|
||
| //bendeki kitap biraz eski olduğundan eski kelimeleri silmek yerine yenilerini parantez içinde yazdım - ama doğruluk konusunda kesin bir şey diyemem - isteyen arkadaşlar düzeltebilir. GİRİŞ alt başlığı iki ayrı anlam birden çağrıştırır a- felsefi terminolojiye giriş b- felsefeye giriş Felsefeye kelimeleri ve kavramları tek tek ele almak suretiyle bir giriş yapıldığında bu kelime ve kavramların tesadüfiliği ve izole edilmişliği de peşinen kabul edilmiş olmaktadır. Bu izole edilmişlik, aslında aldatıcı bir görüntüdür ve gerçekte felsefi kelimeler hem birbirleriyle hem de nesneler ile ilişki içinde bulunmaktadır. Felsefeye girişi felsefi terminolojiye giriş olarak takdim etmenin nedeni felsefenin özünün lisanında yatmasıdır. Felsefi problemlerin çoğu lisanından kaynaklanan problemlerdir. Müspet (Deney ve gözlem yoluyla elde edilmiş olan, pozitif) bilimlerde rastladığınız lisan ile nesne arasındaki kopukluk, felsefe için söz konusu değildir. Bugün batı dünyasında yapılan felsefi çalışmaların kahir ekseriyetini (ezici çoğunluğunu) felsefe lisanı hakkında yapılan çalışmalar ve eleştiriler teşkil etmektedir. Daha önceleri adına semantik denilen şimdilerde ise analitik felsefe adı verilen alandaki çalışmalar tamamıyla felsefe lisanını eleştiren türdedir. Heidegger'in yazılarına bir göz gezdirirseniz bu yazılarda lisani ifade ve terkiplerin ( Bileşimlerin -dilbilim esk.) bir mekanik veya tarih dersi kitabınkinden daha farklı, daha mühim ve merkezi bir rol oynadığını göreceksiniz. Felsefeyi anlayabilmek için felsefe içinde kullanılan terimleri anlamak gerektiği gayet sarihtir (açıktır). Lakin bu terminoloji büyük bir müşkilat (güçlük) arz etmektedir. Ayrıca bazı hususlar pozitif bilimlerin her dalında gayet doğal bir iş olarak görüldüğü halde bunların felsefe içinde yapılması itirazlar doğurmakta, böylece felsefe hakkında peşin hükümler oluşmasına neden olmaktadır. Bunlar teknik terimlere yani [bir ihtisas alanı olan] felsefenin içinde sabit bir yere sahip bulunan ifadelere karşı yapılan itirazlardır. Halbuki bir cildiyeci, cildiyeci olmayan biri için anlaşılması zor terimler kullandığında kimse tarafından yadırganmamaktadır. Eğer insan felsefi bir tavır içindeyse - ki felsefe hazır ve mamul bir tema olmaktan ziyade aklın ve bilincin sergilediği bir tavırdır- bilim ile felsefe arasındaki farkın nereden kaynaklandığına dair kendisine bir açıklamak yapmalıdır. Bunu yaparken insan felsefenin bizzat paradoks bir yapı olduğunu fark eder. Zira felsefe aynı zamanda hem bir ihtisas alanıdır hem de değildir. İnsan felsefe ile meşgul olduğunda pozitif bilimlerde ve disiplinlerde insanlara sunulandan daha farklı şeyler beklemektedir. Felsefenin ıstılahi (terimsel, özel) diline karşı gösterilen hususi mukamevetin (direncin) gerekçesi budur ve bu beklenti gösterilen direnci haklı kılmaktadır. Zira insanlar felsefeden asli (temel, esas) problemleri, yani insan için esas olan ve cemiyetteki iş bölümü ve hele bilimler arasındaki iş bölümüyle halledilemeyecek şeyleri ele almasını beklemektedir. Burada felsefenin terminolojisinden kaynaklanan müşkül (zor) bir durum ortaya çıkmaktadır. Büyük bir bölümü zaten bilim mütalaasından (incelemeleri, düşünceleri) oluşan felsefeden bilimlerin aydınlatamadığı şeyleri aydınlatması beklenmekte, ayrıca kavramlarını dolayısıyla lisani ifadelerini itkan etmesi (??önceden düzenlemek) talep edilmektedir. Oysa felsefe tam bu noktada hayal kırıklığı yaratmaktadır. Zira pozitif bilim dallarının yaptığı gibi bir felsefi anlamlar katalogu sunabilmek mümkün değildir. Pozitif bilimlerin herhangi bir dalından felsefeye geçen biri sağlıklı bir akılla şu soruyu sorabilir: Neden siz de diğer bilimlerde yapılmakta olanı yapmıyor, temel kavramları tarif etmiyorsunuz? (talep ettiğiniz tarif uygulaması göründüğü kadar kolay değildir. ayrıca felsefede tariflerle bir yol alınamayacağını size göstereceğim.) Walter Dubislav, tarif üzerine yazdığı eserinde tarif üzerine geliştirilmiş dört öğretiyi yan yana zikretmektedir. Dubislav'ın yaptığı bu ayrımın mutlak surette bağlayıcı olup olmadığı önemli değildir. Mühim olan bu ayrımın tarif edilince ne kadar farklı şeyler düşünüldüğüne işaret etmesidir: a) Bir tarif esasen yani özü itibarıyla [tarif edilen şeyin] mahiyetinin (bir şeyi belirleyen temel öğe, niteliğinin, görünenden farklı özelliğinin) belirlenmesi ve açıklanmasıdır. Bir başka ifade ile: Tarif, tarif edilen şeyin tali (ikincil), arızi (sonradan ortaya çıkan, eklenen) ve değişken özelliklerinden sarfı nazar etmek (hesaba katmamak, saymamak) suretiyle o şeye ait cevheri özelliğin belirlenmesidir. b) Tarif, esas itibarıyla kavram belirlemesi, kavram teşkili (oluşturma), ve tasniften (sınıflama) ibarettir. c) Tarif, esas itibarıyla bir işaretin sahip olduğunun veya o işaretin nasıl kullanıldığının tespit edilmesidir. Bu son maddede söylenen tarifin tarzı [sizin de önceden ismini duymuş olduğunuz bir felsefi ekolde], fenomenolojide kullanılan yöntemle birebir örtüşmektedir. Klasik ifadesini Husserl'in yaptığı bu ekol bir ifadenin genel olarak kullanıldığı anlamları tespit edip onları işlemeye çalışmaktadır. Son öğretiye göre: d) Tarif yeni icat edilen bir işaretin taşıdığı anlamın [tespit değil] tayin edilmesidir. Bu, bir işaretin keyfi olarak belirlenmesi ve bu işaret bundan sonra öyle değil böyle kullanılacaktır denilmesidir. Bu tarif tarzını bir kavramı tarif etmekte kullanılabilecek yegane mümkün tarz olarak ilan eden kişi ise Kant'tan başka biri değildi. Kant bu fikriyle sadece matematikte tarif yapılabileceğini iddia etmiştir. (Felsefeyle şimdiye kadar meşgul olmamış olanlar ve felsefenin esas itibarıyla kavram tarifleriyle uğraştığını düşünerek felsefeye başlayanlar Kant'ın bu görüşüne belki şaşırmış olabilirler.) Terimlere karşı bizim yaklaşımımız ise üçüncü şıkka uymaktadır. Yani kavramların taşıdığı farklı anlamları tespit etmeye çalışacağız. Yukarda söylenen 4 farklı tarif tipine basit bir ayrım tarzı daha ilave etmek istiyorum. Herhangi bir kavramı ele alırken o kavramı ona tam zıtlık içinde bulunan bir kavramla tarif etmek iyi olur. Bu cihete (nedene,yöne) göre iki farklı kavram tespiti bulunmaktadır. İlkine göre bir kavramı başka kavramlara başvurarak belirleyebilirsiniz. Bu anlamda tarif, bir kavramın, daha doğrusu özne kavramının başka kavramlarla yani özneyi tam ve eksiksiz şekilde belirleyen yüklemlerle belirlenmesidir. Bu yöntemin tam karşısında ise aynı şekilde etkin bir yöntem olan deiktik yöntem yer almaktadır. Bu kelime Yunanca'daki deiksis kelimesinden neşet etmiştir ( doğmuştur). ve göstermek anlamındadır. Mesela birine kırmızının ne olduğunu anlatmaya çalıştığınızda kırmızıyı kavramlara başvurarak belirlemeye kalkmanın size pek faydası olmayacaktır. Ayrıca gözde cereyan eden kızıl-yeşil sürecine başvurmanız da pek fayda vermeyecektir. Zira eğer kör iseniz, gözün renkleri algılamasını sağlayan vetireyi (süreci) biliyor olsanız bile kırmızı ile yeşil arasındaki farkı algılayamazsınız. Yani birine kırmızı kavramını açıklamak istiyorsanız o takdirde mesela bu salonda bulunan bazı hanımların taşıdığı kırmızı şalı göstermeniz ve şu sınırlar içinde yer alan şu renge kırmızı diyoruz demeniz gerekmektedir. Bu işaret edici yöntem tarif edici yöntemden tamamen farklıdır. Tarif edici yöntemde bir kavramın başka bir kavramla açıklanması söz konusudur. Kavramları kavramlarla tarif etmeye kalktığınızda, kullandığınız kavramların tarif edilen nesneyi tam olarak belirleyip tavsif (nitelendirmek) edip edemeyeceği meselesi ortaya çıkacaktır. Kavramdaki belirlemenin özelliği, nesnenin bizim bilavasıta (aracı-sız) tecrübe ve algılarımız içinde göründüğü hale müracaat edilerek yapılmasıdır. Burada da ortaya bir takım zorluklar ve karışıklıklar çıkmaktadır. (Bu yüzden kavramları tetkik ederken (incelerken) Kant'ın ifadesi ile kavramları gah teşrih gah (?açıp ayrıntılarıyla inceleme, parça parça) izah ederek anlatmaya çalışacağım ve ancak çok nadiren tarife başvuracağım. Bu durumu felsefenin müspet bilimlere nispetle bir pejmürdeliği olarak görmemeniz benim için büyük bir önem arz etmektedir.) Size şimdi genel mantığın en önemli üç kategorisini en azından temel esaslarıyla açıklamak zorundayım. Kavram umumiyetle (genellikle) , kavram çatısı altında yer alan tüm şeylerin bir birlik halinde ifade edilebileceği lisani bir sabitedir ve kavram vasıtasıyla bu şeylere ait müşterek özellikler telaffuz edilirler. Bu mantık kategorilerinin ikincisi ise kaziyedir (önermedir). Eğer önermeler lisani bir yapıda ifade edilmişlerse onlara adeten cümle de denilmektedir. Bir önerme genellikle ve şeklen bir özne kavramının bir yüklem kavramına bir rabıta (bağ, ilgi) ile bağlanmasıdır. Bu nispeten çok şekli bir açıklama oldu. Zira şimdiye kadar söylediklerimiz fazlasıyla gramatiği esas alan ve sadece cümler kuran lisanlar için geçerli olan, diğer tipte lisanları ise bağlamayan bir açıklamaydı. Oysa size şimdilik daha farklı ama son derece basit bir önerme tarifi yapmakla iktifa edeceğim (yetineceğim). Önerme, kendisi hakkında bu gerçek midir yoksa yanlış mıdır diye soru sorulması anlamlı olan bir vakadır. Mantığın üç temel formunun sonuncusu kıyastır. Kıyas denilince genellikle iki önerme ya da cümlenin birbirleriyle ilişkilendirilmesi ve bu ilişki neticesi iki önerme veya cümleden gerçek olduğu düşünülen üçüncü cümlenin ortaya çıkarılmasıdır. Bunlar kabaca formel mantığa ait temel kavramların yapısını teşkil etmektedir. Terimleri yeri geldiğinde kullanabilmemiz için evvela bunları bilmemiz gerekmektedir. Kavramları tarif etmekle felsefede bir yere varamayacağımızı size söylemiştim. Şimdi bunu size bizzat yaşadığım bir tecrübeyi anlatarak örneklendirmek istiyorum. Sizin çoğunuzun da benzeri bir şeyi tecrübe ettiğinizi ve hatta bu tecrübelerin sizde felsefeye karşı direniş, peşin hüküm gibi bir şey doğurduğunu zannediyorum. Henüz yeni yetme bir gençken elime geçen felsefe kitaplarından biri Spinoza'nın Ethik adlı eseriydi. Eğer bu kitabın ilk bölümünü açıp Tanrı hakkında yazılanları okumaya başlarsanız hemen bir sürü tarifle karşılaşırsınız. Tarifler bu kitabın hemen başında yer almaktadır. Zira Spinoza'nın gayesi ahlakı az sayıda aksiyomdan yola çıkarak more geometrico yani matematiki yolla geliştirmektir. İşte bu titizliğe uygun olarak bu tarifleri eserinin başına koymuştur. Size itiraf edeyim ki bu tariflerle karşılaştığımda öküzün trene baktığı gibi kalakalmıştım. Bu tariflerle ne yapacağımı, neresinden başlayacağımı bilemiyordum. İnanıyorum ki içinizden felsefe tarihiyle şimdiye kadar hiç meşgul olmadan ve Descartes'ı okumadan bu eseri okuyanlar da bu tariflerle karşılaştığında aynı şeyi hissedecektir. Yani bu tarifler gerçekte ancak terminus ad quem yani arkalarında yatan gayeler bilinmek suretiyle anlaşılabilirler. (Johann Eduard Zimmerman Felsefe tarihi adlı eserinde - ki size bu kitabı hararetle tavsiye ederim- Spinoza'daki bu özelliği keskin bir görüşle farketmiştir.) Tanrı'ya çok sayıda sıfat addetmeyi tutarlı kılacak tek husus Tanrı'nın sonsuz sayıda sıfata sahip sonsuz bir cevher olarak anlaşılmasıdır. Spinoza bu fikri Descartes'ın iki-cevher nazariyesine (teorisine) karşı geliştirmiş ve bununla Descartes'ın derin bir farkla birbirinden ayırdığı iki cevheri - yani cismi cevher (res extensia) ile düşünen cevheri (res cognitans'ı)- aynı cevherin farklı belirlenimleri olarak birleştirmeye ve bunların aynı cevherin sıfatları olduğunu göstermeye çalışmıştır. Felsefedeki diğer tarifler de aynı şekildedir. Tarifler gerçekte felsefe içindeki niyet ve temayülleri (eğilimleri) ortaya koymaktadır. Vasati(ortalama) bir akıl, felsefenin ancak terimlerin anlaşılması halinde anlaşılabileceğine haml eder (yorar) ki bu doğrudur. Lakin terimleri anlayabilmek de ancak bu terimlerin içinde yer aldıkları felsefeyi bir bütün olarak ve ayrıca felsefe içinde ifa ettiği işlevleri anlamakla mümkün olmaktadır. Son derece karmaşık bu mülahazaların (düşüncelerin) basit bir tarif ameliyesiyle(pratiğiyle) ifa edilemeyeceği (yapılamayacağı) açıkça görülmektedir. Kaldı ki felsefe bünyesinde asla tarif edilemeyecek kavramlar da bulunmaktadır. İsterseniz fasit bir daire (kısır döngü) içine düşmeden, mekan ve zaman kavramlarını, mekana ve zamana taalluk eden (mekan ve zamanla ilgisi olan) kavramları kullanmadan tarif etmeyi deneyin. Şimdi Kant'ın "Saf Aklın Eleştirisi" adlı eserinde bir bölüm - ki bu bölüm tarihin en büyük etki uyandırmış metinlerinden biridir - ayırdığı bu kavramların, felsefenin en asli kavramlarından olduğunu herhalde inkar edemezsiniz. Lakin bu kavramlar özellikleri itibarıyla tarif pratiğinden muaftırlar. Yine aynı şekilde [maalesef müphemlik(belirsizlik) içinde bulunan] vücud (varlık) kavramının ne olduğunu sormaya, bu kavramı tarif etmeye kalkışırsanız şüphesiz benzer zorluklarla karşılaşırsınız. Felsefi terminolojiye vakıf olmak için tarif uygulaması yeterli olmamaktadır. Son olarak kavramların felsefe tarihinde hep aynı anlamı almadıklarını aksine değişik anlamlarda kullanıldığını söylemek gerekiyor. Kavramların tarih içinde değişik anlamlarda kullanılması felsefenin kendini aynı kavramları aynı anlamda kullanabilecek şekilde disipline edememesinden kaynaklanan bir başı boşluk değildir. Terimlerin farklı anlamlarda kullanılması daha ziyade bu kavramların içinde yer aldıkları felsefi teorilerden kaynaklanmaktadır. Bu içtimai (sosyal) bir ciheti de (nedeni) bulunan bir nevi tarih yasasıdır. Kavramları bir önceki felsefeden iktibas eden (ödünç alan) bir felsefe, bu kavramlara selefinin vermiş olduğundan çok daha farklı ve değişik anlamlar verdiği halde bu kavramları kullanmaya devam etmekte böylece onları koruma eğilimi göstermektedir. Bu felsefenin bir gevşekliği ya da belirsizliği olarak anlaşılmamalıdır. Aksine bunun çok makul bir nedeni bulunmaktadır. Hegel'le birlikte biliyoruz ki felsefe tarihi, sistemlerin ve izah gayretlerinin birbiri ardınca tesadüfen sıralanması değildir. Felsefe tarihi, kendinin devamlığından söz ettirecek kadar kendi içinde bir temel ve düşünce bütünlüğü sergilemektedir. Bu devamlılık elbette antik felsefenin veya skolastik felsefenin yıkılışıyla beliren kopuklukların çizdiği sınırlar içinde cereyan etmiştir. Felsefe tarihi içinde bir mesele bir felsefeden bir başka felsefeye intikal ederken bu meselenin bütün içeriği kavramın şekli yapısı içinde muhafaza edilmiş, kavramda meydana gelen değişiklik, yeni olan keyfiyet ise kavramların kullanımında kendini açığa vurmuştur. Terimler sadece farklı felsefelerde farklı konteksler içinde kullanılmakla kalmamış, kendileri de değişiklik geçirmişlerdir. Kavramlardaki değişim sadece felsefe tarihi içinde ortaya çıkan sebeplerden değil aynı zamanda dil tarihi içinde ortaya çıkan sebeplerden de meydana gelmiştir. Bu sürecin kökleri antik çağa kadar uzanmaktadır. Sokrates öncesi zamanda yani felsefenin ilk doğduğu sıralarda genel olarak kullanılan ve anlaşılan kelimeler ya ortadan kaybolmuşlar ya da genellikle özel bir anlam içinde kullanılır olmuşlardır. İşte terminolojilerdeki önemli değişikliklerin bu suretle meydana geldiğini biliyoruz. Şey ya da nesne, yani latincedeki res kelimesinin karşılığı olarak arkaik Yunanca'da hrima kelimesi bulunmaktadır. Halbuki hrima kelimesi özellikle çoğulu hrimata kelimesi para anlamına da gelmektedir. İşte bu dilin kendi tarihi içinde böyle önemli bir anlam değişikliği meydana gelince hrima kelimesi ilk anlamı içinde kullanılamaz olmuştur. Bu kelimenin yerine pragma kelimesi geçmiştir. Oysa klasik çağın felsefi söylemlerinin bir çoğunda, özellikle res yani şey kavramı artık somut bir varlığa dönüşmüş, zaman ve mekan içinde yer alan sabit bir şeyi değil de herhangi bir şeyi çağrıştaracak kadar soluklaşınca pragma kelimesinin de kullanımından kaçınılmıştır. Söz pragma kelimesinden açılmışken, bu kelime ile ilgili olarak günümüz Alman felsefe lisanında çokça karşılaşılan bir kavram karmaşasına karşı sizi uyarmak istiyorum. Şu şu şeylerin pragmatik sebeplerle yapıldığını çokça okumuşsunuzdur. Burada James ve Schiller tarafından kurulmuş olan felsefi bir ekol olan pragmatizm akla gelmektedir. Pragmatizme göre bir fikrin gerçek olduğunu anlayabilmek için o fikrin amaca uygun bir niteliğe sahip olup olmadığına bakmak gereklidir. Yani bu görüşe göre pragmatik olan, faydalı ve kullanışlı şeydir. Pragmatik kavramının bu anlamda kullanılması gerçekten yanlıştır. Zira bir başka tarafta ise "pragmatik" [özellikle Thukidides'e dayanan tarih teorisinde] özel bir anlamda kullanılmaktadır. Bu, nesnel, zihin kurgusu olmayan, nesneye uygun olan demektir ve faydalı ya da kullanışlı olmakla uzaktan yakından bir alakası bulunmamaktadır. Terimlerin dönüşümü ile sadece dilin tarihi akışı içinde yaşanan gelişmelerin zorlaması sonucu felsefe terminolojisinde meydana gelen değişimler kastedilmemektedir. Bu değişimler özellikle felsefe için vazgeçilmezdir. Zira felsefe, tarihi akışı içinde kendini değiştirdikçe meydana gelen değişimler kavramları da şekillendirmektedir. Bütün bu anlattıklarımızdan şu sonucu çıkartmalıyız: Terminolojiye giriş yapmak için kavram tariflerini daima bu terimlerin yer aldıkları felsefelerin tümüyle ilişkilendirerek tamamlamak gereklidir. Kelimeleri tecrit ederek açıklamak mümkün değildir. Kelime açıklamaları sadece bir başlangıçtır. Ve bu başlangıç ancak o kelimeleri yer aldıkları bütünle açık bir şekilde ilişkilendirmekle mümkündür. Bu fikre destek olarak çoğu zaman kavramların canlı oldukları ve hatta kavramların hayatının esasen felsefe ile aynı şey olduğu iddia edilmiştir. Felsefeden neleri beklemeniz gerektiğini bilmeniz için size bir öğüt vereceğim: Felsefe terminolojisiyle felsefi olarak meşgul olmanın amacı aslında bu terimlere, bu kelimelere sızmış olan hayatı yeniden canlandırmaktan başka bir şey olmamalıdır. Şimdi sözü yeniden kavramların tarifi meselesine getirmek istiyorum. Kavram tarifi pozitif bilim şubelerinde genel olarak, günümüzde ise mantık pozitivizminin etkisiyle büyük bir itibar kazanmışken ve yine çoğunuz özewllikle hukukçular ne eksik ne fazla olan kavramlarla çalışılması gerektiğini iddia eden taleplerle karşılaşırken, büyük felsefe tarif pratiğine karşı esaslı eleştiriler yapmıştır. Bu eleştiri felsefede en zıt kutuplarda bulunan filozoflardan gelmiştir. Felsefe, felsefe olduğu ölçüde yani basit bir bilim tekniği olarak kalmadıkça onun özelliği tarif kavramına karşı eleştirel bir tavır takınmak olacaktır. Bu, Kant için de geçerlidir. Kant felsefesi, saf kavramlardan yola çıkarak varoluşun en can alıcı problemlerini halledeceğine inanan rasyonelist felsefenin bir eleştirisi idi. Bizim meselemize uygularsak, bu, Kant felsefesi de bir eleştiridir demektir. Spinoza hakkında söylediklerimizi hatırlayın ve onun kavramlardan, kavram tariflerinden hakikat örmeye kalkışan tipik rasyonelist yöntemini düşünün. Kant'ın tarif pratiğine karşı yaptığı eleştiriler "Saf Aklın Eleştirisi"nin ikinci kısmında yer almaktadır. Nispeten kısa olan bu bölüm genellikle pek okunmamaktadır. Tarif kavramına karşı böylesine eleştirel fikirleri sergilemekteki amacım onları felsefeden kovmak veya toptan reddetmek değildir. Sadece tarif probleminin pozitif bilimlere göre felsefe bünyesinde daha karmaşık ve zor olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Tarifin böylesine karmaşık ve zor olması felsefe için elbette sıkıntı yaratmaktadır. Zira tarif meselesi felsefede bir çok problemin temelini teşkil ettiği için, felsefede sağlam tariflerin yardımına daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Tarif meselesi, özellikle yeni çağda felsefenin konusu ve içeriği ile alakalıdır. Zira nominalizmin kilise fikriyatından çıkıp seküler bir kimlik kazanmasıyla yaşanan dönüşüm sonucu, metafiziğin temel problemleri hakkında saf kavramlarla kıyas yapabilmenin ve felsefe yapabilmenin imkansız olduğu farkedilmiştir. Metafiziğin temel problemlerine doğru cevap verebilmek imkanının aslında kavramla nesnesinin uyumluluğuna bağlı olduğu anlaşılmıştır. Düşünce o dönemlerde dogmatik olduğu için düşünürler bu dogma içinde tesis edilmiş kavramlarla kıyasta bulunabileceklerine inanıyorlardı. Bu tip bir düşünce özü itibarıyla kavramlarla düşünmekti. Şimdi izninizle yeni çağın iki başlangıcı olduğunu söylemek ve bunların birine Descartes'ı diğerine ise Bacon'ı yerleştirmek istiyorum. Kavramın şey'e uyumluluğu kesin olmadıkça saf kavramların ve bu kavramlarla geliştirilecek fikirlerin hiç bir netice vermeyeceğini gördüğü için, yeni felsefe aynı zamanda bizzat tarif pratiğine karşı bir eleştiri olmaktadır. Lakin kavramlar felsefi düşüncenin malzemesi oldukları için, felsefe, kavramlarını kati bir şekilde formüle etmekten de geri durmamaktadır. Bununla birlikte yeni çağ felsefesi tarihi içinde tarif problemine karşı zıtlık gösteren çok özel bir pozisyon da yer almaktadır. Bu pozisyonun zirvesini Hegel'in diyalektik tarif öğretisi teşkil etmektedir. (Hegel'in Mantık'ının üçüncü cildinde tarif teorisi) Bunun yerine [Aristoteles'ten sonraki en büyük tarif ustası olarak gösterilen] Kant'dan bazı örnekler vereceğim. Kavramları eşsiz bir sağlamlık ve keskin bir görüş sunan Kant [felsefesi geleneksel felsefeye dayandığı için] kavram tariflerine çok ihtiyaç duyduğu halde tariflere karşı eleştirel bir fikir içinde olmuştur. Bu sebeple felsefeden sürekli kavramlarını kati bir şekilde tarif etmesini talep eden görüşlere eleştirinin gerisinde kalmış görüşler demiştim. Böyle derken amacım şuydu: Pozitif bilim disiplinleri kavramlarını rahatlıkla tarif edebilmektedir. Zira bu bilimler kendi kavramlarını sorgulamamakta aksine intentio recta yani tarifle şey arasındaki uçuruma dikkat etmeden sadece tarifte yer alan şey hakkında düşünmektedirler. Pozitif bilimler kendisine kesin görünen şeylere güvenmekte sorgulama işini ise tariflere güveni sarsmış olan felsefeye havale etmektedirler. Felsefede tariflere teslimiyet sergilenemeyeceğini, tariflere mutlak doğru gözü ile bakıp yeri geldiğinde kullanılamayacağını bilmeniz sizin için felsefi düşünceye iyi bir başlangıç yapmak olacaktır. Kavramları tarif etmek diğer alanlarda özellikle pozitif bilimlerde gayet doğal olarak uygulanan hazır bir yöntemdir. Oysa tarif işinin kendisi felsefe içinde problem oluşturmaktadır. Çünkü felsefe akraba kavramlarla şey arasında nasıl bir ilişki olduğunu sorgulamaktır. Şimdi size örnek olarak Kant'ın "Saf Aklın Eleştirisi" adlı eserinin "Transandental Method Öğretisi" adlı bölümünden bazı pasajlar aktaracağım. Kant şöyle demektedir... ... devamı gelecek. |
||
|
||
| Felsefi terimler kavramların belirginlik gösterdiği tek sorunsal Dil'in cezbedici estetik vukusu ve tarhı! Kavramların doğasına ilişkin apaçık bir bilgiye asla ulaşamayız, kavramlar algılanamaz, olsa olsa düşünülebilir, yalnızca insanların kavramlar aracılığı ile ürettiği bilgiler gerçekten deneyin nesneleridir. dil, eylem, bilim ve bunlardan doğan herşey bu tür etkilerdir. Düşünme zorunlu olarak, algının özgün dünyasının bi kopyası, bir yinelemesidir. Özel bir kopya türü. Yani tasarımların tasarısı: kavramlar! Dünya yalnızca "anlama yetisi" için vardır... Bilgi şeylere her zaman dışarıdan gelir, şeylerin doğasını kavrama amacına ancak şeylerde kendinin bulunması ile ulaşılabilir... Bu şekild eonlar doğrudan bilinir olurlar... Neyseki insanın tek varlığı 'istemek'tir, istemenin temeli ise gereklilik ve açlıktır... İstemin nesnelerinin olmaması sıkıntı yaratır. Algıda temsil edilmeye soyut kavramların bu sıkıntıyı doğrudan kendi açıklamaları düşünülemez... Adorno - Kavramlar üzerine olan bir yazısı'nın alt bölümünün kendisi ve devamı buraya aktarılıyormuş... Esenlik diliyorum... |
||
|
||
| ... "Tarif/had ¹, -şimdi tarifin tarifini göreceksiniz- tarif/had lafzın kendisinden de anlaşıldığı gibi bir şeyin mufassal(ayrıntılı, detaylı) kavramını kendi sınırları içinde kalarak asli haliyle tanımlamaktır."² Burada sizden mufassal lafzına dikkat etmenizi istiyorum. Ki Kant bu kelimeyi daha teferruatlı bir şekilde açıklamaktadır: Buna göre tarif, bir kavramın işini tek bir cümle ile görmek değildir. Tarifin, tarifine göre kavramın kapsamının açılması, teşrihi gerekmektedir. Lakin bir kavramın kapsamının böyle sabit ve muhkem şekilde tayini ile birlikte o kavramın kullanılma kabiliyeti de zayıflamaktadır. Kant tarif meselesindeki sözlerine şöyle devam etmektedir: "Bu talebe göre ampirik bir kavramın - yani bu içeriği deney ile sabit olan tecrübi bir kavramın- tarif edilmesi mümkün değildir. Böyle bir kavram ancak teşrih (izah) edilebilir." Yani böyle bir kavram ancak kendi sınırları içinde tafsilatlı bir şekilde tasvir edilebilmektedir. "Bir kavramda hislere taalluk eden belli bir nesnenin bazı özellikleri yer aldığı için bu nesneye işaret eden bir kelimeyle o nesneye ait özelliklerin ne kadarının düşünüldüğü kesin olmamaktadır. Mesela biri altın kavramından bahsederken onun ağırlığı, rengi, sertliği yanında muhatabının haberi bile olmadığı paslanma özelliğini de düşünüyor olabilir. İnsan bir kavramda yatan özelliklerin ancak bir ayrıma yetecek kadarını kullanmaktadır. Yeni tayinler ise eski özelliklerin bir kısmını iptal etmekte yerine yeni özellikler eklemektedir. "Böyle bir kavramı tarif etmenin hiç bir anlamı yoktur. Zira su gibi ampirik bir kavramda düşünülen özellikler- mütemadiyen artacak, bunun sonu gelmeyecektir. Bu sebeple her kelime, çağrıştırdığı az miktardaki özelliklerle bir nesnenin kavramı değil sadece ismi olmalıdır." Yani tarif, şeyin asli niteliğini beyan etmemelidir. Kant böylelikle kelimelerin kahir ekseriyetini tarif dışı bırakmış olmaktadır. Kant diğer taraftan kavramla şey arasında asli uyum olması gerektiğinde, yani kavramın tam da gerektiği yerde kavram ameliyesini sorgulamaktadır. Bir apriorist olan, yani aklın kök kavramlarından söz eden Kant tarif ameliyesine getirdiği eleştirilerde kendi merkezi kavramlarını sorgulayacak kadar ileri gitmektedir. Başkalarının hatalarını ve eksikliklerini göstermekte hassasiyet gösteren bir kişiye doğruluk atfedilmesi kolaydır. Halbuki doğruluk, insanın kendi düşüncesine karşı yöneldiği ve kendisine acı verdiği an gerçek doğruluk olmaktadır. İşte Kant bu doğruluğu aynen gerçekleştiren bir düşünürdür. "İkinci husus ise şudur: "Doğruyu söylemek gerekirse hiç bir apriorik kavramı tarif etmek mümkün değildir." Apriorik kavramların tarif edilemezliğini söyleyen Kant, tarif edilemez kavramlar olarak teorik felsefede nesnenin daimi hususiyetini ifade eden cevher kavramını, sebep kavramını, ahlak felsefesinde Aristoteles'in hak, itidal kavramlarını zikretmektedir. "Zira bir kavramın nesnesine uygun olduğunu bilsem bile o kavramın doğurduğu tasavvurun (tasarımın?) tafsilatlı bir şekilde bir şekilde geliştirildiğinden emin olmam asla mümkün değildir. Zira bir kavram, kavram tahlilinde atlayabileceğimiz bir çok karanlık tasavvur (tasarım) barındırabilmektedir. Bu tasarımları her ne kadar pratikte her zaman kullanıyor olsak da kavramın tafsilatlı bir şekilde tahlili hep şüpheli kalmaktadır. Tarif/had ancak isabetli örnek vermek suretiyle şeye yaklaşabilmekte ama asla apodiktik (zorunlu olarak doğru -gece olması gündüz olması gibi) bir kesinliğe ulaşamamaktadır. Bu sebepler tarif/had yerine izah demeyi tercih ederim. Zira izah, tafsilat meselesinde tereddüt doğursa bile tarife/hadde nispetle daha ihtiyatlı olduğu için eleştiren tarafından da belli bir dereceye kadar kabul görmektedir. Ne deneyimsel ne de apriorik kavramlar tarif edilemediklerine göre tarif edilebilir olarak geriye sadece kendi ihtiyarımızla tasarladığımız kavramlar kalmaktadır. Kant, keyfi olarak tasarlanan kavramlar olarak (onun ifadesiyle: "benim tarafımdan kurgulanan kavramlar") matematiki kavramları görmektedir. Bu kavramlarda düşünülen anlamlar bana, benim yaptığım tarife bağımlı oldukları için Kant bu kavramların [işaret ettikleri şeylere] mutabık şekilde edilebileceklerini söylemektedir. Oysa kendilerinde objektif bir anlam aranan deneyimsel veya öze taalluk eden kavramların tarifinde mutabıklık gerçekleşmiş değildir. Felsefenin yaptığı tenkitlerin tarif ameliyesini ne kadar kısıtladığını görüyorsunuz. Kant, bütün bu söylediklerimden sonra şu neticeye varmaktadır: (Kant'ın bu söylediklerine çok dikkat etmenizi ve ruhunuzu nakşetmenizi rica ediyorum. Kendinizi tarifler hakkındaki batıl inançtan - ki bu batıl inanç felsefeyi sorgulamadan benimseyen beyinlerde hala hakimiyetini sürdürmektedir- kurtarmanız bilimsel çalışmalarınız için de faydalı olacaktır) "Felsefede matematik taklit edilmemelidir." Ben bütün bunları söylerken felsefenin kavramlarla teşkil edilmesi veya felsefi terminolojinin kavramlarla kurulması gerektiği düşüncesinden geri atmış değilim. Lakin söylemek istediğim şey sadece, felsefenin peşin tariflerle olması gereken şekilde halledilemediğidir. Kendi inkişafı ve gelişimi içinde mukni tariflere ulaşabilmek bir felsefenin felsefi değerini ortaya koyan mihenk taşıdır. Kavram tariflerinin inkişaf etmekte olan bir felsefenin bütünlüğünden neşet etmesi ve kendi mevkilerini bu bütünlük içinde kazanmaları tariflerin atomistik ve belli anlamda da mekanistik bir şekilde düşüncenin ve felsefi düşünüşün başlangıcına yerleştirilmesinden tamamen farklıdır. Felsefenin yakın tarihinde farklı ekollere, arayışlara ve zamanlara ait filozofların bu çok mühim konuda ittifak etmiş olmaları ilginçtir. Kant'a karşı pek anlayışlı olmadığı hatta onunla hiciv ettiği bilinen Nietzsche'nin düşüncesi Kant'ın "Saf Aklın Tenkidi" adlı eserinden aktardığımız pasajlara aynen tekabül etmektedir. Ki Nietzsche muhtemelen bu eseri hiç okumamıştır. Nietzsche şöyle demektedir: "Önceleri her kelimenin her kavramın bir takım mahmuller içerdiğine ve bu mahmullerin sadece açığa çıkartılması gerektiğine inanılarak tarif yapılmaktaydı. Halbuki kelimelerin şeylere işareti son derece belirsizdir. Makul bir tarif sadece kelimelerden anlaşılmak istenen şeyi söyleyebilmek için yapılır ve herkes kelimelerin anlamlarını istediği gibi yeniden tarif edebilir. Yani tarif bağlayıcı değildir." Bu cümlede verimli ve iyi olan şey, mekanik tarif ameliyesine karşı duyulan şüphedir. Lakin Nietzsche aynı zamanda sanki [anlamları keyfi tayin edilen kavramlardan] başka kavramlar yokmuş gibi hareket ederek işi biraz hafife almaktadır. Nietzsche felsefe tarihi açısından ifade etmek gerekirse aşırı bir nominalizmi temsil etmektedir. Bu görüş kelimeleri basit bir nefhadan ibaret görmekte ve kavramların [sadece düşünen bilincin eseri olduğunu] kendilerini düşünen bilinç karşısında özgün bir varlık ve hayat sahibi olmadıklarını söylemektedir. Nietzsche bu görüşü savunmakla lisanın ve o lisandaki objektifliğin ruhuna karşı haksızlık etmektedir. Ki kendi eserleri o ruhu mükemmel şekilde belgelemektedir. Bu hususta Nietzsche'ye de haksızlık etmemek için sizlere bir şey daha göstermek istiyorum. Tariflere ve bu minvalde felsefi terminolojiye karşı takınılan bu tavır söz konusu filozofların rastgele sahip oldukları bir kanaat veya bir husus değildir. Bu tavırlarda bilakis felsefedeki temel görüşler tecelli etmektedir. Kant'ın tavrında eleştirel görüş Nietzsche'nin tavrında ise hayat felsefesi görüşü tecelli etmektedir. Nietzsche'nin ifade ettiği benim de kayıtsız şartsız benimsediğim hususu şimdi ortaya koymak suretiyle, ruhsuzlaşmış tarif ameliyesine ve onunla irtibatlı olan yönteme karşı duyulan tiksinmenin derininde yatan sebebi belki sizin içinizde de uyandırmayı başarabilirim. Şimdi aktaracağım cümlede Nietzsche'nin bu sabitleyici, tanzim edici düşünceye niçin itiraz ettiğini göreceksiniz. Zira kavramlar böyle serahat ve açıklık idolü uğruna iğfal edildikleri takdirde nesnenin hayatı bilhassa hayatın kendisi tam olarak takdir edilememektedir. " Eksik ve tamamlanmamış bir sistem içinde sonuç bulmamış serbest fikirlere tutunabilmek, dogmatik bir dünyada tutunabilmekten çok daha farklı bir kuvvet ve hareketlilik gerektirir." Başka bir ifadeyle daha büyük kuvvet gerektirir. Nietzsche için tarif de sistem gibi aynı sebeplerden dolayı güvenilmezdir. Zira Nietzsche her ikisinde de aynı iddiayı görmektedir. Yani gerek sistem gerek tarif ameliyesi ruhumuzun varlığa basit bir şekilde hamlettiği düzen fikrinin zaruri ve apriorik olarak bizzat varlığın tabiatına ve yapısına tekabül ettiğini iddia etmektedir. Nietzsche ise bunu batıl bir düşünce olarak görmektedir. O eşyanın kendi içinde irrasyonel olduğunu ve kendisine sistem ve onun rüşeym (embriyo) hücresi tarafından yani tarif ameliyesince atfedilen düzen ve canlılığa kendisi itibarıyla sahip olmadığını iddia etmektedir. ¹ Metinde yer alan definition kelimesini şimdiye kadar tarif kelimesi ile aktardık. Eski dilde ise had kelimesi kullanılmaktadır. Zira gerek Yunanca'daki "orismos", gerek onun Latince'ye tercümesi olan "definitio" aslen bir şeyin sınırı demektir. Ve eski dildeki had kelimesi de bu hususiyeti aynen karşılamaktadır. Bu bakımdan tarif kelimesinin yanında had kelimesini vermeyi gerekli gördük (mütercim) ² Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi, neşreden Raymund Schmidt, Hamburg, 1965, S 657-677 ... (son bir kısım kaldı) |
||
|
||
| Şimdi Nietzsche'den aktaracağım bazı pasajlar felsefedeki tarif meselesinin bu boyutunu sizlere açacaktır: "Bazı şablon kafalar vardır. Bunlar kendilerinden önce tasarlanmış şablonlar ve kategorik tablolar içinde yer alan fikirler cümlesini daha doğru olarak telakki etmektedirler. Bu alanda yaşanan kendini aldatmalar hadsiz hesapsızdır. Hemen hemen bütün büyük "fikir sistemleri" bu türdendir. Bunun temelinde ise şu peşin hüküm yatmaktadır: Düzen, serahat ve sistematiklik eşyanın hakiki varlığına ait, ondan ayrılamaz niteliklerdir. Düzensizlik, kaos, kestirilemezlik ise aksine dünyanın yanlış bilinmesinden veya tam olarak bilinememesinden dolayı ortaya çıkan görüntülerdir. Yani yanılgıdır. Bu peşin hüküm ise aslında sosyal/ahlaki nitelikli bir peşin hükümdür ve sadık, güvenilir insanın bir düzen ve prensip adamı olduğu ve bütünüyle kestirilebilir ve titiz olmaya çalıştığı fikrinden neşet etmektedir. Lakin eşyanın kendisi itibarıyla bu örnek-memur reçetesine göre hareket ettiğini ispat edebilmek mümkün değildir." Ta baştan itibaren felsefedeki tarif işlemine karşı sizde bir tereddüt hissi uyandırmaya çalışıyorsam, bunun sebebi sadece, felsefe ile meşguliyetinizde hür, bağımsız ve düşünen bir insan olmanızı ve ayrıca felsefenin düşünce-memurluğu faaliyetine ne kadar zıt bir şey olduğunu en baştan itibaren algılamanızı istememdir. Bu tarif meselesine bir şey daha ilave etmek istiyorum. Bu husus günümüzdeki durumu fevkalade karakterize eder bir nitelik taşımaktadır. Tarifler o arkaik ve skolastik niteliklerinden dolayı yavaş yavaş belli bir itibar kaybına uğradılar. Ama geride izleri kaldı. İzlerini bıraktıkları arasında fenomenoloji ve varlık-ontolojisi gibi ekoller de bulunmaktadır. Bu okullar bir kavramda ifade edilen anlamı saf bir şekilde tasvir ettiklerini iddia etmekte bu sayede tarif ameliyesinden sıyrılabildiklerine inanmaktadırlar. Kavramda ifade edilen anlamı tasvir ederken de o anlamın tayin niteliğini ön plana çıkarmamaya çalışmaktadırlar. Bu minvaldeki eserleri mesela Heidegger'in yazılarını okursanız, orada da terimlerin kullanıldığını göreceksiniz. Kullanılan terimler sadece yabancı kelime değil Almanca olsalar bile birer kavramdır ve felsefi kavram olabilmektedir. Heidegger [seçtiği] kelimeleri kullanırken lisanın genel kullanımından uzaklaşmıştır. Heidegger'in kullandığı bu kelimeler birer neologizm olsa da ve geleneksel felsefi terminolojiyle hiç alakası olmayacak şekilde seçilmiş olsalar bile yine de hakikatte bir terimin sahip olması gereken bütün özelliklere sahiptirler. Eğer hassas bir kulağa sahipseniz aslında bu yeni kelimelerin yerinde olması gereken ama sırf okurlar kötü düşünmesinler diye yerlerinden edilen samimi ve basit yabancı kelimelerin iniltilerini duyarsınız. Kendini terminoloji olarak değil de kendi öz lisanımızın içinden çıkarılmış aracısız tecrübe olarak takdim eden bu çağdaş terminoloji içinde -ki ben buna kripto-terminoloji³ demeyi tercih ediyorum- hep karakteristik bir figürle karşılaşırsınız. Bu reddiye figürüdür. Bununla terminolojiye reddiyeyi kastediyorum. Bunlar, şu kavram şu demek değildir veya madde varlık/var olan değildir gibi şeyler söylerler. Husserl'in veya Heidegger'in bir metnini alın mütemadiyen aynı iddiaları göreceksiniz. Bu metinler bir terime safdil ve teslimiyet içinde yaklaşıldığında onun muayyen bir şekilde anlaşıldığını oysa terimin o anlaşılan şeyden farklı olduğunu iddia edip dururlar. Bir psikolog olarak bu reddiyeci tavra karşı sizde belli bir güvensizlik duygusu uyandırmaya çalışmaktan kendimi alıkoyamıyorum. Freud reddiye hakkındaki güzel bir çalışmasında, inkar eyleminde sergilenen o hırslı iddialı jestlerin aslında inkar edilen şeylerin gizlendiğine işaret ettiğini bize öğretmişti. Yani insanlar kendi ifade tarzlarından anlaşılan şeyleri kastedmediklerini hırslı bir şekilde vurgularken aslında o şeyleri kastettiklerini gizlemeye çalışmaktadırlar. Çağdaş felsefede bazı filozoflar öz ve varlık kavramlarına dair yapılan tespitlerin aslında varlıkla, tecrübi şeylerle hiçbir alakası olmaması gerektiğini iddia ettikleri için Freud'un üstte bahsettiği psikolojik güvensizliğin felsefi dile de yayılabileceğini düşünüyorum. Kelimelerin kendisinden böyle bir fark anlaşılmadığı halde ve bir de üstüne üstlük kelimeler inkar edilen bu ilginin varlığına delalet ettikleri halde filozofların mütemadiyen aksini iddia etmeleri ve vurgulamaları, inkar edilen şeyin aslında bu kelimelerde gizlendiğine dair şüpheyi teyit etmektedir. Dolayısıyla bu iddialara fazla güvenmemek gerekmektedir. Yani tarifler felsefe içinde bir lahza, bir an, bir geçiş anıdır. Bana kalırsa güzel ve mutluluk verici bir yan üründür. Bir filozof için bir kavramın tarifini başarmaktan daha güzel çok az şey vardır. Lakin bu, tarifler felsefenin araçlarıdır demek değildir. Ama bundan da tarif ameliyesinin terk edilip yaşayan dil denilen şeye güvenilmesi gerektiği anlaşılmamalıdır. Zira aynı şekilde günlük konuşulan dilin elimize tutuşturduğu kelimelere de güvenebilmek mümkün değildir. Günlük dildeki kelimelere güvenilemeyeceğini gösterebilmek için şimdi sizlere idealist ve realist kavramlarını örnek olarak vereceğim. Kendi aranızda sohbet ederken bir okul arkadaşınızın idealist olduğunu söylediğinizde -eğer dili nasıl kullandığınızı doğru biliyorsam ve siz henüz felsefe diliyle yozlaşmamışsanız- bununla o kişi için iyi para kazanacak bir mevkiin önemli olmadığını ve o kişinin çok para kazanabilecek bir meslek yerine daha az gelirli olduğu halde [kendisiyle özdeşleşebileceği ve ortak tarafları bulunan şeylerle meşgul olabilmek için] filoloji tahsilini tercih ettiğini demek istemişsinizdir. Bir realist ise: "Bunların bana ne faydası var? Ben yükselmeye bakmalıyım." diyen kişidir. Bu kavramların felsefedeki idealist-realist hiç alakası yoktur denilemezse bile çok az alakası bulunmamaktadır. Realist dünyanın nesnel, eşyai yapısına yönelen onu savunan insandır. İdealist ise dünyanın nesnel yapısına değil onlar hakkındaki kendi beşeri tespitlerine sarılan ve eşyaya karşı kendi hürriyetini iddia eden kişidir. Fichte'de bunun benzeri bir ifadeyi görürsünüz. Lakin o idealistin karşısındaki kutba realist değil aksine dogmatist demektedir. Dogmatist, eşyanın zihnin bir ürünü olduğu fikrine itibar etmeyen aksine dünyanın sabit, nesnel yapısı olduğunu iddia eden kişidir. Fichte'nin yapmış olduğu bu terminolojik ayrımıyla felsefi bilincin en zıt kutbunda yer alan ve kendisine nesnelleştirilmiş bilinç diyebileceğimiz bilinç belki de ilk defa keşfedilmiş oldu. Şimdi ilk önce felsefediki idealizm ve realizm kavramlarını göz önüne getirin ve realizmi, şeyler kendisi itibarıyla odur diyen ve eşyayı bize kendini sunduğu halde algılayarak doğru bilgiye(gerçeğe) ulaşacağımızı iddia eden görüş olarak kavramaya çalışın. Buna karşılık idealizm ise bu görüntüler dünyasının aslında bilincimizdeki düşünce formları tarafından üretilen mamul bir şey olduğunu iddia eden görüştür. Gördüğünüz gibi felsefedeki idealizm ve realizm kavramaları ile günlük dilde amiyane şekilde ifade edilen idealist ve realist arasında irtibat kurmak nisbeten zorlaşmaktadır. Felsefi terminolojinin problemleri aslında şuradan kaynaklanmaktadır. Ne bir branş ne de diğer bilimsel disiplinler türünde bir disiplin olan, aksine bu nesnelleştirilmiş ve branşlaşmış düşünceden kurtulmaya çalışan felsefre, diğer taraftan da kendini işbölümünden, statikleşmekten ve sabir bir dil ile sabit bir terminoloji oluşturmaktan kurtaramamaktadır. Bu konuya verilebilecek en radikal örnek ise Hegel felsefesinde geçen (somut) konkret kavramıdır. Biz konkret kavramını günlük dilde Aristoteles'in buradaki-şey (tode-ti) kavramını kullandığı gibi veya skolastik terminolojideki haec (burada-şimdi) kavramı gibi kullanmaktayız. Yani muayyen, zaman ve mekan içinde varlık kesbetmiş münferit şey. Yalın bilinç için bu kavramın karşısında soyut (abstrakt) kavramı yer almaktadır. Abstrakt ise burada olan ve şimdi tezahür eden olgulardan soyutlanan ve bir kavram içine yerleştirilen tespitlerdir. Hegel felsefesinde ise bu kavramlar benim dediklerimin tam zıddı anlamlara gelmektedir. İşte burada felsefi terminolojinin günlük dilden ne kadar uzaklaşabileceğini görüyorsunuz. Hegel somut (konkret) kavramını kullanırken garip bir şekilde bu kelimenin filolojik asli anlamına - concrescere, concretum, içiçe kaynaşmış, yani ayrık'ın zıddı - istinat etmektedir. Konkret (somut) Hegel'de bütün demektir. Buna mukabil tek olan, yalnız olan şey ise soyuttur. Yani bizim alışıldık üzre somut (konkret) dediğimiz şeyler yani burada şimdi karşımızda tek başına ve etrafa dağılmış olarak yer alan şeyler Hegel'de soyut (abstrakt) demektir. Diğer taraftan bütün ise, yani içinde tüm unsurları iç içe kaynaşan ve birbirleriyle irtibat içinde bulunan ve kendi içindeki yapılarla bir bütün oluşturan şey Hegel'e göre somut (konkret) ifadesini taşımayı hak etmektedir. Somut lafzı Hegel'de tıpkı günlük lisanda olduğu gibi müspet (pozitif) bir anlam çağrıştırmakta buna mukabil soyut (abstrakt) lafzı ise menfi (negatif) anlama gelmektedir. Buna göre soyut bilgi nesnesi olmayan nesnesi ile birliktelik arz etmeyen bir bilgidir. Hegel somut bilgiyi birbirinden kopuk ve münferit çalışmaların değil felsefenin bütününce elde edilmiş bilgi olarak görmekte ve bunu "anların ahenkli birleşimi" olarak söylemektedir. Hegel felsefesi gerçeğin sadece tümel kavramda bulunabileceğine, ve münferit hükümlerin gerçeği hiçbir şekilde kapsayamadığına inanmaktadır. Bu yüzden Hegel felsefesinde somut kavramı gerçekle örtüşmektedir. Hegel'de şu tarz ifadeler yer almaktadır: "Gerçek somuttur." Gördüğünüz gibi felsefenin kendi terminolojisi içinde yaptığı seyir aynı zamanda konuşulan günlük dile karşı da bir eleştiri taşımaktadır. ³ Kripto yunancada gizli demektir. |
||