|
||
| Fetullah Gülen’in Kader adlı kitabının detaylı incelemesi: __Kaderin lugat ve istılah manası: _“Kader, insanın kesbiyle Allah (cc)’ın yaratmasının mukârenet ve beraberliğidir. Yani insan, bir işe mübâşeret edip, iradesiyle o işin içinde bulunur ve Allah (cc) dilerse o işi yaratır. İşte kader, ezelî ve sonsuz ilmiyle eşyâyı olmadan evvel bilen Allah (cc)’ın yine olacakları daha olmadan evvel tesbit buyurmasıdır.” __Kader inancının getirdikleri: _”Bizim her türlü fiilimizi yaratan Allah’tır. Yememiz, içmemiz, yatmamız, kalkmamız, düşünmemiz ve konuşmamız hep Allah tarafından yaratılmaktadır. Aslında yaratılmış olarak ne varsa hepsi Allah’ın mahlûkudur.” _Yorum: Düşünmemizin Allah tarafından yaratıldığını söylüyor, bununla beraber ilerde göreceğimiz gibi cüzi iradenin ise yaratılmadığını ifade ediyor. Halbuki cüzi irademizde sonuçta düşüncedir. _“İnsan kendisinden sadır olan güzellikleri sahiplenemez. Çünkü bütün o güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın plânıdır. Aksi halde, gizli bir şirk içine girilmiş olunur. Çünkü güzellikleri veren doğrudan doğruya Allah’tır” _“Kötülüğü isteyen ise nefistir. Öyleyse kötülüğe ait mes’ûliyet tamamen nefse aittir. İşte âyet, bu iki ana esası birleştirir ve şöyle buyurur: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, her kötülük de nefsindendir” (Nisa, 4/79)” _Yorum: Burada çok kitapta sergilenen bir tavırı görüyoruz, bu tavır şudur: Nisa 79. ayeti verirler ancak bir önceki ayetten bahsetmezler. _“Günahlara gelince, onların yaratılmasında senin cüz’î ihtiyarın bir şartı âdidir. Öyle ise mes’ûliyet senin nefsine aittir. Zira sen neye meyletmiş, ne yapmayı düşünmüş veya meylinde nasıl tasarruf yapmışsan Cenâb-ı Hakk da onu yaratmıştır.” _Yorum: Evet bu kitapta çok defa ifade edilen anlayış budur. Ancak dikkat edin bu meyilin Allah tarafından yaratıldığını söylemiyor ve ilerde göreceğimiz gibi yaratılmamış olduğunu ifade ediyor. Bu onların temel görüşleridir. __Kader ile irade birbirine zıt değildir: _“İlâhî takdirin ma’nâsına gelince; sanki Cenâb-ı Hakk, insana şöyle demektedir: “Ben, şu zamanda, iradeni şu istikamette kullanacağını biliyorum. Onun için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir buyuruyorum.” İşte bu, iradeyi te’yid etmek demektir.Evet, eşyayı yaratan Allah’tır. Ancak insan iradesinin söz konusu olduğu yerde, yapılan takdirde, insan iradesinin hangi tarafa sarfedileceği Cenâb-ı Hakk tarafından bilinmekte ve takdir ona göre yapılmaktadır. Öyle ise kader, insan iradesini te’yid ediyor, ibtal etmiyor. Yani, bir bakıma kader, insan iradesini de içine alıp kuşatıyor, ihata ediyor. Bu ise iradeyi te’yid etmek demektir; ibtal etmek, nefyetmek değildir...” __Kader ilim nevindendir: _“Kader, Cenâb-ı Hakk’ın ilminde eşyaya biçilen bir plân ve projedir. Birşeyi bilmek ise o şeyi vücuda getirmek, demek değildir. Meselâ, siz kafanızda bin tane binanın plânını tutsanız, yüzlerce fabrikanın fizibilitesini tasarlasanız bunlardan hiçbiri sırf kafanızda tuttuğunuzdan dolayı vücuda gelmez. Onların vücuda gelmesi için, irâde ve kudrete ihtiyaç vardır. Aksi halde, kafanızda tasarladığınız bina veya fabrikayı sadece siz bilirsiniz. Hayalen onun içinde dolaşır durursunuz ve hayalinizdeki en küçük bir kesinti de o fabrika veya o binayı ortadan kaldırıverir. Hatta, muhayyileniz yardımını kestiğinden dolayı hiç düşünmemiş ve tasarlamamış gibi olursunuz. Bir kere daha hatırlatalım ki, kader ilim nev’indendir. İlim ise daima ma’lûma tâbidir. Yani birşey nasılsa ve nasıl olacaksa öyle bilinir. Yoksa, ma’lûm ilme tâbi değildir. Durum böyle olunca, bizim ne yapacağımızı, iradelerimizi nasıl kullanacağımızı Cenâb-ı Hakk biliyor ve takdirini de bildiği istikamette yapıyor. O’nun ilmi muhittir, herşeyi kuşatmıştır. “Cenâb-ı Hakk’ın ilmine tâbidir” şeklinde bir ifade kullanmak sû-i edeptir. Biz bu tâbiri sadece meseleyi akla ve anlayışımıza yaklaştırmak için kullanıyoruz. Bir tren düşünelim. Bu trenin iki istasyon arasında katedeceği mesafe, zamanlama açısından bellidir. İnce hesaplarla hesaplanmış bu netice, trenin hareketinden çok önce bilinir ve bazen de bu ma’lûmat matbû hâle getirilir. İşte bu bilinen netice bir plân ve projedir. Mes’eleyi, mevzûmuza teşmil ve kıyas edecek olursak biz buna “Kader” deriz. Şu kadar var ki, elimizdeki bu ma’lûmat ve kader, treni harekete geçiren cebrî bir güç değildir. Yani tren bu plân ve projeden dolayı, denilen saatte, denilen istasyona gitmiyor, belki tren o vakitlerde oralara gideceği için bu plân ve projede, yani trenin kaderinde bu böyle yazılıp kaydediliyor. Çünkü ilim malûma tâbidir. Nasıl olacaksa öyle bilinmekte ve hakkındaki takdir ona göre yapılmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi, manzarı a’lâdan (çok yüksek bir nokta) olmuş ve olacak bütün eşyaya bir anda ve bir noktaya baktığı gibi bakar. O’nun ilminde, sebep-netice, illet-ma’lûl, başlangıç ve sonuç iç içedir ve hepsi tek noktanın içine sıkıştırılmıştır. O’nun için orada evvel-âhir, önce ve sonra diye birşey yoktur. Yani Cenâb-ı Hakk’ın ilmi herşeyi, bütün yönleriyle kuşatmıştır. Takdirini de bu ilmiyle yapmaktadır. Öyleyse bu takdir, iradî fiillerde, irade devre dışı tutularak yapılmamıştır. İnsanın bütün yaptıkları, daha önce Levh-i Mahfuz’a kaydedilmiş şeylerdir. Daha sonra onun boynuna takılan kader bu Levh-i Mahfuz’dan istinsah edilmiştir. “Her insanın amelini boynuna doladık.” (İsra, 17/13) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır. Evet, insanın yapacağı herşey önceden yazılmıştır. İnsan yaptıklarıyla sadece kendi hakkında yazılmış olanı yerine getirmektedir. Ancak bu yazılma, insanın yapacakları önceden bilindiği içindir. Yoksa insanı zorlayıcı bir güç ve kuvvet değildir. İnsanın boynuna asılan bu defterle, insanın fiillerinin melekler tarafından yazıldığı defter yan yana getirildiğinde görülecektir ki, insan teker teker kendisi için daha önce yazılandan başka birşey yapmamıştır. Sonra Cenâb-ı Hakk, bu defteri insana okutacak ve hesabı da bu deftere göre görecektir.” _Yorum: Burada ısrarla “ilim maluma tabidir” anlayışını aktarıyor. Ancak görüldüğü üzere hadis olan ilimle yani bizim ilmimizle, kadim ilmi kıyaslıyor ki yanlıştır. __İradenin fonksiyonu: “Biz, insan iradesine mevcud nazarıyla bakmıyoruz. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dediğimiz ve Müslümanların, itikadî meselelerde ekseriyetini temsil eden görüşe göre bu böyledir. Varlığımızı meydana getiren bütün uzuvları teker teker sayarak onların mevcud olduğunu ve Allah tarafından yaratılmış bulunduklarını kabul ederiz. Meselâ, benim bir başım vardır, bu bir mevcuddur ve Allah tarafından yaratılmıştır. Bir burnum var, o da Allah tarafından yaratılmıştır. Ayaklarım var, kollarım var, gözlerim var ve bütün bunlar Allah tarafından yaratılmıştır. Ancak irade için aynı cümleyi tekrar edemeyiz. İrademiz vardır; fakat hâricî bir vücudu olmadığı için yaratılmış değildir. Onun için biz irademize mevcud nazarıyla bakamayız. Mevcud olmayan şeyler yaratılmayan şeylerdir ama bütün bunlar da Allah tarafından bilinir. Yani ilmî plânda onların da bir vücudu vardır. Fakat onlara irade ve kudret taalluk etmemiştir. Eğer aksi bahis mevzûu olsaydı, yani irademiz de diğer uzviyatımız gibi haricî vücud noktasında var ve yaratılmış olsaydı işte o zaman araya cebir girerdi. Nasıl Cenâb-ı Hakk, bizi yaratırken cebrî olarak yarattı. Bizi bize sormadı. Onun gibi irademiz de böyle yaratılmış olsaydı, işlenenlerin hiçbirinden mes’ul olma gibi bir durum söz konusu edilemezdi. Tabiî ki hiç kimse yaptığı hasenâta mukabil mükâfat da talep edemezdi. Çünkü ne iyiliği ne de kötülüğü yapan başka türlü yapmaya muktedir olamazdı. Halbuki burada durum böyle değildir. İnsan iradesi bizzat mevcud olarak yaratılmamıştır. Belki ona itibarî bir vücud verilmiştir. Hendesedeki itibarî ve farazî hatlar gibi, irade ve cüz’-i ihtiyarînin de itibarî ve farazî bir vücudu vardır. Böyle bir varlığı ve böyle bir vücudu ise, herhangi bir tartı ve ölçü ile değerlendirmek mümkün değildir. İşte irade, hiçbir ağırlığı olmayan böyle izafî bir vücuda sahiptir. Şu kadar var ki o, Cenâb-ı Hakk’ın icraat ve yaratmasına bir şart-ı âdîdir. Yani o kendine düşeni yaptığı zaman -ki bu ya meyelandır ya da meyelandaki tasarruftur- Cenâb-ı Hakk onun istediği fiili yaratır. Demek oluyor ki, ister meyelan, isterse meyelandaki tasarruf, haddizâtında haricî bir vücuda sahip olmamakla beraber, yaratma işi bu meyelan veya meyelandaki tasarrufa bağlı kılındığı içindir ki, irade apayrı bir değer ve kıymet kazanmaktadır.” _Yorum: Burada ise en temel mantık kaideleri ihlal edilmektedir. Cüzi iradeye mevcut nazarıyla bakmıyoruz diyor. O halde o mevcut değilse yok demektir ve sonra diyor ki: “bu cüzi iradenin, meyli ile fiiller yaratılır”. “Meyil şartı adidir” diyor. Bakın olmayan bir şey nasıl başka bir şeyin şartı olur ki? Yukarıda düşüncelerimizi Allahın yarattığını beyan etmişti, burada ise cüzi iradenin yaratılmadığını söylüyor. Cüzi irade ise şu demektir: Bir hareketi yapmadan önce yapmayı istemektir. Yani açıkça düşüncedir. _“Esasen kader mevzûunun en mu’dil mes’elelerinden birine girmiş olduk. Onun için mevzûu birkaç misâlle anlatmaya çalışalım: Siz büyük bir elektrik mekanizmasının düğmesine dokunuyorsunuz. Halbuki bu büyük mekanizmayı hazırlayan başkasıdır. O, öyle bir sistem kurmuştur ki, siz düğmeye dokunur dokunmaz âdeta bütün cihanı ışığa boğuyorsunuz. Yaptığınız bu küçük işle meydana gelen bu büyük netice arasında ma’kul bir münasebet görülmüyor. Sebep ve netice arasında hiçbir tenasüp ve uygunluk yok. Bu bir bakıma peygamberin mucizeleri gibi...” _Yorum: Yine burada düğmeye dokunmayı cüzi iradeye örnek olarak veriyor. Işığın yanmasını da fiillerimizin yaratılmasına kıyas ediyor. Yani sizin meyelanınız aslında küçük bir şey ama sonuçta büyük şeyi etkiliyor diyor, yani Allahın fiillerimizi yaratmasını kasdediyor. _“İnsanın yaptığı işlerde kendine ait hiçbir fonksiyon yoktur düşüncesi de Cebriye mezhebine aittir. Halbuki yukarıda da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, bu görüş de doğru değildir. Ehl-i Sünnet mezhebi ise her ikisinden aldığı hakikatla orta yolu temsil eder. Bu yol ifrat ve tefritten korunmuş yoldur. Fiilimizi yaratan Allah’tır, fakat isteyen, talep eden bizleriz. Öyle ise mes’uliyet bize aittir. İşte Ehl-i Sünnet görüşü de budur..!” _Yorum: Burada ise Ehli sünneti Cebriyye dışında gösteriyor, ancak bilindiği üzere ehli sünnet denince Maturidi ve Eşari mezhepleri anlaşılır. Evvelden gösterdiğimiz gibi Eşari mezhebi Cebriyyedendir, yani cebircidir ancak yazar bu mezheplerden hiç bahis açmıyor zaten yazarın bu konuların inceliklerinden pek haberi yoktur. __Ayet ve hadislerin aydınlatıcı tayfları altında kader: _“Cenâb-ı Hakk, bizi kötü yolun encamından muhafaza buyursun ve bizleri cennet ehlinin amellerine muvaffak eylesin.. teçhiz buyursun.(Amin!)” _Yorum: O halde kötü yollara düşenleri korumadı mı? _“Ve böyle bir kader anlayışında ne cebrin ne de Mutezilî düşüncenin yeri yoktur. Yani, irademizi alâkadar eden bütün fiiller, aynen bizim irademizle hiçbir yakınlığı olmayan diğer fiiller gibi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk tarafından bilinip, takdir ve tayin edilmiştir. Ama iradî fiillerde, -çapı ne olursa olsun- mutlaka irade veya meyelan hesaba katılmış ve yapılan takdirler ona göre yapılmıştır.” _“İnsan iradesi, haricî vücudu olmamasına rağmen, Cenâb-ı Hakk’ın yaratmasına bir şart olması dolayısıyla işlenen hatalara mercidir. “Sana isabet eden bütün hayırlar Allah’tan; bütün şerler ise senin nefsindendir”(Nisa, 4/79) âyeti bize bu ölçüyü veriyor. Fakat meselenin diğer tarafında da “Meşîet-i İlahî” vardır. İnsan Allah’ın dilediğinden başka hiçbir şey dileyemez. İşte: “Siz ancak Allah’ın dilediğini dileyebilirsiniz”(İnsan,76/30) âyeti de bize bu dersi vermektedir.” _Yorum: Yine Nisa 79. ayeti veriyor ama Nisa 78. ayeti vermiyor. Bunu çoğu yapar. _“İmam Gazali, “Ben yapmıyorum; fakat diliyorum” diyenlere şu cevabı verir: “Peki, dilemeyi veren kim?” “Hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Fakat O’nun hayra rızası var, şerre rızası yoktur. Şerri isteyen insandır. Allah insanın şer işlemesini istemez. Fakat insan şerri isteyince, O da yaratır.” _Yorum: “Allah insanın şer işlemesini istemez” diyor. O halde dünyada Allahın dilemesinin dışında birşey mi oluyor? __Kitabet açısından kaza ve kader : _“Bir millet azizken, Allah onları zelil kılmaz. Bir millet başlara tâc iken, Allah onları ayaklar altında çiğnetmez. Ama millet kendi özünde değişikliğe uğrarsa, Allah da onları değiştirir.” _Yorum: Peki onların özündeki değişimleri Allah varetmiyor mu? __Meşiet-i ilahi açısından kader: _“Öyle ise, yapmak istediğin hemen her işinde, evvela meşîet-i ilâhîyi esas tutmalı ve yapacağın işi, Cenâb-ı Hakk’ın dilemesine bağlamalısın. Zaten O dilemedikten sonra senin bir şey yapman da mümkün değildir.” _Yorum: Cüzi iradem de, meyelanım da buna dahil mi? _“Evet insan kat’iyen inanmalıdır ki, Allah dilemedikten sonra hiç kimse hiçbir şey yapma güç ve kuvvetine malik değildir. Eşya ve hadiselerin ledünniyatına vakıf olan ve kendi iç âlemini dinlemesini bilen bir insan bu gerçeğe, hem de aksine zerre kadar ihtimal vermeyecek şekilde inanır, inanmalıdır da.” _“Hatta bazen bir iş için bütün mukaddemeleri hazırlar, enine boyuna etraflıca düşünür, plânlar ve bize göre bütün şartlar tamam, deriz; ama bir de bakarız ki, belirli belirsiz bir yerde küçük bir ihtimal, bir sızıntı her şeyi berbat edivermiş. Hatta her şey tamam. Ancak meşîet-i ilâhî bizim istediğimiz gibi taalluk etmediği için veya Allah (cc) o işi bizim istediğimiz istikamette dilemediği için, o iş tahakkuk etmemiştir ve böylece bizim plânlarımız altüst olmuş. Zaten âyet de bunu anlatmıyor mu? “Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz” (İnsan, 76/30) dileseniz de O istemezse, sizin gayretleriniz bir şey ifade etmez. O dilemedikçe, her türlü sa’y ve gayret boşunadır. Ne var ki, O çok defa âdet-i sübhanisiyle esbap ve sizin iradelerinizi birer dua kabul edip lütufta bulunabilir. İşte meşîet-i ilâhînin eşya ve hâdiselere taalluku herşeyle bu kadar iç içedir.” _“Allah’ın meşîeti olmasaydı siz hiçbir şey yapamayacaktınız. Meselâ, eğer Allah dileseydi, siz aranızda mukatele yapmayacaktınız. Ama yapıyorsunuz. Öyle ise sizin müsbet veya menfî mükatele hayatınız, sizin leh veya aleyhinize olması yönüyle tamamen Allah’ın dileme ve meşîetine bağlıdır. Allah neyi murad buyurursa onu yapar. O yaptığını ve yapacağını hiç kimseye sormaz. Zaten: “Allah ne dilerse o olur. O’nun dilemediği ise asla olmaz” hadîsi bir kaide-i mukarreredir. Allah neyi dilerse o keynunet kazanır, oluverir. Neyi dilemezse, yani neyin olmamasını dilerse o da olmaz. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus var. O da Cenâb-ı Hakk’ın meşîetinin adem ve yok’a da taalluk etmesi meselesidir. Durum böyle olunca, Allah (cc) neyin olmasını murad eder ve dilerse o olur. Neyin de olmamasını dilerse o da olmaz. Evet meşîet-i ilâhî yok’a da var’a da taalluk eder. Yoksa, bazılarının dediği gibi, “meşîet-i ilâhi taalluk ederse o şey olur, taalluk etmezse olmaz”, gibi bir düşünce doğru değildir. Yani meşîet-i ilâhinin taalluk etmemesi gibi bir durum söz konusu olamaz. Çünkü, yokluk da aynen varlık gibi meşîetin elinde yoğrulmaktadır.” _“Devletlerin hakimiyeti, hakimiyetlerinin devamı ve bu devletlere hâkim olan ve onları temsil eden şahısların el değiştirip durması da tamamen ilâhî dilemeye ve meşiete bağlıdır. Bunu gösteren âyet ise şöyle: “Eğer siz (Uhud’da) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. Böylece Biz, Allah’ın gerçek mü’minleri ortaya çıkarması ve içinizden şahidler edinmesi için, bu günleri bazen lehe, bazen de aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah zulmedenleri sevmez.” (Al-i İmran, 3/140) âyeti de bize bu hakikati anlatmaktadır. Her ne kadar bu âyette, meşiet ifade eden kelime yoksa da, yine de meşieti ifade ediyor. Çünkü “Biz bu günleri evirir çeviririz” diyor. İnsanların değişip duran çeşitli durum ve hâlleri doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın elindedir. Günler O’nun kudret elinde tesbih taneleri gibi evrilip çevrilmektedir. Şimdi bütün bunları söylerken insan iradesi nefyedilmiş mi oluyor? Hayır! Şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz; zira burada sadece kaderin meşiet-i ilâhi ile alâkalı yönünü inceliyoruz. “ _“Buraya kadar naklettiğimiz âyetlerde gördük ve anladık ki, meşiet bütün hayatı çepeçevre sarmış ve ihata etmiştir. Evet, O’nun dilemesi ve meşieti her şeyi kuşatmıştır. Yokluk dahi O'nun meşietinin, o yönde tecelli etmesine bağlıdır. (Hud, 11/107; Bürûc, 85/16) yani istediğini yapan tek hâkimdir. O’nun dilemesi olmadan hiçbir şey olamaz.” _“Ben kendime ne zarar ne de fayda getirebilirim. Değil başkasına faydalı veya zararlı olmak, kendi öz nefsime dahi fayda veya zararım söz konusu değildir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın dilediği müstesna. Yani her işte olduğu gibi, benim kendime fayda veya zarar getirmemde de esas olan Allah’ın meşietidir... Allah Rasulü, meşiet-i İlâhîye o kadar teslimdir ki, bir gün şöyle buyurur: “Hiç kimse kendi ameliyle kurtulamaz.” Sahabi sorar: “Sen de mi Ya Rasulallah!” Cevap verir: “Evet, ben de; ancak; Rabbim’in beni rahmetiyle kucaklaması ve her tarafımı rahmetiyle sarması neticesinde kurtulabilirim.” _”Zira, Cenab-ı Hakk’ın meşîeti, herşeyi zahir ve batınıyla kuşatıp içine almıştır. O’nun meşîeti haricinde birşey düşünmek imkânsızdır.” _”Bu hâdise ve hadîsden de anlıyoruz ki, meşiet-i ilâhi esastır ve bu mevzuda ona hiç kimse ortak tutulamaz. Hatta bunu kasıtlı yapmak küfürdür ve şirktir.” _”Meleklerin ibadetleri, amelleri, Cenâb-ı Hakk’ın emir ve dilemesiyledir. Peygamberlerin yaptıkları da öyledir. Salih kulların sâlihât dediğimiz amelleri de aynı şekildedir. Ve bütün bunlardan Cenâb-ı Hakk, hoşnuttur, râzıdır.. Fakat öyle işler de vardır ki, temellerinde Cenâb-ı Hakk’ın meşiet ve dilemesi olmasına rağmen onlara rızası yoktur. Küfür, isyan ve günahın her çeşidi bu cümledendir.” _Yorum: Bu ifadeye göre demek ki küfür de Allahın iradesiyle mevcut oluyor. Bu anlayış cebr değil mi? _”Allah (cc) fesadı yaratır. Yaratması meşietinin taalluku ile olur. Fakat O’nun fesâda rızası yoktur. Diğer bütün günah çeşitlerinde de durum aynıdır.” _Yorum: Yani diyor ki: “Bütün şerler Allahın iradesiyle meydana gelir.” _”Onun için her iki emri de çok iyi anlamak gerekiyor. Cebriye mezhebi, bu iki emri, yani emr-i tekvînî ile emr-i şer’îyi birbirine karıştırdığı için iradeyi inkar etmiş ve sapık bir yola düşmüştür. Mu’tezile de iradeyi esas alarak, “kul kendi fiilini kendisi yaratır” dediği için ayrı bir yanılgı ile sapıtmıştır.” _Yorum: Yani, ne şiş yansın ne kebap misali “biz ne öyleyiz, ne de böyleyiz” diyor. Aklınca bir çıkış bulduğuna inanıyor. Halbuki bu iki yolun dışında kader mevzuunda başka yol yoktur. _”Hidayet ve dalâlet de Cenâb-ı Hakk’ın meşietine bağlıdır. Kur’an-ı Kerim birçok âyetiyle bu hususu tavzih etmektedir: “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyete açar. Kimi de sapıttırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece kâfirleri küfür bataklığı içinde bırakır.”(En’am, 6/125).” _”Demek ki, hidayet meselesi veya dalâlet mezelleti;sebebiyet noktasında istidat ve kabiliyetle veya irade gücüyle çok da alâkalı değil. Bunlar, doğrudan doğruya ilâhî meşietin hikmet yüklü bir eseridir.” _Yorum: Hidayetin ve dalaletin esasen ilahi iradeyle irtibatlı olduğunu, insan iradesinin gücüyle çok da alakası olmadığını bildiriyor. _”Evet, Cenâb-ı Hakk bir şeyi dilemeden onu meydana getirmek bizim için mümkün değildir. Mümkün görünen şeyleri bazen gayr-i mümkün kılan; gayr-i mümkün görünenleri de imkan sahasına sokan yegane kuvvet O’dur. O’nun güç ve kuvveti zâtındandır. Onun için de biz O’na, kuvvetin tâ kendisi olarak bakıyoruz. Bize iş yapma gücünü O verdiği gibi, irademizi o yönde kullanma meylini de veren O’dur. Evet, gerçi bize bir irade vermiştir; ancak meşiet ve dileme sadece O’nun hakkıdır. Hidayet ve dalalet hususunda da durum aynıdır. Hâdî ve Mudill sadece ve sadece Allah’tır.” _Yorum: İrademizi o yönde kullanma meylini bize verenin Allah olduğunu söylüyor. halbuki yukarıda bu meyilin, yani cüzi iradenin mevcut olmadığını ve yaratılmadığını söylemişti. _”O’dur ki, bir zaman Ömer’in içine Allah Rasulü’nü öldürme duygusunu vermiş sonra da onu yola salıvermiştir ve dıştan dalâlete gidiş gibi görünen bu yolculuk Hz. Ömer’i hidayetin kucağına çekmiştir.” _ Yorum:Ömerin içine bu duyguyu Allah vermişse Ömer bu düşünceyi düşünmek zorundaydı demektir ve bunu düşünmemeye kudreti yoktur. O halde Ömerin burada hür iradesi nerededir? _”Allah kimin de dalâletini murad buyurmuşsa, onun kalbini daracık ve sımsıkı kılıverir. Artık o, İslâmî hiçbir teklife evet diyemez. Nasihatten, aslandan kaçan yaban eşekleri gibi kaçar (Müddessir, 74/48-51) ve her adımı onu İslâm’dan daha da uzaklaştırır. Ancak, bütün bunların üzerinde kesilip biçildiği bir şart-ı âdi vardır. O da insanın iradesidir. Birşey yapma veya yapmamaya karar verme duygusu.. esasen insanın kendisini vicdanen hür kabul etmesi de bunu gösterir. Dolayısıyla da vicdanen kendisini mes’ul sayar. İrade, yapılan şeylere temel taşı vazifesi görmektedir. Cenâb-ı Hakk yaratacağı herşeyi bu temel üzerinde yaratmaktadır.” |
||
|
||
| ”Meselâ, diyelim ki siz, şu eğri dünya düzenini değiştirmek istiyorsunuz. Onu değiştirme istikametinde, vicdanınızda mevcudiyetini duyduğunuz iradenizi bir yere kadar kullandınız? Servet ve sâmânınızı o istikamette harcadınız. Herşeyinizi o yolda sarfettiniz ve sizi hedefe ulaştıracak bütün yolları denediniz, öyle ki dizinizin dermanı kesildi ve imkânlarınızın dibi göründü.. ve daha bunlar gibi bir sürü esbabı kurcaladınız.. yani iradeden beklenen herşeyi ortaya koydunuz. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşieti imdadınıza yetişecek ve size arzu ettiğiniz imkânları bahşedecektir. Evet sizin o mahiyeti meçhul iradenize daha nice büyük neticeler lütfedecektir. Bu ilahî bir kanundur ve asla değişmeyecektir.” _Yorum: Dikkat edilirse “siz elinizden geleni yaptığınızda Allahın iradesi imdadınıza yetişecek” gibi ifadeler kullanıyor ki bunlar yazarın ne kadar bu konuların cahili olduğunu gösteriyor. Zira yazara göre Allahın iradesi ezelidir. Ancak bu ifadelerinden çıkan anlam ise Allahın iradesinin hadis olduğu şeklinde bir anlatımı vardır. Bakın bu şahıslar ne dediklerini bilmiyorlar, ezeli irade kabul ediyorlar ve sonra insanın iradesini hadis kabul ediyorlar ve ondan sonra Allahın ezeli iradesi hadis olan yani sonradan olan insan iradesine tabidir gibi manalar içeren ifadeler kullanıyorlar. Detaylı açıklamasını ilim mevzuunda yaptığımız tabi olma ve tabi olunma meselesinde zikrettiğimiz gibi ezeli irade nasıl hadis olan iradaye tabi olur? Tabi olmak zaten sonradan olanın özelliğidir. Yani çok basit anlatımlar kullanıyor yazar ve buna rağmen insanların büyük çoğunluğu bu gibi basit hatalarla dolu yazıları hüccet olarak kabul ediyorlar. Said nursinin bu konudaki yazıları da çok basittir. Onlar bu konuları detaylı bilmemelerine rağmen kendilerine çok güveniyorlar ve biliyormuş edasıyle ahkam kesiyorlar. Zaten dünda da yaygın görüş maturidilik olduğundan pek kimse itiraz da etmiyor, bu böyle yüzyıllardır sürüp gidiyor. Ara sıra Cebri düşünceyi anlatan olmuşsada onlar fazla etkili olamadılar bu konuda. Mesela Said Nursiyle aynı dönemde yaşayan Mustafa Sabri, kader ile ilgili kitabında açıktan açığa Maturidi mezhebinin iç yüzünü delilleriyle anlattığı halde bu görüşleri toplumda pek etkili olmadı. _”Siz cüz’î iradenizi en son noktasına kadar kullanacaksınız; işte o zaman Küllî İrade kendine düşeni yapacaktır.” _Yorum: Burada yine Allahın iradesinin hadis olduğunu akla getiren ifadeler kullanıyor. _”Cenâb-ı Hakk, herşeyi kuşatan ilmiyle, ilerde bizim iradelerimizle yapacağımız herşeyi biliyor ve bildiklerini de tayin ve takdir ediyor.. sonra da bunları birer plân halin de Levh-i Mahfuza kaydediyor, daha sonra da melekler bizim hakkımızda bir defter tutup bütün amellerimizi yazıyor böylece her iki defter de birbirinin aynı oluyor. Tabiî bunların hepsinde Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi esas oluyor. Zira biz Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat olarak, Allah dilerse birşey olur, Allah birşeyin olmamasını murâd buyurursa o şey de olmaz kanaat ve inancını taşıyoruz.” __Yaratma açısından kaza ve kader: _”Bir taş veya bir mermer mi yontuyorsunuz? Sizi de yaptığınız o işi de yaratan Allah’tır. Size düşünme melekesini veren, sonra sizi düşündüren ve bir merhale ötede, düşündüklerinizi ifade ettiren yine Allah’tır. Öyle ise bizim irademize düşen nedir? Böyle bir meselede irade nasıl bir paya sahiptir? İrade dediğimiz şey o kadar küçüktür ki, bakışlarınız ne kadar derin ve görüş ufkunuz ne kadar geniş olursa olsun yine onu göremez ve onu belirleyemezsiniz; çünkü onun hariçte hiçbir vücudu yoktur. O kadar küçüktür ki, ona terettüp eden işlerle onun arasında “tenâsüb-ü illiyet” prensibine göre bir nisbet bulmak mümkün değildir. Evet, irademiz ne ölçüde küçük ise, yanıbaşımızda duran ilâhî lütuflar da o kadar büyüktür.” _Yorum: “Hariçte hiçbir vücudu yoktur” diyor. Buifade direkt olarak “yoktur” manasına gelmiyor mu? Eğer cüzi iradenin etkisini kabul ediyorlarsa ki kabul ediyorlar, o halde soruyorum: Olmayan bir şey etki edebilir mi? _”Görüldüğü gibi, Allah’ın verdiği hükmü ve Allah’ın kazasını hiç kimse geriye çeviremeyeceği bu duada talim edilmiş bulunuyor. Öyle ise, bize düşen sadece bir meyildir ve bir yöneliştir.” _”Allah kime hidâyet murad ederse, onun gönlüne hidayet şuaları akar ve sonra da o gönülde karar kılar. Kimi de sapıklığa sürüklemek murad ederse, bütün vâiz ve hatipler onu kurtarmak için bir araya gelseler, onun imdadına koşsalar, ona anlatılacak herşeyi anlatsalar, tebliğ sevabını alsalar bile, o şahsın sapıtmasını önleme adına hiçbir şey yapamazlar. Çünkü onun hidâyete erme liyâkatı selbolmuştur. Artık ne yapılırsa yapılsın hiçbir faydası yoktur. Günümüzün umumî manzarası, bunu göstermeye yeter ve artar zannediyorum. Ancak burada şu hususu da nazardan uzak tutmamak gerekmektedir. Hidâyet ve dalâleti Allah yaratır; ancak itibari dahi olsa, onları mevcud iradenin istek ve talebi üzerine yaratır. Kul ister, Hâdî ve Mudill isimleriyle müsemma olan Allah (cc) da, hidâyet ve dalâleti yaratıverir. Dolayısıyla sapıtanın kendisi yine bizzat kul olur. Onun içindir ki biz, kıldığımız her namazda, Fatiha suresini okurken Cenâb-ı Hakk’a dua edip yalvarır ve: “Allah’ım bizi mağdub ve dâllînin yoluna sürükleme”(Fatiha, 1/7) deriz. Efendimiz de bir hadislerinde “Üzerlerine Allah’ın gadabı olanlar Yahudilerdir, sapık olanlar da Hristiyanlardır” buyurmuşlardır. Mevzuyu bu noktaya getirdikten sonra, burada hidâyetin mertebeleri üzerinde durmak icap etmektedir. Tâ ki, çeşitli yanlış anlamalara meydan verilmiş olmasın!” __İnsan iradesinin nazara alındığı hidayet: _”Evet, hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir nebi zuhur etmesin. Bu itibarla her ümmete mutlaka nebi gelecek, mübeşşir ve münzir olarak onlara hakikatleri tebliğ edecek ve ardından da iradeleriyle onları dinleyenler hakkında Allah (cc) hidâyetini yaratacaktır. Sapıklığı tercih edenler ise dalâlette kalacaktır ki, bu da onlar için de Cenâb-ı Hakk, dalâlet murad etmiş olacaktır.” _”Bununla beraber, Cenâb-ı Hakk, ayrıca kemâl-i kereminden her asrın başında birer müceddit gönderdi.” _Yorum: O halde bu anlayışa göre, gönderilen şahsın bu işte özgür iradesi yoktur. Zira Allah onu gönderdiyse o işini bu yönde yapmak zorundadır. _”Yâni, Cenâb-ı Hakk, hidâyete götürücü vesile ve vasıtaları yaratarak hidâyeti yaratmayı kulun istemesine bağladı. Bu bölümde cebrî bir hidâyet söz konusu değildir.” _Yorum: Yazara göre Allahın yaratması, iradesiyle olur. O halde şu sonuç çıkar: “Allahın iradesi de kulun iradesine bağlı.” İşte böyle bir sonuç çıkıyor, halbuki yazar Allahın iradesinin ezeli olduğunu kabul ediyor. _”Cenâb-ı Hakk, çeşitli vesileleri kullanarak insanları hidâyete, sırat-ı müstakime davet eder. Ancak, hidâyete gelince, onu bizzat kendi meşietine bağlar. Dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de dalâlette bırakır. Meselenin bir küçük yönü insana aittir. O Allah’ın davetine icabet eder ve hidâyet vesilelerinden istifadeye çalışırsa, Allah da meşietiyle tecelli eder ve onu hidâyete erdirir. Kur’an-ı Kerim bir hidâyet kaynağıdır. Ondan ancak Allah’ın diledikleri istifade edebilir ve Kur’an sadece onlar için bir hidâyet vesilesi olur.” _Yorum: “Hidayet vesilelerinden istifadeye çalışırsa, Allah da meşietiyle tecelli eder” şeklinde bir ifade kullanıyor ki, bu söz de yine Allahın iradesinin hadis olduğunu ima edici bir izahtır ve Allahın iradesinin kulun iradesine tabi olduğunu kabul eden bir anlayıştır. _”Ve yine Allah (cc), peygamberine hitaben: “Ey Habibim! İşte sana da buyruğumuzla Cebrâil’i gönderdik. Sen kitap nedir, iman nedir, bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki, işler sonunda Allah’a döner.” (Şûra, 42/52-53) İşte bu âyette de anlatıldığı gibi, hidâyette iki mertebe görüyoruz. Birinci mertebede sadece vesile ve vasıtalık var ki, Kur’ân-ı Kerim bu vesile ve vasıtalığı da bazen hidâyete erdirme olarak vasıflandırmaktadır. Esasen bu tür hidâyete erdirme vesilelikten öteye de geçmez. Hidayetin ikinci mertebesine gelince bu Cenâb-ı Hakk’ın insan gönlünde hidâyeti yaratmasıdır. Bu yaratmayı Cenâb-ı Hakk, vesilelerle yaptığı gibi doğrudan doğruya da yapmaktadır. O’nun bu tür hidâyete erdirmesi ise, sırf bir lütuftur. Büyüklerimiz buna “Cebr-i Lütfî” demişlerdir. Rabbimizden niyazımız, bizleri de böyle cebrî bir lütuf ile hidâyete erdirmesidir.” __Kaderle ilgili sorular ve cevaplar: _”Kâinatta olup biten herşeyi Allah yaratır. Bu soruda “küllî îrade” diye geçen şey de işte budur. Hatta, “Sizi de, işinizi de, Allah yarattı.”(Saffât, 23/96) Yani sizin de, sizden sâdır olan ef’âlin de hâlikı yalnız Allah’tır. Meselâ: Siz taksi yapsanız, veya bir ev inşa etseniz, bu işleri yaratan Allah’tır. Siz ve ef’aliniz, Allah’a aitsiniz. Ama ortaya gelen bütün bu işlerde, size ait bir husus vardır ki, o da bir kesb ve bir beşerî mübâşerettir. Bu ise âdî bir şart ve temâyül gibi bir şeydir. Tıpkı dünyaları aydınlatacak olan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunmak gibi.. Bu durumda “Sizin hiçbir şeyiniz, hiçbir müdâhaleniz yok” denemeyeceği gibi, işin tamamen size ait olduğu da söylenemez. İş tamamıyla Allah’a aittir. Fakat, Allah size ait bu işleri yaratırken, sizin cüz’î müdâhalenizi de âdi şart olarak kabûl etmiş ve yapacağı her şeyi onun üzerine inşa buyurmuştur. Meselâ: Şu câminin içindeki elektrik mekanizmasını, Allah kurmuş; işler ve çalışır hale getirmiştir. Yeniden bunu tenvir etme işi, ameliyesi de Allah’a aittir. Elektron akımlarından bir ışık meydana getirme, câmiyi tenvir etme birer fiildir. Ve bunlar da “Nuru’n-Nûr, Münevviru’n-Nûr, Musavviru’n-Nûr” olan Hz. Allah (cc)’a aittir. Ama bu câminin aydınlanması mevzuunda, sizin de bir mübaşeretiniz vardır; o da Allah’ın kurduğu bu mekanizmada, Allah’ın ayarladığı düğmeye sadece dokunmanızdır. Sizin irâde ve tâkatinizin çok fevkinde, o mekanizmanın, tenvir vazifesini yapması ise tamamen Allah’a aittir.” _”Müsaade buyurulursa biraz daha açayım: Allah hidayet eder ve hidayetinin vesileleri vardır. Camiye gelme, nasihat dinleme, fikren tenevvür etme hidayetin yollarıdır. Kur’an-ı Kerim’i dinleme, ma’nâsını tedkik ve derinliklerine nüfuz etme, hidâyet yollarındandır. Rasul-ü Ekrem’in (sav) Huzur-u Risâletpenâhîlerine gitme, rahle-i tedrîsi önünde oturma, O’nu can kulağı ile dinleme, O’nun gönülden ifâde edilen sözlerine kulak verme ve O’ndan gelen tecellilere gönlünü ma’kes yapmak, hidâyet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidâyete mübâşeret eder. Evet, câmiye geliş küçük bir mübâşerettir. Ama, Allah (cc), camiye gelişi hidâyete vesile kılar. Hidâyet eden Allah’tır; fakat, bu hidayete ermede Allah’ın kapısını, “kesb” ünvanıyla döven kuldur.” _Yorum: Ancak yazara göre camiye gelme, nasihat dinleme fiilleri de ve kesb adı verdikleri de Allahın iradesiyle mevcut bulur. _”İnsan, demhâneye, meyhâneye, puthâneye gider; böylece “Mudill” isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve “beni saptır” demiş olur. Allah da murad buyurursa onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyurulursa, insanın elinde o kadar cüz’î birşey vardır ki, bu ne hidayeti ne de dalâleti asla meydana getiremez. Demek oluyor ki; hidâyet eden de, dalâleti veren de Allah’tır (cc). Ama bir kimse dalâletin yoluna girdiyse, Allah (cc) da binde 999,9 ötesi kendisine ait işi yaratır; -tıpkı düğmeye dokunma gibi-, sonra da insanı, dalâlete meyil ettirir. O arzusundan ötürü de ya cezalandırır veya afveder.” _Yorum: ”İnsan, demhâneye, meyhâneye, puthâneye gider; böylece “Mudill” isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve “beni saptır” demiş olur. Allah da murad buyurursa onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz.” diyor yazar. Bu ifadeden de “kul ne yaparsa yapsın sonuç itibarıyla iş Allahın iradesi doğrultusunda meydana gelir” görüşü anlatılıyor. O halde iki insan var; ikisi de sapmak için meylediyor diyelim, bu görüşe göre “Allah istediğini saptırıyor, yani onda sapma fiilini yaratıyor; istediğini ise, o şahıs dilediği kadar sapmaya meyletse de onu saptırmak istemezse saptırmıyor” görüşü savunuluyor. Bu görüşe göre nasıl imtihandan bahsedilebilir. Ancak yazar bu dünyanın imtihan olduğunu ifade ediyor. _”Kimin, hangi istikametde, nasıl bir temâyülü olacak ve kim âdî bir şart ve sebebden ibaret olan irâdesini, hangi yönde kullanacaksa, bütün bunlar, önceden bilindiği için; o sebeblere göre meydana gelecek neticeleri takdîr ve tesbit etmek, insan irâdesini ne bağlamakta ne de zorlamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakkında bu takdirler yapıldığı için, irâdesi kabûl edilmekte ve ona değer verilmektedir. Nitekim, bir büyük zât, hizmetçilerine; “Sizler öksürüğünüzü tutduğunuz zaman, şahâne hediyeler elde edeceksiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde de, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itab göreceksiniz” dese, onların irâdesini kabûl etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, Yüce Yaratıcı kullarından birine: “Sen şu istikâmette bir meyil gösterecek olursan, ben de, senin meyil gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve, işte senin o temâyülüne göre de, şimdiden onu belirlemiş bulunuyorum” diye ferman etse, onun irâdesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymet vermiş olur.” _”Mevzumuzla alâkası ise atânın kaza ve kader ile alâkalı yönüdür. İnsan, şerri talep ederse, Cenab-ı Hak da onun için o şerri takdir buyurur. Zaten insan hakkında yapılan takdirler onun iradesi hesaba katılarak yapılmaktadır. Mesela: Benim elimi kaldırmam daha ben elimi kaldırmadan önce hakkımda takdir edilmişse; Cenab-ı Hak bunu benim irademi veya meylimi o istikamette sarfedeceğimi bildiğinden dolayı takdir etmiştir. Zira Cenab-ı Hakk’ın ilim sıfatı bütün eşyayı -olmuşu ve olmamışı-, kendi zâtı da dahil herşeyi içine almaktadır. Binaenaleyh O, benim yapacağım işleri de biliyor ve ona göre takdirde bulunuyor; “Falan kulum elini kaldırmaya meyledecek ben de onu yaratacağım” veya “Ben bunu böyle yazdım” diyor. İşte bu kaderdir. Yani, bunun böyle yazılması kaderdir. Vakti gelip de benim elimi kaldırmam ise kazadır. O da hakkımda yapılan takdirin yerine getirilmesi demektir.” |
||
|
||
| dedi:yoksa tum b.klara bulasır sonra da zaten Allah yazmıstı bunu dıyemezsın dmı cevap: hadid 22 ve 23 bi bak |
||
|
||
| Eğer diğer islam alimlerinin söylediklerine bakarsan onlarda aynı şeyi söylemişlerdir gerek ibn-i arabi gerek gazali gereksede bediüzzaman aynı fethullah hocayla aynı doğrultuda konuşmuşlardır ve bunlar sağlam bir şekilde ayet ve hadislere dayanır.bahsedilen kader anlayışını anlayamıyorsan ki anlaşılan o vahdetül vucud noktasında anlaman gereken şeyler var.zaten Allahın tekliğii tam anlamıyla kavradıktan sonra kader mevzuunu da açık bir şekilde anlarsın. | ||
|
||
| gazali onlarla aynı demedi aksini söledi.işte delili: Kitap: İhyau Ulumi‘d-din Yazar: Gazali 3.cilt 108 ve 109. sayfalar (Kalbin Süratle Değişmesi) bölümü Bedir yayınları. Anlattığımız şeytani sıfatlar kalpte galip ise şeytan galebe çalar ve kalp Allahu Teala’nın ve dostlarının askerlerinden uzaklaşarak şeytanın ordularına meyleder ve kaderine uygun olarak Allah’tan uzaklaşmasına sebep olan tarafa azaları akar gider. Şayet meleki hasletler kalpte galip ise kalp şeytanın iğvasına ve peşin zevklere olan teşvikine meyletmez. Onun ahireti küçümsemesine değer vermez. Belki Allahu Teala’nın ordusuna meyleder. Kaza ve kaderine uygun olarak taat ve ibadat azalarında görülür. Hulasa kalp Rahman’ın iki parmağı arasında devreder durur. İki parmak bu iki kuvvettir. Bu iki kuvvetin cazibesi arasında devreder. Kalpte galip olan işte budur. Sağa sola döner, bir kuvvetten diğerine intikal eder durur. Devamlı şekilde meleğin veya şeytanın iradesinde bulunmak çok enderdir. Bu taat ve masiyetler kalbin hazinesi vasıtasıyla gayb aleminden şuhud alemine çıkar. Zira bunlar gayb aleminin gizliliklerinden idi. Bunlar açığa çıktıkları zaman basiret sahiplerinin ezeldeki mukadderatı bilmelerine alamet olurlar. Cennetlik olarak yaratılan kimseye taat sebepleri müyesser (kolaylaştırmak) olur. Cehennemlik olan kimseye de isyan sebepleri müyesser olur ve kötü arkadaşlar ona musallat olur. Şeytan hükümlerini kalbine ilka eder ve çeşitli hile yolları ile ahmak insanları aldatır. Mesela, aldırma Allah kerimdir şu insanlara baksana Allah korkusu nerde? Ne olursa onlar, sen de öyle olursun! Daha ömrün var, ilerde tövbe edersin diye aldatır, ümitlendirir. Onun va’di tamamen uydurma ve yalandır. Tövbeyi va’deder, mağfiret ile ümitlendirir de bu hileleriyle helaklarına sebep olur. Bu gibi hilelerle kalplerini doldurur, kendi sözünü dinletir, hakkı kabulden onları uzaklaştırır. Mamafih bütün bunlar (Kulun iradesi üzerine kurulan) Allahu Teala’nın kaza ve kaderi iledir. Nitekim “Hasılı Allah her kimi hidayetine erdirmek isterse, İslam’a sinesini açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de sapıklıkta bırakmak isterse onun da kalbini daraltır; öyle sıkıştırır ki öfkesinden göğe çıkacakmış gibi (kendinde bir imkansızlık ve) zahmet (görür). Allah iman etmeyeceklerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.” (En’am 125) buyurulmuştur. Yine başka bir ayeti celile’de “Eğer Allah size nusrat verirse o vakit size galip yoktur ve eğer o sizi yardımsız bırakırsa kimin haddinedir ki, ondan sonra size yardım etsin” (Al-i imran 160) buyurulmuştur. Hidayet eden ve sapıklığa düşüren; doğru yolu gösterip, saptıran; hidayet ve sapıklığı yaratan, istediğini yapıp, dilediği gibi hükmeden O’dur. O’nun hükmünü reddedecek, kazasını bozacak kimse yoktur. Cenneti yarattı ve adamlarını hazırladı. Onları taat ve ibadette kullandı. Cehennemi ve onun da adamlarını yarattı. Onları da masiyette kullandı. Cennet ve cehennem halkının nişanlarını insanlara bildirdi ve ”Muhakkak ki müminler cennette ve muhakkak ki kafirler cehennemdedir” (İnfitar 13-14) buyurdu. Sonra bir hadisi kudsi de (isnadı muzdarib olarak) Ahmed ve İbn-i Hibban’ın, Abdurrahman’dan rivayetinde şöyle buyurulmuştur: ”Bunlar cennetdedir fazla laf yok, bunlar cehennemdedir yine fazla laf yok.” O, yaptığından mesul olmayan Allah’tır. Diğerleri yaptıklarından mesuldur. Tevfik ve hidayet Allah’ tandır. Yine İhya’da geçen birkaç hadis --- 104. sayfa: Resul-i Ekrem efendimiz hazretleri, kalbin bu degişikliğine ve Allahu Teala’nın kalp üzerindeki acayip sanatına muttali olduğu için kalbin bu hali ile Allah’a yemin ederek Buhari’nin İbn Ömer’den rivayetine göre: ”Hayır, kalpleri çeviren Allah’a yemin ederim ki, o öyle değil” buyururlardı. Yine Tirmizi’nin Enes’den ve diğer bir çoklarının da rivayetine göre Resül-i Ekrem umumiyetle: ”Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Allah’ım, benim kalbimi senin dininde sabit kıl” diye dua ederdi. --- 61. sayfa: ”Müminin kalbi Rahman olan Allahu Teala’nın iki kudret parmakları arasınadır” --- 119. sayfa: Resül-i Ekrem namaza başladığı zaman şöyle dua ederdi: ”Allah’ım bana güzel ahlak ihsan eyle, zira senden başka kimse güzel ahlak ihsan edemez. Allah’ım beni kötü huylardan koru ve uzaklaştır (Müslim) --- 116. sayfa: Allahu Teala imanı yarattığı zaman iman: Allah’ım beni takviye et, dedi. Allahu Teala da onu güzel ahlak ve cömertlikle takviye etti. Küfrü yarattığı zaman, o da aynı şekilde takviye istedi ve Allahu Teala onu da kötü huy ile takviye etti. --- Yorum: Dikkat edilirse 109. sayfadaki “mamafih bütün bunlar (kulun iradesi üzerine kurulan) Allahu Teala’nın kaza ve kaderi iledir.” ifadesindeki parantez içindeki kısım mütercim tarafından eklenmiştir. Zaten İhya da verdiğim örnekler incelendiğinde, Gazali’nin cebr görüşünde olduğu görülecektir. Yalnız parantez içindeki ifadeye dikkat edin, bu ifade yazıya aykırı düşüyor, çünkü yazı cebr itikadı yönündedir. Parantez ise cebr düşüncesini kabul edememekten dolayı konulmuştur. Mütercim (Ahmed Serdaroğlu) yıllar yılı aldığı eğitimle Maturidi düşüncesini benimsemişti. Birden bire karşısında cebr ifadeleri görünce dayanamadı ve parantezi oraya koydu. Bilindiği gibi Gazali, Eş’ari mezhebindendir. Yani şunu anlatmak istiyorum, Gazali dünyada tanınmış biri ve hele İhya’sı önde gelen eserlerden sayılır. Bir tarafta göklere çıkarılan Gazali, bir tarafta yerin yedi yedi kat dibine sokulmaya çalışılan ve hakaretlere maruz kalan cebr anlayışı. Ama Gazali de cebircidir. Bununla beraber mantık icabı, cebr inancını yerden yere vuranlar Gazali’yi de yerden yere vurması gerekirdi. Ama böyle bir şey yapılmıyor? Niçin Gazali’yi böylesine aşağıyan ifadeler göremiyoruz? Yine söylüyorum ki Cebriyye diye bilinen mezhep öncelikle cebirci olduğu için yerden yere vuruluyor, hakaret ediliyor, dalga geçiliyor, sapık, kafir deniyor. Ama sıra Eş’ari mezhebine geldi mi, deniyor ki: ”Şüphesiz ki, bu görüşde bir nevi cebirciliğe kayma var.” Ondan sonra konu kapatılıyor ve Eş’ari mezhebine yönelik fazlaca itiraz yapılmıyor. Genelde kitaplardaki tavır budur. Karşı çıktığınız cebr ise, ikisi de cebirci. Niçin birine Ehli Sünnet mezhebi, hak yol deyip, diğerine kafir, sapık diyorsunuz? Tamam Cebriyye’den olan Cehmiyye’nin değişik kafirlik, sapıklık görüşleri de var; lakin ekseriyetle kitaplarda Cebriyye’yi kafir, sapık olarak niteleyenler ilk planda Cebriyye’nin, cebr görüşünü hedef alarak böyle ifadeler kullanıyorlar. *** Kitap: İhya 4. cilt (Korkunun Kısımları) bölümü --- Sayfa 292-293: … Eğer Allahu Teala bizatihi korkulmasa, ona günah yaptırmaması ve günah imkanlarını vermemesi lazım gelirdi. Günah sebeplerini kolaylaştırmak, onu uzaklaştırmak demektir. Halbuki günahtan önce günah işlememişti ki bunu haketmiş olsun. Abide, ibadet yolunu kolaylaştırmakta aynıdır. Çünkü ibadetten önce ibadet etmemişti ki buna hak kazanmış olsun. İsyan edenin - kabul etse de etmese de - ezelde isyanı ile hükmedildi. Hz.Muhammed aleyhisselamı yaratılmadan önce en üstün makama yükselten, Ebu Cehil’i de yaratmadan ve hiç günah işlemeden yerin dibine batıran kimdir? Elbette ki Allah’tır. Bu işleri yapan Allah olduğuna göre her şeyden önce O’nun Celalinden korkmak gerekir. Allah’a itaat eden, Allah Teala’nın onda yarattığı irade ve ona verdiği kuvvetle itaat eder. İsyan eden de Allah Teala’nın onda yarattığı kesin irade kuvveti ve isyan kudreti sebebi ile isyan eder. İrade ve kudretten sonra fiil zaruri hale gelir. Bunları kula havale, daha önce hiçbir sebep olmadan ezeli kazaya raci olduğuna göre, dilediği gibi takdir ve istediği gibi hükmedenden elbette, aklı başında olanlar korkarlar ki bu, zati itibariyle olan korkudur. Bunun ardında açıklanması caiz olmayan kader sırrı yatar. Allahu Teala’nın sıfatlarından korkmayı anlamak ancak bir misal ile mümkün olabilir. Eğer bu hususta Şari’in izni olmasa buna da kimse cüret edemezdi. Haberde varid olduğuna göre Allahu Teala Davud aleyhisselam’a şöyle vahyetmiştir: ”Ey Davud yırtıcı hayvanlardan korktuğun gibi benden de kork.“ Bu misal her ne kadar bu mananın sebebini sana anlatmazsa da bu manadan hasıl olan şeyi anlatır. Çünkü sebebini anlamak kaderin sırrını anlamak demektir. Bu da ancak ehline açıklanır. Bunun özeti şöyledir: Yırtıcı hayvanlardan korkmak onun sana karşı olan geçmiş bir cinayetinden dolayı değil, kendisinde kuvvet, kudret, kibir, heybet ve saldırganlık vasfı ile dilediğini yapabilme imkanlarına sahip olup, yaptığına aldırış etmemesi bakımındandır. Seni parçalarsa zerre kadar keyfine keder gelmez. Şayet salıverirse sana acıyıp sana merhamet ettiği için değil, seni beğenmediği ve senin ölüne ve dirine iltifat etmediği içindir. Onun nazarında senin gibi bin kişi ile bin karınca öldürmek arasında fark yoktur. Zira yırtıcılıkta bunların önemi yoktur. Allahu Teala’nın böyle üstün misalleri vardır. Bunu böyle dış görünüşü ile bilen, dış görünüşten daha kuvvetli olan batını müşahede ile Allahu Teala’nın ”Bunlar cennete buna aldırış etmem; bunlar da cehenneme buna da aldırış etmem” buyurduğunun doğruluğunu anlar. İşte onun her şeyden müstağni ve hiçbir şeye aldırış etmediğini bilmen, kendisinden korkuyu gerektirdiğini anlamak için sana yeter. Bu korku, zatı için Allah’tan korkmaktır. *** Kitap: İhya 4.cilt --- Sayfa 311:…Allahu Teala azap ve sevap sebeplerini yarattığı gibi, hepsinin adamlarını da yarattı. Ezeli kazadan meydana gelen mukadderatları herkesi yaratıldıkları şeye doğru iter. Cenneti yarattı, adamlarını da yarattı. Dileseler de, dilemeseler de oraya doğru giderler. Cehennemi yarattı, onun da adamlarını yarattı. Onlar da dilese de, dilemese de o tarafa doğru giderler. Kendisini kader dalgaları arasında çırpınmakta gören herkes zaruri olarak korkar. İşte bu, ariflerin sırrı kaderden olan korkularıdır. *** Kitap: İhya 4.cilt (Tevhidin Hakikatı) bölümü --- Sayfa 469:…Şayet tevhid ile şeriatı birleştirmek nasıl mümkün olur? Tevhidin manası fail ancak Allah’tır, şeriat ise kullara bir takım fiiller isbat etmektedir. Kul fail ise Allah nasıl fail olur. İki fail arasında bir mef’ul -Yani bu işi hem Allah yaptı ve hem de kul yaptı demek - nasıl olur? dersen, derim ki; bu anlaşılmaz, fakat bunun anlaşılmaması fail sözünün bir anlamı olduğu vakittedir. Failin iki anlamı olur da mücmel olan bu isim her iki mana arasında tereddüt ederse tenakuz olmaz. Bu tıpkı celladın boynunu vurduğu bir adam için: ”Hükümdar falancayı öldürdü” denmesi gibidir. ”Hükümdar öldürdü” dendiği gibi, ”Cellad öldürdü” de denir. Her ikisi de doğrudur. Çünkü adamı irade ve emir bakımından hükümdar öldürmüştür. Fi’len öldürmek bakımından da bu işi cellad yapmıştır. Bunun gibi kul bir manada faildir, Allahu Teala başka manada faildir. Allah’ın fail olması onu yaratması, icat ve ihtira etmesi bakımındandır. İlmi, iradeyi halk ettikten sonra kudretin yaratıldığı mahal olmasındandır. Şartın meşruta (şarta bağlı) bağlanması gibi kudret iradeye, hareket de kudrete bağlandı. Kudret de malulun illete bağlanması gibi, Allah’a bağlandı. Kudret ile irtibat bağlantısı olan her şeyde, irtibat ne şekilde olursa olsun kudretin mahalline fail denir. Cellada da, hükümdara da katil dendiği gibi….Zira katlin, her ikisinin kudretiyle de irtibatı vardır. Fakat bu irtibat ayrı ayrı yönlerdendir. Bunun için de her ikisinin fi’ili oluyor ki, makduratın iki kudrete irtibatı da böyledir. İşte bu uygunluktan ötürü Allahu Teala Kur’an’ı Kerim’de işleri bazen meleklere ve bazen de kendi zatına nispet etmiş ve şöyle buyurmuştur: ”De ki size müvekkel olan ölüm meleği canınızı alacak” (Secde 11) “Allah (ölenin) ölümü zamanında ruhları alır” (Zümer 42) sonra ”Biz ona ruhumuzu göndermiştik de o kendisine hilkati tam bir beşer şeklinde görünmüştü” (Meryem 18), “Biz ona ruhumuzdan üfürdük” (Tahrim 12) buyurulmuştur. Halbuki üfüren Cebrail idi. Yine Allahu Teala: ”Biz onu okuduğumuz vakit sen onun kıraatına uy” (Kıyame 18) buyurulmuştur. Bunun tefsirin de ”Bunu sana Cebrail okudu” dediler. Yine Allahu Teala: ”Onlarla muharebe edin ki Allah sizin ellerinizle onları azaplandırsın” buyurmuştur. Burada öldürmeyi onlara, azap etmeyi de kendi zatına izafe etti ki, azap etme ve öldürme ikisi de birdir. Bunu tasrih ederek: ”Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı” (Enfal 17) ve “Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü” (Enfal 17) buyurulmuştur. Bunun ise nefyu isbatı birleştirmek olduğu meydandadır. Fakat bunun manası ”Sen Allah’ın attığı manada atmış değilsin, ancak kulun atabileceği şekilde attın” demektir ki bunlar ayrı ayrı iki manadır. *** Kitap: İhya 4.cilt (Duanın Rızaya Münafi Olmadığı) konusu --- Sayfa 633: Şayet Allahu Teala’nın kazasına rızaya dair pek çok ayet ve haberler varid olmuştur. Masiyetin Allah’ın kazası ile olmadığını söylemek tevhide aykırı düşer ve aynı zamanda muhaldir. Şayet Allah’ın kaza ve kaderi ile olduğunu kabul edersek bunları kerih görmek Allah’ın kazasını kerih görmektir ki bu da muhaldir. Birbirini nakzeden bu delilleri telif nasıl mümkün olur? dersen , Bilmiş ol ki bu hususta şüpheye düşenler ilmin esrarına vakıf olmayan zayıf görüşlü kimselerdir. Hatta bazıları bu hususta o kadar şaşırmıştır ki kötülüklere karşı sükutu rızanın makamlarından bir makam olarak kabul etmiş ve buna güzel ahlak adını vermişlerdir ki, bu sırf cehalet mahsuludur. Biz deriz ki, rıza ve kerahatin birbirine zıt olması, bir şeye bir yönden taalluk ettikleri vakittedir. Bir şeyi bir yönden kerih görmek ve bir yönden ona razı olmakta zıddıyet yoktur. Mesela hem senin hem de düşmanının düşmanı olan bir adamın ölümü, düşmanın olması bakımından seni memnun ettiği gibi, düşmanının da düşmanı olması bakımından seni üzer. Yani bir yönü ile memnun olurken bir yönü ile üzülebilirsin. Bunun gibi isyanın da iki yönü vardır. Bir yönü onu Allahu Teala’nın yaratması, irade ve ihtiyarı ile olmasıdır. Bu yönü ile ona razı olursun ki, bu mülkü malikine teslim ve O’nun yaratmasına rıza göstermektir. Bir yönü de kula racidir. Kul onu kazanıyor, onunla vasıflanıyor. Böyle rahmetten uzaklık ve gadabı çekecek sebeplerin ona musallat olması ile Allah katında sevimsiz olması bakımından da münker ve mezmumdur. Bu bakımdan isyana buğzedersin. Daha iyi anlaşılması için bir misal ile açıklayalım: İnsanlar tarafından sevilen birisini ele alalım. Bu adam dostlarına ”Ben, beni gerçek sevenlerle sevmeyenleri, bana buğzetmeyenleri ayırmak isterim. Bunun için de şöyle bir karar aldım: İçlerinden birini hedef alarak ona eziyet edeceğim onu aleyhime konuşacak sözlere sevkedeceğim. O hakikaten bana buğzedip aleyhimde konuşmaya başlayınca, benim düşmanım olacağı gibi, onu seven herkes de benim düşmanım; ona buğzeden herkes ise benim dostum ve sevgilim olacaktır.” dedi ve böyle de yaptı. Hakikaten böyle birini seçti ona eziyet etti. O da kötü söyledi ve düşmanlığın sebebi olan buğz meydana çıktı. Bu adamı sevmekte sadık olan ve sevginin şartlarını bilen herkese düşen vazife, dostunu düşmanını tanımak için senin almış olduğun bu tedbir yerindedir. Biz bunu seviyor buna razı oluyoruz. Senin tedbirin, irade ve işin olması bakımdan bunu uygun buluyor ve kabul ediyoruz. Senin eziyetin karşısında adamın, senin hakkında kötü söylemesini de reddediyoruz. Çünkü onun hakkı bu eziyete sabretmek idi. Fakat senin iraden de onun sabretmeyeceği hakkında tecelli etmiştir. Senin iradene uygun olarak bu hareketin ondan sadır olmasına razıyız. Çünkü eğer iraden tahakkuk etmese senin hakkında bir eksiklik olurdu ve biz bunu çirkin görürdük. Lakin bu şahsın bunu kazanması, bu kötülükle mevsuf olması cemalinin iktizası hilafina sana karşı husumet besleyip cephe alması ve bunların kendisine nisbet edilmesi bakımından, bu yaptıklarını hoş görmüyoruz. Çünkü ona yakışan, senin eziyetine katlanıp sana dil ile hakaret etmemekti. İşte bizim çirkin gördüğümüz senin tedbir ve iradenin icabı değil, onun sabretmeyip karşılık vermesidir. Binaenaleyh onun, senin hakkında kötü söylemesi sebebiyle senin ona buğz etmene biz razıyız ve bunu seviyoruz. Çünkü senin muradın budur. Senin muradına muvafakat etmekle onun bu davranışına kızarız. Çünkü muhabbetin şartı, sevdiğinin sevdiği ile dost, sevdiğinin düşmanı ile düşman olmaktır. Adamın sana olan düşmanlığına gelince: senin iraden ve husumet sebeplerini ortaya koyman bakımından buna razıyız, fakat onun bu davranışı kendi vasfı ve kazancı olması bakımından ona da buğzederiz. Sana kızdığı ve düşman olduğu için, benim kızdığım ve düşmanımdır. Onun sana kızması, kendi fiili ve kesbi olması bakımından benim için çirkin ve fakat senin iraden olması bakımından kabulumdür. Tenakuz, senin muradın olması bakımından razıyım ve yine senin muradın olması bakımından çirkin görürür demektir. Fakat O’nun fiili ve iradesi bakımından mekruh olmayıp makbul olup, başkasının vasfı ve kesbi olması bakımından mekruh olmasında tenakuz yoktur. Bir yönden hoş görülüp, bir yönden hoş görülmeyen şeyler bunun şahididir. Zaten bunun benzerleri sayılamayacak kadar çoktur. Demek ki dinde noksanlık olan şeylere mutlak surette rıza, bir şey değildir. Ancak Allah’a izafetle ona rıza gösterilir, başka hiçbir suretle ona rıza gösterilmez. *** Resul-i Ekrem buyurdu ki: ”Kul yetmiş sene cennetliğin ameli gibi amel eder. Hatta herkes onun cennetlik olduğunu söyler. Öyle ki aralarında manen bir karış mesafe kalmaz. Sonra mukadderatı galebe çalar da cehennem ehlinin işini yapar ve cehenneme girer. (Buhari, Müslim) *** Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Sizden hiçbirinizi ameli, ne cehennemden kurtarabilir, ne de cennete koyabilir.” buyurdu. Ashab: ”Seni de koyamaz mı?” deyince, Resul-i Ekrem: ”Evet, beni de koyamaz, ne ola ki Allahu Teala rahmeti ile kusurlarımı bağışlaya” (Buhari,Müslim) *** Resul-i Ekrem minberde iken sağ elini yumarak: ”İşte bu Allahu Teala’nın kitabıdır. Burada kendi adları ve babalarının adları ile cennelikleri yazdı. Bunlarda artık ve eksik olamaz.” Sonra sol elini yumarak: ”Bu da Allahu Teala’nın cehennemlikleri yazdığı kitabıdır. Onları kendi adları ve babalarının adları ile yazmıştır. Bunlarda da artık ve eksik düşünülemez. Sizden biriniz şakilerin ameli gibi amel işler, ta ki bu da sanki onlardan olur; hatta sankisi yok, o da tamamen onlardandır, denir. Sonra Allahu Teala velev ki, bir devenin birinci defa sağılmasından ikinci defa sağılmasına kadar geçen zaman olsun, yani kısa bir müddet de olsa ölümden önce onları bu kötü durumdan kurtarır. Bunun gibi şakiler de iyilerin ameli gibi amel ederler, ta ki bunlar da onlardan sayılır, hatta bunlar tam bunlardandır denir. Sonra Allahu Teala velev ki bir devenin birinci sağımıyla ikinci sağımı arasındaki zaman kadar olsun, onları ölümden önce bunların arasından çıkarır. Said Allah’ın kazası ile saadete ulaşandır. Şaki de Allah’ın kazası ile şekavete ulaşandır. Amelde itibar hatimeyedir.” (Tirmizi) *** Resul-i Ekrem buyurdu ki: ”Melek rahme girer nutfeyi eline alır ceset olarak suretlendirir. Sonra ”Ey Rabbim erkek mi, dişi mi, sağlam mı, kusurlu mu?“ diye sorar. Allahu Teala nasıl emrederse öyle suretlendirir. Sonra ona ruh üfler, said veya şaki olduğunu yazar.” (Bezzar) *** Tedavi ve rukyenin, Allah’ın kaderinden bir şeyi değiştirip değiştiremeyeceği kendisinden soruldukta, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: ”Onlar da Allah’ın takdiri iledir” (Tirmizi, İbn Mace) (Yani bunlar da takdir edilmişlerse yapılabilir, takdir edilmemişlerse yapılamaz. Takdir de bunların şifa vereceği varsa verirler, yoksa vermezler. Mukadderatta değişen bir şey yoktur.) *** Kudsi hadiste ”Bütün olacakları tedbir ve takdir ettim. Sun’ı bedi’imi tahkim etim. Bunlara rıza gösterene bana ulaşıncaya kadar benden de rıza vardır. Bunlara kızana, bana ulaşıncaya kadar gadap vardır.” (Taberani) *** (İbn Şahin, Ebu Umame’den rivayet etmiştir. İhya da vardır.) “Allahu Teala: “Hayrı ve şerri yarattım. Hayır için yarattığım ve hayrı kendi ellerinde icra ettiğim kimseye müjdeler; şer için yarattığım ve kötülükleri kendisine yaptırdığım kimseye de yazıklar olsun. Tekrar tekrar veyl ve yazıklar da, “Niçin ve nasıl” diyene olsun.” *** Kitap: İhya 4. cilt (Kabir Azabı ve Sorgusu) bölümü --- Sayfa 896: “Fakat dünya ile ünsiyet etmeyip yalnız Allah’ı seven ve Allah’a ulaşmaya aşık olan kimse, dünya hapisanesinden ve şehvetlerinden kurtulup, bütün engelller ortadan kalkıp sevgilisine yönelmiş olur. Emniyet ve ebediyet gibi bütün nimetler kat kat kendisinde toplanır. İşte gerçek amiller, böyle ibadet ederler. (Allah bizleri de bunlardan etsin) --- Yorum: Dikkat edilecek husus, parantez içindeki ekleme mütercime aittir. Lakin İhya 3. ciltteki parantezde ise cebri reddedici bir ifade kullanmıştı. Bu yukarda geçti. Ne oldu? Bir yerde öyle, bir yerde böyle söylüyorlar. *** Kitap: İhya 3.cilt (Riyazetle Gadabı İzale) bölümü --- Sayfa 382: Tevhid kendisine galebe çalan ve tevhidin sırrına eren kimse her şeyin Allah’ın kudretinde olduğunu ve Allah’dan geldiğini bilir, yaratıkların birer alet olduklarını bilerek onlara kızmaz. Nitekim hükümdarın idam fermanını yazan kaleme kızmadığı gibi. Nafakasını temin eden, koyununu kesene de kızmaz. Zira kesmeyi de, ölmeyi de Allah’dan bilir. Tevhidin galebesi sayesinde hiddet de ortadan kalkar. Bunun gibi her şeyin Allah’dan olduğunu; belki hakkında hayırlı olan aç kalmak ve öldürülmek gibi hoşlanmadığı şeyler olduğunu düşünerek Allahu Teala’ya hüsn-i zan etmek suretiyle de gadap etmeyebilir dersen: Deriz ki: Bu da mümkündür. Fakat Tevhidin bu mertebeye yükselmesi muvakkattır, geçicidir. Şimşek gibi gelir geçer. Devam etmez ve der’akab gönül vasıtalara teveccüh eder. Bu tabiidir, bundan ayrılmaz. Eğer bu hal devamlı olarak bir fertte bulunması düşünülseydi, Resul-i Ekrem de düşünülebilirdi. Halbuki o da hiddetlenir, mübarek yanakları kızarırdı. Hatta: ”Allah’ım ben de bir insanım, herkesin kızdığı gibi ben de kızarım. (Kızarak) herhangi bir müslümana kötü söyler, tel’in eder veya onu döversem sen bu hareketimi benden ona bir dua, tezkiye ve kıyamet günü sana yaklaştırmaya vesile kıl” buyurmuştur. (Müslim) *** Kitap: İhya 3.cilt (Dünyanın Zemmi) konusu --- Sayfa 472: Zatın biri de: ”Ölümün hak olduğunu bilen kimsenin nasıl ferahlandığına, cehennemin hak olduğunu bilen kimsenin nasıl güldüğüne, dünyanın değişmekte olduğunu gören kimsenin buna nasıl bel bağladığına, kaderin hak olduğuna inanan kimsenin nasıl üzüldüğüne şaşarım” demiştir. *** Bir gün Eşec, Resul-i Ekrem’in ziyaretine gitti. Devesini çökertti. Deveden indi ve devesini bağladı. Sonra sırtındaki iki elbiseyi çıkardı, çantadaki iki elbiseyi giydi. Bütün bunları yaparken Resul-i Ekrem de kendisini seyrediyordu. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: _ Ey Eşec (sende) iki haslet (var ki onlar)ı Alahu Teala sever. Resulü de sever buyurdu. Eşec: _ Bu iki huy nedir, Ya Resulullah? Dedi. Resul-i Ekrem: _ Hilim ve vakardır, buyurdu. Bunun üzerine Eşec: _ Bunlar benim edindiğim veya bunlarla yaratıldığım iki huy mudur? deyince Resul-i Ekrem: _ Hayır, onlar Allahu Teala’nın sen de yarattığı iki ahlaktır. (Buhari, Müslim) |
||
|
||
| nothing: ben geldim okan: ok okan: bikonuvar nothing: nedir? okan: konuşalımama nothing: yazalım okan: ben konuşsam nothing: namusait okan: konu allah a güvenilirmi nothing: hımm nothing: ne buldun? okan: geçen biri bana bunu sordu dondum kaldım nothing: guvenilir deseydin okan: güvenilmez diyesim var ama san abi sorimdedim okan: mutlaka konuşmalıyız ya okan: kulaklık yokmu nothing: kulaklık yok ya okan: cafedemisinki nothing: yok bürodayım ama yalnız değilim okan: ok nothing: hızlı yazarsak daha iyi olur okan: bak sen nediyon onu söle nothing: ben guvenilir diyorum okan: neden nothing: çunki o ilah yalan soylemeye ihtiyacı yok ki okan: bak ben şöle düşünüyom okan: allah a n eden güvenilir okan: şerden muhafaza etmesi içindeğilmi nothing: bu değişmez ki okan: veya allah asığınmak okan: bak şu ortaya çıkmıyomu nothing: ne nothing: . nothing: . okan: sanki allah agüvenince ortaya çıkacak belalar allahtan gayrısından yada sebebi allah değilde; oluyoda alllaha bizi ondan koruması manasında bi güvenme anlamı yokmu okan: i düşün nothing: hayır okan: y ane nothing: Allah'tan yine Allah'a sığınılır okan: bu saçma değilmi nothing: neden okan: allahı ilmi zatendeğişmez okan: gelecek belaları o bile değiştiremez okan: ilmi cehle dönmediği için nothing: oylede nothing: bu dua etmek gibi birşey okan: dolayısıyla allahtan allaha sığınmak alahı aciz görmek gibidir okan: onun gibi zaten nothing: şimdi bak okan: çünkü sığınsanda alaha allah bu olayaları zaten engeleyemez okan: söle nothing: duayı inkar ettin değil mi okan: tabi ya okan: sen etmedinmi daha nothing: şimdi i düşün nothing: yaşıyorsun değil mi okan: evet nothing: insan yaradılış fıtratı bazı şeylere ihtiyaç duyar okan: devamet nothing: biz ne kadar dua edersek edelim yinede takdiri ilahi ne ise o tecelli eder nothing: ama dua etmeye ihtiyacı vardır insanın nothing: insan her yonden aciz okan: ya biz ihtiyacı değilsonucu araştırıyoz okan: dua etemk çok mahzurlu nothing: sonuc ne biliyormusun okan: peygamber bunu göremedi okan: biliyom nothing: ne okan: kaderi inkar etmek ve okan: allaha cahildemek oluyo nothing: hayır o değil okan: yani küfür nothing: onu sormuyom nothing: duayı inkar ettin okan: evet nothing: her şeyi inkar ettin nothing: sonuc ne? okan: ya nedemek herşeyi inkar nothing: benim şu an nickim'in anlamını biliyormusun? okan: imkansız nothing: ''hiç'' demek nothing: hiçbişey demek okan: ok nothing: yani yaratılışn amacı neydi? nothing: nedeni ne? okan: yoktu nothing: yes okan: zorunluluktu nothing: bunu birdaha ele alalım mı nothing: nedenini okan: ok nothing: neden nedensiz okan: ezeli ilimvarya nothing: ee okan: yaniöncesiz demek nothing: ee okan: sebep sonucundanzamanolarak öncemidir nothing: evet okan: yani birşeyinsebebi varsa muhakkak nesnesinden zaman olarak ön ce var olmalı değilmi nothing: evet okan: peki öncesiz ilmin öncesi olurmu nothing: hayır okan: öncesi yoksa sebebide yok değilmi bunagöre nothing: ama muhakkak bi öncesi oluyor nothing: zorunluluk var çünki nothing: zorunluluğun öncesi olmalı değil mi okan: bak karıştırma okan: ben sordum sana okan: peki öncesiz ilmin öncesi olurmu nothing: hayır okan: sende hayır demedinmi nothing: tamam anlıyorum da düşünüyoruz şimdi nothing: sonuç ne nothing: sonuç herşeyin olması gerektiği nothing: ezeli ilme göre okan: orayagelcemde okan: bi yanıtver nothing: sor okan: öncesi yoksa sebebide yok değilmi bunagöre okan: ezeli ilimden bahsediyoz nothing: öncesizliğin öncesi olmadığına göre asla bir sebebe ulaşamayız okan: dolayısıyla olaylar bu ilme göre gerçekleşmiicekmi nothing: öncesiz ilme göre nothing: evet okan: bunabağlı olarak sebepsiz ilme bağlıolan olaylarda bu yönüyle sebepsiz oluyo okan: aslında olayalrınsebebi var nothing: ya düşünüyorum düşünüyorum zamanın olmaması gerektiği çıkıyo onume okan: allahın ilmi. ancakbu ilim sebepsiz olduğundan olaylarda buyönüyle sebepsizdir yani hikmet yoktur alahın yaptıklarında okan: vaybe okan: bumu çıkıyo harbiden nothing: iyi de senin bu dediğin tanrı'lı nihilizme çıkıyor okan: o neki nothing: nihilizmde tanrı yoktur nothing: nihilizm yani hiçlik demek okan: bi dakka okan: zamanmeselesini anlayan biri forumda şunu yazdı okan: madde varmı yokmu ..yoksa tamam ...varsa ...problem burda başlıyor...başlangıcında.artık açılayın yahu madde sonsuzdan nasıl geliyor...sayın sol kuvvet.politik cevap yok...allah yoksa..madde bir noktadan başlamadı ..yani sonsuzdan geliyor.bıktım bu soruyu sormaktan ..sonsuzun başına gidilebilirmiki ,bu ana gelisnsin......offff offfff ....yok cevabı yok....tek yol rahman ve rahim...saygılarım la.......... okan: bun akarşılık biri ona şunu dedi okan: öncesinde benşunusordumona okan: esed anlaşılan demek istediklerimi anlamışsın öleyse şunuda düşün allah ezeli ise bugüne nasıl geldi? nothing: oteki ne dedi okan: sorabiri ona yanıtverdi okan: Sizde şunu düşünün. Sonsuzluk lineer bir çizgidir başı ve sonu gözükmeyen. Biz üzerinde bilmediğimiz herhangi bir noktasındayız zaman olarak. nothing: ee okan: bende şunu dedim son yazana okan: dedi:Biz üzerinde bilmediğimiz herhangi bir noktasındayız zaman olarak. cevap: esed sana ne soruyo anlamıyonmu? "zaman olarak" diyon o halde önceyi de kabul ediyon demektir çünkü öncesiz zaman olmaz. adam sana diyo ki bu öncelik ezeli ateistlera göre. çünkü ateizme göre madde ezeli. madem öle ezeli sonsuzluktan bugüne sonsuz zaman nasıl aşılıp bu ana gelinebildi? halbuki sonsuz zaman aşılıp bitirilemez. adam bunu soruyo öle diilmi esed yanlışmı anladm söle. okan: ne dersinbuna okan: yaniadamdurumu kavramışdemi nothing: evet okan: ve çırpınıyo demi nothing: uyanmış adam nothing: kursat nothing: yine benim dediğime geliyoz demi nothing: zaman olmaması gerek nothing: zaman diye birşey olmaması gerek okan: linki verimde bidiyaloğageç sen olmazsa esedullah niki var okan: devam edelim nothing: edelim nothing: son yazdığıma ne diyorsun okan: vall ainanmazsınam abunu bend ebayadüşündüm okan: am açok garipbuldumdan pek milletesölemedimdi nothing: ama ben düşünüyorum bayadan beri okan: vallamı okan: ilk kez sölüyon banadimi nothing: zaman kavramı ortaya çıktığı anda sonsuzluk zorlanıyor nothing: evet nothing: ilk sana anlatıyom bunu okan: sende tuhafbulurum diye demedin okan: dimi nothing: ya kimse anlamıyoki solesen bile okan: öle nothing: çok derin bişey okan: amacidden buçıkıyo ya okan: sen bu kanıya nası vardın nothing: ''sonsuzluk zamanın olmasına müdahale eder'' nothing: ben o kanıya su sekilde vardım okan: bundan önceallaha güvenme meselesinde son sözün nedir okan: bengüvenilmez demeye meyilliyim nothing: hepsi birbiriyle zincirleme kursat nothing: biri değişik algılandımı herşey değişiyor okan: omazsa onu sorakonuşalım okan: zamana dönelim nothing: evet okan: olmazsa okan: kanıy anası vardınsöle nothing: şoyle dusundum nothing: sonsuzluğu hani anlamaya çalışıyoruz ya okan: güzel bir söz:''sonsuzluk zamanın olmasına müdahale eder'' okan: devamet okan: e nothing: yok duz çizgi gibi duşunuyoruz yok daireye benzetiyoruz(ben bi kere ornek olarak solemiştim) nothing: işte o hep benzettiğimiz şey yani o çizgi ''zaman'' oluyor okan: devamet nothing: zamanı kaldır şimdi ortadan nothing: ne çıktı? okan: hiç kalır nothing: hımm okan: ya zamansız anlamolurmu nothing: peki hiç ne nothing: ya sonsuzluk ''hiç'' se okan: valla zaman yoksaanlamda olmaz dolayısıyla hiçlik kavramı kullandım okan: hiçtemi nefes alıyoruz nothing: okan: valla zaman yoksaanlamda olmaz nothing: birde nedeni düşün okan: nası nothing: hani hayatın sırrı ''nedeni yok'' dedik ya okan: e nothing: yani hiç nothing: nedensiz okan: haaaaaaaaaa nothing: yaaa okan: vaybe nothing: bzde nedensiz mi nefes alıyoruz şimdi nothing: okan: öle oluyo demekki okan: o halde duygularve hisler noluyo nothing: demekki olabiliyo bi anlamı yada anlamı olmasına gerek yok okan: ilme görederiz biterdimi nothing: ilme gore evet okan: herşeyincevabı bumu nothing: ilme gore zamanın da bi anlamı yok okan: yasanabişe dimmi okan: bence hiçkimse zamanproblemini aşamayacak okan: içinden çıkamadımız soruyayanıtveremicek okan: bu beni çok ürkütüyo nothing: bencede nothing: çünki zaman yok dediğimizde nothing: teselsule bi açıklık gelmiyo okan: buncazaman kaderesır denildi durduişteyanıtı verdik okan: amabu başka bişi nothing: evet nothing: tamamen farklı bişi nothing: herşeyin anahtarı ilminde okan: ya bütün mantık kurallları burdaduruyo okan: burda ne yapmalı acaba nothing: bence buradan sonrası bizi ve hatta butun mahlukatı aşıyor okan: aklınabi soru geldimi bu anda delikanlıgibisöle okan: korkma nothing: ne gibi okan: aklınageleni okan: tahminetmek güçmü okan: dedin:bence buradan sonrası bizi ve hatta butun mahlukatı aşıyor okan: mahlukatıaşıyor nothing: ee nothing: sen ne dusundun okan: onu aşmazmı nothing: haaaaaaa okan: yaaaaaaaaaa nothing: sen onuda mı aşar diyorsun? okan: valla aklımailk kez geldi nothing: aklına o mu geldi okan: öncedenbitek o bilir diyodumda peküstünde durmadıydım okan: amasenbunu deyincve ilk anda hemenbu geldiya nothing: ama işte biz burada bunu diyemeyiz okan: neden nothing: neden çünki o nedir bilmiyoruz nothing: nerden biliyorsun ilmi kendisi olmadığını nothing: ya ben sacmalıyorum galiba okan: valla ben tıkandımgalib aya nothing: yani bu kez de onun ne olduğunu dusunmeye başlarsın nothing: film burda kopar okan: yaartık onacisimdedimben nothing: yahu nasıl cisim diyorsun bi kere cisim ne nothing: olan herşey cisimse o zaman ilmide mi cisim okan: vaybe okan: bravo sana okan: evetilminede cisim dediben okan: vekendisi ayrı bi cisim dedim nothing: ya hepsi bir olamaz mı okan: bir zamanlarikiside aynı dediydim nothing: yani benim aklım durdu artık okan: valla nedicemi şaşırdım okan: ama onun cisim olduna kararverince kudretinide artık kabul ettim nothing: yaaaaaaa nothing: ben ne dedim nothing: hepsi zincirleme nothing: birini yanlış bildiğimizde okan: çünkü kudretini ezeli olan ancak bir tane olur düşüncesiyle inkar ettiydim mutezile görüşü bu okan: tevhid prensib okan: ama aleme yani maddeye ezeli deyince düşüncelerim otomatikmançokköklü değişiverdi nothing: işte ordan kopuyo zaten film okan: madem ezeli olarak alahtanbaşkada oluyosa nedenayrı bi kudreti ve cismi ve ilmi olmasın dedimkendikendime nothing: alem ondan ayrı olması ya da alemin onunla beraber en baştan olması imkansız okan: ve otomatikman hem ehli sünnnet, kelamcılar hem filozoflar ve bütün ekoller tarafından kabul görülemeyecekbir durumumoldu okan: yani bigörüş ondanbi görüş bundanderken karıştı nothing: evet nothing: kursat okan: dedin:alem ondan ayrı olması ya da alemin onunla beraber en baştan olması imkansız okan: nedemekbu nothing: şu demek nothing: alem ondan bağımsız olamaz okan: alemin onunla beraber en baştan olması imkansız okan: bu nedemek nothing: şu demek nothing: alem ondan ayrı ve bağımsız olsaydı o ilah olamazdı nothing: birde nothing: hani sen dedin ya aynı anda yarattı okan: e nothing: kendi varlığıyla nothing: alem i aynı anda nothing: bole bişi olabilir mi okan: ya başka yolyokki nothing: olamaz okan: sudur bu nothing: var işte nothing: başka yol okan: ne nothing: ne diyorsun bak nothing: aynı anda okan: yao mecazii ifade nothing: an yani ''zaman'' nothing: zamanı kaldır nothing: bak şimdi aklıma ne geldi okan: ne nothing: allah alemi yarattı ve o oyle bir ilah ki sonsuzluğuda yarattı nothing: ve hatta alemden sonra sonsuzluğu yaratmış olabilir nothing: ve hatta alemden once yaratmış olabilir okan: bumu nothing: kafan mı durdu okan: aklına gelen nothing: bi tane daha var ama diyemem nothing: tovbe estağfirullah okan: niyeya okan: bide bakalım nothing: ve hatta kendini nothing: offffffffffffffff okan: ııııııııııııııııııııııııııııııı nothing: abi delirecem nothing: konuyu kapatalım nothing: offffffffffffffffff okan: o halde yokluğun varlığa sebep oldunu sölemiş olursun ki saçma olmuyomu okan: okey kaapatalım nothing: ama aklın durdu demi okan: ancak bişe itirafedim okan: bu diyalog bu zamanakadar ki yaptım en derindiyalog oldu bunu bikaç forumakoyimben okeymi nothing: sen bilirsin ama normal insanlar bunu okur ve dusunurse kafayı yer nothing: bence kaydet ama koyma |
||
|
||
Eğer diğer islam alimlerinin söylediklerine bakarsan onlarda aynı şeyi söylemişlerdir gerek ibn-i arabi gerek gazali gereksede bediüzzaman aynı fethullah hocayla aynı doğrultuda konuşmuşlardır ve bunlar sağlam bir şekilde ayet ve hadislere dayanır.bahsedilen kader anlayışını anlayamıyorsan ki anlaşılan o vahdetül vucud noktasında anlaman gereken şeyler var.zaten Allahın tekliğii tam anlamıyla kavradıktan sonra kader mevzuunu da açık bir şekilde anlarsın. bu arkadaş kesinlikle nurcu ![]() ama vahdet i vücud'un said i nursi tarafından kabul edildiğine emin değilim.. allah'ın tekliği ile alakası da yok. bunlarla kader arasındaki anlayamadığmız ilişki ne olabilr acaba ?? Alıntı okan: bu diyalog bu zamanakadar ki yaptım en derindiyalog oldu bunu bikaç forumakoyimben okeymi nothing: sen bilirsin ama normal insanlar bunu okur ve dusunurse kafayı yer merak etme biz zaten kafayı yemişiz
|
||
|
||
| Şu dinler arası dialog laga lugasını anlatan adam mı? İnsanlar bilmedikleri şeylerin boyunduruğu altına çok rahat girerler. İnceleme gereği duymadan bağnazlık kadar kolay bir şey yok bu dünya da. Öyle olmasını isterler, öyle olmasa bile öyledir. Feytu kaderi inkar etse ne etmese ne? |
||
|
||
| teslim ol artik kürsat ....... yoksa batmaya devam edersin .... | ||
|
||
feto nun şiirlerini okumuşmuydunuz hiç.evet evet onunda şiirleri var
|
||
|
||
| güzel bir kac tane siiri var ... yani digerlerini ben bilmiyom ama bildiklerim iyiydi ... |
||
|
||
| aşkolsun içtimcim benım oyle bır amacım yok biliyorsun.evet daha az saygım var kendısıne ama şiirini yazssaydım aldına feto yazmadım.sohbet esnasında kullanıyorum |
||
|
||
| ibo´da , ibo showda , atatürke ATO dediydi .... sonra da yok öyle demek böyle demektir samimiyettir falan diye yan cizdiydi ... yeme bizi simdi gökocum ... ![]() ( kendine bu aralar dikkat et,bu fetonun adamlari her yerde,ona göre benden söylemesi,ben hatta ictimden bile süpheleniyorum ...) ictimbile,peki hitlere hito diyemezmiyim ben mesela ....yani ben derim demesine ama sende ne gibi bi etki yaratir örnegin .... ![]() peki Tito nolcak ...?
|
||
|
||
| diyaloglar tamamen uydurmaca olup monolog şeklinde düşünülebilir.ama tavsiyem benim yazdıklarımı önemseyen yada önemsemeyen herkes okumasın zira bir iş sonu yazılmış bir yazıdır. grkm-selam x-selam grkm-nasılsın x-eh x-sen? grkm-eh grkm-sana bişi sorucam... x-sor? grkm-sence allah varmı? x-var grkm-sence nasıl bişey? x-valla güzel birşey ben mutluyum kendisiylen x-sence varmı? grkm-yok x-nasıl bişey? grkm-bence güzel bişey ben memnunum olmamasından x-eh grkm-eh grkm-eee nasılsın ![]() x-allaha şükür idare eder ![]() x-sen? grkm-piyasa kötü idare eder x-eh grkm-eh grkm-hadi bree x-ya allah x- ![]() grkm- ![]() grkm-görüşürüz x-elbet e herkes uyduruyo bende uydurabilirim dimi
|
||
|
||
kesin uydurursun.. aa,kel falan diilsin dimi?
|
||