|
||
| Neşe Düzel'in Avni Özgürel'le yaptığı 27.10.2003 tarihli söyleşi Siz, Abdullah Öcalan'ı MİT'e bağlı birşirkette çalışırken görmüşsünüz okuduğuma göre.Doğru mu bu, gördünüz mü gerçekten? Benim gençliğim milliyetçi derneklerde geçti. 1965'te üniversite öğrencisiyken Türk Ocakları'ndan ayrılıp İkinci Kuvayı Milliye diye kendi derneğimizi kurduk. Biraz MHP'ye, biraz Adalet Partisi'ndeki sağ milliyetçi kanada yakın bir öğrenci hareketiydi bu. Ayrıldığımız Türk Ocakları ise daha entelektüeldi, sokak kavgasını onunla sürdüremezdik. O dönemde Türkiye'de, özellikle gençlik arasında sol hareket gelişiyordu. Devlet de sağda, 'milliyetçi' diye isimlendirdiği gençlerin örgütlenmesini yüreklendiriyordu. Komünizme karşı bazı materyeller geliyordu ve biz de bunları dağıtıyorduk. Bu yayınların size devletten geldiğini biliyor muydunuz? Tabii. Bu yayınları veren kuruluşlardan biri de Refik Korkut'un Fikir Ajansı'ydı. Bu tür neşriyatı dağıtmak için kurulmuştu. Ankara'da İzmir Caddesi'nde bir binanın bodrum katındaydı. Siz oraya niye gidiyordunuz ? Hem dağıtacağımız neşriyatı almaya gidiyorduk, hem de bildirilerimizin çoğaltma işini orada yapıyorduk. Bizim yaşlarda bir genç vardı. Ajansa gittiğimde onu orada görüyordum. 1966, 1967 yıllarında ajansta gördüğüm o genç, hayal meyal hafızamda kalmış. Yıllar içinde Abdullah Öcalan'ın resimlerini medyada gördüm ama insanlar yaşla birlikte değişiyor tabii. Ancak 1993'te Öcalan'la yüz yüze geldiğimizde bende birtakım çağrışımlar oldu. Bu yerin MİT'e ait bir yer olduğunu nereden biliyorsunuz? Biliyoruz. O dönem sadece bu ajanstan değil, başka kurumlardan da bu nevi yayınları alıyorduk. Milliyetçi gençliğe her biri farklı amaçla el atmış başka kuruluşlar da oldu o dönemde. Mesela Türkiye Çiftçi Teşekkülleri Federasyonu gibi birtakım kuruluşlar kuruluyor ve bunlar komünizme karşı özel yayınlar çıkarıyordu. Daha sonra Öcalan'la, o PKK'nın başındayken karşılaştınız mı? 1993'e kadar hiç karşılaşmadım. 1993'te gazetecileri Bekaa'ya basın toplantısına davet etti. Panaroma'nın genel yayın yönetmeni olarak ben de gittim. Bizimki haftalık dergi olduğundan, basın toplantısından sonra Öcalan'la dergi için özel söyleşi de yaptım. O özel görüşme sırasında kendisine sordum. 'Ankara'da İzmir Caddesi'nde Fikir Ajansı diye bir yer vardı. Yanlış hatırlıyor olabilirim ama birden bir şey çağrıştırdı. Bende seni orada gördüm gibi bir his uyandı' dedim. Bana, 'Yoo, doğru hatırlıyorsun. Ama ben bunları bir müddet sonra açıklayacağım' dedi. Peki o ajansta bulunan biri mutlaka MİT elemanı mıdır? En azından MİT'le irtibatlıdır. Türkiye'de güvenlik birimlerinin kurduğu bir organizasyonun içine, bir insan, hangi amaçla olursa olsun gelip gidiyorsa ve onun orada oturup kalkmasına kimse ses çıkarmıyorsa, o insan ya güvenilir biridir ya da görevli biridir. Başka ne olabilir ki? Başka şey olamaz. Öcalan, eski eşi Kesire'nin babasının MİT'le ilişkisi olduğunu söylemişti. Öcalan'ı siz MİT'le irtibatlı bir büroda gördüğünüzü söylüyorsunuz. PKK'nın kuruluşunda rol alan pilot Necati'nin MİT ilişkisinden gene Öcalan söz etmişti. PKK'nın kuruluş aşamasında bu kadar çok MİT bağlantısından söz edilmesini nasıl açıklıyorsunuz? Abdullah Öcalan ideolojik formasyonu zayıf biri. Ama Türkiye'de o dönemde İbrahim Kaypakkaya diye ideolojik formasyonu çok güçlü biri de vardı. Eğer Kürt hareketi düşünce planında onun gibi radikal bir kadronun kontrolünde olsaydı, Türkiye'de çok ciddi sıkıntı yaşanırdı. Onunla mücadele etmek zorlaşırdı. Oysa Öcalan her türlü işbirliğine gelen pragmatik biri. Onun, Kürt hareketinin başında olması bizim devletin de işine geldi. Sizce devletin bazı birimleri, PKK'nın kuruluş aşamasındaki her gelişmeyi biliyor muydu? Hiç şüphesiz, biliyorlardı. Öcalan'ın en yakınındaki insanlar üzerinden biliyorlardı. Ama PKK Suriye'ye geçtikten sonra üzerlerinde bir devlet kontrolü olduğunu sanmıyorum. Eğer devlet PKK'nın kuruluşunun her aşamasından haberdar idiyse, niye devlet bu örgütü kontrol edemedi ve bütün bu süreçte 40 bin insanımız öldü? Bence kontrol etmek istemediler. Çünkü Güneydoğu bir sektör olmuştu. Eğer PKK hareketi, sana sınırsız örtülü ödenek kullanma ve para dağıtma imkânını veriyorsa... Bazı insanlara da, dehşet estirme gücünü sağlıyorsa... Ki bazı Jitem mensupları ne asker, ne de polisti. Bazıları Yeşil gibi hüdanabit adamlardı. Bu timlerin içinde, 'Yolda bizi sollayıp geçen arabaları durdurup içindekileri öldürdük' diyen adamlar bile vardı. Bir de tabii Güneydoğu'da uyuşturucu işi de çok ciddi bir gelir kapısı haline geldiyse... Sonuçta bütün bu kirli paranın ayakta tuttuğu bazı dengeler var demektir. Güneydoğu'daki bu tablo, Türkiye'de birçok yapıyı besledi. PKK'dan ele geçirilen silahlar tekrar PKK'ya satılıyordu. Hatta son dönemde PKK, Makina Kimya'nın mermilerini kullanıyordu. Bu kanalları kestiğin anda, peş peşe çok şey devriliyor tabii. Uğur Mumcu da cinayete kurban gitmeden önce, MİT-Öcalan ilişkisini açıklamaya hazırlanıyordu sanırım. Mumcu'nun elinde bu konuda geniş bilgi var mıydı sizce? Uğur'la Ankara'da evlerimiz çok yakındı. Bekaa'dan döndükten sonra Uğur'a gitmiştim. 'Öcalan'ın MİT'le irtibatlı olabileceğini öteden beri yazıyorsun, bende de böyle bir bilgi var, bunu da bil' dedim. Uğur'daki bilgi, Öcalan'ın iki bağlantısına ilişkindi. Biri Kesire'nin ailesiyle alakalıydı. Eski eşinin ailesinin MİT'le ilişkisini Öcalan da kabul etmişti. Diğeri, Öcalan'ı Ankara'dan Diyarbakır'a götüren pilot Necati'nin MİT ilişkisiydi. Ki bu ilişkiyi Öcalan da daha sonra açıkladı. Hatta Uğur'un öldürülmesinden sonra bir söyleşisinde Öcalan, MİT'in parasıyla devlet aleyhine bir eylem hazırlanmasını komik bulduğunu bile anlatmıştı. 'Düşünün' demişti, 'Onların parasıyla, onlara karşı PKK hareketi... Adamların parasıyla, adamların elemanlarıyla yaptığım politikaya bakın...' Peki Mumcu'nun öldürülmesi, bu ilişkiyi açıklamaya hazırlanmasıyla ilgili olabilir mi? Hayır. Uğur'a yönelik suikastın arka planına, sadece Öcalan'ın MİT'le ilişkisi diye bakılmamalı. Bu öyle çok da delilleri bulunabilir bir şey değil çünkü. Bizim orada yapacağımız, o insanların kimlikleri, kişilikleri üzerine dikkat çekmekten ibarettir sadece. Uğur'un derin devletin öfkesini üzerine çekmesinin ve öldürülmesinin altında bence iki şey yatıyor. Ağca olayı ve Behçet Cantürk olayı. Uğur bu iki cinayetin arkasındaki devlet bağlantılarının farkına vardı. Gerçi 'derin devlet' denilen şey şimdilerde çözüldü ama, Uğur o dönemde derin devletin kodları üzerine kafa yormaya başlamıştı. Türkiye'de derin devletin artık zayıfladığını mı düşünüyorsunuz? Derin devlet MİT veya Özel Harp Dairesi'den ibaret değildir. Derin devlet bir trendir, kompartımanları vardır. Bunun içinde hukukçusu, üniversite öğretim üyesi, gazetecisi, işadamı, mafyası ve tetikçisi var. Karar mekanizması nasıl çalışıyor derseniz... Bileşik kaplarda olduğu gibi, bir tanesinden bir şey basıldığı vakit, hepsi otomatik olarak aynı ayar noktasına geliyorlar. Hepsi de ani bir refleksle birbirleriyle dayanışma içine giriyorlar. Mesela Abdullah Çatlı uyuşturucu iddiasıyla Fransa'da yakalandığında, avukatlık işi için hapishanede ilk kimi aradı biliyor musunuz? 12 Mart döneminin sol liderlerinden Sarp Kuray'ı. Ne demek istiyorsunuz? Söylemek istediğim şu. Derin devletin sol unsurları da, sağ unsurları da var. Yapının bütün unsurları bütünleşmiş. Yani o sağcı, ben solcuyum. Ya da ben sağcıyım, o Kürtçü diye bir ayrım yok. Bu devasa yapı Türkiye'de operatif eylemler yaptı. Bu operasyonlar, Susurluk ve sonrasında iç çatışmalara sebep oldu. Çünkü biri konuştu, diğeri kendini kurtarma derdine düştü derken, bu yapıda çözülme oldu. Bakınız, o dönemin kimi önemli gazetecileri şimdi önemsiz oldu. Kimi önemli işadamları şimdi ya battı, ya önemini yitirdi. Kimi önemli polisleri şimdi ya yaşamıyor ya da bir kenara itildi. Bu yapının çözülmesinde bir de tabii Türkiye'nin Batı dünyasıyla entegrasyon sürecine girmesi de rol oynadı. Türkiye bugün ciddi bir değişim içinde. Gerçi derin devletteki irtibatların tortuları hâlâ yaşanıyor, adam askerden emekli oluyor, gidiyor bir mafya babasına danışmanlık yapıyor ama... Gene de derin devletin bu kısmı beş yıldır sıkıntıda. Kendi işlerine gelen eylemleri yapamıyorlar. Uğur Mumcu, Abdi İpekçi'yi öldüren, Papa'ya suikast yapan Ağca'nın arkasında Bulgar mafyasının ve devletinin olduğunu söyledi hep. Mumcu, Ağca'nın Türkiye'de devletle irtibatını düşünmekte neden bu kadar geç kaldı? Uğur esasında devletperest biridir. Devleti sorgularken çok hassastır. Bu yapının devlete zarar verilmeden arınmasını istiyordu. Ama ben biliyorum ki, o, Ağca'nın ve Cantürk'ün arkasındaki bağlantıları yazmaya hazırlanıyordu. Elinde bilgiler vardı. Uyuşturucu tüccarı Cantürk'ün arka planında mutlaka devletin içinde bir yapılanma vardı. Ama iş öyle çığrından çıkmıştı ki, devlet Çatlı ve Cantürk gibi adamlar üzerindeki kontrolünü kaybetmişti. Ben şunu biliyorum. Cantürk'ün öldüğü haberi ulaştığında, 'Senin bu işten bilgin var mı, bu işi senin adamların mı yaptı' filan diye sormaksızın, Mehmet Ağar'ın Emniyet genel müdürü olarak, MGK'da alnından öpülüp tebrik edildiğini biliyorum. Öcalan'ı, MİT'le irtibatlı yerde gördüğünüzü ilk kime söylediniz? Uğur'a söyledim. Ama onun, Fikir Ajansı'nın arka planını ortaya çıkarabildiğini sanmıyorum. Çünkü Uğur'un sadece o dönemdeki MİT mensuplarıyla münasebeti vardı. Bütün çabasına rağmen, mesela bu organizasyonları bilen 1970'lerin MİT Müsteşarı Fuat Doğu'yla görüşememişti. Bir de Uğur kitaplarında analitik değildir. 'Savcı iddianamesi gibi yazıyorsun' dediğimde, 'Ben mümkün olduğu kadar çok materyel aktarıyorum. Bunların bir kısmını nereye yerleştireceğimi, ne anlama geldiğini ben de bilmiyorum. Ama bir gün bu isimler gündeme geldiğinde, insanlar o isimlerin bağlantılarını hiç olmazsa benim kitaplarımda bulur ve puzzle çözülebilir' demişti. Peki bazılarını bilmediği bütün bu isimler ve bilgiler Uğur Mumcu'ya nereden geliyordu? MİT mensuplarından, bazen MİT'te çalışmış ve tekrar Genelkurmay'a dönmüş subaylardan, onların bağlantılarından geliyordu. Veya emekli olmuş MİT mensuplarından da geliyordu. Başka yerden gelmesi mümkün değil. Öcalan'ı bir MİT bürosunda gördüğünüzü söylerken, bu sözlerinizin Öcalan'ı küçük düşürmek için hazırlanmış bir psikolojik savaş oyunu olarak değerlendirilebileceğini hiç düşündünüz mü? Türk devletinin şu anda Öcalan'ı küçük düşürmek işine gelmiyor. Aksine Kürt hareketinin Öcalan'ın kontrolünden çıkması Türkiye için sıkıntı doğurur. Ben de bu kanaatteyim. Devlet açısından rasyonel bakıldığında, Türkiye ile işbirliği halindeki bir Öcalan, Türkiye ile pazarlık masasındaki bir başka liderden çok daha avantajlıdır. Öcalan'ın kendisi de pazarlıklara açık olduğunu söylüyor. 'Lüzumundan fazla Kürtçülük yapmak istemiyorum. Dozunu düşüreceğim bu Kürt milliyetçiliğinin' diyor. Böyle pragmatik biriyle işi götürmek devletin işine geliyor olabilir. Geçmişte işine geldi. Ayrıca Öcalan, Güneydoğu'daki rant organizasyonunu yapanların da işine gelmiş olabilir. 1993'teki söyleşimizde, 'Güneydoğu meselesi, Kürt meselesi bir rant, bir para işine dönüştü mü?' diye sordum. Ne dedi? 'Evet' dedi, 'Bu kolay kolay bitmez.' Hatta sohbetimizde daha ötesini söyledi. 'Bu işi ben bitireyim desem, beni bitirirler. Türkiye tarafında en yüksekte buna karar verecek emir noktasındaki insan bu işi bitireyim dese, bitirtmezler, onu bitirirler' dedi. Sizin Öcalan'ı MİT bürosunda gördüğünüzü açıklamanızdan sonra Öcalan'dan ya da PKK/KADEK yönetiminden bu konuda bir açıklama ya da yalanlama oldu mu? Hayır. MİT'ten de bir şey gelmedi, Zaten ben bunu daha önce de açıkladım. Öcalan-MİT ilişkisi bağlamında Radikal'de üç yazı yazdım. Eğer Öcalan MİT görevlisi ise, hangi amaçla PKK'yı kurdu? Öcalan MİT görevlisi değil. Ama bir irtibat bir şekilde var. Eğer MİT'le irtibatlı biriyse hangi amaçla PKK'yı kurdu peki? 12 Mart'taki solcu subaylar örgütlenmesi de devletle irtibatlıydı. Halbuki bir darbe çekirdeğiydi orası. Ben 12 Eylül'de Mamak'ta yargılanan önemli birini, seneler sonra Özel Tim'in danışmanı olarak gördüm. Mesela şu da seneler sonra ortaya çıktı ki, bir sol örgütün, PKK değil bu.. Bu sol örgütün yönetim kadrosu yani merkez karar kurulunun tamamı, Emniyet istihbaratı tarafından tayin edilmişti. Böylece o elemandan hem o grupla ilgili bilgi alabilirsin, hem de o kişi üzerinden o grubu etkileyebilirsin. Ama belli noktadan sonra ipleri elinde tutamayabilirsin. Problem de bu noktada kopuyor zaten. MİT'in, Jitem'in, Emniyet'in irtibat kurduğu insanların önemli kısmı sonradan kontrolden çıktı. Çatlı ve Ağca böyledir. Öcalan da belki bunlardan bir tanesidir. Bilemezsiniz... Kontrol edeceklerini zannetmişlerdir, ama hiçbirini kontrol edememişlerdir. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=93410 |
||
|
||
| çok ilginç ve tutarlı bir yazı. teşekkürler. |
||
|
||
| Erdoğan'ın derin devlet tanımı.. Devlet yönetiminde olan birinden duymak çok ilginç geldi bana: Tabii bana soruluyor, (derin devlet var mı?) Şu anda yine söylüyorum var. İstiyorlar ki varsa çıkar meydana... O kadar kolaysa bugüne kadar siz çıkarsaydınız. Sizin döneminizde yok muydu? Derin devlet sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin değil, bütün dünyanın sorunu. Osmanlı’da da vardı, bugün de var. Ama bunu inkar etmenin anlamı yok, bu var. Bununla mücadelede neredesin, onu ortaya koy. (Peki derin devlet nedir, nasıl tanımlıyorsun?) derseniz, ben diyorum ki bir kısım kamu görevlilerinin kendince kutsal saydığı değerler için hukukun dışına çıkmak suretiyle adeta bir çeteleşme haline girmesi, derin devletin ta kendisidir. Yapılan şudur, bakıyorsunuz ki ilginç yerlerden ilginç bağlantılar çıkıyor. Yakalanıyor, sağına, soluna birer tane kamu görevlisi giriyor, ondan sonra da ‘saçın çirkin, saçını düzelt’ bu ne sululuktur, bu ne gayri ciddiliktir. Kamuda göreviniz olacak, sen bu işi bu noktaya taşıyacaksın, ondan sonra da medyada benim kutlu bayrağımı, kutsal bayrağımı eline tutuşturmak suretiyle bunun yayınını yapacaksın. http://www.ntvmsnbc.com/news/398984.asp |
||
|
||
zeki başbakanımız bizim
|
||
|
||
| Yiğidi öldür, hakkını yeme... Kabul etmeliyiz ki; birçok konuda eleştirdiğimiz R. T. Erdoğan, tarihimizdeki çoğu siyasetçiye göre sıradışı. Bırakın başbakan olanları kaç siyasetçi çıkıp çeteleşmelerden, bürokrasinin işleri engellediğinden ve en önemlisi "derin devlet"ten söz edebilir? Şimdiye kadar hangi devlet adamımız "pozitif milliyetçilik" kavramını ağzına almıştır? Yaptığı çıkışlar ilginç olduğu kadar cesurca da. Bazı konuşmalarını seçim yatırımı olarak değerlendirsek de tepki alma ve dolayısıyla yıpratılma olasılığı da çok yüksek. Bu nedenle de aynı zamanda takdir edilesi buluyorum çıkışlarını. |
||
|
||
zaten milliyetçiler şu aralar onu milliyetçi düşmanı ilan ediyorlar ![]() türkiyeyi satıyor laflarından filan hiç bahsetmiyorum.. valla bir sonraki hedef kim diye soruyorduk ya.. erdoğan olabilir mi dersiniz ?? |
||
|
||
| heh heh, sevgili başbakanımız devlet kavramının içeriğini türkiye okullarında öğrenemediğinden "derin devlet" diye bir şeyin olmadığını da bilemiyor. bilmiyor demiyorum, bilemiyor diyorum, özellikle diyorum, isteyerek diyorum... evet, derin devlet yoktur, yufka devlet vardır! ne demek şimdi bu? devlet kavramı, özü gereği derindir ve kendisine yönelen tehditleri bertaraf edecek kudreti bu özün içinde barındırır. bu anlamıyla devlet, garip bir biçimde kendi koyduğu kurallara uymak zorunluluğu olmayan yeğane olgu olarak ortaya çıkar ve sivrilir. kendi koyduğu kurallara uyma zorunluluğu yoktur; çünkü bu kurallar zaten kendisi için konulmamıştır. esasen; kendisinin bu kuralları uyabileceği şekilde değiştirme kudreti de bulunmaktadır ama bu kudreti kullanmak iki açıdan zararlı ve gereksizdir. birincisi, bu bir zaman kaybıdır ki, devletin kendisini koruması bazan bu zaman kaybına tahammül edemeyebilir. kaldı ki, aptal yurttaşları düşünerek zaman kaybına tahammül etmek de "ulu ve yüce devlet"in itibarına yakışmaz! ikincisi ise bu kuralları sürekli değiştirmek "aptal yurttaş kütlesi"nde ciddi psişik reaksiyonlara yol açabilir. bu reaksiyonların sonuçları olarak "yurttaş kütlesi"; bönlük, gözlerde kararma, uyurgezerlik, mide bulantısı, uykusuzluk ya da çok uyuma, baş dönmesi gibi yan etkilere maruz kalabilir. bu nedenle devletin bu kuralları zamana göre ve sürekli değiştirmek yerine, zaten uymak zorunda olmadığı kurallara aykırı olarak derinden hareket etmesi kaçınılmazdır. bu anlamıyla derin devlet sözü, bir aklama aracıdır ki, "aptal olmayan yurttaş kütlesi" için kabul edilemez! bu biçimde kullanılan derin devlet kavramı, devletin bizzat kendisinde bulunan baskıcı ve faşist yüzü ve dahi kanun tanımazlığı gizlemek için uydurulmuş bir kılıftan başka bir şey değildir. sevgili başbakanım; derin devlet yoktur; yufka devlet vardır! maalesef siz, yufka devlet olmaktan öteye geçemeyeceksiniz! |
||
|
||
| CAN DÜNDAR MİT'in eski Yurtdışı İstihbarat Başkanı Nuri Gündeş, salı gecesi "derin devlet"i tartıştığımız NTV'deki "Neden" programında konuğumdu. İlk kez bir tartışma programına katıldı ve çok önemli açıklamalar yaptı. Açıklamaların önemini daha iyi kavramak için Gündeş'in, 23 yılını verdiği MİT'te, 12 Eylül döneminde, ASALA operasyonunu yönettiğini, Mehmet Eymür imzalı 1. MİT raporunda Dündar Kılıç ve Şükrü Balcı ile bazı illegal işlere katılmakla suçlandığını, Çiller döneminde Başbakanlık İstihbarat Müşavirliği'ne getirildiğini hatırlatalım. Gündeş lafa ASALA operasyonuyla başladı. Biliyorsunuz, ASALA'nın Türk diplomatlarını hedef aldığı dönemde MİT, yurtdışında ASALA liderlerine karşı suikastlar planlamış, aynı dönemde Marsilya'daki Ermeni anıtı bombalanmış, bu operasyona Abdullah Çatlı ekibinin de katıldığı öne sürülmüştü. Gündeş, dönemin parasıyla toplam 17 milyon liraya mal olan operasyonu şöyle anlattı: Kin ya da para için "Marsilya'da bir Ermeni abidesi yapıldı. Oranın devlet başkanı açtı orayı... Devletin ne polisinin, ne de askerinin ulaşamayacağı menzillerde savaş veren insanlar olarak bizler oralara gittik. Ben gitmedim, ama ekibim gitti. Bunu derin devlet olarak izah etmek mümkün mü? Benim oradaki vatandaşlarım milli hislerle orada bir eylem yaptılarsa bu derin devlet işi midir? "Milli hislerle" bu operasyona katılanlarda hangi "motifler" arandı? "Ya milliyetçidir, ya kin-nefret motifidir, ya maddidir. Kin- nefret motifi de izafidir, geçebilir zamanla... Onun yanında oraya gittiğin zaman faaliyet maskesi müsait olacak. Değilse kabak gibi ortaya çıkar. Türk devletinin terörist devlet sınıfına girmemesi için de itina gösterilecek." 4 kova su Gündeş'e buradaki asıl eleştirinin, devletin operasyonunda, katliam sanığı olarak Interpol'ce aranan insanların, ceplerine pasaport ve silah konularak kullanılması olduğunu hatırlattık. Onların "kendi elemanı olmadıklarını, Türklük şuuruyla kendiliğinden bu işe katıldıklarını" söyledi ve durumu şöyle izah etti: "Orada yangın var, adam 4 kova su getirmiş. '4 kova su da ben atayım' derse buna 'Atma' mı diyeceğiz? 'Sen Türkiye'de bunu yaptın, su dökme, yanarsa yansın' mı denecek? Bunun mantıkla hiçbir alakası yok. Kimi göndereceksiniz? Seni mi göndereceğim oraya kardeşim? Devlet karar vermiş hiyerarşik olarak bu yapılacak diye... Başta Cumhurbaşkanı... 6 Kasım'da referandum yapacak. O zamana kadar hep böyle nutuklarla geçiyor günler. Eğer bu mücadeleyi derin devlet mücadelesi sayarsanız biz de sayalım, ama ben saymıyorum." "Abdullah meselesi" Gündeş, daha önce MHP'den, Ülkü Ocakları'ndan bazı kişilerin devlete yardımcı olduğunu, ama bunların zamanla devletten aldığı güçleri kendi emelleri için kullandıklarını, çek, senet mafyasına dönüştüklerini anlattı. Güneydoğu'daki korucu sistemine de bu nedenle karşı çıktığını söyledi: "Ya bu adamlar ellerindeki silahları satacaklardır, ya onu kendi emellerine alet edeceklerdir" dedi. Dink'in katillerinin kendilerine Çatlı'yı örnek aldıklarının hatırlatılması üzerine de "Gelelim Abdullah meselesine..." diye girdiği lafı Çakıcı örneğine getirdi. "Bir mecmuada bana Alaattin Çakıcı'yı sordular, 'Ben devlete böyle sonradan sıkıntı olacak kişilerle pek iş yapmadım' dedim. Bana mektup yazdı hapishaneden... Şimdi dinliyorsa beni yanaklarından öperim, devlete eğer hizmeti varsa... Ben onu kasıtla söylemedim. Ben de eğer böyle işlerin içinde olsam, devlete zarar verecek olsam veya benim yüzümden devlet dedikoduya uğrayacaksa benim için de aynı şey söylense sesimi çıkarmam." Çakıcı'nın mektubunda Gündeş'e "Artık sana ağabey demeyeceğim" dediğini sonradan öğrendik. Cantürk zehirledi Programda eski TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu üyesi Fikri Sağlar, Kutlu Savaş'ın "Susurluk Raporu"ndan şu cümleyi okudu: "Devlet Cantürk ile baş edememiştir. Cantürk'ün devlete biat etmesi beklenirken adı geçenin yeni bir tesis kurmak üzere hareket geçmesi üzerine Türk emniyet teşkilatı tarafından öldürülmesi kararlaştırılmış ve karar infaz edilmiştir." Gündeş bu konuda şunları söyledi: "Behçet Cantürk'ü alan benim. Erzurum'da yakaladık, aldık getirdik. Sadettin Tantan'a verdik, sorgulaması yapıldı. İlişkileri vardı, evet. Acaba ne yaptı bu adam? Ne gibi eylemler yaptı? Ne gibi zehirli maddelerle, eroinlerle benim Türk evlatlarımı zehirledi; bunlar hiç düşünülmüyor. Ama ben iç faaliyetlerde hiçbir zaman can almayı kabul etmiyorum. Devletin kanunları vardır, devlet güçlüdür, bunları yakalar, hapse atar, o zaman idam cezası vardı, idam da eder. "Ama diyelim ki Behçet Cantürk öldürülmüş. Baader-Meinhof çetesini hapishanede öldürdüler, Almanlardan bir kişi bir şey söylemedi. Bir tek yazı dahi yazmadı Alman basını... Demin söylediğim gibi, devlet bazen kendisini korur." Aptallar yapmaz Nihayet Dink suikastını sordum Gündeş'e... Şöyle dedi: "Biz de yurtdışında operasyonlar yaptık. Bir insanı oraya göndereceksiniz, cebinde 180 lira para olacak. Ondan sonra kör gözüne parmağım gidecek bir kahvede oturacak, kendisini belli edecek. Bunu aptallar yapmaz. "Bu insanlar Alperenler diye bir gruptanmış galiba... Bazı insanlar bulundukları partiyi veya Türk-İslam sentezini değişik biçimde değerlendiriyorlar. Bu değerlendirmelerin sonucunda bir grup kafadar insan, bir tane de elebaşı 'Şunu öldürelim' diye karar veriyor. Bunun arkasında çok organize bir güç aramam; benim 50 senelik tecrübemle böyle bir şey aranması doğru değil." Yakalayacağına izlesene... Gündeş, faillerin yakalanması konusundaki bazı acemiliklere de dikkat çekti: "Acemice bir olay. İstihbarat Şube Müdürü üzerine almış her şeyi... Öbür taraf, tamamen beraat etti, kendilerine göre aklandılar, ama ortada bir şey var: Mademki Ogün Samast'ın otobüse bindiğini tespit ettiler; bizim istihbarat kurallarımıza göre (yolda inme ihtimaline karşı) yanına bir adam bindirilir. "İkincisi, Samsun'a niye götürüyorsun? (Onunla) Trabzon'a git. 10-15 gün muhaberatını, konuşmalarını, irtibatlarını tespit et. Böylece 'Arkasında şu vardı, bu vardı, derin devlet vardı' gibi her şey ortadan kalkar. Ama bu istihbarat, kurallarına göre yapılmamış." Gündeş, Dink'in, bunca ihbara rağmen korunmamasını da garipsedi. Acaba yok edilsin diye mi korunmamıştı? "Vallahi dilim varmıyor ona... " dedi: "O zaman bu ihanet olur ki, onu kimseye söyleyemem. Yani 'Ölürse ölsün' der gibi, ama zannetmiyorum. Onu söyleyecek bir Türk vatandaşının olmaması lazım..." Nuri Gündeş kimdir? Eski MİT İstanbul Bölge Müdürü. Harp Okulu Mezunu. 23 yıl boyunca çalıştığı MİT'ten 1986'da, Hiram Abas'ın teşkilata geri dönmesi üzerine prensip gerekçesiyle ayrıldı. Mehmet Eymür tarafından kaleme alınan 1. MİT Raporu'nda Gündeş'in Dündar Kılıç ve İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı ile birlikte illegal bazı işlere karıştığı iddia edildi. Tansu Çiller'in başbakan olduğu dönemde Gündeş Başbakanlık İstihbarat Müsteşarlığı da yaptı. http://www.milliyet.com.tr/2007/02/08/yazar/dundar.html |
||
|
||
| İllegal devletçilik- 12-02-2007 Zaman/ Etyen Mahçupyan Derin devlet tartışmaları çok eğlenceli bir hal aldı. Deneyimli gazetecilerden biri derin devletin bulunmadığını; ama devletin karanlık bir yüzünün olduğunu söylemiş. Demek ki el yordamıyla kenarlara doğru biraz daha cesaretle gitmek gerekiyor. Aynı meşhur gazetecinin 'keşke bizde hakiki bir derin devlet olsa' diye hayıflandığından da söz ediliyor. Böyle diyerek toplumu derin devletin olmadığına inandırmak ise ne yazık ki artık pek gerçekçi değil. Çünkü herkesin gördüğü üzere binlerce faili meçhul yaşanırken kılı kıpırdamadığı gibi bizzat silahşorluk yapan, uyuşturucu mafyasını ortadan kaldırma kisvesi altında bu para akışını devletin çeperinde sistemleştiren, resmî ve zimmetli silahları illegal ağlar içinde buharlaştıran bir mekanizma mevcut ve bu mekanizma kendisini devletin parçası olarak sunuyor. Dahası devletin resmî makamlarını işgal edenlerden bir bölümü de bu yapılanmanın normal ve doğal olduğunu düşünebiliyor, hatta onu kullanmakta bir mahzur görmüyor. Nihayet illegal mekanizmanın her düzlemdeki üyeleri ile söz konusu devlet yetkililerinin siyasi ideolojisi de bire bir örtüşüyor, devletin bekası mantığını kendi menfaatleriyle bütünleştiren bir tür perde arkası koalisyonla karşı karşıya kalıyoruz. Ama asıl ilginci bu illegal devletçiliğin köklü bir geleneğinin olması... Bugünlerde yeniden yükselen ittihatçılık analizlerinin mantığı da bu; çünkü İttihat ve Terakki türü siyaset ve toplum algılamasının içten içe devlet mekanizmasında kök salmış olduğunu, her türlü reformun ve özgürlükçü açılımın bunlar tarafından engellendiğini, kamusal alanın parsellenmesine dayanan rantçı bir tahakkümün 'milli duyarlılıklar' bahane edilerek sürdürüldüğünü artık görmezden gelme olanağı yok... Derin devletin ne olup ne olmadığını tartışmak abes. Bize ne yaşatıldığının farkındayız ve bunun ardındaki koalisyona da 'derin devlet' deme hakkımız var. Çünkü bu koalisyon illegal... İllegal ilişkiler kuran, illegal işler yapan ve bunların hepsini devlete mal ederken devletin içinden de ideolojik destek alan bir ağ. Bu açıdan bakıldığında toplumun da 'derin' olduğu gerçeğinin, böylesi olayların bazı toplumsal kesimler tarafından da desteklenmesinin, şu veya bu sebeple toplum içinde suça eğilimli organize gruplaşmaların olmasının pek bir önemi yok. Bu eğilimler bir toplumun ruh sağlığını anlamak üzere önemli belirtiler olsalar da, onların varlığı devletin zaaflarını ortadan kaldırmıyor. Günümüzde bütün toplumların içinde hastalıklı, marazi yapılanmalar, saldırgan ve faşizan eğilimli gruplaşmalar söz konusu olabilmekte. Bunların varlığı toplumun tümünü zan altında bırakmaz. Ancak eğer bir toplum bu tür yapılanmaların devlet diliyle ve devlet adına konuşmalarına ve eylem yapmalarına izin verirse; eğer bir devletin bazı memurları kolluk gücünü ve bağımsız olması gereken yargı mekanizmasını bu tür yapılanmaların korunması için kullanmaya meylederse, oradaki hastalık artık 'toplumsal' olmaktan çıkar. Çünkü şimdi karşımızda özellikle hastalandırılan, hasta tutulan, hasta tutuldukları ölçüde kullanılan ve hasta oldukları için 'affedilen' bir suç örgütlenmesi bulunmaktadır... Buna da verilecek en olumlu tanımlama 'derin devlet'tir. Diğer bir deyişle 'derin devlet' sözü bir nezaketi ima ediyor. Açıkça illegal nitelikte olan, demokratik bir toplum bağlamında açıkça gayri meşru bir eylem planı yürüten bu tür devletçiliğe sadece 'derin' demek, sırf yabancılara ayıp olmasın diye sürdürülebilir belki. Ama biz işin aslını görüyoruz: Bunun asıl adı illegal devletçiliktir. Ve bilinmeli ki eğer devlet kendi içindeki illegal devletçiliği beslemeye devam ederse, ortada saygınlığı olan legal bir devletin kalması da giderek mümkün olmayabilir. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=37715&ArsivSayfaNo=1 |
||
|
||
| Derin devlet, devletin üst kademesinin; MGK, TSK Komuta kademesi, MİT gibi devletin milli siyaset belgesini hazırlayan ve bunun uygulanması için gerekli tedbirlerin almasını sağlayan kurumların oluşturduğu; yasalarda yeri olmayan ancak teamül denilen alışagelinmiş kurallar çerçevesinde Devletin bekaası, milli birlik ve beraberliğin bütünlüğü için çalışmaların tümünün organize edilmesi tüm bu kurumların mutabakatı ve anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez kuralları dahilinde yapılır ki yapıcı şema bütününe literatürdeki adıdır. ‘Bir devletin, diğer bir devlete (kendi halkına değil-diğer devlete karşı) karşı yürütmüş olduğu, haber toplama ‘yıkıcı faaliyet ve sabotaj’ çalışmalarının tümüne, istihbarat faaliyetleri denir. Bazı ülkeler bunlara ilave olarak, öldürme ‘hükümet devirme gibi faaliyetleri de yaparlar. Bunlardan yıkıcı faaliyetler ve sabotaj; barışta ve savaşta, ‘içten ve dıştan’ ülke bütünlüğünü parçalamak veya başka bir rejim ‘sistem’ getirmek amacıyla, şahıslar ‘tüzel kişiler’ veya devletler tarafından yürütülen / organize edilen tüm faaliyetlerdir. Yalnız bu faaliyetler, sadece yabancı devletler tarafından uygulanmayıp, bizzat o ülkenin kendi vatandaşları (başta medya ve sivil toplum örgütleri kullanılarak) işbirlikçileri tarafından da yapılabilir. İşte bir devletin bütünlüğünü ‘bağımsızlığını’ inanç birliğini tehdit eden bu tür faaliyetleri, açık veya gizli yöntemlerle yok etmeye İstihbarata Karşı Koyma (İKK) faaliyeti denilebilir. Dünyanın bütün ülkelerinde bir derin devlet yapılanması vardır. Bu yüzden yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye'de yapmış olduğu faaliyetlerde Türk Derin Devletinin üzerine yıkılmaya çalışılmıştır.Zira iki veya daha fazla ülke resmi olarak dost hatta müttefik olarak bulunduğu bir dönemde bile, aynı ülkelerin derin devletleri savaş halinde olabilir.Unutulmamalıdır ki,derin devlet soyut bir kavramdır. |
||