SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Tarih

Konu: İstanbul'un Fethi ve gerçekler

Sayfa: [ 1 ]

torq 25.02.2007 22:33:32

Araştırmacı-yazar Erdoğan Aydın'la 29.05.2006 tarihinde yapılmış bir söyleşi

• 553 yıldır tartışılıyor: Fatih'in Başveziri Çandarlı Halil Paşa, divan görüşmelerini oklarla Bizans tarafına gönderdi mi; Bizans'tan içi altın dolu balıkları rüşvet olarak kabul etti mi?
Tamamen mizansen. Çandarlı, aç gözlülük yapmayacak kadar kendisini Osmanlıyla özdeşleştirmiş birisi.

• O zaman Çandarlı'nın bir karalama kampanyası sonucunda idam edilmesi "derin devlet" işi mi?

Güncel dile çevirirsek, evet. Çünkü iki temel hizip var; bunlardan biri Zağanos Paşa'nın devşirme hizbi, diğeri de Çandarlı Paşa'nın Türk geleneği hizbi. Birincisi fetihçiliği, ikincisi varolan egemenlik alanının niceliği yerine niteliğinin arttırılmasını savunuyor. Çandarlı için çıkarılan rüşvet söylentileri de karşı hizbin bir oyunu.

• Geçelim gemilere; gemiler karadan mı yürütüldü, uçuruldu mu, ne oldu?

Gemilerin karadan yürütülmediğini artık neredeyse herkes kabul ediyor. Bu bir masal.

• Aslında gemi yürütmek daha önce Venediklilerin yaptığı bir şey; yani çok da imkansız değil?

Ama onlar ovada yürütmüş ve aylarca sürmüş. Burada ise iki geceden bahsediliyor. Üstelik alan düz değil, yokuş. Tümsekler ve çukurlarla dolu. Sık bir ormanlık alan. Sadece yol üzerindeki ağaçları kesmek bir ay alır. Eğer gemiler Kasımpaşa'dan indirilmiş olsaydı zaten Bizanslılar da daha yoldayken gemilerin gelişini görürdü.

• Peki Bizans'ın 22 Nisan sabahı birden bire karşısında görünce paniğe kapıldığı o 72 gemi nereden çıktı?
Evliya Çelebi ve Müneccimbaşı'nın da söylediği gibi o gemiler Halic'in ormanlık bölgesinde kalan, iç taraftaki Okmeydanı'nda yapıldı. Muhtemelen topların ve hisarın inşasında olduğu gibi yapımına kuşatmadan 7-8 ay önce başlandı.

• Peki Ulubatlı Hasan var mı; burçlara bayrak dikti mi; yoksa bu da mı hayâl?
Tıpkı gemilerin geçirilmesi gibi, aslında olmayan bir şey. Fatih daha saldırı öncesinde burçlara ilk bayrak diken askere tımar vereceğini ilan ediyor. Ama kayıtlarda bu nedenle tımar almış bir asker yok. Dönemin tarihçilerinin hiçbirinde de Ulubatlı Hasan diye birinden söz edilmez.

• O zaman Francis "Şehir düştü" adlı kitabında nereden yazıyor?
Francis, o kitabı savaştan 25 yıl sonra ve tamamen bir senaryo gibi yazıyor. Öyle bir yeniçeri olsa bile adının Ulubatlı Hasan olduğunu Francis nereden bilecek? Ayrıca tam Malkoçoğlu filmi gibi. Kafasına taş gelmesine, binlerce ok göğsüne saplanmasına rağmen bayrağı diken bir askerden bahsediliyor. Ne yazık ki Edison'larımız Pasteur'lerimiz olmayınca bu tip mitolojik kahramanlara ihtiyaç duyuyor, çocuklarımızı Ulubatlı Hasan olmaya özendiriyoruz.

• İyi de, kafısma kızgın yağ dökülenler ya da surlara çıkarken elleri kesilenler de yeteri kadar "Ulubatlı Hasan" değil mi?
Ben de tam olarak bunu söylüyorum: 1453'te binlerce Ulubatlı Hasan var, binlerce Ulubatlı Yorgo, binlerce kahraman var. Tek bir Ulubatlı Hasan aramaya zaten gerek yok.

• Ulubatlı sancağı dikmediğine göre o zaman aslında açık kalan Kerkoporta kapısından girildiği doğru mu?
Fatih'in tarihçisi Kritovulos böyle diyor. Kerkoporta kapısı Topkapı tarafında. İstanbul'un surları çift sur. Birinci surlar aşılınca, Bizanslılar içteki sura çekiliyorlar. Ama onlar bu kapıyı kapatamadan arkadan gelen Osmanlı askerleri şehre giriyor.

• Fatih'in aslında barışla girdiği iddiası?
Evet, pek çok tarihçiye göre deniz tarafından (Haliç-Unkapanı) savaşla, kara tarafından (Aksaray-Topkapı) barışla girilmiştir. Nitekim deniz tarafındaki kiliselerin camiye çevrilmesi, barışla girilen yerdeki Aksaray-Topkapı arasındaki kiliselerin kilise olarak kalması da bunun kanıtıdır.

• Barışla girildiyse askere üç gün yağma hakkı nasıl veriliyor?
Deniz tarafından girenler, ki ilk Bursa Subaşısı Cuba Ali Bey (Cibali adı buradan geliyor) girmiştir, yağmaya hemen başlıyor. Gemideki Türkler de peşinden. Askerler yağmaya dalınca Topkapı tarafını unutuyorlar. Oysa orada Bizans direnişi kuvvetli bir biçimde sürüyor. Bunun üzerine Bizans askerleri Fatih'e haber gönderiyor, "Bize can güvenliği sağlayacaksan kapıyı sana açalım" diye. Molla Gürani ve Akşemseddin kabul etmiyor. Çünkü savaşla girildiğindeki İslamlaştırma hakkından vazgeçmek istemiyorlar. Ama Fatih kabul ediyor ve dediğimiz gibi Aksaray-Topkapı arasındaki kiliseler, kilise kalıyor.


• Diyelim ki gerçekten de barışla girdi; bunun sonucu etkileyen herhangi bir tarafı var mı?

Elbette yok. Ancak fetihçi tarihçiler zannediyorlar ki barışla ya da açık kalan Kerkoporta kapısından girdiysek bunlar bizi daha az kahraman yapar. Bunu küçültücü buluyorlar. Oysa tarihe soğukkanlı bakmak lâzım.

• Türkler, şehre girdikten sonra Ayasofya'nın içine saklanan Bizans halkını kılıçtan geçirdi mi, geçirmedi mi?
Bu konuda da önemli bir tartışma var. Meselâ Evliya Çelebi Ayasofya'nın kan gölüne dönüştüğünü; buna karşın Lamartin kesinlikle Ayasofya'nın tabanına kan değmediğini söylüyor. Evet, Ayasofya'nın dışında direnç gösteren bazı papazlar öldürülmüş olabilir, ama bence Fatih Ayasofya'nın kapısı açıldığı ana yetişti ve olabilecek bir katliamı önledi.

• Fetihten sonra İstanbul için hiç "İslambol" denmiş midir?
Fatih için ve Osmanlı'nın resmi belgelerinde İstanbul'un adı "Konstantiniye"dir. İslambol lafı ise Fatih'i bize klasik İslamcı bir otorite gibi tanıtmaya çalışan, Fatih'ten çok Fatihçilerin bir uydurmasıdır. İstanbul adı "stanpolis"ten gelmedir.

• Fetih günü için 29 Mayıs diyoruz, ama aslında 7 Haziran olduğu da iddia ediliyor?
Osmanlı tarihçileri arasında 6 Temmuz, hatta 1 Nisan tarihini verenler bile var. İttihat ve Terakkicilere göre ise 11 Haziran. Kuşkusuz bu noktadaki en doğru tarihi bulmalıyız, ama bence öz itibariyle çok da önemli değil.

• Fetihle ilgili en yaygın iddialardan biri de Ortaçağı kapatıp Yeniçağı başlatmasıdır?
Fethin dünyadaki etkisi konusunda kendi kendimize gelin güvey oluyoruz. İşin doğrusu fetih, yarattığı psikolojik şok dışında Batı'da dikkate değer bir etkide bulunmamıştır. Kaldı ki, Batı'nın coğrafi keşifler sürecine başlaması fetihten 34 yıl öncedir. Gütenberg'in matbaayı buluşu 1440'tır. Yani İstanbul fethinden önce Batı istim almaya başlamıştır bile.

• Çelik Gülersoy, "Madem ki bu şehri bunca seviyoruz, o zaman bu şehir için canını veren Konstantin'in de bir köşeye, bir heykelciğini koymak gerekir" demişti?
Doğrusu, Fatih bugün yaşasaydı, o da bunu söyleyebilir, en azından anıt mezarını koruyor olurdu. Çünkü Fatih, Konstantin'in öldürüldüğünü duyduğu anda hemen cesedini buldurttu ve onun kesik başına bakarak 'Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin boş yere helak olmak istedin" dedi. Sonra da Hıristiyan geleneklerine göre gömdürttü. Ancak sonradan gelen şeriatçı zihniyet bu mezara da tahammül edemedi. Oysa ki Konstantin tam Fatih'e layık bir rakipti, ikisi de İstanbul'u aşkla seviyordu ve Fatih de bunu bildiği için onu takdir ediyordu. Bir açıdan baktığımızda aynı sevgili için çarpışan iki erkek gibilerdi.

• Fatih'ten bahsettikçe aslında akla bir isim geliyor: Atatürk?
Önemli benzerlikler var. İkisi de laik. İkisi de çağının çok ötesinde. İkisi de bilimsel ve siyasal seviyeyi yükseltmek için atılımlar yapmış. İkisi de içlerinden çıktıkları toplum ve hatta kendi kadrolarıyla kavga etmek zorunda kalmış. Atatürk de önce savaştığı Venizelos'la sonradan barış yaptı, takdir etti. Tıpkı Fatih'in Konstantin'e yaptığı gibi.

• Fatih'in İstanbul'u aldığı 29 Mayıs 1453 mü daha önemli, yoksa Mustafa Kemal'in İstanbul'u işgalden kurtardığı 6 Ekim 1923 mü?
6 Ekim; çünkü birincisi vergisini verdiğimiz, yurttaşı olduğumuz devletin kuruluşu açısından; ikincisi de anti-emperyalizm açısından, yani işgalcilere karşı çıkan bir gün olması nedeniyle 6 Ekim daha önemli.

• 29 Mayıs emperyalist mi?
Emperyalist değil, ama objektif baktığınız zaman sonuçta işgalci. Fakat Ortaçağ'da yaşanması nedeniyle de normal. Bizim bunu çok fazla yüceltmemiz bir Ortaçağ geleneğini olumlamak da oluyor.

• 29 Mayıs'la 16 Mart 1920'yi (İstanbul'un işgali) de bir tutmuyorsunuz, değil mi?
Asla tutmuyorum. Çünkü insanlık 1453'te çok daha ilkeldi; oysa 1920'ler insan haklarının telaffuz edildiği bir dönem. O yüzden 1920, işgal devletlerinin tarih önünde siyasi sorumluluğu olan bir olaydır, ama 1453 için bunu söyleyemeyiz.

• 1453'ün 1492'den farkı?
Bu çok iyi bir örnek: Çünkü Batı'nın "Amerika'nın keşfi" diye kutladığı gün, kıtanın yerlileri için "Amerika'nın işgali" ve "soykırım" günüdür. Tüm insan haklarına inananların yorumu da aynıdır. 1453'ün 1492'den en büyük farkı da bu zaten. Fatih, isteseydi Avrupalıların înkaları yok etmesi gibi Bizans halkını yok edebilirdi; ama yapmadı. Bence İstanbul fethinin en üstün yanı bu.

• Fetihçilik zihniyetiyle aramıza mesafe koyma fikri elbette kabul; peki ama 1453 sayesinde İstanbul'da yaşıyor olduğumuza bile sevinmeyelim mi?
İşte o zaman "Benim yerime İstanbul'da Nora yaşıyor olabilirdi" diye düşünmek gerekiyor. Nora'yla empati kurmak, kalkıp buradan gidelim demek değil. Ama empatinin şöyle bir faydası var: Geçmişteki işgalleri kim yaparsa yapsın, istersek biz yapmış olalım, 2006 yılında artık onları büyük şenliklerle kutlamayalım ki bugün yapılan işgalleri de normal sayma hakkımız olmasın. Elbette, Fatih'i tarih içindeki değeriyle, erdemleriyle anıp, sahiplenelim. Ama 60 bin kişinin öldüğü, bir şehrin yakılıp yıkıldığı, tecavüzlerin yaşandığı, insanların köleleştirildiği, kellelerin karpuz gibi deniz üzerinde yüzdüğü tarihteki bir olayı bugün büyük övgülerle anarsak ne İsrail'in Filistin işgaline karşı çıkabiliriz ne de Amerika'nın Irak işgaline...

http://www.vatanim.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&Newsid=78795&Categoryid=67

asya 25.02.2007 22:57:19
Torq güzel bir yazı, eline sağlık.

Alıntı:
Ne yazık ki Edison'larımız Pasteur'lerimiz olmayınca bu tip mitolojik kahramanlara ihtiyaç duyuyor, çocuklarımızı Ulubatlı Hasan olmaya özendiriyoruz.

Merak ediyorum; öğrencilerimiz ne zaman okullarda gerçek bilgileri almaya başlayacaklar. Yıllarca kahramanlık masallarını, tarih adı altında beyinlerine işleyeceğimiz ve böylece beyinleri yalanlarla işgal edeceğimiz yerde, gerçekleri versek her bakımdan daha kazançlı olunacak. Hem zaman kaybı önlenmiş olacak hem de genç beyinler doğru bilgilerle kendilerini geleceğe hazırlayacak. İsteyen doğru bilgiye sonunda nasıl olsa ulaşmayacak mı?


data_grrr 26.02.2007 02:22:45
surlara sancağın dikilmesi sonuç olarak psikolojik bakımdan düşman için demoralize edici, kaleyi kuşatan için moral verici bir şeydir. ikincisi bir grup askerin mutlaka surlara bir şekilde tırmanması gerekir. üçüncüsü okçular için bu tırmanıcılar keklik gibi bir şeydir, ve bir çoğunun ölmesi doğaldır. ve şans eseri de olsa birinin surlara sancağı dikmesi olasıdır diyorum. adı hasan olsun olmasın, önemli olan birinin sancağı dikmesidir (zor da olsa). (sancağın güle oynaya dikileceğini düşünmüyorlar herhalde?)

gemi yürütme olayı bana da tuhaf geliyor. karadan bir saldırı planlayıp (ki elinde kat kat daha fazla askerin var) zinciri indirebilirsin yani. Smiley .. ama rahşan ecevitin 8 km yürüdüğünü düşününce o döneme ait bir geminin 5 km yürütülmesini de daha imkansız bulmuyorum doğrusu Smiley

ranon 28.04.2007 17:57:50
TÜRK - İSLAM DÜNYASI'NDA TRİGONOMETRİ
İçinde bulunduğumuz yüzyılda yapılan bilimsel araştırmalar göstermiştir ki; trigonometriye ait temel bilgiler, 8. ile 16. yüzyıl Türk - İslam Dünyası matematikçileri tarafından ortaya konul-muş ve belli bir noktaya kadar da geliştirilmiştir. Bunun nedenini, şu şekilde açıklamak müm-kündür. Bi-lindiği gibi, 8. ile 16. yüzyılda Türk - İslam Dünyası'nın hemen her yöresinde astro-nomi (gökbilim) çalışmaları ve bunun sonucu olarak da, yoğun bir rasathane (gözlemevi) kurma çalışmaları vardı. Bu rasathanelerdeki bilimsel çalışmalarda, astronomiye yardımcı olarak, trigonometri kulla-nılmaktaydı.

Astronominin temelini teşkil eden küresel astronomi, doğrudan doğruya, küresel trigonomet-rinin astronomiye uygulanmasından doğmuştur. Gezegen ve uydu ile yıldızların gökküresin-deki yerleri (koordinatları) ve hareketleri ile ilgili hesaplamalar; küresel üçgenin, küresel tri-gonometriye uygulanmasıyla elde edilebilmektedir. Dolayısıyla, o devir Türk - İslam Dünya-sı'nda, Trigonometri müstakil bir bilim haline gelmiş ve oldukça gelişmiştir.

8. ile 16. yüzyıl Türk-İslam Dünyası matematik ve astronomi bilginlerinin hazırlamış oldukları "Ziyc" adlı eserin hepsinde, bugünkü trigonometrinin temel bilgileri, ilk olarak ortaya konul-muştur. Gene bu devir Türk - İslam Dünyası bilginleri, Batlamyos'un (Claidius ptolemeios 85-160) ünlü eseri, değişik tarihlerde değişik matematik ve astronomi bilginleri tarafından mıcıstı (almagesti) adıyla şerh edilmiştir. Bu şerhlerde de, yer yer trigonometri bilgileri zenginleş-tirilip geliştirildi.

Gıyasüddin Cemşid ve Trigonometri
Gıyasüddin Cemşid, 1 derecelik yayın sinüs değerini, bugünkü değerlere göre 18 ondalıklı sayıya kadar doğru olarak hesaplamıştır. Bu konuda 1 derecelik yayın sinüsüsünü geometri ve cebir yoluyla hesaplamış ve böylece trigonometrik tabloların tanzim işini sistemle bir esa-sa bağlamıştır. Dolayısıyla kendisinden sonra gelen İslam Dünyası ie Batı Dünyası matema-tikçilerine, zamanında orjinal olan yeni bilgi hazineleri bırakmıştır.
Remzi Demir  genbilim.com

TÜRK-İSLAM ALİMLERİNİN BULUŞLARI

İbni Sina’nın “Kitab-ül Şifa” adlı eserinin yüzlerce yıl Aristo’nun eseri olarak Avrupa’da okutulduğunu, Biruni’nin Yerçekimi Yasası’nı Newton’dan önce bulduğunu, Cabir Hayyan’ın 8. yüzyılda akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini ortaya attığını, Harezmi’nin 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladığını kaçımız biliyor? 
Batılı bilim adamlarını icat ettiğini sandığımız bazı buluşların Türk ve İslam bilginleri tarafından ortaya konduğunu, bugün hayretle ve hayranlıkla öğreniyoruz. Türk ve İslam bilginleri, yüzyıllar önce çok sayıda buluş ile günlük hayatta kullanılan alet ve cihazları icat ettiler. Dünya bilim tarihine adını altın harflerle yazdıran Türk – İslam bilim adamları ve onların icat ve keşifleri, “Dünyaya Doğan Güneş – İslam Bilim Tarihi” adlı 10 bölümlük belgeselle ele alınıyor. Astronomi, coğrafya, harita, matematik, fizik, kimya, tıp alanlarında adından söz ettiren tarihi simaların evrensel olana hizmetleri çarpıcı görüntülerle veriliyor.
Ankara Televizyonu Belgesel Programlar Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Dünyaya Doğan Güneş” adlı belgesel, kamuoyu tarafından az bilinen bu konulara ışık tutuyor. Aslında iki bölüm yapmak üzere yola çıkılan ama 10 bölüm olarak tamamlanan programda yüzyıllar öncesinden dünyaya ışık olan Türk-İslam alimlerinin insanlığa bıraktıkları değerli miras anlatılıyor. Bu alandaki buluş ve icatları ele alarak Türk ve dünya kamuoyuna sunmak ve özellikle gençlerimizi bilimsel araştırmalara teşvik etmek amacıyla hazırlanan programın çekimleri başta Türkiye olmak üzere Almanya, İran, Mısır ve Özbekistan’da gerçekleştirildi.
İslam bilim tarihinin konu edildiği “Dünyaya Doğan Güneş”, bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in anlatımıyla renkleniyor. Sezgin’in Türk ve İslam bilginlerinin icat ve buluşları onların yazdığı, kitap risale ve belgelerden yola çıkarak yapmış olduğu modeller, bugün Almanya’da Goethe Üniversitesi’ne bağlı İslam Bilim Tarihi Enstitüsü Müzesi’nde sergileniyor. Bilginlerimizin icat ve buluşları, yazdıkları eserler astronomi, coğrafya, matematik, fizik, kimya, müzik, mimari gibi bölümlerde müzenin salonlarını süslüyor. Biruni, El Cezeri, Takuyiddin, İbni Sina, Ali Kuşçu, Ömer Hayyam, Harezmi, İbnül Heysem, Cabir el Hayyan, Ebu Bekir Razi, Uluğbey ve onlar gibi pek çok bilim adamının şimdiye kadar birçoğumuzun bilmediği icat ve keşifleri, belgelerin ışığında TRT ekranlarına yansıyor.
On asırlık yanlış
Örneğin Türk bilgini İbni Sina’nın “Kitab-ül Şifa” adlı eseri, yüzlerce yıl Aristo’nun eseri olarak Avrupa’da okutuldu. Bu yanlışlık İngiliz bilim adamı Eric Holmyard tarafından ancak 1928 yılında düzeltildi. İbni Sina’nın 10. yüzyılda yaşayan bir bilgin olduğu göz önüne alınınca bu hatanın 10 asır boyunca devam ettiği ortaya çıkıyor.
Dünya bilim tarihine “Altın çağ” olarak damgasını vuran Türk İslam bilginleri, 8. yüzyıldan itibaren bilim dünyasının ebedi aydınlığı oldular. Cabir el Hayyan, Fergani, Biruni, Harezmi, Razi, İbni Sina, Sabit Bin Kusra, Heysem, Ebul Vefa, Battani ve nice Türk İslam bilginleri matematik, fizik, kimya ve tıp ilminin temellerini oluşturdular.
Batılı bilim adamlarından Bergson’un “Daha 14. asırda İslam ülkeleri birer ilim ve irfan fuarı. Hükümdar saraylarının her taşı inci gibi işlenmiş birer sanat abidesi, birer ilim ve marifet merkezi olarak gözleri kamaştırırken Avrupa yoğun bir cehalet ve karanlık içindeydi.” sözleriyle özetlediği tespitleri ne kadar dikkat çekici değil mi?
Medeniyet bütün milletlerin ortak malı. Bugünkü medeniyet çizgisinde her milletin az çok payı var. Tarihi süreç içinde Mısırlı, Yunanlı, Çinli, Hindu, İranlı, Arap ve Türk bilginler medeniyet yarışında ilmin bayrağını yükseltmeye çalıştılar. Ortaçağ’da ise Türk - İslam bilginleri hep öncü rolü oynadı. Akla ve bilgiye dayalı bugünkü uygarlığın sahip olduğu bir çok değere kaynaklık ettiler.
Ortaçağ’da Avrupa hurafelerle uğraşırken İslam dünyası “Aydınlanma Çağını” yaşıyordu. Ünlü Türk bilgini Harezmi 9. yüzyılda “0” rakamını bularak matematik biliminin bugünkü düzeyine ulaşmasını sağladı. Logaritmayı ortaya koyan ilk kişi oldu. “El Cebir” adlı kitabı Chesterli Robert ve Cremonalı Gerard tarafından 12. yüzyılda Latince’ye çevrildi. Bu kitapta Harezmi ikinci dereceden bir polinomu katsayılarının işaretine göre 6 sınıfa ayırarak sistematik olarak köklerin nasıl bulunacağını gösterdi. “Hesap” adlı kitabında ise dört işlemin nasıl yapıldığını anlattı. Harezmi açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren tablolar ve kitaplarıyla matematikte çığır açan bir bilgin oldu.
Cabir Hayyan kimyasal maddeleri uçucu, uçucu olmayan, yanan ve yanmayan maddeler olarak dört grupta topladı. Akıl yoluyla insanın kopyalanabileceğini 8. yüzyılda ortaya attı. Bu çalışmalarıyla modern kimyanın kurucusu Lavosier’e öncülük etti.
Biruni “Yerçekimi Nazariyesini” Newton’dan önce buldu. “Rasati İnhitat-il Ufuk” adlı kitabında yer kürenin yarı çapını 6 bin 324.66 km olarak bugünkü geçeğe en yakın şekilde verdi.

Ben Ulubatlı Hasan'la gurur duyuyorum.Siz Erdoğan Aydın'la gurur duymaya devam edin...

prensesistar 28.04.2007 20:04:26
hımm ıkı yazıyıda okudum
ııkı yaazıda kaynak dayanıklı
cok ılgınc
torq benım cok nem verdıgım bır arastırmacı
ranon sızıde es gecmemek lazım
bence objektıf yonlu olmak lazım
ve ıkı yazyınında keyfıne varmak lazımm

data_grrr 28.04.2007 22:16:10
Trigonometri'de islam bilginlerinin önemli çalışmaları vardır ama temelini de onlar atmıştır demek abartı olur. Trigonometrinin kökeni 4000 yıl öncesine kadar gider: eski mısır, babil, indus vadisi uygarlıklarına kadar.
Açıların dereceler şeklinde ölçümünün babillilerin 60lık sayı sistemine dayandığı bilinir.
Tarihte kayıtlı ilk trigonometri uygulaması ise Hiparakusa aittir(hesaplamalar için trigonometrik bir tablo düzenlemiştir), millattan önce 150'de.
Daha da eskide Hindistan'da milatan önce 800-500 arasında yazılmış olan Sulba Sutrasın sinüs hesaplaması yaptığı bilinir.
hint matematikçilerin cebiri trigonometriyle beraber astronomik hesaplamalarda kullanan öncüler olduğu görülür. millattan önce 1300-1200 arasında Lagada'nın, Vedanga Joyitişa adlı eserinde astronomik hesaplamalar için trigonometri ve geometriden faydalanan ilk kişi olduğu düşünülür.
Sinus-Kosinüs tablosu yine hint matematikçi Aryabhata tarafından 499'da yazılmış.
10.yüzyılda iranda tanjant tanıtılıyor ardından mısırlı astronom ibn-i yunus bunu geliştiriyor.
Ardından mısır'da gelişmeye devam ediyor, islam uygarlıklarında gelişiyor, oradan güneydoğu afrikaya bile gidiyor.(yoğun hint-pers-arap-afrika ticareti olduğunu hatırlamak gerek bu önemli bir etken sanırım)
Ortaçağ'da tabi ki doğu medeniyetleri avrupadan bilim açısından daha ileride, bu yadsınamaz. Ama şimdi ileride olmadığımız için böyle bir avunma durumu var sanki tarihin belli bir dönemiyle. Yer yer de mit karışıyo tabi ama mitler heryerde var zaten.

ranon 29.04.2007 00:15:49
Fâtih Sultân Mehmed’in İstanbul’u kılıç gücüyle aldığı, başta Ayasofya’yı camiye çevirme olmak üzere, Hıristiyanlara ait mabedleri yok ettiği, şehirde katliam yaptığı ve en önemlisi de İstanbul’u yakıp yıktığı söylenmektedir. Bunlar doğru mudur?

Hemen şunu ifade edelim ki, bu tür iddiaları, bizzat fethe katılan Bizans tarihçileri bile söylemeye cesaret edememiştir. Zira Fâtih Sultân Mehmed, İstanbul’un fethini de ve diğer fetihlerini de, tamamen İslâm Hukukunun hükümleri çerçevesinde yapmıştır. İslâm Hukukuna göre, bil-fiil harp halinde bile, İslâm ordularına düşmanın şahıs ve mallarına karşı bazı fiillerin icrası, yasaklanmıştır. Ecdâdımızı zaferden zafere koşturan en önemli sebeplerden biri, bu esaslara harfiyyen uymalarıdır. Zaten zaferler, bu esaslara uymaları ile doğru orantılıdır.

Yasak fiilleri kısaca sayalım: Zulüm ve işkence ile öldürmek; muhârip sınıfına girmeyen kadınları, küçükleri sahiplerine hizmet için gelmiş köleleri, sakat ve müzminleri, yaşlıları, hastaları, akıl hastalarını ve dünyadan el etek çekmiş din adamlarını öldürmek yasaktır. Ancak bunlardan biri bedeni, fikri ve malı ile savaşa katılırsa, öldürülebilirler. İnsan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi (müsle) de yasaktır. Verilen söze veya muâhedeye aykırı hareket yasaktır. Savaş zarureti bulunmadan ziraî mahsuller, orman ve ağaçlar yakılmaz. Zina ve gayr-i meşrû münasebetler yasaktır. Rehineler öldürülemez; ölülerin başı ve uzuvları kesilemez ve katliam yapılamaz. Başta baba olmak üzere yakın akraba, savaşla ilgisi olmayan esnaf ve tüccarlar öldürülmez. Daha başka yasaklar da bulunmakla beraber, biz bu kadarıyla iktifâ ediyoruz.

Bu hükümleri, Fâtih’in Kazaskeri olan Molla Hüsrev’in kitabından naklediyoruz. Bu hükümleri resmi kanun hükümleri olarak kabul ve tatbik eden bir devlet adamına, İstanbul’u ve içindekileri yaktı yıktı gibi isnâdlarda bulunmak, sadece delilsiz konuşmanın kötü örneklerini teşkil eder.

Gelelim İstanbul’un fethinin hangi yolla olduğuna ve Ayasofya meselesine;
İslâm devletler hukukunun hükümlerine göre, sulh yolu ile fethedilen ülkelerde mevcut olan ehl-i kitâba ait ma'bedlere asla dokunulmaz; ancak yenilerinin inşasına da müsaade edilmez. Eskiden beri var olanlar tamir edilebilir. Savaş yoluyla fethedilen topraklarda ise, durum tam tersinedir. Yani İslâm hükümdarı, isterse, başka dinlere ait bütün ma'bedleri yok eder ve gayr-i müslimleri de sürgün edebilir. İşte İstanbul, tamamen savaş yoluyla feth olunmuştur. Ayasofya'nın ve benzeri bazı kiliselerin camiye çevrilişinin meşruiyet sebebi zikredilen hükümdür. Bu hüküm, İstanbul çapında tatbik edilseydi, İstanbul'daki bütün kilise ve havraların yıkılması gerekirdi. İstanbul'u Allah'ın yardımı ve kılıcının kuvvetiyle fetheden Fâtih Sultân Mehmed, Ayasofya'yı cami haline getirdikten sonra, papaz ve hahamlardan oluşan bir heyeti huzurunda kabul eder.

Papaz ve hahamlar heyeti, İstanbul'u savaşla fethettiğini, dilerse İstanbul'da hiçbir kilise ve havra bırakmayacağını bu durumun devletler hukukundan doğan bir hakkı olduğunu Fâtih'e ifade ederler; ancak kendisine, kendilerine ve ma'bedlerine karşı İstanbul'un sulh yol ile fethetmiş gibi kabul etmesini ve geç de olsa toplu halde huzuruna gelişlerini bu mânâya vesile saymasını ısrarla talep etmişlerdir.

Çevresindeki din âlimlerine danışan Fâtih Sultân Mehmed, bu isteklerini geri çevirmemiş ve camiye çevrilenlerin dışında kalan kilise ve havralara, hakkı olduğu halde müdahale etmemiştir. Günümüze kadar yaşayan kilise ve havraların gerçek sırrının, Fâtih'in din ve vicdan hürriyeti anlayışı oluğunu, Osmanlı Devleti'nin şanlı Şeyhülislâmı Ebüssuud Efendi, verdiği bir fetvâda vuzuha kavuşturmaktadır. Bu fetvânın aslı aynen şöyledir:

“Merhûm Sultân Muhammed Hân hazretleri, Mahmiye-i İstanbul'u ve etrafındaki karyeleri unveten feth eylemiş midir? El-Cevab: Ma'ruf olan unveten (cebr ile) fetihdir. Amma kenais-i kadime (eski kiliseler) sulhen fethe delâlet eder. 945 tarihinde bu husus teftiş olunmuştur. 130 yaşında bir kimesne ve 110 yaşında bir kimesne bulunup Yehud ve Nasara tâifesi el altından Sultân Muhammed Hân ile ittifak edüb Tekfur'a nusret etmeyecek olub Sultân Muhammed dahi anları seby etmeyüb (esir almayub) halleri üzere mukarrer edecek olub bu vechile feth olundu deyu şahadet edüb bu şahadet ile kenâsi-i kadîme hali üzere kalmıştır. Ketebehu Ebüssuud”.

Bu anlattıklarımızı, tarihçilerin verdiği bilgi de doğrulamaktadır. Fâtih Sultân Mehmed, 23 Mayıs’da İsfendiyar oğlu Damad Kasım Bey’i elçi olarak Bizans’a göndermiş ve kendisine şu haberleri yollamıştır: İlk umumi hücumda şehir düşecektir. Bu gerçeği tam bir asker olan İmparator da kabul etmelidir. Eğer sulh yolu ile teslim olurlarsa, İslâm Hukukunun kuralları gereği, can ve mala aslâ zarar verilmeyeceğini; cebr ile fethedilirse, hem kan döküleceğini ve hem de sorumluluk kabul etmeyeceğini bilmelidir. Maalesef bu habere rağmen sulhu kabul etmeyince cebr ile feth olunmuş ve buna rağmen yine de anlattığımız gibi muamele yapılmıştır. Ayasofya’daki mozaikleri tamamen tahrip etmemesi ve İstanbul surlarını yıkmaması, Fâtih’in bu konudaki tavrını ortaya koymaktadır.

Görülüyor ki, Fâtih Sultân Mehmed'in Sırbistan'da tatbik edeceğini va'd ettiği “Her caminin yanında birer kilise inşasına müsaade” durumu, İstanbul'da da tatbik olunmuştur. Fener'de Abdi Subaşı Mahallesindeki Caminin bitişiğinde Rum Patrikhanesi ile kilisenin mevcudiyeti, Osmanlı Devleti'nin gerçek mânâda din ve vicdan hürriyetini göstermiyor mu? Edirnekapı Caddesinin son kısmında yer alan Mihrimah Sultân Camii'nin hemen karşısında bir Rum kilisesinin inşasına müsaade etmek, bu hürriyetin maddî delillerinden değil midir?

İstanbul’un harap edilmesi iddiası da doğru değildir. Buna ayrıntılı cevap vermek yerine, İstanbul’un fethini geçen bin yılın en önemli yüz olayı arasında zikreden CNN, Time ve benzeri kuruluşların yaptıkları tesbitden bir cümle nakledelim: İstanbul, Fâtih tarafından fethedilmeden evvel, tam bir harâbe ve ölü şehir idi. Fetihden sonra, hem Avrupa’nın ve hem de Müslüman memleketlerin ticâret merkezi ve mamur bir dünya şehri haline geldi. Nitekim Rus tarihçi Ouspensky bile “Türkler 1453’te, Haçlıların 1204’te yaptıklarından çok daha insanca ve hoşgörüyle davrandılar” diyebilmektedir.[1]

--------------------------------------------------------------------------------
[1] Molla Hüsrev, Dürer ve Gurer, I/282 vd.; Mevkufati, Mülteka Tercümesi, I/343; Damad, Mecma’ul-Enhür Şerhu Mülteka’l-Ebhur, I/643 vd.; Ebüssuud, Ma'ruzat, İst. Üniv. Kütp. Ty. nr. 1798, vrk. 130/a-b; İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, VII. Defter, sh. 62 vd.; Baştav, Şerif, “XIV. Asırda yazılmış Grekçe Anonim Osmanlı tarihine göre İstanbul’un muhasarası ve zabtı”, sh. 51-82; Cin-Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, c.1, sh. 448 vd.; Âli, Künh’ül-Ahbâr, c. V, 251-260; Solakzâde, 191-201; Âşıkpaşa-zâde, sh. 141-143; Clot, Fâtih, 60 vd.; Karşı görüş için bkz. Aydın, Erdoğan, Fâtih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, 66-67, 94-95, 127-128.

ULUBATLI HASAN OLAYI BİR EFSANEMİDİR?

Hayır değildir. Bunun efsane olduğunu söyleyenler, bizzat Bizans ve batı tarihçileri Dukas, Françis ve Clot’un beyanlarını da inkâr edememektedirler. Akşemseddin ve Molla Gürani gibi maneviyat erlerinin fethi müjdelemeleri ve Fâtih’i teşvik etmeleri üzerine, Osmanlı ordusu 29 Mayıs Salı günü sabaha karşı Edirnekapı ile Topkapı arasında umumi bir hücüm başlatmışlardır. Savunmanın temel direği olan Venedikli General Giustiniani’nin yaralanıp cepheyi terketmesi Müslüman askerleri heyecana getirmesi ve Fâtih’den dördüncü saf Osmanlı askerinin de Topkapı surlarına tırmanması emrini almasıyla birlikte Ulubatlı Hasan isimli küçük rütbeli ve genç bir asker veya subay, maiyyetindeki 30 askerle beraber, Osmanlı bayrağını surlara dikmişlerdir.

Buarada önemli olan, olayın yani bir Müslüman askerin sancağı surlara dikmesidir ve bu konuda dost düşman bütün tarihçiler ittifak halindedirler. Tarihçi Françes bu konuda ayrıntılı bilgi verdiği gibi, Dukas da olayı doğrulamaktadır. İsmini tam vermemeleri veya yanlış vermeleri önemli değildir. Önemli olan böyle bir olayın yaşanmasıdır. Nitekim beraberindeki 30 kişiden, atılan ok ve ateşlerle, 18’inin şehid olduğu gelen nakiller arsındadır.[1]
---------------------------------------------------------------------------------
[1] Kemalpaşazâde, Tarih-i Feth-i Kostantınıyye, Süleymaniye Kütp. Şehit Ali Paşa, nr. 2720/14, vrk. 217/a; Clot, Fâtih, 63-65; Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 141-142; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 487-488, II, 9-11; Ducas, M., İstoria Turca-bizantina (Türk-Bizans Tarihi), Bucarest, 1958; Kritobulos d’Imbros, History of Mehmed the Conqueror, Princeton 1964; Karşı görüş için bkz. Aydın, Erdoğan, Fâtih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, sh. 86 vd.

İSTANBUL'UN FETHİNDE GEMİLER KARADAN YÜRÜTÜLDÜ MÜ?
İstanbul'un fethi sırasında gemilerin karadan yürütüldüğünün doğru olmadığını söyleyenler var.Bu iddialar hakkında kaynaklar ne söylemektedir?


İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütülmesi hadisesi, hemen hemen yerli ve yabancı kaynakların ittifakı ile sabit bir olaydır. Hatta Bizans askerleri, sabahleyin Osmanlı gemilerini Haliç’te görünce, herhalde zincirleri kırıp geçtiler diye zincirleri kontrol etmişler ve gördükleri manzara karşısında hayrete düşmüşlerdir. Ancak sabaha karşı yapılan bir harp planı olması hasebiyle ve de gemilerin geçirildiği bölgenin o günlerde ormanlık olması sebebiyle, güzergâhı ve karadan yürütülen gemilerin sayılarında farklı görüşler bulunmaktadır.

İstanbul’un fethedilmesi için bazı gemilerin Haliç’e indirilmesinin zaruret olduğu görüldü. Zira Haliç’e gerilen zincir Hasköy ile Ayvansaray’da bulunan iki ordunun buluşmasına mani teşkil ediyordu. Önce gemilerin karadan çekileceği yer tesbit edildi. Burası Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğaskesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline çekiliyordu. Yapılan ölçümlerde, Tophane’den dört yol ağzına 980 adım ve buradan Tepebaşı’na kadar 240 ve Kasımpaşa’ya kadar da 906 adım ki, toplam 2156 adımdır ve bu da yaklaşık 3 mil kadar tutmaktadır. Hazırlıklar tamamlandı. Topahene’den ayrılan 50 ila 70 adet arasındaki gemi, 21-22 Nisan gecesinde Kasımpaşa’ya kadar indirildi. Bu olayın doğruluğunu, hem savaşta hazır olan Bizans tarihçileri ve hem de Osmanlı tarihçileri ittifakla açıklamaktadırlar.[1]

-------------------------------------------------------------------------------
[1]Kemalpaşazâde, Tarih VII, Süleymaniye Kütp. Fâtih, nr. 4205, vrk. 64/a; Şerafettin Turan neşri, sh. 52-55; Kritovulos, Tarih-i Sultân Mehmed Hân-ı Sânî, İstanbul 1328, sh. 66; Tâcîzâde Ca’fer Çelebi, Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi, TOEM İlavesi, 1331, sh. 15; Dukas, Türk-Bizans Tarihi, sh. 271; Clot, Fâtih, sh. 52 vd.; Âli, Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 253-254; Solakzâde, sh. 196; Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 138-139; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 479-482; Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi, c. I, 299-303; Karşı görüş için bkz. Aydın, Erdoğan, Fâtih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, 6. Bölüm’deki basit iddialar. Hemen hemen bütün kaynaklar burada zikredilebilir. Ancak uzatmamak için bu kadarla yetiniyoruz.

osmanli.org.tr


emrah 19.06.2007 12:36:41
> Katliamlarla hareket eden devletlerin ömürleri uzun olmaz. Nazi Almanya'sı buna güzel bir örnek değil mi ?
> Zaten yürütüldü denilen gemilerde Avrupa Galyonları büyük yelkenli değil, ince donanma tabir edilen hafif gemilerdi.Bu olayın maddi olarak savaşa kalkısı olmasa da moral olarak etkisi büyüktür.

> Genelde sözlerimizi ispatlamak için Batılı kaynakları örnek göstermeye çalışırız. Bu eleştirinin iyi yada kötü olmasının bir önemi yoktur.


Sayfa: [ 1 ]