|
||
| Kenan Evren: "Diyorlar ki, Kürtler bağımsızlığını ilan eder. Edemez! Aynı haklar tanınırsa niye ayrılmaya kalksınlar? Kürtlere kardeş muamelesi yapmalıyız." demiş. Bu adam değil miydi, "Kürt diye bir şeyin olmadığını, onların dağ Türkü olduğunu, Kürt kavramının (genelde askerlerin ezberlediği ve ezberlettiği gibi) karda yürürken postallardan çıkan kart kurt seslerinden oluştuğunu söyleyen? Şimdi bir zamanlar yok saydığı insanlarla kardeş olma dileğinde bulunuyor. Bu ne utanmazlık, bu ne yüzsüzlük! Bir süre sonra da "hepimiz Erdal Eren'iz" derse şaşırmamamız gerekir. |
||
|
||
| az önce tv.de tamamlanan ''Hacivat Karagöz neden öldürüldü?'' adlı harikulade filmin çarpıcı bir sonu vardı. Hacivat ile Karagöz'ün, kellerinin kesilme sahnesindeki manzarada halk bunu bir oyun olarak algılar. Ne zaman kelleler kesilir yere düşer, suratlardaki ifade ciddileşir, olacağı buydu, hakkettiler gibi ifadeler dolanır fısıltılarla. siyasette değişen bir şey olmadı, büyük ihtimalle de olmayacak.. doğruyu söyleyenin, yalanı düzeni hileyi açığa çıkaranının kellesi alınacak. utanmazlık ve yüzsüzlük konusunda haklısın... ama daha yüzsüzleri de var...daha yüzsüzleri de..hırant'ın ipini çekenler mesela.. halk balık hafızalı oldukça, bunlar olur, olacaktır da. eğitim şart. ''şaşkınlıktan'' başka şeyim artmadı yaşarken niye geldik, kaldık, gidiyoruz bilmeden... Ömer Hayyam |
||
|
||
Kenan Evren Kürtleri bi görüşte Tanıdı ![]() (kusura bakma hayyam) |
||
|
||
| Eyalet sistemine inceleme Eyalet sistemi öneren 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı inceleme başlattı. Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı, 7'nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in ''Türkiye sekiz eyalete bölünebilir'' sözleriyle ilgili inceleme başlattı. Muğla Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Yurtseven, ''İlgili birimlere gerekli talimatı verdim, inceleme başlattık" dedi. Araştırma aşamasında olduklarını söyleyen Yurtseven, "Evren, bu sözleri dedi mi, demedi mi? Kime, ne zaman konuştu, bu konuları inceliyoruz. İncelemenin ardından suç unsuruna rastlanırsa, yetkilerimizi kullanacağız. Konu inceleme aşamasında olduğu için bu konuda konuşmuyoruz. Ancak, açıklamalarda suç unsuru varsa gereği yapılır'' ifadesini kullandı. Muğla Baro Başkanı Ayla Kara da, ''Ben, bu açıklamalarda suç unsuru görüyorum. Bu ayın 19'unda arkadaşlarımla yapacağımız toplantıda bu konuyu görüşeceğiz. Toplantıdan çıkan karar doğrultusunda Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunabiliriz'' dedi. Kara, ''Geçmişte cumhurbaşkanlığı yapmış, topluma önder olmuş kişinin açıklamaları birileri tarafından işaret olarak algılanabilir. Bu açıklamalar, toplumu, ülkeyi bölmek isteyenlerce yanlış yerlere çekilebilir. Açıklamalar son derece talihsiz'' diye konuştu. Evren'in eyalet açıklaması Sabah gazetesi / 28 Şubat Kenan Evren, Türkiye'nin eyalet sistemine geçmesi gerektiğini söyledi. Hürriyet gazetesi / 1 Mart Evren, sözlerini bir adım daha ileri götürdü ve Türkiye'nin sekiz eyalete bölünebileceğini açıkladı. Evren, sekiz eyaleti şöyle sıraladı: Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum, Diyarbakır, Eskişehir, Trabzon. 02.03.2007 14:36 Evren' e de lazım oldu düşünce özgürlüğü.. ee döner dolaşır seni bulur ![]() |
||
|
||
| Muğla Baro Başkanı Ayla Kara da, ''Ben, bu açıklamalarda suç unsuru görüyorum. Sayın Baro Başkanımız, Kenan Evren darbeyi yaptıktan sonra yok edilen , asılan, hapislerde çürüyen gençlerin durumuyla ilgili hiç bir endişe duymamış ama eyalet sözcüğünü duyunca suç unsuru görmeye başlamış. Hukuk çifte standart kaldırmaz, ama kişi kendi dünya görüşüne göre hukuk oluşturmaya çalışırsa saçmalama aşamasına gelinmiş demektir. |
||
|
||
tanımaz mı o, tanımaz mı
|
||
|
||
| Şakşaklar bizden emekli diktatörümüze! Perihan Mağden 03/03/2007 'Güneş Müftüsü', 'Ahir Ülke Peygamberi', 'Bi Zamanlar Türkiye Evreninin Tek Hâkimi' Kenan Evren Paşa efendiler gündemimizi bombaladılar sözüm ona. Tam sözüm 'ona' hakikaten. Zira söz 'bana' bırakılacak olsaydı, harikulâde bir teşbih var dilimizde; e, teşbihte de hata olmaz, 'osuruktan tayyare' demek isterdim, nitekim. Neymiş? Federasyon önermiş de, Turgut Özal engellemiş! Hasıraltı etmiş bu güzelim zihni sinir procesini! Kenan Evren'in resimleri Resim Âlemleri'nde ne ise, ne kadar değerli/önemli ise, bu sözlerine de Sözler Âlemi'nde ya da Siyaset Evrenimiz'de o kadar değer biçebilirsiniz. Fevkalade cahil ve fakat bir ülkeyi istibdatı altında uzun yıllar inletmiş 1 Askeri Diktatör'ün haddinden fazla özgüveni söz konusu yine burada. (Halk arasında: Cahil Cuntacı Cesareti) Zira Evren, vakti zamanında 'federal bir sistem' istediğini belirtirken, federasyonlardan/eyaletlerden oluşan bir ülkenin nasıl bir yönetim şekline sahip olması gerektiğine (ve pek tabii ki nasıl bir ekonomik ve demokratik olgunluğa) dair en ufak bir fikre haiz değil pek tabii ki. Ayrıca afili olduğuna inandığı, progresif olduğuna; bu kelimeyi kullanırken onun NE anlama geldiğini de, kat'i surette bilmiyor. Onun kast ettiği merkez tarafından ATANMIŞ (ve hatta haddinden fazla hakla donatılmış) bir nevi süper valiler sistemi. Eminim, gönlünden geçen, bu atanmışların 'seçiminin' ayrıca Uluğlar Uluğsu Genelkurmayımız tarafından yapılması filandır felandır ki- Yani öyle olsaydı Ali Kıran Baş Kesen Süper Valiler'in yönetiminde (bir değil sekiz Evren!) bir eyalet sistemi! E, çok daha sıkı bir kontrol sistemi. 8 adet Singapur filan! (Öyle rüyalamıştır.) 'Federasyon' derken pek tabii ki bunu kast ediyor. Seçilmişlerin hesap verebilirliğinden ziyade atanmışların istibdadını! Ve fakat 89 yaşında birden başına bir tuğla düşmüş de uyanmış, böyle bir ilerici, demokrat adammış da, yurdunda özgürlüklerin, irade temsilinin artmasından yanaymış da- Böyle 'ele' alınması, bu ele avuca gelmez şahsın gülünç yalnızca. Bana kalır ise içinde debelendiğimiz (Kürt meselesinden yükselen dinciliğe/milliyetçiliğe) hemen her sorunun müsebbibi olan bu Cunta Lideri, neden böylesine 'şirinlenir', 'musakkalanır' peki ikide birde? Sanki çok akıl fikirliydi, zamanında çoluğumuzu çocuğumuzu inim inim inletmedi; doyamadık fikircanlığına, teori yumurtlamalarına da, her konuda gıd gıd gıdaklamalarına böyle mutat aralıklarla gündemi Hiroşima'lamasına NEDEN izin verilir? Bir nevi regresyona uğradığı açık, yaşlanan herkeste olduğu üzre. Ama olsa olsa 1 'L'enfant Terrible' olur Evren'den. Şimdiki: fıldır fıldır dönen gözleri, tatlı tatlı sırıtması filan öyle 1 Korkunç Çocukluk da yok değil üstünde başında hakikâten, ilerlemiş yaşından gelen. Ama sonuç olarak ülkemizde demokrasiyi tam orta yerinden bir karpuz gibi ikiye bölmüş (ne kanlar, ne gözyaşlarıyla) demokrasi sicilimizi bir daha doğrultamamamıza neden olmuş, çok zarar ziyan bir askerden söz ediyoruz hanımlar beyler burada! 12 Eylül akabinde pıtrak gibi açtığı imam-hatiplerin filan, en azından hesapçığını sormaya yeltelenemez mi diyelim, kaleminden şıprak şıprak kan damlayan ulusalcılar? Koyu elitistler, devletçiler filan? Yok ama! Askeriyemiz, fanatik laikçilerimiz için öylesine mutlak/öylesine sorgu suale gelmez bir 'değerdir' ki, Paşaların Bu Ennn Zararlısı'na bile sonuna kadar sahip çıkmaları, en azından asla ve kat'a hesap sormamaları gerekir. Varsın olan demokrasiye olsun! Hesap Sorulabilirliğin Öylesine Uzağında/öylesine asude/saygın/itibarlı bir emekliliğin sularında ki Evren, arada 1 gündemi bombalayarak Alâka Ucubeliği'ni de tatmin ederek artistik ruhunun- Bundan iyisi Şam'da kayısı yani. Çıkıp "Beni yargılayın 12 Eylül için" dese diyelim; ben bu lafını "Beni yargılayın, zira haddinden fazla hizmetim/hayrım dokundu sizlere. Yeterince doğru yargılayıp arzu ettiğim kadar taltif etmediniz bile. Bulvarlara, caddelere, liselere, okullara ismimi vermeniz yetmedi, yetmez. Bir şehrin adını 'Şanlı Evren Paşa' yapın. Ayrıca 50 yeni Türk liralık ve 100 yeni Türk liralık banknotlara benim resmimi bastırın," diye okurum şahsen. Zira antrenmanlıyım pek tabii ki Evren Okumaları hususunda. Evren de aynen benim okuduğum gibi yazıyordur sözlerini. Özgüven fazlalığından çatlamasına ramak kalmış Bu Saygın Emekli Diktatör, son savurmasıyla da bambaşka 1 şey kast ediyor, pek tabii ki. Kimi Amerikan reçetelerini de yalan yanlış 'okuyup' ortaya kendi sonnn mücverini kızartan bu şahsı ısrarla yanlış anlamanın, gündem kaydırmacadan başka bir karşılığı olamaz. Ve tabii (emekli de olsa) diktatör şakşakçılığından. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=214582 |
||
|
||
| Evren'in eyalet önerisi Kürtleri parçalar NEDEN? Sertaç Bucak Sorunları çözmemek konusundaki inat, Hasan Cemal'in de dediği gibi Türkiye'yi yavaş yavaş bir tımarhaneye çeviriyor. Darbeci Evren 'bölücü Evren' haline gelebiliyor. Sorunlarımıza öyle sadakatle bağlanmışız ki, her çözüm önerisini ihanetle eş tutuyoruz ve bu sorunların içinde çırpınıp duruyoruz. Bizim takılı kaldığımız sorunların dışında ise hayat bize aldırmadan hareket ediyor. Güney'de Kürt devleti kuruluyor. Türkiye'deki Kürtlerin önerileri biçim değiştiriyor. Türkiye, Ankara eksenli çözümsüzlüklere kendini böyle hapsederken, Kürtler meseleye nasıl bakıyor? Ne istiyorlar? Evren'in önerisi onlara ne düşündürüyor? Kürt dediğimiz sadece tek parça mı? Görüş ayrılıkları neler? Bunları, Bucak aşiretinin önde gelen üyelerinden olan, kendisi on dört yaşındayken, Barzani'nin görüşlerini Türkiye'de savunan Kürdistan Demokrat Partisi'ni Türkiye'de kuran babası yanında vurulan, 32 yıl Avrupa'da sürgünde kalan ve Kemal Burkay'la çalışmış olan, dört yıl önce Türkiye'ye dönen ve dört ay önce de Hak ve Özgürlükler Partisi 'HAK-PAR'ın başkanlığını Abdülmelik Fırat'tan devralan petrol mühendisi Sertaç Bucak'a sorduk. Eskiden Türkiye'deki Kürt tartışmalarının odağında PKK vardı. Ama artık tartışmaların odağında Barzani var. Türkiye'deki Kürtler Barzani'yi nasıl değerlendiriyor? Türkiye'de şöyle bir paradoksal yaklaşım var. Kıbrıs'taki Türklerin devlet olma hakkı var ama Kürtlerin nerede olurlarsa olsunlar, böyle bir hakkı yok. Oysa Irak egemen bir ülke. Orada Kürtlerin bir federe yapı oluşturmasından ya da demokratik haklara kavuşmasından Türkiye'nin niye rahatsız olduğunu anlayamıyoruz biz. Türkiye'deki Kürtler, Kürtlerin Irak'ta elde ettikleri kazanımlara çok büyük bir sempatiyle bakıyorlar. Çünkü Kürtlere daima şu söylendi. 'Kürtler adam olmaz... Kürtler...' Evet... Başka ne söylendi Kürtlere? 'Kürtler kendi kendisini yönetemez, Kürt diye bir şey yoktur, Kürtlerin dili yoktur, Kürtler kart kurttur' dendi. Ve şimdi birden yanı başımızda, sınırın öte tarafında Kürtlerin parlamentosu var, polisi var. Ordusu oluşuyor. Üniversiteleri var. Kürtler hiç devlet kurmamıştı, şimdi yeni bir oluşuma gidiliyor. Irak gibi bir ateş çemberinin içinde Kürt bölgesi hem ekonomik hem sosyal bakımdan istikrarlı bir biçimde gelişiyor. Şimdi Türkiye'deki Kürtler umutlu. Yanı başlarındaki o gelişmeyi gördüklerinde, demek biz de Türkiye sınırları içinde böylesi bir oluşum yaratabiliriz. Üniversitelerimizi kurabiliriz. Bizim de bir dilimiz var. Biz de saygı görürüz' diye düşünüyorlar. Kürtler, Kuzey Irak'taki yeni yapıyla ilgili başka ne düşünüyorlar? Barzani, Bush tarafından kabul edildiğinde, 'Bizden biri dünyanın en büyük devletinin başkanı tarafından 'sayın başkan' diye kabul görüyor, diye herkes çok mutlu oldu mesela. Yıllarca horlanmış insanlar için bu çok önemli bir gelişmedir. Türkiye'deki Kürtler hem Barzani'ye hem oradaki Kürt bölgesel yönetimine büyük bir sempatiyle bakıyorlar. Çünkü bu, onlar için iyi bir örnek. Üstelik sadece Türkiye'deki Kürtler için değil, bölgedeki tüm Kürtlerin sorununun çözümü ve demokrasi için iyi bir örnek bu. Mesela Irak'taki Kürt federe devletinde, Erbil'de ve çeşitli Kürt kentlerinde Türkmen partileri var. Süryanilerin, Keldanilerin, Türkmenlerin kendi okulları, televizyonları, radyoları var. Bu gelişmeler bize güven veriyor. 'Yarın öbür gün burada söz sahibi olduğumuz zaman, biz demek ki ötekilere karşı bize davranıldığı gibi davranmayacağız. Biz daha iyi davranacağız' diyoruz. Türkiye'deki Kürtlere 'iyi örnek oluyor' dediğiniz K.Irak'taki yapı, federe bir devlet yapısı. Türkiye'de siz de federasyon mu istiyorsunuz? Tabii, bizim parti programımızda da var bu. Avrupa'da da, İspanya, Belçika gibi federasyon biçimleri var. Sivil yönetimlerin ve demokrasinin iyi işlediği, sorunların tartışılabildiği ülkelerde, insanlar en iyi yönetim biçimlerini yaratabilirler. Bu, Belçika'da federasyon olmuş. Bizde niye olmasın? Türkiye'de yaşayan Kürtlere 1920'lerde birtakım vaatlerde bulunuldu ve bunların hepsi 1924'te unutuldu. Bu yüzden Kürtlerin devlete karşı bir güven bunalımı var. Bu güven bunalımını aşabilmeleri için, Kürtlerin bir idari statüye kavuşması lazım. Bana göre bu statü de 'federasyon'dur. Kuzey Irak Türkiye'deki Kürtlere örnek oldu ama Türkiye federasyon olsa da Türkiye'nin sınırları korunacaktır. Türkiye bu ülkede yaşayan herkesin etnik kökenine saygılı, demokrasiye saygılı bir devlet olacaktır. Federasyon, Türkiye'deki demokrasinin tam anlamıyla işlemesiyle olabilir ancak. Anlamadım... Federasyon ikinci aşamadır. Türkiye'de bir federasyon talebi üzerinde aklı selim bir tartışma yapılabilmesi için önce Türkiye'nin bütünüyle demokratikleşmesi gerekiyor. Partiler yasasının değişmesi, örgütlenme özgürlüğünün yaratılması gerekiyor. Ancak Avrupa standartları yaşama geçirildikten sonra Kürt sorununa idari anlamda nasıl bir çözüm getirilebilir diye tartışabiliriz biz. Eğer Kopenhag Kriterleri tam anlamıyla uygulanırsa, Türkiye'de Kürt sorunun çözümü için önemli bir adım atılmış olur. Türkiye'nin hak ve özgürlükler konusunda AB standartlarına kavuşmasıyla Kürt sorunu çözülmez mi sizce? Tam anlamıyla çözülmez. Mesela Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Kürtçenin de resmi dil olmasını istiyoruz. Bu, AB'nin Kopenhag Kriterleri içinde yok. AB üyesi hiçbir devletin iki tane resmi dili yok. Türkiye'de devletin iki resmi dilinin olmasını mı istiyorsunuz? Evet, onu istiyoruz. Bu tartışılır tabii. Kürt federe devletinde resmi dil Kürtçe olur. Türkçe de zaten bütün devletin resmi dilidir. Bu olabilir. Ayrıca diğer yerlerde, mesela İstanbul'daki Kürtler de isterlerse Kürtçe eğitim yapan okullarda okuyabilirler. Türkiye'deki Kürtler, Barzani'yi bütün Kürtlerin lideri olarak görüyor mu? Ya da Kürtlerin arasında onu böyle görenler var mı? Barzani, Irak Kürdistan Demokrat Partisi'nin genel başkanı. Ve ayrıca şu anda orada federe Kürt devletinin de başkanı. Barzani Türkiye'de bütün Kürtler tarafından çok takdir ediliyor ama bütün Kürtlerin lideri olarak görülmüyor. Kendi bölgesinde böyle bir yönetimi gerçekleştirdiği için onu örnek alanlar var. Yoksa olay, öyle 'Büyük Kürdistan' hedefi falan değil. Barzani'ye sempati yaptıklarından ötürü çok büyük. Ama eğer Ankara Kürtlere sahip çıkmazsa, Kürt sorununu çözmezse, Kürtleri şimdiye kadarki bu tavırla ve siyasetle yönetmeye kalkarsa, Kürtler yüzünü Erbil'e döneceklerdir. Çünkü insanlar, Erbil'dekilerin ekonomik, siyasi ve sosyal durumlarının daha ileride olduğunu görüyorlar. 'Onlar da Kürt, biz de Kürtüz. Peki biz niye böyleyiz, onlar niye öyle' dediklerinde, Erbil bir çekim merkezi olur onlar için. Kürtlerin yüzünü Erbil'e dönmesi, Kuzey Irak'la birleşmek istemeleri demek değil midir? Aynen öyledir. Eğer Türkiye'deki yöneticiler, 80 yıllık politikada ısrar ederlerse bu işin gideceği yer orasıdır. Çünkü siz vatandaş olarak yaşadığınız ülkede mutlu olmazsanız, başka yerlerde çözüm ararsınız. Bundan daha doğal bir şey olamaz. Barzani'nin Kürtler arasında itibarının artmasını PKK nasıl değerlendiriyor sizce? Öcalan çok eski değerlendirmelerinde, Kuzey Irak'taki gelişmeleri Türkiye'ye hep bir tehlike olarak gösterdi. 'ABD ve İngilizler orada bir kukla Kürt devleti yaratıyor. Bunlar ilkel milliyetçidirler. Kürt sorunun çözemezler. Aynı şeyi Türkiye'de de yapmak istiyorlar. Bu, halklar arasında birbirini boğazlamaya yol açar Türkiye'de' dedi. Son dönemde, Öcalan bu konuda açık bir şey söylemiyor. Ama dağdakiler ve DTP eski Barzani karşıtı söylemleri artık savunmuyorlar. DTP de, PKK da Barzani'ye pozitif yaklaşıyorlar. Kürtlerin liderliği konusunda ileride Barzani ile PKK arasında bir çekişme ortaya çıkar mı? Geçmişte Irak'ta böyle bir çatışma çıktı. En son 1998'de savaştılar. Şimdi öyle bir çatışma söz konusu değil, birbirlerine saygılı davranıyorlar. Birbirlerinin aleyhinde propaganda yapmıyorlar. Bakın... Türkiye'de statükoyu korumak isteyenler PKK'nin K.Irak'ta bulunmasını hep sorun olarak gösteriyorlar ama PKK bir gerekçedir. Asıl sorun, K. Irak'taki oluşumdur, Kürtlerin orada gelişmesidir. PKK, statükocuların elinden bu gerekçeyi almak için silahını bırakmalıdır. Barzani ve Talabani bu anlamda PKK'yi etkilediler. Açıkça söylenmiyor ama PKK'nin ateşkesi, Talabani'nin ve ABD'nin etkisiyle oldu. Fakat Öcalan ne yaptı? Ateşkese mayıs ayına kadar diye bir sınırlama getirdi sonra. Böyle derseniz, size ateşkes ve barış konusunda güvenilir mi. Ben güvenemiyorum bu ateşkese. Öcalan ateşkese niye sınırlama getirdi? Amaç neydi? Ben Öcalan'ın İmralı Adası'ndan bu devletin derin devleti tarafından yönlendirildiği inancını taşıyorum. Derin devlet PKK sorununun bitmesini istemiyor mu? İstemiyor tabii. Bu ülkede statükoyu korumak, söz sahibi olmak için ihtiyacı var ona. PKK'nin silahlı hareketine ihtiyacı var. Biz ise silahların tümüyle koşulsuz bırakılmasından yanayız. Çünkü siz silahı bıraktığınızda, Türkiye ne diyecek o zaman? Şimdi 'Terör sorunu var onun için ben partiler yasasını değiştirmem. Genel af getirmem, 301'i değiştirmem...' diyor. PKK silahı bıraktığında ne diyecek devlet? Asker ne diyecek? 250 bin askeri sınıra yığmanın bir gerekçesi kalacak mı? PKK silahları tümüyle bırakırsa... Ne olur? Şahinlerin elinden kozları alınır ve Türkiye'de demokrasi mücadelesi hız kazanır. AKP'nin de bu tutukluğu kalmaz. Türkiye'de demokrasi öyle gelişir ki, bambaşka şeyler gündeme gelebilir. Türkiye'nin AB performansı üç, dört misline çıkar ve tam üyelik süresi kısalır. Bugün ise Kerkük'e girme tartışmaları yapılıyor. Gerçi ABD orada olduğu için gidemezler ama bu hengâme ortamı belirli güçlerin hesabına geliyor. Çünkü Türkiye'nin AB üyesi olmasıyla ve demokratikleşmesiyle asker ve sivil bürokraside çıkarlarını ve iktidarlarını kaybedecek bazı güçler var. Yalnız şunu görmek lazım. DTP'de yavaş yavaş değişiklikler oluyor. Ahmet Türk 'Biz kesinlikle barışçıl ve demokratik bir çözümden yanayız.Bu sorun şiddetle çözülmez' diyor. Türkiye, Kerkük'ün Kürt denetimi altına girmesine çok ciddi tepki veriyor. Bu tepkinin fiili bir çatışmaya dönebileceğini düşünüyor musunuz? Türkiye'nin böyle bir maceraya girebileceğine ihtimal vermiyorum. Olursa, korkunç sonuçlara yol açar. Barzani 'sizi çiçeklerle karşılayacak değiliz' dedi. Buna direneceklerdir. Her şey karmakarışık olur, sınırlar hallaç pamuğuna döner. Ayrıca sadece Irak devleti ve Kürt yönetimi değil, Amerika da Kerkük konusunda bir taraf. Irak Anayasası'nın 142'nci maddesine göre Kerkük'te önce nüfus sayımı sonra da referandum yapılacak. Türkiye kendi egemenliğinde olmayan, başka bir egemen devletteki bir şehirle ilgili bazı şeyler ileri sürüyor şimdi. Bu çok paranoyak bir olay. Bu ne uluslararası diplomasiyle, ne Irak anayasasıyla, ne de komşuluk ilişkileriyle bağdaşıyor. Aslında Türkiye'nin tepkisinin ana nedeni Türkmenler değil? Ana neden ne? Ana neden Kürtler. Kerkük konusunda Türkmenler göstermelik bir neden. Eğer Türkiye Cumhuriyeti gerçekten Türkmenleri savunuyorsa, onları Saddam döneminde niye savunmadı? O dönemde en çok acı çekenler Kürtlerle Türkmenler oldu. Bugün Türkmenlerin durumu o günkü gibi değil. Partileri, okulları, televizyonları var. Yönetimde temsil ediliyorlar. Peki Barzani'nin Kerkük'ü resmen kendi denetimi altına alması nasıl sonuçlar doğurur? Kerkük'te yaşayan insanlar, referandumda o bölgenin Kürt federe yönetimine bağlanmasını kabul ederlerse orası resmen Kürt bölgesi içinde olacak. Kürt yönetiminin orada yaşayan Arapların, Türkmenlerin, Keldanilerin, bütün diğer azınlıkların hak ve hukuklarını gözeteceğine inanıyorum. Türkmenlerin Saddam dönemine oranla çok daha iyi koşullarda yaşayabileceğini düşünüyorum. Türkiye'deki Kürtler eğer onlara bir seçme imkânı verilirse Kuzey Irak'taki Kürt devletinin vatandaşı olmayı mı, yoksa Türk devletinin vatandaşı olmayı mı seçer? Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bugün bu ülkede kimliğime sahip çıkarak hangi haklara sahibim dersem, ve bir de Irak'taki yönetimde bir Kürt vatandaşı olarak hangi haklara sahip olabilirim diye düşünürsem, duygusal olarak oranın vatandaşı olmayı isterim. Seçme imkânı verilse, haklarımın şu anda orada daha iyi savunulduğu inancındayım. Kürtler Amerika'ya güveniyor mu, yoksa Amerika'nın geçmişte baba Barzani'ye yaptığı gibi bir anda dönebileceğinden endişe ediyor mu? Sanmıyorum. Uluslararası ilişkilerde yüzde 100 güven olmaz ama, Kürtlerle Amerikalılar bugün önemli müttefikler. Bölgede İsrail'den sonra Kürtler ABD'nin en önemli müttefiki konumunda. Müttefik olarak Türkiye'den daha önemliler şu anda. 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren, Türkiye'nin eyaletlere bölünmesini önerdi. Bunun bir gün olacağını söyledi. Bu eyaletlerden biri de Evren'e göre Diyarbakır. Böyle bir eyalet sistemi Kürt meselesinin çözümünü nasıl etkiler? Çözmez. Hatta başka sorunlar gündeme getirebilir. Eyalet sistemi, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeleri bölme anlamına gelir ve federasyon istemini olumsuz etkiler. Evren'in önerisine göre, Kürtlerin yaşadığı bölgelerde Diyarbakır ve Erzurum eyaletleri olacak diyelim. Bu durum, hem federasyonu geciktirir hem de Kürtleri parçalar. Evren'in sözlerini Kürtler nasıl değerlendiriyor? Karışık. Kimi kötü bir imajı olduğu için onun bu konuda bir şey demeye hakkı yok diyor. Kimi de söylemini, diğer yöneticiler bundan ders çıkarabilir diye önemli buluyor. Türkiye AB üyesi olursa, Türkiye'deki Kürtler buranın vatandaşı olarak kalmayı mı isterler? Yoksa K.Irak'taki Kürt devletinin vatandaşı olmayı mı tercih ederler? Buranın vatandaşı olmayı tercih ederler. Bakın... Türkiye'de 'AB Türkiye'yi bölüyor' diyorlar. Hayır AB, Türkiye'nin birliğinin çimentosudur. Bunu çok iyi görmek lazım. AB üyesi olmazsa, Türkiye'nin bölünmesi çok daha kolaydır. Çünkü Türkiye'de değişim olmayacak demektir bu. Bir AB üyesinin bölünmesi ise çok zordur. Ayrıca AB üyesi bir Türkiye'de bugünkü Kürt politikası da olmaz. Türkiye ile K. Irak'taki Kürt devleti arasında bir çatışma çıkarsa buradaki Kürtler ne yapar sizce? Türkler Kürtleri kaybeder. Ondan sonra artık 'biz size şunu vereceğiz' deseler de, Kürtler Türklere inanmazlar. Çünkü 'siz oradaki Kürdün hakkına tahammül edemiyorsunuz, benim hakkıma nasıl tahammül edeceksiniz' derler. Güven sıfıra iner ve Kürtler ciddi demokratik muhalefet yaparlar. Yani sivil itaatsizlik yaparız. Çocuklarımızı okula göndermeyiz, yolları, askerlerin önünü keseriz. 'Biz oradaki Türklerin haklarını savunmaya gidiyoruz' söylemine karşı Kürtler, 'önce kendi mutfağınızı düzeltin. Bizim haklarımızı güvence altına alın. Sonra oralara gidin' derler. Kürtler gerçekten böyle düşünüyor şimdi. Hem Kürtler bir şeyde söz sahibi oluyor diye biz ne hakla hemen oraya saldırıyoruz? 'Kürtler Türkiye'nin dışında da olsa, hiçbir yerde bir hak sahibi olmamalı. Bunun için gerekirse işin güvenlik boyutunu öne çıkarıp askeri müdahalede bulunuruz' demek olacak iş değil. Türkiye bu paranoyadan kurtulmalı... http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=214700 |
||
|
||
| Adalet ona da lâzım oldu /Serdar MURAT 12 Eylül olduğunda Mardin milletvekiliydi Nurettin Yılmaz. 1980’de Barış Dâvâsından dolayı tutuklandı, Diyarbakır Askerî Cezaevine konuldu. “Beni hazır ola geçirdiler, İstiklâl Marşını oku dediler. “‘Ben devlette hakimlik, milletvekilliği yaptım. İstiklâl Marşını çok okudum. Ama bu şekilde okumam’ dedim. “Bunun üzerine Gençliğe Hitabeyi oku dediler. ‘Bu şekilde onu da okumam’ dedim. “‘Saçlarını keseceğiz’ dediler. ‘Saç benim için önemli değil, ama kestirmem’ dedim. “Bunun üzerine beni geniş bir salona aldılar. Karanlık ve soğuktu. “Bir anda vurmaya başladılar. Ne kadar vurduklarını hatırlamıyorum. “Ağzım, gözüm patlamış, dişlerim kırılmıştı. “Beni hastahaneye kaldırdılar.” Felat Cemiloğlu, Diyarbakır’ın köklü ailelerindendi. Ticaret Odası Başkanlığı yapmış AP’den Belediye Başkan adayı olmuş, 12 Eylül’den sonra Özal kendisini aday göstermişti. Ağabeyi de İsmet Paşanın 2 dönem belediye başkanlığını yapmıştı. 12 Eylül’de tutuklanıp Diyarbakır Askerî Cezaevine konuldu. “Eşyalarımızı hücreye bırakmamız ve külot üstümüzde kalacak şekilde soyunmamız söylendi. Koridora çıkarıldık. Diğer hücrelerdekilere arkalarını dönmeleri ve yere çömelmeleri emredildi. Bize de birer süpürgeyle ortalardaki bir hücredeki suyun koridora çıkarılması emredildi. Hücre içindeki tuvaletin tıkalı olduğunu ve içeride bir karış kadar suyun içinde pisliklerin yüzdüğünü gördük... Pis suyu, içinde yüzen b..larla birlikte istedikleri hücreye doldurduktan sonra, bu hücrenin eşiği yüksekliğinde bir göl meydana geldi. Bu suyla yıkanmamız emredildi. Pislikle birlikte avuçlayarak başımızdan itibaren bu suyla yıkandık.” Felat Cemiloğlu anlatıyor; “Hücreye konulduğum 12 Haziran 1982’den sonra İstiklâl Marşının, Gençliğe Hitabenin ve andımız marşlarının tamamını öğrenmeden koğuşlara giremeyeceğimiz söylendi. Hücrelerde sabah 5.30’da mesai başlardı. Üst kat hücrelerinden birinden bu marşların her kelimesi bir kişi tarafından tek tek söylenir, bütün hücreler bunu tekrar ederdik. Marşların çok yüksek sesle ve canlı söylenmesi şarttı. Öğlen 12’ye kadar bütün hücrelerde hayat, hazır ol durumunda ayakta, yine yukarı hücrelerden birinin tek tek söylediği marşlarla devam ederdi.” Sadece marş söyletilmiyordu elbette ki. “Baba 65 yaşlarında, 1.90 boyundaydı. Oğlu, yirmi beş-otuz yaşlarında ve babasından daha iri ve cüsseliydi. Evvelâ oğlunu babasına tokatlattılar. Yavaş tokat vurduğu için hem oğul, hem baba coplanıyordu. Beş on denemeden sonra oğulun babaya vurduğu şiddetli tokatları beğenmediler. Bu kere oğulu babanın sırtına bindirdiler. Bir taraftan babayı copluyor, daha hızlı koşması için zorluyorlardı. Oğul babasının sırtından indikten sonra ağlamaya başladı” Bir de köpek Co vardı. “Sırayla Co’ya tekmil verdiriyorlardı. Co’nun karşısında, Felat Cemiloğlu, Diyarbakır, emret komutanım tekmilini çok yüksek sesle ve topuk sesiyle veriyorduk. Co, tekmili beğenmezse havlıyordu. Ve Co’yu memnun edemediğimiz için cezalandırılıyorduk.” Felat Cemiloğlu, “Eğer yaşlı olmasaydım, cezaevinden çıktıktan sonra direk dağa çıkardım” dediği yerdi. Burası Türkçe konuşmayı dahi bilmeyen Leyla Zana’nın eşi Mehdi Zana’yı ziyarete gelip giderken yaşadıkları sebebiyle bir numaralı militan olduğu yerdi. Burası, şimdi DTP’nin Genel Başkanı olan Ahmet Türk’ün, bir ucundan diğer ucuna çırıl çıplak ve dayak yiyerek koşturulduğu cezaeviydi. Burası Cem Ersever’in, “PKK akademik kariyerini Diyarbakır Askerî Cezaevinde yaptı” dediği yerdi. İşte oranın mimarı Kenan Evren’di. Ülkenin en kudretli adamı 12 Eylül’ün lideriydi Kenan Evren. Ülkenin üzerinden tank gibi geçmiş, Diyarbakır Cezaevinde dayakla marş söyletilmek suretiyle bölücü Kürtlerin vatanperver olacağına inanmış, bugün kendisine “bölücü” diyen Abdülhaluk Çay’a, “Aslında Kürt yoktur. Onlar dağ Türküdür. Karda yürürken kart-kurt sesleri çıktığı için kendilerine Kürt denilmiştir” felsefesine dayanan kitabı yazdırarak, kışlalarda kart- kurt konferansları verdirerek bu işi çözdüğüne inanan Kenan Evren’di. 12 Eylül’ün ülkeye en büyük hediyesi PKK oldu. Türkiye’nin eyalet sistemiyle yönetilebileceğine ilişkin sözleri sebebiyle Kenan Evren bir kez daha gündemde. 12 Eylül’de ülkeyi bölünmekten kurtardığını düşünen Evren, bu kez bölücülükle suçlanıyor. O yaşı tutmayan Erdal Eren’i astırarak, “Bir sağdan, bir soldan olsun” mantığıyla Mustafa Pehlivanoğlu’nu darağacına çektirerek adaletini gösterdi. Ülkeyi işkencehanelere çevirip, binlerce gencin sakat kalmasına ya da cezaevinde çürümesine sebep oldu, ama o bu kez adalet ona da lâzım oldu. Sanırım Evren de kendi adaletiyle yargılanmak istemez bugün. 06.03.2007 http://www.yeniasya.com.tr/2007/03/06/yazarlar/smurat.htm |
||
|
||
| Ertuğrul mavioğlu'nun Asılmayıp Beslenenler adlı kitabı 12 eylül cuntacılarının öldürdüğü, işkence yaptığı insanların yaşadıklarını kendi tanıklıklarıyla anlatan kitabı Diyarbakır Cezaevinde yaşananları çok etkileyici bir biçimde anlatır. | ||
|
||
| NEŞE DÜZEL Mümtaz'er Türköne 12 Eylül'ün lideri Kenan Evren, Türkiye'nin idari yapısıyla ilgili, ülkenin eyaletlere bölünerek idare edilmesi gibi bir öneride bulundu. Ve, savcılık Evren hakkında inceleme başlattı. Evren, Ben öyle söylememiştim diye geri adım attı. Bu olayda, Evren'in önerdiklerinden bile daha önemli olan, Tükiye'nin bugünkü sistemini kuran insanın bile devletin tepkisinden kurtulamayacağının, derhal 'kuşkulular' listesine kaydedileceğinin ortaya çıkmasıydı. Evren'e bile 'bölücü', güvenilmez insan muamelesi yapan kimdi? Kim kendisini devletin sahibi görüyordu? Onların gözünde Evren bile kuşkuluysa, kim kuşkulu değildi? Bunları, Ülkü Ocakları'nda yöneticilik yapmış olan, 12 Eylül'de MHP davasından hapis yatan Gazi Üniversitesi öğretim üyesi siyaset bilimci Prof. Mümtaz'er Türköne'yle konuştuk. Türköne'nin milliyetçilik, asker-siyaset ilişkisi, İslamcılık üzerine kitapları var. Bugün yaşadığımız bu baskıcı rejimin kurucusu Kenan Evren. Darbeyi yapan, antidemokratik yasaları çıkaran, bu Anayasa'yı yazdıran kişi kendisi. Şimdi, söylediği bir sözden dolayı kendi kurduğu sistem onun hakkında inceletme yaptırıyor. Bu sistem, herkesten, kendi kurucusundan bile şüphe eden bir sistem mi? Bu sistem Evren'in eseri değil. 1980 darbesiyle ve onun anayasasıyla kurulan bu sistem kimin sistemi? 1980 öncesi de var bu sistemin. Kastettiğim o. Aslında Soğuk Savaş yıllarındaki sistem Türkiye'de hâlâ devam ediyor. Soğuk Savaş dünyada devletleri ve orduları çok ön plana çıkardı. 'İllegal örgütlenmeler ve ideolojik savaş dahil, ordulara daha önce sahip olmadıkları kadar geniş bir hareket alanı açtı. Ve bizde ordu, Türk siyasi kültüründeki çatlaklardan da yararlanarak burada bir sistem kurdu ve bu sistemin ilk ürünü 27 Mayıs darbesi oldu. Bu sistem 27 Mayıs'la iyice yerleşti. İşte Türkiye hâlâ 27 Mayıs darbesiyle açılan o kulvarda ilerliyor. Ama biz, bir hata da yapıyoruz. Orduyla ilgili çok kolay genellemelere varıyoruz. Oysa ordu içinde ordu var. Hatta ordu içinde ordular var. Ordu içinde ordu var ne demek? 27 Mayıs darbesi yapıldığında bir teğmen Genelkurmay başkanını tekmeliyor. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun darbeciler tarafından tutuklanıyor, hakarete uğruyor. Generaller genç bir teğmenin önünde 'hazır ol'da duruyorlar. Bir yanda emir-komuta zincirine sahip bir kurum, bir ordu var. Diğer yanda, aralarında çete oluşturmuş ve darbe yapan bir grup subay var. Bu iki karşı şey Silahlı Kuvvetler'in içinde yer alıyor. Bu durum, bizim 'ordu' diye genellediğimiz, yekpare bir kurum gibi algıladığımız kurumun öyle olmadığını gösteriyor. Bir ordu yekpare olmak zorundadır. Bir orduyu ordu yapan şey emir-komuta zincirinin işlemesidir, hiyerarşidir, disiplindir. Hiyerarşisi ve disiplini bozulmuş bir ordu çok tehlikeli değil midir? Elbette çok tehlikeli bir şey bu. Zaten bu tehlikeli şey 27 Mayıs'ta Türkiye'nin başına geldi. Tabii ki ordu içinde orduların olması anormal bir durumdur. Zaten bu durum bize, bugün Türkiye'nin çektiği sıkıntıların sebebini ve sakatlığın nerede olduğunu gösteriyor. Ordu içinde ordunun, orduların olması Soğuk Savaş'ın eseridir. Nitekim 28 Şubat da Soğuk Savaş'ın mantığı, ideolojisi ve refleksleriyle yapıldı. 28 Şubat da, 27 Mayıs gibi ordu içindeki bir ordunun, yani bir çetenin, bir cuntanın yaptığı bir darbeydi. O zaman şu çıkıyor ortaya... Ne çıkıyor? Bizde bu çeteler 27 Mayıs'la başlayan bir gelenektir. Bu tür oluşumlar ordunun içinde her zaman var. Çünkü Soğuk Savaş'ın gergin ortamı Amerikan şemsiyesi altında askerlere özgür bir hareket alanı sağladı. İllegalite, kontrgerilla, gayrinizami savaş konsepti, Amerika ve NATO tarafından desteklendi ve bu durum, ordunun içinde bu tür çetelere, çeteleşmelere kanal açtı. Şimdi bu kanalın hâlâ var olduğu görülüyor işte. Dünyada Soğuk Savaş bitti. İllegal güçler, kontgerilla Türkiye hariç bütün NATO ülkelerinde açığa çıkarıldı, tasfiye edildi. Türkiye'de kontrgerilla bitmedi mi? Ordu içinde ordular, çeteler bitmedi mi? Geçen yıl gayrinizami savaş, Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı'yla ilgili bir tartışma yaşandı. Genelkurmay resmi bir açıklama yaptı. 'Bu birim, Soğuk Savaş yıllarında özellikle Sovyet yayılmasına karşı, gayrinizami savaşı örgütlemek için kurulmuştur. Çok önemli görevler yerine getirmiştir' dedi. 'Ama niye hâlâ var' sorusunun cevabını vermedi Genelkurmay. Varlığını ve devam ettiğini kabul etti, gerekçesini de Soğuk Savaş'la açıkladı. 'Peki kardeşim Soğuk Savaş bitti. Bugün bunun ne işi var', sorusu cevaplanmadı. Silahlı Kuvvetler, Soğuk Savaş yıllarındaki kurumsal yapıyı devam ettiriyor. Yani çetelerin nefes alacağı, yerleşebileceği alanları içine alan bir sistemi sürdürüyor. Evren'e dönersek... Baskıcı rejimin kendi kurucusundan bile şüphe etmesi aslında paranoyak bir yapıyı gösteriyor. Neden bu kadar büyük bir güvensizlik, korku var? Çünkü Soğuk Savaş yıllarında oluşmuş, kurumlaşmış bu yapının ve alışkanlıkların artık tükendiği bir evrim yaşanmaya başladı Türkiye'de. Bu ideolojiyle ve araçlarla yol almak, siyaseti yönetmek, toplum üzerinde askeri bir vesayet kurmak imkânsız hale geldi. Bir istihbarat devleti kurmayı tasarlıyorlar ama bugünkü dünyada yapılamıyor bu. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu kanalıyla fişlemeler yapıldı, olmadı. Şimdi en son gazetecilerle ilgili hazırlanmış bir andıç ortaya çıktı. Bütün bunlar, bugünkü hayatın aklına da aykırı, zamana da aykırı. Hayat bugün öyle karmaşık ve zengin ki... Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi insanların 'dostlar ve düşmanlar' şeklinde sınıflandırılabileceği bir dünya değil bugünün dünyası. Bu iktidarı sürdürmek için 'bölücülüğü ve irticayı' araç olarak kullansanız da, bu askeri vesayet sistemini Soğuk Savaş yıllarındaki gibi sürdürmek imkânsızdır. Niye? Çünkü bugün böyle bir istihbarat devletini kurmanız ve yaşatmanız mümkün değil. 28 Şubat'ta bu yapılmak istendi. Hâlâ bu yapılmak isteniyor. Ortaya çıkan andıçlar bu zihniyetin sürdüğünü gösteriyor. Savaş meydanında tatbikat yaparken kuvvetleri 'mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler' diye ayırırsınız ve bunları savaştırırsınız ama bir toplumu mavi ve kırmızı diye ayıramazsınız. Ayırmaya kalktığınızda bile bunun için ciddi bir donanımızın olması gerekir. Askerlerde bu donanım yok. Olmadığı da gazetecilerle ilgili andıcı okuduğunuzda görülüyor zaten. 28 Şubat sürecinde yapılan fişlemelerde de durum aynıydı. Onların mantığıyla o kadar çok sosyal demokrat mürteci olarak fişlendi ki... Ayrıca 28 Şubat darbesi toplumu ikna etmek için kendisine ideolojik araçlar aradı ve ortaya tam anlamıyla Alman tarzı bir nasyonal sosyalizm çıktı. Nasıl çıktı bu? SS subaylarının kasaturalarında ve flamalarında yer alan 'Sadakat şerefimizdir' sözünü bile, bu Nazi sloganını bile taklit ettiler. İstanbul'da ordunun kışlalarının duvarlarına 'Orduya sadakat şerefimizdir' diye yazdılar. Böylece topluma, 'Orduya sadakat göstermeniz lazım' mesajını verdiler. Ordu sadakat odağı olamaz. Ordu devlete, vatana, millete, Anayasa'ya, demokrasiye sadakat göstermelidir. Onun varlık nedeni budur. Ama sistem bu işte... Korkan ve korkutan bir sistemle mi karşı karşıyayız biz? Buradaki bütün toplumsal ilişkiler korkuya mı dayanıyor? Toplum üzerinde baskı yaratan, insanları tehdit eden, korkutan illegal savaş teknikleri kullanan bir aparat çok güçlü bir şekilde hâlâ işliyor. Ve ordunun içinde iki eğilim çatışıyor. Bir yanda, statükoyu devam ettirmek isteyenler var. 'Aman PKK siyasallaşmasın, elinde silah bulunsun ve arada sırada da eylem yapsın. Eylem yapsın ki, biz silahlı önlemlerle, askeri tedbirlerle Türkiye'nin bölünmesine engel olabilelim' diye düşünenler var. Bu, statükoyu sürdüren bir düşünce. Şemdinli olayında yaşanan da buydu zaten. Şemdinli olayı, PKK'yla savaş sürsün, askeri çözüm devam etsin diye mi yaşandı? Eğer Şemdinli basit bir olay değil de iddia edildiği gibi bir organizasyonun eseriyse... Şemdinli olayı, 'Eğer PKK yapmıyorsa, PKK terörünü de biz yaparız, PKK terörünü bile biz yaratırız' şeklinde bir mantığın eseriydi. Türkiye'nin Kürt politikası iflas etti. Askerlerin eseri olan Kuzey Irak politikası da iflas etti. Bu politikalarla hiçbir yere gidilmiyor. Bu iflası da belgeleyen aslında PKK'nın kendisi oldu. Ateşkes ve ardından silah bırakma tartışmaları, herkesin mevcut durumu, statükoyu sorgulamasına yol açtı. Eğer siz Kürt sorunu için 'askeri çözüm' diye direniyorsanız, PKK'nın silahlı kalkışmaya devam etmesi lazım. Yoksa öbür tarafta siyasetin konuşulduğu, Kürtlerin barış ortamında taleplerini, farklı siyasi çözümleri önerdiği bir evre geliyor. Orduda iki eğilim çatışıyor dediniz. Diğer eğilim ne diyor? Diğer yanda, bu statükoyla vatanın ve milletin korunamayacağını, ordunun gücünü, itibarını muhafaza edemeyeceğini görenler var. Genelkurmay'da hazırlanan andıçın, 28 Şubat'taki andıç gibi gazetecilere sızması bu çatışmanın sonucu olsa gerek. Evren, 'Artık Soğuk Savaş kurgularından vazgeçip yeni şartlara ayak uydurmak, açılımlar yapmak gerekir' diyor. MİT Müsteşarı da Evren gibi statükoyu eleştiriyor. 'Bugüne kadar izlenen politikaları gözden geçirmek gerektiğini' söylüyor. Bu arada MİT'in doğrudan PKK'yla mücadele etmiş emekli müsteşar yardımcısı Cevat Öneş de devletin Kürt politikasının yanlış olduğunu, değişmesi gerektiğini açıklıyor. Mehmet Ağar 'dağdakilerin düz ovada siyaset yapmasını' istiyor. Birbirine benzeyen bu çıkışlar tesadüf değil. Peki, Evren'i bile korkutan bu sistemin temsilcisi kim? Kim bu yapıyı temsil ediyor? Statükoyla birlikte yaşayan karanlık bir bölge bu. Soğuk Savaş döneminde gayrinizami savaş tekniklerini kullanmak için kurulan, örgütlenen ve kendisini hukukla pek sınırlı saymayan ve kanun dışı yöntemleri hâlâ kullanabilen bir yapı bu... Kontrgerillayı, Özel Harp Dairesi'ni tarif ediyorsunuz siz. Özel Harp Dairesi... Özel Kuvvetler... Muhtemeldir ki, bunun istihbarat teşkilatında da uzantıları var. Bu gücün hâlâ ciddi bir operasyon yeteneği var. Nitekim Kuvayı Milliye dernekleri diye yapılar ortaya çıkarıyorlar. Bunların 'yeni ulusalcılık' diye bir ideolojisi var. Yeni ulusalcılık, bu gayrinizami yapının, bu çeteleşmenin ürediği yapının ideolojisidir. Toplum içindeki gerginlikleri, kutuplaşmaları, düşmanlıkları kullanan, psikolojik harekâtlarla toplum mühendisliği projeleri yapan ve sivil uzantıları da olan güçler bunlar. Şunu hatırlayın... 28 Şubat'ın öne çıkan bütün generalleri karargâh subaylarıydı. Sahada kıtalara komuta eden, PKK'yla mücadele eden muharip sınıftan general yoktu aralarında. Bu, neyi gösteriyor? Orduda iki farklı dinamiğin işlediğini ve bunlar arasında ayrışma olduğunu gösteriyor bu. Ordunun bir asıl bünyesi var. Bir de illegaliteye açık olan karanlık bir bölgede ordunun kurumsal kimliğini kendi iktidarı için kullananlar, statükoyu sürdürenler var. Şemdinli'de, Atabeyler, Ergenekon, Sauna gibi çetelerde ortaya çıkan hep bu yapı işte. Bu ülkede, devletin en tepesindekiler de dahil kendini güvende hisseden kimse var mı? Yok. Yaşadıklarımıza bakarsak, kimse kendini güvende hissedemez. Askerler Soğuk Savaş'ın bittiğinin farkında değiller mi? Soğuk Savaş 18 yıl önce bitti ama asker için bitmedi. Asker için bitmediği için bizim için, Türkiye için de bitmedi Soğuk Savaş. Totaliter bir ideolojiye yaslanan, otokratik, hiyerarşik bir yönetimi kurgulayan, istihbarat devleti ile varlığını sürdürmeye çalışan Soğuk Savaş anlayışı hâlâ devam ediyor. Askerler Soğuk Savaş'ın alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar. Bu alışkanlıkların sürdüğünü, fişlemelerde, istihbarat devleti kurma teşebbüslerinde görüyoruz. Çünkü Soğuk Savaş, devletin tek sahibi olma, siyasal alana ve topluma müdahale etme, ideolojiler üretme imkânını sağlıyordu onlara. Oysa askerin siyasete karışmasını önlemek, Atatürk'ün en titiz olduğu konuydu. 12 Eylül ülkedeki güvensizlik ortamını iyice sağlamlaştırdı. Ama daha önce de büyük bir güven yoktu toplumda. Bizim toplumumuz nerede sakatlandı? 27 Mayıs'ta sakatlandı. Halk aşağılandı, devletle halk arasına mesafe girdi. Ülkede geliştirilen demokratik tecrübe bıçakla kesildi. Halka dönüp, 'senin seçtiğini biz asarız' dediler. 27 Mayıs, halka verilen bir mesajdı. Türkiye'de birçok şeyin dönüm noktası 27 Mayıs'tır. Toplumu doğal mecrasından çıkardı. Devlet, hiçbir vatandaşına güvenmiyor mu? Silahlı gücün mantığı şudur. Siz bir düşman ve tehlike olduğu için silahlı güce ihtiyaç duyarsınız. Dolayısıyla silahlı güç de kendi durumunu meşrulaştırmak için habire düşman üretir. Askerler hep 'Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli dönemecinden geçiyoruz' derler. Genelkurmay Başkanı daha yeni Amerika'da söyledi bunu gene. Bu söz, kalıp halinde her yıl, her ay tekrarlanır bu ülkede. Askerin memleket her an bölünebilir, parçalanabilir retoriğine, edebiyatına şiddetle ihtiyacı var. Çünkü kendi varlığını meşrulaştıracak bir altyapıyı kurması lazım. Düşman üretmesi lazım, sonra da bu düşmanın olduğuna inanması lazım. Yeni bir fikir nasıl cezalandırılıyor bu toplumda? Sadece yargı yoluyla mı yoksa başka metotlar da var mı? Evren neden korktu mesela? Yargıdan mı yoksa başka bir şeyden mi? Evren'inki cezalandırılma, öldürülme korkusu değil. İtibarını, saygınlığını kaybetme korkusu bu. 28 Şubat'ta Doğan Güreş'e yaptılar bunu. Genelkurmay'dan telefonla arayan askerler, Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir orgenerale 'Doğan bey' diye hitap ettiler. Mesela yeni fikirlerin ortaya çıkacağı yer olan üniversitelerde de, eğer tuzunuz kuru değilse, yeni bir fikir ileri süremezsiniz. Sürdüğünüzde, Prof. Atilla Yayla'nın başına gelenler başınıza gelir. Vatan haini, bölen, parçalayan ilan edilirsiniz. Yeni fikirlere böyle tepki duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracağız? Statükonun, bu askeri vesayet düzeninin kendisi için artık denizin bittiğini fark etmesi gerekiyor.Yaşanan sıkıntı da bu zaten. Bazı şeyler çöküyor işte... Türkiye'nin Kuzey Irak politikası, Kürt politikası iflas etti. Kıbrıs, Annan Planı çerçevesinde hükümet bir açılım yaptı da bir nefes alma şansına sahip oldu. Statükonun ürettiği çözümler, demek ki Türkiye'yi bir yere götürmüyor. Sadece zaman ve enerji kaybettiriyor. Bu korku iktidarıyla artık Türkiye'nin ulusal çıkarları korunamıyor. Sistemin çöktüğünü sistemin parçaları söylüyor. Evren söylüyor, MİT Müsteşarı söylüyor. Mehmet Ağar söylüyor. Bu düzeni devam ettirmek mümkün değil. Ben bu konuda çok umutluyum. Niye umutlusunuz? Türkiye'de milletin ve devletin çıkarlarını koruyan güçlü bir 'devlet aklı' var. Türkiye bu statükoyu devam ettirerek çıkarlarını koruyamaz. İşte devlet aklı bunu görür. Ayrıca Tayyip Erdoğan ya da AK Partili birinin Cumhurbaşkanlığına seçilmesi de, bu statükonun değişmesi ve hükümetle uyumlu bir politika üretecek olması açısından önemli bir fırsat olacak http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=215339 |
||