırlatılarak dağıtılmak isteniyor. Ağca burada da sadece piyondur, esas yapılmak istenen bu tahliye ile "etkili çevrelere" ve durumdan görev çıkaracak olanlara mesaj vermek, onları cesaretlendirmektir.

Ağca'nın ağabeyinin tahliye gerçekleşmeden savurduğu "Türkiye üzerinde oynanan oyunlar sürdükçe bazı insanların canı yanacak" tehdidi kontrgerillanın mesajının yerine ulaştığını da göstermektedir Ağca'yı Ağca yapan süreç Türkiye'nin 1970'li yıllarda içine sürüklendiği iç savaş koşullarıdır. NATO'nun dünya sol hareketine karşı örgütlendiği en operasyonel güç olan kontrgerilla 60'lı ve 70'li yıllarda Türkiye'de de aktif rol almış ve emekçi halkların mücadelesi karşısında şoven ve dinci hezeyanlar ile dolu kitle psikolojisini kullanarak çeşitli operasyonlar düzenlemiştir.

Dink cinayeti: Devlet hedef gösterdi, yargı suçlu buldu, tetikçi katletti.

Hrant Dink'in resmi ezbere aykırı sözler söylemeye başlamasıyla birlikte, Hrant Dink hedef tahtasına oturtulmaya başlanmıştı. Önce 301. maddeden yargılandı ve "Türklüğü aşağıladığı için" hapis cezasına çarptırıldı. Duruşmaları, Veli Küçük bağlantılı Kerinçsizler avukat çetesinin linç gösterilerine dönüştürüldü. Hatta bizzat Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt teamüllere da aykırı bir şekilde açıkça Hrant Dink'i hedef gösterdi. Durumdan vazife çıkaran kontra güçler ve onların toplumsal ayağını oluşturan, linç kültürü ile bilenmiş çetecilerden biri en sonunda tetiği çekti. O tetikçi; bugün Ogün Samast oldu akıllarda yarın kim olacak sorusunu bırakarak. Maşa olmaktan öteye gidemeyen tetikçi, ırkçı faşist çetenin çağrısına uyup çocuk yaşta silahını ateşledi. Kontrgerilla, özellikle provokasyon ve linç girişimleri ile kendisine taban oluşturacak yeni bir kanal yaratmaktadır. 80 öncesi devrimcilerin yükselen varlığına karşı provokatif saldırıları kullanan, 90'larda Kürt hareketinin gelişimini engellemek için faaliyet yürüten kontrgerilla, son yıllarda bir avuç faşist tarafından provoke edilen linç girişimlerini kullanmaktadır. Linç girişimleri, ki rotası 28 Şubat kararları ile belirlenmiştir, Oligarşinin sözcülerinin dile getirdiği "devlet politikalarına, toplumun sahip çıkartılması" söylemiyle, toplum içinde kontrgerillaya hareket alanı sağlamak için kullanılmaktadır. Tam da bu noktada, Trabzon bölgesel olarak kontrgerillanın örgütlenmek için seçtiği bir yer olarak dikkatlere çarpmakta. Kuşkusuz Trabzon halkının tamamını içermeyen ve sorumlu tutulamayacağı bu durum, linç denemelerinin neden en fazla yaygınlık kazandığı bölgenin burası olmaya başladığı sorusunu akıllardan düşürmeye yetmiyor. Trabzon, 2004'te bir McDonalds şubesinin ramazanda oruç tutmayanların hedef alındığı bir saldırı sonucu bombalanması, geçen yıl bir rahibin öldürülmesi ve F Tipi protestolarında TAYAD'lıların linç edilmeye kalkışılması gibi olaylarla hatırlanıyor. Hatırlanacağı üzere Irak savaşı öncesi ABD'nin Türkiye'den Karedeniz bölgesinde istediği üssün adreslerinden biri de Trabzon'du. Öte yandan Trabzon'un Karadeniz'in en büyük kenti olması, oluşturduğu ekonomik rant kanallarının ve Karadeniz uyuşturucu güzergahının önemli eşiklerinden biri oluşu, bu ilimizde mafya-çete-kontrgerilla örgütlenmelerinin yaygınlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

Trabzon kontrgerilla eliyle, kanlı olayların gerçekleştiği ve yaptığı işten "huzur duyan" tetikçilerin yetiştirildiği bir atmosfere bulanmak isteniyor. Bir yandan sokaktaki lümpen, şoven gençler arasından tetikçiler devşiren kontrgerilla diğer taraftan öz örgütlenmeleri aracılığıyla yandaş ve yakınlarına güven vermeye çalışıyor. Dink cinayeti ile ülke genelini saran ve halk tarafından cevap bulan birlik ve dayanışma atmosferi ırkçı, faşist kontrgerilla aygıtını tedirgin etmektedir.

Kontrgerilla halka yönelen bir suç örgütüdür.

Kontrgerillanın ilk icraatları aslında gerçek içeriğini açığa çıkaracak kadar berraktır. Daha sonradan ortaya çıktığı üzere Mustafa Kemal'in Selanik'te doğduğu eve 1955'te gerçekleştirilen bombalı saldırı olayı Türkiye kontrgerillasının ilk büyük eylemlerindendir. Amacı ise, bir arada huzur içinde yaşayan gayrimüslimlere karşı şovenist bir kalkışma sağlamaktı. Ve bu 6-7 Eylül Olayları ile gerçekleştirilmiştir. Gayrimüslimlerin Türkiye'den göç etmeleri sağlanmıştır. Geride bıraktıkları mallar ise işbirlikçi tekelci sermaye tarafından talan edilirken ülke içindeki sermaye birikimi geliştirilmeye çalışılmıştır.

Kontrgerilla bilinci ve hukuku bu gün o ölçüde diridir ki 6-7 eylül olaylarını anmak amacıyla 2005 yılında düzenlenen fotoğraf sergisi 50 yıl önceki hınçla basılıp tahrip edilebilmektedir.

Türkiye 60'lı yıllara geldiğinde toplumsal hareketliliğin artış göstermesi ile birlikte kontrgerilla gerçek hedefine yönelmeye başladı. Tabi, hedeflerin büyümesi kontrgerilla güdümünde hareket edecek paramiliter güçlerin tanzim edilmesini gerektirmiştir. Bu amaçla Türkiye'nin önemli merkezlerinde "Komünizme Karşı Mücadele Dernekleri" kurulmuş, daha sonraları ise "ülkü ocakları" ile gerekli paramiliter potansiyel yaratılmıştır. Daha sonraları komando kamplarında yetiştirilen bu paramiliter faşist çeteler anti-emperyalist gençlik hareketlerine karşı saldırılar gerçekleştirdiler. Kontrgerilla saldırabileceği anti-emperyalist ve devrimci özne bulduğu bu gibi dönemlerde doğallığında sahipleri tarafından daha çok sevilmiş ve beslenmiştir. Kontrgerillanın taktikleri arasında sadece devrimcilere ve muhalif halk yığınlarına doğrudan saldırmak yoktur. Toplumsal alanlara yönelik pek çok provokasyon ve saldırı da yaygın olarak kullanılan taktiklerdendir. Bu yıllardan itibaren her şey mübah olmuş ve solcuların üzerine atılmak üzere, her türlü hileye çekinmeden başvurulmaya başlanmıştır.

Kültür Sarayı'nın yakılarak, Marmara Vapuru'nun batırılarak devrimcilerin üzerine atılması Maraş, Çorum, Sivas,1 Mayıs 1977 katliamları kontrgerilla tarafından tertiplenip devrimcilere ve halka mal edinmek istenen katliamların başında gelmektedir.12 mart darbesinin ünlü işkence merkezi Ziverbey sorguları, Kızıldere, Gazi katliamları, aydınlara suikastlar ve devrimcilere yönelik sayısız infaz, işkence, kaybetmelerde kendini gösteren "bin operasyon" 50 yılı aşkın bir süredir kontrgerillanın Türkiye'ye ve onun emekçi halkları yanında yer almış, anti-emperyalist mücadele vermiş devrimcilerine ödettiği bedel çok büyüktür.

Peki kontrgerilla sadece askeri operasyon mu yapmaktadır yani sadece askeri bir güç müdür? Tabi ki hayır! İktidarın sadece askeri elde tutulamayacağını emperyalizm çok iyi bilmektedir. Bu nedenle ekonomiden siyasete kadar her alanda var edilmek durumundadır kontra örgütlenmeler bir başka deyişle oligarşik iktidarın içine sindirilmiştir.

Türkiye;de iktidar meseleleri işbirlikçi tekelci sermayenin dışında ele alınamayacağına göre, örneğin Sabancı ailesini kontrgerilla meselesinin dışında tutmak mümkün değildir. Kontrgerillanın uluslararası düzeyde tetikçiliğini yapan isimlerinden Abdullah Çatlı'nın Sakıp Sabancı ile tanıştığı ve hatta Sabancı'nın Çatlı'ya imzalı bir kitabını hediye ettiği bilinmektedir. Aynı Sabancı, Susurluk'la ilgili gelişen ışık söndürme eylemlerine katılmaktan da geri durmamış, basın da bunu ilk haber olarak televizyonlardan yayınlamıştı.

Kontrgerilla uzantılarının siyaset içindeki yeri konusundaki verilere, 90'lı yıllardaki hükümetler boyunca ve Susurluk tanıklıkları içinde çokça şahit olduk. Kontracı General Yamak, kontrgerillanın ne kadar uzun süredir parlamento çatısı altında olduğunu Ecevit'in kontrgerilla ilgili açıklamalarına cevap verirken açıklıyor:

"Sayın Ecevit'in inandırıcılığına dayanarak alevlenen bu iftira kampanyası sürdürülürken bu teşkilatın içinde o zaman kendi partisinden ne kadar personelin, hatta TBMM'de birbirini hiç tanımayan kaç milletvekilinin bulunduğu ve bunun sadece kendi partisine ait bir durum olmadığını, birisi söyleyiverseydi ne olurdu? " "… Zaten onların isimlerini kimse bilmez çünkü biz onları kod adları ile çağırırdık. Bir de sadece CHP de değil, tüm partiler de var."

Çarpık kapitalizm demokrasisi işte! Burjuva siyasetin ve partilerinin özlü bir anlatımı. Susurluk'la gündeme gelen bu gerçek çarpıcı bir şekilde DYP ve MHP bağlantılarıyla ortaya çıkmamış mıydı?!


***
Şimdi, Türkiye'de kontrgerilla 50 yılı aşkın bir süredir faaliyet gösterdiğine, 1974'den bu yana sivil iktidar sahiplerinin de bu gizli örgütlenmelerden haberi olduğuna göre Türkiye nasıl bir ülkedir diye soruyoruz bir kez daha? Malumu soruyoruz aslında. Çünkü son zamanlarda bu soruya verilecek doğru cevabı değil diline getirmeye, düşünmeye korkan solcular(!) hızla türüyor. AB hülyaları içinde burjuva demokrasisinin tahsis edilmeye başlandığına veya demokratik cumhuriyete doğru hızla ilerlendiğine inananların cevaplayacağı bir sorudur sorduğumuz. Çünkü bir şeyi dile getirmek önemlidir. Bugün dile gelen yarın vücuda gelir. Dil bilinç açıcı özelliği ile önemlidir, doğru cevabı verdirtelim ki bilinçler açılmaya başlasın.

Yarım yüzyıldır olan odur ki, kontrgerilla yakayı ele verdiği her operasyonunda bir-iki bireysel kurban vererek kurtulmuş ve korunmuştur, ayaktadır."AB uyum yasaları diye anılan bir takım anayasa değişiklerinin Türkiye'ye "demokrasi" getiremeyeceği son iki yıllık süreçte tamamıyla açığa çıkmıştır. Türkiye'de demokrasi sorununun kilit meselesi kontrgerillanın lağv edilmesi ve geçmişin sorumlularının yargılanmasıdır. Bunun da AB yoluyla olmayacağı açıktır. AB'nin o ünlü dayatmalarından hangisi demokratik içeriklidir? AB cenahından dayatılan tüm "ilerici" adımlar, ifade özgürlüğü ile ilgili olan uyarılar ile ulusal sorunla sınırlı ve çıkarcı hesaplar dahilindedir.

Görülmektedir ki; kontrgerilla devletin içine sızmış birkaç çeteci değildir. Bütün kurumları ile devletin içinde var edilen ve devletin kendisi haline gelen bir kurumdur. Devlet işleyişinin merkezinde, bütün kurallar ve yönetmelikler, onun esasları yönünde uygulanmaya başlanmıştır. Bu kural ve yönetmelikleri, kimi zaman kırmızı kitap olarak duyuyoruz, kimi zaman Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, ki bunlar aslında "kontrgerilla cumhuriyeti"nin anayasalarıdır.

Hükümete kim gelirse gelsin bu anayasaya uymak zorundadır, yani hükümet olunmaktadır ama iktidar asla! Birkaç yılda bir gördüğümüz hükümet değişiklikleri ise iktidarın icrasındaki üslubun değiştirilmesinden başka bir şey değildir. Hükümete gelen partiler aynı kontrgerilla rejimini, yani faşizmi yürütmekle yükümlüdürler.

Oligarşik diktatörlüğün asker ve sivil bürokrasi kanalında merkezi ve güçlü bir yere sahip olan kontrgerilla, emperyalizmin tahakkümünün ve oligarşik diktatörlüğün sona erdirilmesi ile sonlandırılabilecektir. Tabi bunu söylemekle, sorunlara devrim sonrası ertelemeciliği yapmıyor, tam tersi demokrasi mücadelesinin kesintisiz yürütülmesi gereğine işaret ediyoruz. Vurgulamak istediğimiz kontrgerillaya karşı yürütülecek mücadelenin herhangi bir burjuva kurumuna karşı yürütülecek mücadeleden çok daha kapsamlı olması gerektiğidir. Uluslararası sermayenin, dünya genelinde iktidarını kaybetmeme stratejisinin en önemli aracı olarak kontrgerillaya karşı verilecek mücadele, emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşı verilecek mücadeleden ayrılamaz.

kaynak; http://www.ozgurluk-dergisi.org/guncel/haber3.html

Amon 06.03.2007 21:22:53
cok yorucu bir gunden sonra, uzgunum bu yaziyi okuyamayacam. fazla uzun geldi. ama countergerilla ile ilgili sunu soylemek isterim,

onlar, turkiyeyi icerden en iyi koruyabilecek kusursuz yapilanmis orguttur. cok kez turkiyeyi icerden bircok buyuk dusmanlara karsi korumuslardir.

amma ve lakin...  ayni orgut bizi disariya karsi sklikla rezilde etmistir. cok guclulerdir. cunku tamamen devletin en ust tabakalarindan gelen emirle, en ust seviyede gizli tutulan, maddi gucu orta ve manevi gucu cok yuksek olan bir orguttur.

Eger hala varlarsa tabi...

Benim kisisel dusuncem;
onlar coktan bitti. kalanlar sadece tek baslarina uluyorlardir...

deniz 06.03.2007 21:28:32
onlar, turkiyeyi icerden en iyi koruyabilecek kusursuz yapilanmis orguttur. cok kez turkiyeyi icerden bircok buyuk dusmanlara karsi korumuslardir.

içerden düşmanalr kimler oluyor ??

Amon 06.03.2007 21:36:32
bekledigin cevabi vermeden once dusunmeden ve yorgunluktan dolayi yazmis oldugum kisimi duzelteyim.
onlar turkiyeyi demektense, devleti ve askeriyeyi yani siyasal yapisini, korudular.

kimlerden?
onlara, sisteme, devlete, yonetime, askeriyeye karsi olan hemen hemen herkesten ama ozellikle guclu olanlardan korudular.
ve bekledigin cevap geliyor



solculardan, devrimcilerden, komunistlerden, asiri dincilerden, kurtlerden .......

deniz 06.03.2007 21:42:43
yani kendileri dışındaki herkesden.. öylemi ?

peki kendileri nedir ?

Amon 06.03.2007 21:53:35
kendileri disindaki herkesden degil. yazimi tam oku.
karsi gelen, yada yikmak isteyen, yani zarar verebilecek potansiyeldeki kisilere karsi.

kendileri nedir?
ben cok az acikladim. sanirim ilk upuzun yazidada biton bilgiler vermislerdir. ben anlatmaya kalkarsam fazla detayli anlatirim. uzun olur. yorgunum bugun kalsin.

KARGA 06.03.2007 21:55:54
Alıntı
solculardan, devrimcilerden, komunistlerden, asiri dincilerden, kurtlerden .......

Evet, doğrudan, onurlu ve insanca yaşamdan, eşitlikten, kardeşlikten, özgürlükten korudular bu toprakları...

asya 17.03.2007 16:19:38
tüm yaralarımız gibi kontrgerilla konusunu da arada bir kaşıyoruz sadece. ülkedeki resmi ve gayrıresmi tüm kişi ve kuruluşlar derin devleti, gladioyu, her türlü yasadışı oluşumu biliyor ama kimse parmağını oynatmıyor, oynatamıyor. çünkü herkes birbirine göbekten bağlı, çıkarları engel oluyor hareket etmelerine.

geçenlerde yanlış anımsamıyorsam Ganser (Gansel de olabilir) adlı bir tarihçinin yazısını okumuştum. "90'lı yılların başlarında Avrupa'da almanya, Hollanda, İtalya gibi birçok ülkede hem politikacılar, hem de askerler konuyla ilgili sağlam bir şekilde sorgulandı. Basının baskısı çok fazlaydı, halkın gerçekleri öğrenme hakkı vardı" gibi bir açıklama yapmıştı.

O ülkelerde gerçekten gizli ordular çözüldü mü, bilemem - ki bence bu konuda çok da başarılı olamadılar-

ülkemizde kim gerekli sorgulamayı yapacak, kim baskı unsuru olacak, kimler gerçekleri öğrenmek adına gösteriler,protestolar yapacak?

biz mi? güldürmeyin beni...

deniz 17.03.2007 17:21:44
derin devleti toplumun ne kadarı istemiyor ki ?

bence çok büyük bir çoğunluk istiyor ve yaptıklarını destekliyor.
not: konuya anket eklenmiştir.

asya 17.03.2007 17:31:21
deniz verdiğin anketlerin son seçenekleri çok hoş Smiley


deniz 17.03.2007 19:48:47
söz bi dahakine "ben bilmem karım bilirim" yapıcam Tongue

asya 19.03.2007 23:40:59
Smiley


Sayfa: [ 1 ]