SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => İslamiyet

Konu: Kuran'da Nefs nedir ?

Sayfa: [ 1 ] 2 3

24.09.2004 16:58:23
Araf Suresi;1
11 - Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.

12 - (Allah) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): "Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın."

13 - (Allah) buyurdu: "Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın."

14 - (İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver."

15 - (Allah) buyurdu: "Haydi sen süre verilmişlerdensin."

16 - "Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım."

17 - "Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın."

Yüce kitabımız Kuran-ı kerim ayetlerine bakılarak şeytanın insanın yanındamı yoksa nevsimizin diğer adının şeytan olduğumu?
 

24.09.2004 17:34:19
Alıntı

Yüce kitabımız Kuran-ı kerim ayetlerine bakılarak şeytanın insanın yanındamı yoksa nevsimizin diğer adının şeytan olduğumu?
 

O kalplere ve göğüslere sinsice vesvese verir.

Şeytan ve taraftarları sizi görmektedirler.

Şeytandan bir vesvese gelince iyice düşünün.

Şeytanlar kafirlerin üstündedirler, onları tahrik ederler.

Şeytan bana kulluk edin doğru yol budur der.

Şeytan sizi Allah’ı kullanarak aldatır.

Şeytan hep sonsuzluktan ve mülkten bastırır.

Şeytan yeryüzünü süsler ve bununla saptırır.

Şeytan gizli konuşmayı çok sever.

Saçıp savuranlar şeytanın kardeşidirler.

Şeytan yapılanları süsler.

Şeytan aldatmak için yaldızlı sözler fısıldar.

Şeytan gerçeği çarptıran günahkar ve yalancılarladır.

Şeytan ile ilgili Kurandan çıkarımlar bunlar.
Üzerinde düşünülürse anlaşılmasında belki bir yararı dokunabilir.

deniz 24.09.2004 17:38:40
şeytan insanın kötüyü tercih edebilme yetkisidir.

25.09.2004 15:32:28
Şeytan'ın insandan ayrı bir varlık olduğunu ama insan üzerinde bir güç iddia edemeyeceğini yani "şeytana uydum da oldu" bahanesiyle insanın sorumluluğunu üzerinden atamayacağını anlıyorum ben.Şeytanın insan olanlarının varlığından da şeytanın aynı zamanda ama aynı zamanda bir düşünüş,yargı,eylem,hissediş biçimi de olabileceği aklıma geliyor.Sonuçta bütün insanların madde yapısı aynı.
 

29.09.2004 13:27:49
Ben bir seytan olduguna inanmiyorum eger varsa KI bir hata yapti diyelim sonsuz bir ceza hak mi?

29.09.2004 14:32:48
Haksızlık değil çünkü kendisinin bile isteye vesile olduğu,oluşturduğu bir süreç bu.

29.09.2004 15:14:50
Benim ayetlerde dikkatinizi çekmek istediğim aslında şu idi;

Şeytan kavramı aslında insandan ayrı bir varlık olmadığını şeytanın ayetlerde de anlaşılacağı üzere ki ben böyle anlıyorum,her yaradılan insanın peşinde bir şeytanın ahir zamana kadar izinli olarak var edildiğini anlıyorum.

Yani şeytan tek başına tüm kötülüklerin arkasında değil her insanla beraber yaratılmasına izin verilmiş bir şeytanın var olduğu ve insanın özündeki ki yine ayetlerden anlaşıyor ki Allahı Tealanın nurundan üflenen insanı yoldan çıkartmak için uğraştığı anlamını çıkarıyorum.

Bu yorumum benim Hz.Peygameberin fikrimi destekleyen hadisi de var, fikrimi destekleyen hadisi şerifte Hz.Peygamberin hatrımda kalan sözeleri şöyle idi "Benimde bir şeytanım vardı fakat peygamberlik verildiğinde onuda müslüman yaptık." fakat tam metnini ve aktaranları ezberimde değil eğer bilen var ve paylaşırsa sevinirim.

Ve yorumumdan yola çıkılarak insan aslında saf iyi olduğunu kötülüklerden habersiz olduğunu ve Yüce kitabımız Kuran-ı kerimdeki tavsiyeler sayesinde ve sonrasında Hz.Peygamber efendimizin de önerilerini dikkate alarak bu şeytandan kurtulabileceğini ve o ilk hale yani üflendiği nura kavuşabileceğini düşünüyorum.

Belki de hallacı mansur bu noktaya varmıştı.

saygılarımla,

anka 19.08.2007 13:42:34
Nefis kelimesinin yalınkat kökeni olan n-f-s, her ne suretle olursa olsun havanın çıkışına delalet eder. Rüzgar için de, soluk için de geçerlidir. Teneffüs, soluğun göğüsten çıkmasına denilir. İnsanı rahatlatan rüzgara da aynı isim verilir. Hadisteki “Rüzgara sövmeyiniz, çünkü o Rahman’ın nefesindendir” ifadesindeki nefes bu türdendir.

İşte bu kökten türeyen nefis, lügatte ilkin kan manasına kullanılmış. Hayızlı kadına “nüfesâ’”, lohusalığa “nifas” denmesi bu yüzden. Kan, canlılığı temsil ettiği için, can ve hayat manasında, bunu sağlayan ve manevi hayatın kaynağı olan “ruh” ve maddi hayatın kaynağı olan “kalp” manasında kullanılmış. Nefs, semantik süreçlerden geçerek en geniş anlamını kazanmış ve nihayet “bir şeyin kendisi, zatı” anlamında kullanılmıştır.

İslam ilahiyatında bir ıstılah olarak nefis şu manaya gelir: “Kendi kendinin farkında olan zat”. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: “Ben idrakine sahip olan kendinde varlık.”

Bu ıstılahi anlam bizi şuurlu varlıkların kapısına getirip bıraktı. Demek ki, nefis bizim ilahiyatımızda “şuurlu” varlıklar hakkında kullanılıyor. Kur’an’daki kullanımları da bu çerçevededir.

Mukatil, Kur’an’da nefsi “nefs” maddesi olarak değil, çoğuluyla “enfus” başlığı altında almış. Mukatil’in yorumuna göre, Kur’an’da nefis yedi ayrı anlamda kullanılmış. Bunlar ve ayetlerden getirdiği şahitler şöyle:

1.      “Kalp” anlamına (53:23; 12:53; 50:16; 17:25).

2.      “İnsan” anlamına (5:54; 5:32)

3.      “Millet/ümmet” anlamına (4:29; 24:61)

4.      “Tür/cins” anlamına (9:128)

5.      “Can/hayat” ve “ruh” anlamına (6:93; 39:42).

6.      “Öteki, yekdiğeri” anlamına (2:85).

7.      “Yakınlık” anlamına (4:44).

Mukatil b. Süleyman’ın (öl. 150 h.) bu kelimenin Kur’an’daki kullanımıyla ilgili Kur’an’dan yaptığı çıkarımların itiraz edilecek yönleri bulunabilir. Mesela nefsin “kalp” anlamına kullanılışına getirdiği Yusuf 53. ayeti, bunlardan biri. Üstada göre ayeti şöyle anlamamız lazım: “Ben kalbimi temize çıkarmam, çünkü kalp kötülüğü emreder.”

Bu ayeti ben tercüme edecek olsam, şöyle ederim: “..Bununla ben kendimi temize çıkarıyor da değilim; çünkü, Rabbimin rahmeti(yle koruması) dışında, kuşku yok ki insan benliği, kötülüğün daniskasını işletebilir; şu da var ki Rabbim, rahmeti sınırsız bir bağışlayıcıdır.”

“Bu sözler Züleyha’ya mı Hz. Yusuf’a mı nisbet edilmeli?” ihtilafında benim tercihim birincisidir. Bu ayrı bir konu. Ayette iki kez “nefs” geçmekte, bizce bu ikisinin anlamı dahi aynı vurguyu taşımamaktadır. Birinci “nefis” doğruda doğruya “ben idrakine sahip zat”, yani kişinin “ben, kendim” derken kasdettiği “ben” iken, ikinci “nefs” bilinçaltında yer tutan şehvet, öfke, korku, hırs gibi güdüleri ifade eden “benlik/ego”dur.

Birinci “nefs” beyan ehlinin tarifine yakın iken, ikinci “nefs” irfan ehlinin tarifine yakın durmaktadır. Birinciyle ikinci bir dersek, o zaman “ben kendimi temize çıkarmam, çünkü ben kendim, kötülüğü emrederim” gibi bir anlam çıkar. Bu ise, insanın günahkar doğduğunu söyleyen kilise ilahiyatını destekler. Oysa ki insan, temiz bir fıtratla yaratılmıştır.

Yukarıdaki listede yer almayıp da Kur’an’da yer alan unsurlar da var. Mesela Kur’an’da ahiretteki insana “nefs” tabir olunur. Bu mahiyetini bilemediğimiz özel bir kullanımdır: “Ey (Rıza ile) tatmin olmuş nefis!” (89:27) ayeti buna örnek. Yine Kur’an’da “nefs” insan türünün kendisinden yaratıldığı ilk “öz” veya “töz” (Msl. 4:1). Ayrıca Kur’an’da Allah için kullanılır (Msl. 5:116). Hem insanı hem cin topluluğunu ifade için kullanılır (6:130). Fakat melekler içinhiç kullanılmaması, nefsin bilinçle bire bir alakasına yaptığımız vurguyu haklı çıkarması açısından ilginçtir.

Sanırım bir şey iyi anlaşılmıştır: Nefis Kur’an’da olsun, sözlükte olsun, gerçek bir “çok anlamlı” kelimedir ve yaklaşımların farklılığını biraz da kelimenin bu yapısı tahrik etmektedir. Bir dahaki yazıda nefsin İslam bilgi sistemleri içindeki yerine bakalım.

Evet, nefsin çok anlamlı bir kelime olduğunu, hakeza aynı şeyin Kur'an'daki kullanımlar için de söz konusu olduğunu, daha önce örneklerle göstermiştik.
Çok anlamlılık, sözlükle sınırlı kalmıyor ki! O kelimeyle yapılan kavramsallaştırmalara ve o kelimeyle inşa edilen düşünce dünyasına bir biçimde yansıyor. İşte nefis kelimesinin çok anlamlılığı da, bizim düşünce dünyamıza, "çok katmanlı" nefis teorileriyle yansıdı.
Çok katmanlı nefis kavramsallaştırması, en çok irfan bilgi sisteminde yaygınlık kazandı. Bu bilgi sistemi, Kur'an'da kullanılan ibarelerin çağrışımıyla, nefsin hallerini şöyle sıraladı:
1. Nefs-i emmâre (emreden nefis).
2. Nefs-i levvâme (kınayan nefis).
3. Nefs-i mülhime (ilham eden nefis).
4. Nefs-i mutmaine (tatmin olan nefis).
5. Nefs-i raziyye (razı olan nefis).
6. Nefis-i merziyye (razı olunan nefis).
7. Nefs-i safiye (arınmış nefis).
Biri çıkar da bu kavramsallaştırmanın Kur'an'la bire bir örtüşmediğini söylerse, ona hayır denilemez. Zira Kur'an'da bu ifadeler kavram olarak yer almazlar. Mesela nefs-i emmâre kavramsallaştırması, Kur'an'daki "inne'n-nefse le-emmaratun bi's-sui" (12: 53) ibaresinden ilhamla kotarılmıştır. Fakat ayette nefis bir "ıstılah" olarak kullanılmamıştır. İrfan ekolünün bu kavramsallaştırmasında, "nefis" sıradan bir kelime değil, bu okulun üzerine koskoca tezler yüklediği bir "ıstılah"tır. O bu anlamıyla artık bir tasavvuf terimidir. "Kur'ânî anlamıyla hiçbir alakası yoktur" denilemez, fakat "Bu kavramsallaştırma Kur'an'a aittir" de denilemez.
Hiç şüphe yoktur ki, bir tasavvuf ıstılahı olarak "nefs" kelimesi kavramsallaştırılırken, kadim inanç sistemlerindeki "nefs" teorilerinden birçok şey alınmıştır. İrfan ekolündeki nefs tasavvuru, tıpkı "dört unsur" (anasır-ı erbaa) tasavvurunda olduğu gibi, İslâm irfanının saf ürünü değildir. Bu da ayrı bir konu.
Fakat bu tasnifin bize vereceği çok önemli bir şey var: Nefsin tıpkı sözlük anlamı gibi, mahiyeti de tek ve değişmez değildir. Halden hale giren "ben"dir. Tam burada nefsin "kalp" karşılığı yerine oturuyor. Çünkü kalbin anlamı da bu: "İnkılab eden, bir kararda durmayan, halden hale giren." Hatırlayalım Efendimizin "Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl!" duasını.
Bu neyi gösteriyor: Nefsin etkilenen tabiatını. Aslında kalbe "kalp" denmesi mecazdır. Çünkü "kalp" maddi bedenin hayat merkezidir ve bastığı kanla bu hayatı tüm hücrelere iletir. Göz bu sayede görür, dil bu sayede söyler, kulak bu sayede işitir. Tıpkı bunun gibi, bir de manevi bedenin merkezi olan kalp vardır. Onu "akl-ı selim" bağı ile imandan yana bağlarsanız, oradan aldığı ışığı manevi göze, kulağa, dile, dudağa, ele, ayağa yansıtır. Eğer onu akıl adlı bağ ile şeytandan yana bağlarsanız, karanlıkta kalır: Sahibi sağır, dilsiz ve kör olur. Bu benzetmemizde "bağ" anlamına gelen aklın da "araç" makamında durduğu ortaya çıktı. Bir kararda durmayanı, sürekli devineni, halden hale geçen nefsi bağlayan bağ.
Bilinçli yapılan her hareket "nefsin" eylemidir. Bu eylemi bilinç belirlemez, aksine bilinci etkileyen odak belirler. Bu ya bilinçaltıdır, ya bilinçüstüdür. Bilinçüstü bilinci iman ile etkiler. Bu imanın tahkiki arttıkça, bilinç bilinçaltına karşı bağımsızlaşır ve güçlenir. Güdüleri iyi terbiye edilmiş bir yarış atı gibi kullanan usta bir süvari olur. Eğer bilinci etkileyen bilinçaltı ise, bilinç karanlığa odaklanmıştır. Çünkü içgüdüler bilinci esir alır. Şehvet, korku, öfke birer nimettir. Bu atla süvarinin yer değiştirdiği anlamına gelir. Bilincin amiri haline gelen içgüdüler, bilincin şeytanı olmuş demektir. Kur'an'ın ifadesiyle artık o "ben", ayartıcı benlik şeytanının uydusu haline gelir (43: 36).
Modern psikoloji işin içine işte bu noktada girer. Freud'un bilinçaltını putlaştıran "libido"su, tam bir emreden nefistir. Freud, nefs-i emarenin avukatlığını yapar. Ona karşılık Jung, bilinçüstünü savunur. Jung'un Dört Arketip'te yaptığı "Kehf suresi tefsiri", aslında içgüdülere karşı bilincin ve bilinçüstünün bir savunmasıdır.

Şimdiye kadar yazılanlardan şu sonuçları çıkarabiliriz:
1. Nefis "kendi kendinin farkında olan, ben idrakine sahip şuurlu zat"tır.
2. Nefis dilde ve vahiyde çok anlamlı bir kelime olarak kullanılmıştır.
3. Buna bağlı olarak, İslâm bilgi sistemlerinin nefis telakkileri farklılık arz eder ve bu telakkilerin tümünün ortak paydası da değişken ve halden hale giren bir nefis tanımıdır.
4. Nefis sahibi varlıklar bilinçli varlıklardır, nefis bilinçle ilgilidir.
5. Bilinç nereye yönelirse, nefis aynasında o görünür. İmana yönelirse Rahman, inkâra yönelirse Şeytan görünür.
Bu özet ışığında, "nefis terbiyesi" kavramı nasıl anlaşılmalıdır?
Öncelikle "nefis terbiyesinden" söz etmek, elbette maddi insandan değil "manevi insandan" söz etmektir. Ne var ki, insanda yer alan manevi fakültelerden sadece birinin terbiyesinden değil, top yekun "insan terbiyesinden" söz etmektir. Çünkü nefis "ben"e ait her bir fakülteyi kapsar.
Bu anlamda nefis terbiyesi, nefsin bilinçle "olmazsa olmaz" ilişkisinden dolayı, akıl terbiyesidir. Kur'an aklı kalbin bir faaliyeti olarak alır ve "akleden kalp" ifadesini kullanır. Buradaki kalp de "kan pompası" değil, Kaf 37'nin de açıkça ifade ettiği gibi, tabir caizse manevi bedene başkent olan manevi kalptir. Efendimiz, "kalp" kelimesini manevi kalbin yerine istiare yaparak kullandığı o meşhur hadislerinde, "Bedende bir et parçası vardır ki, o bozulursa bütün beden bozulur, o düzelirse bütün beden düzelir" buyurur.
Madem "akleden kalbe" manevi bedenin başkenti dedik, şöyle bir benzetme yapabiliriz: İnsan ülkesinin başkenti olan kalp kimin iktidarındaysa, bu ülkenin taşrasını oluşturan göz kulak, dil dudak, el ayak hep o başkente bağlı olarak çalışır. Taşranın kalitesini merkez belirler. Başkentteki kötü yönetim bütün ülkeye yansır. Sevaplar, imanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destek, günahlar şeytanın iktidarına sağlanmış bir lojistik destektirler.
İman da, şeytan da o başkente göz diker. O başkentte imanın iktidarı, bedenin tüm taşrasına yansır. Göz hakkı görür, kulak hakkı ve hayrı işitir, dil hakkı ve hayrı söyler, el hak için kalkar, ayak istikamet üzre yürür. Yine akıl, bir kararda durmayan kalbi Allah'ın dediği istikamete bağlar.
Kalp başkentinde şeytanın iktidarı, bütün bunları tersine çevirir. Kalbi şeytana kaptırmış bir "nefs/ben/zat", şeytanın yörüngesine girmiş ve onun uydusu olmuştur: "Kim O Sonsuz Rahmet Sahibi'nin vahyine karşı kör davranırsa, onun şeytanı (olmuş) bir türün yörüngesine sokarız da, kendisi onun uydusu haline gelir." (43: 36).
"Nefis terbiyesi" adı altında, "terbiyeli şiş kebap", "terbiyeli köfte", "terbiyeli dolma" türü, kışkırtılarak azmanlaşmış bir nefis elde etmek istemiyorsak, bu terbiyenin kurallarını, âlemlerin terbiyecisi olan Rabbu'l-'Alemîn'den sormak zorundayız. Hiç, "yaratan bilmez mi"? Nefsi o yarattı. Yarattığının en güzel nasıl terbiye edileceğini de, o bilir. Yukarıdaki ayet işte bu gerçeği, vahyin merkezinde yer almadığı bir terbiye sürecinin, bırakın terbiye etmeyi, şeytana uydu yetiştirmekle sonuçlanacağını söylüyor.
"Terbiye" etmek, bu kalıbın dildeki özelliği gereği, "bir şeyi basit halinden alıp, aşama aşama potansiyel olarak barındırdığı kemaline doğru yüceltmektir". Burada terbiyesinden söz edilen insandır. İnsan terbiyesinden söz etmek için, insanı tanımak gerek. Kişinin kendi terbiyesinden söz edebilmesi için de, kendini bilmesi, tanıması gerek.
Nefis terbiyesinden söz ederken yine istiareye başvurmak zorundayız: Çift kutupluluk mahlukatın yasasıdır. İnsan benliği de bu yasaya tabidir. Yaratıcı yasası gereği, insanın içine bir pozitif, bir de negatif kutup koymuştur. Biri faz, biri nötr. Biri ışık hattını, diğeri toprak hattını temsil eder. Bu kutuplar, suladıkça gelişme potansiyeli taşır. Kişi hangisini sularsa, oradaki tohum büyüyüp serpilir. Negatif kutbu sulayan, sonunda Cehennem ağacı olan "Zakkum"unu büyütür, pozitif kutbu sulayan Cennet ağacı olan "Tuba"sını büyütür. Tercih insanındır; irade var olduğu sürece mazeret yoktur.
En garantili terbiye Rabb'in terbiyesidir; akıllı olan "nefs", O'nun terbiyesine baş koyar
 
 
Mustafa İslamoğlu      -    www.mustafaislamoglu.com

kmnzm 19.08.2007 13:46:31
Hiçbir vasfı olmayan şahsiyet. Ararsanız çok Mustafa İslamoğlu bulursunuz bu ülkede. Hele şu sıralarda.

Ayrıca sitesinde ki okur mektupları bölümünü okursanız durumumuzun pek vahim olduğunu anlarsınız. Yazık bizlere.

anka 19.08.2007 13:48:18
Kişileri değil fikirlerini tartışalım lütfen..

kmnzm 19.08.2007 13:51:56
http://www.mustafaislamoglu.com/ziyaretcidefteri.php

İşte Türkiye. Ama Mustafa Kemalin Türkiyesi değil burası. Bende ordan değilim.

kmnzm 19.08.2007 15:13:54
Hey gidi hey! Smiley

19.08.2007 15:25:29
güle güle  tufalya

saYgIYla...

anka 19.08.2007 17:34:56
Hicrî ikinci yüzyıldan itibaren Müslüman bilgin ve düşünürler, özellikle Yunan felsefe metinlerinin Arapçaya çevrilmesinden sonra nefs konusunda tartışmaya ve çeşitli düşünceler ileri sürmeye başladılar. Aristo felsefesinin Yeni Eflatuncular tarafından yorumlanan biçiminin ağır etkisini taşıyan bu tartışmalar sırasında nefsin mahiyeti, nitelikleri, kadim olup olmadığı, ölümden sonraki durumu gibi konularda çok sayıda düşünce ve nazariyeler ortaya çıktı.

Nefs konusuyla uğraşan bilgin ve düşünürler, insan gerçekliğinin belirlenmesinde, o zamanlar başlıca yöntem olan mantıki ihtimalleri göz önünde bulundurarak, düşüncelerini bu ihtimallerden birisine dayandırmışlardır. Buna göre, sözgelimi bir insan "düşündüm", "yaptım" dediğinde, buradaki "ben"le anlatılmak istenilen ya cisim (beden), ya cisimsel birşey (araz ya da kuvvet), ya da cisimle cisimsel olanın toplamından oluşabilir. Diğer bir seçenek de bu şeyin ne cisim, ne de cisimsel olmamasıdır. Düşüncelerini bu ihtimaller üzerine kuran Müslüman düşünürler öncelikle iki ana fırkaya ayrıldılar. Birinci fırkaya göre nefs cisim ya da cisimsel olmayan soyut bir varlıktır. İkinci fırka ise nefsin soyutluğunu kabul etmeyerek cisim ya da cisimsel bir varlık olduğunu savunmuştur.

Nefsin soyut bir varlık olmadığını savunan düşünürler, nefsin mahiyeti konusunda birbirinden farklı çeşitli görüşler öne sürmüşlerdir.
Bunların başlıcaları şöyle özetlenebilir:

1. Nefs bir atomdur. İbn el-Ravendi'nin savunduğu bu görüşe göre soyut mümkünlerin olması imkansızdır. Nefs ya da ruh, kendi özüyle varolan bir cevherdir. Bu cevher basit varlıkları kavrar. Yeri kalptir. Bu nefs insanın özünü oluşturur.

2. Nefs, bedenle birlikte onaya çıkan canlılıktır. Nazzam tarafından savunulan bu görüşe göre insan, bedenle birlikte varolan bu hayattan ibarettir. İnsanda, beden dışında birşey yoktur.

3. Nefs, beyinde güç, kalpte fiildir.

4. Nefs üç ayrı cisimden oluşan bir bileşiktir. Eski Müslüman hekimlerin savunduğu bu görüşe göre nefsi oluşturan bileşiklerden birisi buhar gibi sıcak ve latif bir cisimdir. Yeri kalptir. Hayvan bu nefsle varlık kazandığı için nefs-i hayvani ya da ruh-ı hayvani adı verilir. İkincisi, yine latif, buhar gibi bir cisimdir. Bunun yeri karaciğerdir. Buna da nefs-i tabii ya da ruh-ı tabii denir. Üçüncüsü de yine buhar gibi latif bir cisimdir. Yeri beyindir. Buna da nefs-i insani ya da ruh-ı insani adı verilir.

5. İnsanın gerçekliğini oluşturan nefs, insanın maddi bedenidir. Bazı kelamcılar bu görüşü benimsemişlerdir.

6. Nefs, kemiyet ve keyfiyet bakımından dört sıvının mutedil ölçüdeki bileşiminden oluşur. Bu görüş de eski hekimler arasında yayılmıştır.

7. Nefs, mutedil ölçüdeki kandır.

8. Nefs, mahiyet bakımından maddi bedene muhalif, ama gül suyunun gülde, zeytin yağının zeytinde yayılması gibi bedene yayılan nurani, yüce, diri ve hareketli bir cisimdir. Bu cisim ayrışmaz, değişmez, parçalanmaz. Maddi beden oluşarak kendisine yetenek kazandığı zaman bu nurani latif cisim bedene nüfuz eder, yayılır. Beden bu yayılmaya uygun olduğu sürece canlı kalır; yayılmaya engel olan bir durum belirirse, nefsin yayılması sona erer ve ölüm ortaya çıkar. Birçok büyük kelamcı bu görüşü benimsemiş,
İbn Kayyim el-Cevzî ve İmam Şarânî nefse ilişkin olarak yazdıkları müstakil eserlerde bu görüşü savunmuş,
Fahreddin er-Râzî bu görüşün güçlülüğünü belirtmiştir.

Muhakkik kelamcılarla İslâm filozofları ve mutasavvıflarının bir bölümü de nefsin soyut bir cevher olduğunu savunmuşlardır.
Bunlara göre insanın mahiyeti ne cisimdir, ne de cisimseldir.
Nefs, maddeden ayrık bir cevherdir.
Ne var ki bunlar da kendi içlerinde iki fırkaya ayrılmışlardır.
Muhakkik kelamcılara göre insan, bu nefs cevheriyle bedenin birleşmesinden oluşur.
İkinci fırkayı oluşturan filozoflarla mutasavvıflara göre ise, nefs bedene iliştiğinde onunla birleşir.
Nefs bedenin, beden de nefsin aynısı olur. Birleşmelerinden sonra ikisinin toplamı insanı oluşturur.
Ölümle bu birlik bozulur. Nefs kalır, beden ise yok olur.

Tüm İslam fırkaları nefsin kadim olmadığında, sonradan yaratıldığında görüş birliği içindedirler.
Buna karşılık nefsin bedenden önce yaratılıp yaratılmadığı konusu görüş ayrılıklarına neden olmuştur.
İslam filozofları olarak bilinen Meşşâîler, nefsin bedenden sonra, yani ceninin ana rahmindeki oluşumundan sonra yaratıldığını savunmuşlardır.
Bazı ifadeleri Gazalî'nin de bu görüşü benimsediğini göstermektedir.
Ne var ki, Gazâlînin nefsin bedenden önce yaratıldığını kabul ettiğini gösteren ifadeleri de bulunmaktadır.
Kelamcılarla mutasavvıfların büyük çoğunluğu ise nefsin bedenden önce yaratıldığını kabul etmektedir.

Nefsin mahiyeti konusundaki düşüncelerinde Yunan felsefesinin yoğun etkisinde kalan Müslüman düşünürler, özellikle Aristoteles'in izinden giderek nefsin üç türü, derecesi ya da durumu olduğunu kabul etmişlerdir. Buna göre nefs nebatî, hayvani ve insani nefs olmak üzere üçe ayrılır. Tüm bitki, hayvan ve insanlarda ortak olan nebatî nefsin üç gücü vardır.
el-Kuvvetü't-tegazziye (beslenme gücü),
el-kuvvetü't-tenmiye (büyüme gücü) ve
el-kuvvetü't-tevellüdiyye (üreme gücü) denilen bu güçler yardımıyla canlılar, varlıklarını ve türlerinin devamını sağlar.
Hayvan ve insanlarda ortak olan hayvani nefsin de kendine özgü güçleri vardır. Bunlar hareket ve algı güçleridir.
Hareket gücü, el-kuvvetül-baise (harekete geçiren güç) ve el-kuvvetül-fâile (etkin güç) olmak üzere ikiye ayrılır.
el-Kuvvetül-baise, yararlı şeyleri çeker, zararlı şeyleri defeder.
el-Kuvvetül-fâile ise çeşitli hareketleri meydana getirmek üzere sinir ve kaslara yayılmıştır; görevi, sinir ve kasları gerip gevşeterek hareketi sağlamaktır.

Algı güçleri de el-havasul-zahire (dış algı güçleri) ve el-havasul-batınıye (iç algı güçleri) olarak ikiye ayrılır.
el-Havasul-zahire beş duyudan oluşur.
el-Havasul-batınıye de
hiss-i müşterek (ortak duyu),
musavvıra (tasarlama gücü),
mütehayyile (hayal gücü),
vehim (sezgi gücü) ve
hafızadan (hatırlama gücü) meydana gelir.

Yalnız insanlara özgü olan insani nefsin de kendine özgü güçleri vardır.
Bunlar el-kuvvetül atime (bilici güç) ve
el-kuvvetül-amile (yapıcı güç) adlarını taşır.

Nefs-i natıka (düşünen, konuşan nefs) ya da nefs-i akli (akli nefs) denen insani nefs
bedenin düşünceye ait fiilleri akletmesi ve genel işleri algılaması bakımından ilk olgunluğudur.

Hemen hemen tüm kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca benimsenen bu nefs nazariyesi İslâm dünyasında gelişen
psikolojinin (ilmü'n-nefs) temellerini oluşturur. Ama bu nazariye kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca farklı biçimde ifade edilmiş,
özellikle İbn Sina, Gazalî, İbnül-Arabî ve er-Râzî gibi doktrin sahibi büyük düşünürlerce farklı biçimlerde yorumlanarak kendi sistemleri içine yerleştirilmiştir.

Kaynak:Ahmet ÖZALP

Kusursuzluk sadece Allah'a mahsusdur.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.


anka 19.08.2007 19:28:49
tufalya, dini inanışlardaki her kelimenin karşılığını bilim ve psikolojide de bulma çabası görüyorum sende.
Bu bir yere kadar yapılabilir.Kelimeler çok çok çok çok çok değerli ve önemlidir.Özellikle de Kuran'da ki kelimeler..
Sıradan rastgele kelimeler değildir.Nerede, hangi kelimeden sonra kullanıldığı, hangi takı-ekle birlikte kullanıldığı vs. vs.. bir çok açıdan incelenmesi gerekir.Psikoloji bir bilim dalı olduğu gibi tefsir, kelam, tasavvuf'da bir bilim dalıdır.Ve bu bilim dalları bir kelimenin tefsiri/yorumu için yıllarca çalışırlar, okurlar, tartışırlar.Bir ayet için binlerce sayfadan oluşan kitaplar yazarlar..
O yüzden pat diye "ego nefstir, zihin şudur vs." demek yanlış.


Sayfa: [ 1 ] 2 3