SIFIR (Arşiv Ana sayfa) => Sanat Felsefesi

Konu: Cirkinin Sanati

Sayfa: [ 1 ]

24.09.2004 14:28:14
1) Modern Us gerçekliğin erişilemez olduğunu ileri sürer ve gerçek olmayanı, yanlış olanı, göreli ve olası olanı doğrular.
(2) Modern Duygu bencil, acımasız, paranoiddir.
(3) Modern Duyarlık çirkini beğenir, güzel olandan tiksinir.

Modernist Tin Kuşkucu, Sevgisiz, ve Güzelliksizdir. Çirkinin ‘Sanatı’ 1


Güzel Sanat Uygarlığın en güvenilir göstergelerinden biridir. Daha da iyisi, gerçekte Uygarlık kavramının asıl bileşenlerinden biridir, ve İnsanlık Sevgisi ve Bilgelik Sevgisi ile birlikte Güzellik Sevgisi Uygarlığın tözünü, insanda gerçekten insan olan yanı, varoluşta anlam olan şeyi oluşturur. Evrik olarak, sanatın yozlaşması insan ruhunun barbarlaşmakta olan bir varoluş biçimine uyarlanması için bir önlemdir. Estetik bozulma evrensel değerleri yeniden-değerlendiren, böylece onların hakkından gelen, böylece bundan böyle insanı ona insan olma niteliğini kazandıran en değerli yeteneklerinde durduran bir çağın vargısıdır. Güzel Sanat insanı törel soyluluğa ve gerçekliğe ve sevgiye yükseltirken, karşı-sanat doğrudan doğruya insanı küçük düşürür. Güzelliğin kendisinden duyulan korkunun itirafıdır, ve bir korku anlatımı olarak doğallıkla nefret ve yalanla birlikte gider. Güzel Sanatın insan soyluluğuna ve büyüklüğüne anlatım verdiği düzeye dek, çirkine eğilim insan doğasında ciddi bir rahatsızlığın belirtisidir, uygarlaşmanın değil ama karşıtının, barbarlaşmanın bir göstergesidir. Bir tecimciler çoğulculuğundan, bir alış-veriş ilişkileri düzleminden daha çoğu olmayan modern yurttaş toplumunda, kübizm küçülmüş bilincin büyümüş bilinçaltının anlatımıdır. Baskıcı yüceltme bir nefret pıhtısı olan modern bilinçaltının değerleri yeniden-değerlendirme yoludur. Kendisi evrensel ve nesnel değer olarak, Güzel Sanat modern toplumun onu modern yapan mini mini bireysel gerçeklikleri ile, göreli kişisel değerleri ile, saçma sapan öznel anlamları ile bağdaşmaz. Modern toplumsal yapı içinde insanlık değerleri yalnızca olumsuz, dolaysızca eleştirel, ve çelişki yaratıcıdırlar. Açıkça tehlikelidirler. Modern varoluşu ona çok gerekli olan değersizlik ve anlamsızlığından sıyırma gözdağını verirler. Bu yüzden güzel sanat, tıpkı sevgi ve gerçeklik değerleri gibi, modern toplumda gündelik bayağılık karşısında püskürtülür — dışardan, özel bir komplonun sonucu olarak değil, ama içerden, kitlesel olarak, ve bir gevşeme olarak.. Modern toplumsal yapının iç tutarlığı gereği, ve bu usdışı bütünün sağlığı uğruna, orada klasik, romantik ve idealist herşey, insana güzellik, duygusallık ve gerçekliği anımsatan herşey püskürtülmelidir. Bu barbarlığın ortasında, Uygarlık Değerleri işlerini uygarca sürdürürler. İnsanın estetik, törel ve felsefi eğitilebilirliğini bilerek, onu tecim ve politikanın sefil yazgılarına teslim etmemede saltık olarak direterek, İdeal Ereğe doğru, çirkinliksiz, nefretsiz, ve yalansız bir dünyaya doğru, insan tininin tam açınımına doğru, İdeal Özgürlüğe doğru yürüyüşlerini sürdürürler.


Pablo Picasso
1881 Málaga (İsp.) — 1973 Mougnis (Fr.)
Güvenilir olmayan, içtenlikten yoksun, sıcaklıktan yoksun, donuk bakışlar — ustalığa doğru eğitim yerine uygulayımsal gözükaralık, değerler üzerinde deneycilik, özgünlük uğruna özgünlük dürtüsü.

Picasso Endülüs Arap uygarlığını yerle bir eden, Engizisyonun çarkından geçen, Napoleon’un önerdiği Devrimci Cumhuriyeti reddeden, aslında bir Cumhuriyet olmayı bir türlü başaramayarak kendini iç savaşlarda tüketen ve 40 yıl boyunca Faşist Franco’yu baba sayan bir ülkede, Katolik İspanya Krallığında doğdu ve büyüdü. Böyle küçültüçü geleneğin pençesinden kurtulduğu zaman her sevgisiz birey gibi kendini tüm insanlık değerlerinden soyutladı, nihilizme sarıldı. Yaşamış olduğu geriliğe, baskıcılığa, tanık olduğu şiddet varoluşuna uygarlık diyerek, uygarlıktan nefret etti. Felsefenin, sanatın, bilimin yüzyıllar boyunca yarattığı değerler birikiminin onun için anlamı yalnızca yokedilecek şeyler olmasıydı. Sanatın da bir süreklilik olduğunu, asıl adının Güzel Sanat olduğunu çok geç anladı, ve anladığı zaman da ahmaklarla birlikte oynadığı oyunu bozmayı istemedi. Kaba sabalığı, derbederliği, pisliği, duyarsızlığın kendisini ekinsel değerlere yükseltti. Picasso’da en duyarsız insanın sanata verdiği değer, en umutsuz insanın güzele duyduğu sevgi yoktu. Tam tersine, Picasso sanatı, güzel sanatı, güzelliğin kendisini yabancıladı. Paris’te ayaktakımı arasında yaşadı, normal olarak insanların yaşamaktan hiç hoşlanmayacak-ları sefillikleri, rezillikleri gördü, ve onları normalleştirdi. Sanatını (ve bütün yaşamını) bildiği bu biricik normlar üzerine biçimlendirdi. Picasso’nun ruhunun karanlık köşelerinde mayalanan yapıtları modern toplumun güzellik anıtları olan müzeleri tıka basa doldurdular. Picasso başka herşeyin yanında, çirkinin sanatını ahmaklık için dev bir ekin işleyimine çevirmeyi de başardı. Sanatı bir mal yapmada hiç kimse onun kadar başarılı olamadı. Modernist Enc. Britannica’ya göre (sağ kutuda) sanatın kavramsal doğası söz konusu olduğunda ‘felsefeci’lerin anlaştıkları biricik ilke onun el ile yapılan birşey olduğudur (üstelik Pollock’un sanat yapıtlarını üretirken ayaklarını da kullanmış olmasına karşın). Benzer olarak, felsefenin kendisi duyusal algı ile (ya da daha iyisi, kağıt-kalemle) yapılan birşey, ve sevgi içgüdü ile (ya da sinir dizgesi ile, kimyasallarla, atomlarla vb.) yapılan birşeydir.

Batılı modernist entel kendi türünde gösterdiği tüm türlülüğe karşın, hiç olmazsa çok geniş ve çok önemli bir temelde anlaşma içindedir. Görmek inanmaktır; ama ellemek daha da güvenilir bir yöntemdir. Sanat estetik ölçünlerden daha da geçerli ve sağlam bir fiziksel koşula bağlandığında, Picassolar için de sanatçı kategorisi altına bir yer açmada hiçbir iç tutarsızlık kalmaz.

Sanatın Avrupa’da yaşadığı çirkinleşme modern kitle toplumunun genel eğilimi ile tutarlıdır: Bu kapitalistik, militaristik ve teknolojik toplumda Gerçeklik ve Sevginin yanısıra Güzellik de onu tanımayan, onu yaşamayan, onu duyumsamayan bireyin varoluşundaki anlamsızlığı bozmamalıdır. Hafiflik iyidir. Modern yaşam anlam arayan, duygu arayan, güzellik arayan bir ruhun katlanabileceği birşey değildir. Kendini ona uyarlamak için, ruh kökten bir başkalaşıma uğramalıdır. Varolmanın yolu varolan ölçünlere uyum sağlamaktan, kendini çevreye uyarlamaktan, ruhu baskılamaktan, kendini yitirmekten geçer. Çünkü çevre belirleyici, altyapı dayatıcıdır. Ve özdeksel güçler olarak, onlar kendi kendilerini belirlerler. Otomatiktirler. Akademilerde ve Müzelerde, kumarhanelerin ve büroların duvarlarında ve parklarda ve bahçelerde Picassolar ile varoluş çok daha değersiz, çok daha çirkin, çok daha anlamsızdır. Ruh kendini böyle şeyleri normal kabul etmeye alıştırmalıdır. Sanat modern pazarın, modern eğlencenin, modern eğitimin yarattığı uyumlu bütüne aykırı olmamalıdır. Modern yaşam pürüzsüz bir usdışı akışı olmalıdır. Avrupa hiç kuşkusuz bir Sevgi Topluluğu değildir ve hiçbir zaman da olmamıştır. Bir öz-çıkar, bir öz-sevgi, bir öz-doyum toplumunda, insanların yapmayı en iyi bildikleri şey yarışmak, kıyasıya yarışmak, çekişmek, çatışmak, döğüşmek, tek bir sözcükle nefret etmektir. Nefret, hafifletilmiş belirişleri içinde, modern çoğulculuğun özüdür. Bir kuşku, bir güvensizlik, bir endişe varoluşunda, nefret hiç ayrımsanmadan varoluşun tüm dokularını ele geçirir. Birbirlerini seven insanlar mülkiyet ilişkilerini kabul edemezler. Birbirlerini seven insanlar birbirlerini dolandıramazlar, sömüremezler, ezemezler. Birbirlerini aç ve aptal, evsiz ve işsiz bırakamazlar, umutsuz ve çökmüş görmeye dayanamazlar. Modern toplum insandan tüm duyguyu uzaklaştırmak zorundadır. Ve Güzellik böyle bir toplumsallıkta yalnızca gereksiz değil ama rahatsız edici olur. Onun da hakkından gelinmelidir, yoksa insanlara insan olduklarını duyumsatır. Böyle bir ekinde, birkaç idealist, birkaç romantik, birkaç hümanist bütünün yüzünü değiştirmeyi başaramaz. Tam tersine, Düşmanlar olarak görülürler, ve entellektüel saldırganlığı doyurmaya hizmet ederler. Böyle sürekli ve yaygın bir duygusuzluk tininde, kübist Picasso göreli olarak geç bir fenomendir. 18’inci yüzyılın sonlarında ve 19’uncu yüzyılın başlarında yaşanan kısa bir İdealizm, Romantizm ve neo-Klasisizm döneminden sonra, Hıristiyan Kıta yeniden kendine gelerek ekinini böyle yabancı öğelerden arındırmış, gelişmekte olan modern toplum sürdürmekte olduğu işleyim devriminde ona rahatsızlık verecek estetik, törel ve ussal değerlerden tepeden tırnağa temizlenmiştir. Yerleri modern ekinin bileşenleri tarafından alınmıştır: Nihilizm, pragmatizm, liberalizm, kapitalizm, emperyalizm, militarizm, materyalizm, deizm, ve son olarak kübizm ve türevleri. Bunların tümü de birbirleri ile ilgisiz eğilimler değil ama bir ve aynı olgunun değişik yanlarını anlatan bütünleyici kavramlardır. Bir ve aynı tözün kimi zaman şu kimi zaman bu yüklemi altında görülmesini anlatırlar, bir ve aynı tözsellikte birbirlerini çiğnemeden, yoketmeten, birbirleri ile çelişmeden varolurlar. Bu Töz uygarlık kavramları ve değerleri ile, barış, sevgi, uyum, ılımlılık, ölçü, güzellik, türe, duyunç, gerçeklik ile bağdaşmaz. İdealizm, Romantizm, Klasisizm modern Batı ekininin tözüne ait kavramlar değildirler.

Picasso’yu yüz yıl kadar önceleyen Aydınlanma devimine karşın, Picasso’nun ruhu Avrupa’nın o güne dek benzeri Orta Çağlarda bile yaşanmamış bir Kararma döneminde şekillendi. İki dünya savaşına ve kentlerin üzerinde nükleer bombaların patlatılmasına, Nazi toplama kamplarına, kendi ülkesinde 1936’da başlayan iç-savaşa, anarşiye, ardından 40 yıl süren faşist Franco rejimine ve modern çağın başka her tür saçmalığına tanık olan Picasso yerleştiği Paris’te ilkin kentin tortusu ile birlikte yaşadı (mavi dönem). Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında Paris’e yerleşen Nazilere, onlar yenildikten sonra Amerikalılara resimler sattı. İlkin tutkulu bir Kralcıydı. Sonra 1944’te kendine özgü oldukça kübik nedenlerle Ortaklaşacı oldu ve Partiye katıldı.

Picasso duyguyu acı olarak, korku olarak öğrendi. Ruhu sevgi ile değil ama nefret ile yoğruldu: Köksüz, yalnız, savrulmuş, itilip kakılan bir sürgün olarak olgunlaştı. Ruhu yabancısı olduğu bir varoluşun anılarıyla yüklendi. Ve kişiliğindeki bu baskı tortusunu çirkinliğe anlatım veren sanatında yaratıcı erke olarak kullandı. Picasso türesiz bir varoluşu güzelliğin tılsımından da sıyırarak bireyin modern şimdiye uyarlanmasını kolaylaştırdı. Açıkça gelecek için bir kaygısı, bir umudu, bir ideali yoktu. Picasso’nun büyüklüğü ona kişiliğini ödünç veren çağın ve ortamın karşılık olarak ondan ne istediğini herkesten iyi anlamasında yatıyordu. Picasso bir Nefret çağında kendisi gibi insanlara yaşama içerlemeyi, güzelden tiksinmeyi öğretmek için çabaladı. 20.000’in üzerinde sanat yapıtıyla modern uygarlığı çirkinleştirmede hiç kuşkusuz umabilmeyi göze aldığından de başarılı oldu, insan ruhunu modern çağa daha kolay dayanabilmeye eğitti. Picasso zamanın tinine anlatım vermede Sartre’a, Heidegger’e, Popper’a, aslında başka her us ve ruh posasına taş çıkardı. Onların kavramları eğip bükerek, usun kendisini çarpıtarak güç bela üretmeye çalıştıkları saçmayı ve anlamsızı o çizgilerle ve yüzeylerle çok daha kolay, çok daha etkili ve sözcüğün tam anlamıyla kitlesel ölçekte başardı. Analitik olanı, soyut ve saçma olanı, ıvır zıvır olanı modern kitlenin bilincine benzersiz bir duruluk içinde iletti. Özsel olarak onunla aynı bilinçaltını paylaşıyordu. Dahası, kitle tüketimi çağında ve modern sanat için daha şimdiden küreselleşmiş bir pazar ekonomisi döneminde yaşıyordu. Modern dünya tam olarak onun nihilist karakterinin tözünden yoğrulan değer tanımaz bir dünyaydı, ve bu durum hem anamalcı hem de ortaklaşacı olan Picasso’ya onunla yarışan başka her kararsız, her acemi, her ürkek nihilist karşısında benzersiz bir üstünlük kazandırdı. Düzlem sanatını, doğru ve eğri çizgilerden, yalın renklerden, gazete kağıtlarından, başka her tür çer çöpten oluşan yapıtlarını modern kitle toplumu ile estetik iletişimin nasıl kurulacağını göstermek için başarıyla kullandı. Yapıtlarının, kendisinin çok iyi bildiği gibi, gerçekte imzasına eşlik eden karalamalar olması bile yeterliydi. Başarının gizi çirkinin ve yalanın bir bireşimini yapmaktan, ve bunu yalnızca onun dilinden anlayan insan aptallığına pazarlamayı bilmekten geçiyordu. Yaşamı boyunca Güzellik Kültü olarak gördüğü şeyden arta kalan son kalıntıları da yoketmek için çalıştı. Bu onun için bir varlık yokluk sorunuydu. Picasso savaşan, yokeden, zulmeden modern ulusların birbirlerini yaşamda sevgi ve güzellik ve gerçeklik değerlerinin yokluğundan ötürü yokettikleri bir çağda tam olarak onlara daha da çirkin, daha da yalan, daha da aptal bir dünya sunabilmek için çabalayıp durdu. Görevini tamamlayamadan ölmüş olsa da, çabalarının devinirliği modern toplum varoldukça süreklidir. ‘‘Upon what does the philosopher of art direct his attention? "Art," is the ready answer; but what is art and what distinguishes it from all other things? The theorists who have attempted to answer this question are many, and their answers differ greatly. But there is one feature that virtually all of them have in common: a work of art is a man-made thing, an artifact, as distinguished from an object in nature. A sunset may be beautiful, but it is not a work of art. A piece of driftwood may have aesthetic qualities, but it is not a work of art since it was not made by man. On the other hand, a piece of wood that has been carved to look like driftwood is not an object of nature but of art, even though the appearance of the two may be exactly the same. This distinction is being challenged in the 20th century by artists who declare that objets trouvés ("found objects") are works of art, since the artist's perception of them as such makes them so, even if the objects were not man-made and were not modified in any way (except by exhibition) from their natural state.’’ ‘‘Nevertheless, according to the simplest and widest definition, art is anything that is man-made. Within the scope of this definition, not only paintings and sculptures but also buildings, furniture, automobiles, cities, and garbage dumps are all works of art: every change that human activity has wrought upon the face of nature is art, be it good or bad, beautiful or ugly, beneficial or destructive.’’ Kendileri birer sanat yapıtı olan böyle denemeler için, bkz. Britannica.com, ‘Art’ ile ilgili girişler. ‘‘Deneyimim temelinde, okura inanca verebilirim ki, Picasso’nun ruhsal sorunları, çalışmasında anlatım buldukları düzeye dek, tam olarak hastalarımın sorunlarına andırımlıdırlar’’ :: ‘‘On the basis of my experience, I can assure the reader that Picasso's psychic problems, so far as they find expression in his work, are strictly analogous to those of my patients’’ (K. G. Jung).




Büyük Kafalar,
Mougins, 16 Mart 1969.
Tuval üzerine yağlı boya,
194.5 x 129 cm.


‘‘[Yapıtlarımı] ne denli az anladılarsa, bana o denli çok hayran oldular.’’ (Picasso)

Modern sanat müzeleri seyirci sayısını arttırabilmek için Güzel Sanat yapıtlarının yerini halka seslenen kitle yapıtları ile doldururlar. Modern felsefe kurumları aynı popülerlik kaygısıyla İdeal ve Klasik olana savaş açarlar, görgücü halk felsefeleri ile, materyalist, pozitivist, nihilist dizgelerle insanları uslarında sakatlamaya girişirler. Anlaşılmayanın Düşünsel ve Duyusal Gizi. Anlaşılmayanın normal bilinç üzerinde yarattığı etki mitolojilerin, boşinançların, gizemciliğin, büyücülüğün tözünde yatar. Aynı şaşkınlık etkisi soyutlamacı kübizmin üreticisi ve tüketicisi üzerinde de görünür. Ve aynı etki kendini bir de arı düşüncenin alanında duyumsatır, kuşkuculuğu besler, aslında ona o çelik gibi bükülmez, dikbaşlı, inakçı doğasını verir. Salt soyutluğundan ötürü, daha öte anlaşılacak hiçbir içeriğinin olmamasından ötürü anlaşılamayanın meraklandırıcı etkisi karşısında, bilginin doğasına yabancı doğal bilinç bildiğini, anladığını bir yana bırakır, bilemediğine, anlayamadığına daha yüksek bir değer ve önem vermeye yönelir. Bilinen, anlaşılan ve böylelikle kalıcı, değişmez, sağlam olan gerçeklik ile karşıtlık içinde, bilinmeyen, anlaşılamayan ve böylelikle düşünceyi uyaran belirsizlikte modernist tin için en değerli gereç, daha şimdiden bilineni, anlaşılanı değersizleştiren bir yenilik beklentisi yatar. Tasarımsal bilmeyi, anlamayı yenilgiye uğratan kendinde-şey kategorisi ile Immanuel Kant’ın kendisi anlaşılmayanın düşünce üzerinde yarattığı şaşkınlık durumuna en iyi örnektir. Böyle anlaşılmayanın yalnızca var olduğu bilinir. Daha ötesi değil çünkü bilinecek daha öte hiçbir belirlenimi yoktur. Bir soyutlamadır. Kuşkucu bilinç aşamadığı bu sınırda işin aslına, gerçeğin kendisine, saltık önemde ve değerde olana dokunduğu, ve ötede bir yasak bölgenin uzandığı sanısına sarılır. Bunda inakçıdır. Düşünemediğini, tanıtlayamadığını doğrular. Soyut kavramın içeriğini onun eytişimsel deviminde aramak yerine, kavramın içine ulaşmaya, orada ona daha şimdiden tanıdık gelen görgül tasarımlar bulup çıkarmaya çalışır.
İnsan ruhu da bir duygular evreninde kendini uyarlar, ve Picasso’nun yapıtlarına bayılanlar da benzer olarak anlam olmayan yerde anlam ararlar. Bulamasalar da, anlaşılmazın tılsımına kapılarak, derinliğin olmadığı yerde derinlere dalmaya, yüksekliğin olmadığı yerde yükseklere çıkmaya çalışırlar. Hayranlık içinde bilgiç bilgiç başlarını sallar, mini mini çıldırılar yaşarlar. Normal olarak insanlar usdışı karşısında, sağduyularını, doğal kavramlarını çaresiz bırakan içeriksizlik karşısında sorunun nesnede değil ama kendilerinde olduğunu düşünürler. Soyut sanat nesnesi ile duyarlıkları arasındaki (ya da benzer olarak soyut kendinde-şey kavramı ile usları arasındaki) uçurumu gidermenin, böyle anlaşılmaz sanatçı ya da felsefeci ile iletişim kurabilmenin biricik olanaklı yolunun anlamsız, saçma, usdışı olanı doğrulamaktan geçtiğini keşfederler. Rahatlarlar, dinginlik ve erinç bulurlar. Herkesin anladığını anlayabilmenin, herkesin beğendiğini beğenebilmenin doyumunu yaşarlar. Bu korkunç olgunun, bu kendini aldatmanın sağlam, aslında modern toplumun kendisi kadar sağlam bir zemini vardır. Modern pozitivist eğitim hemen hemen başından sonuna dek insanların özgür ve yürekli yargıda bulunma yetilerini köreltmeye ve bunun yerine verileni sorgusuzca, anlamadan, kavramadan bellemeye ayarlanmıştır. Bir tür tılsım gibi işlev görür. Anlamsızın anlamlı üzerindeki utkusu her zaman aynı tinsel değersizlikten doğar. Modern dönemde halksallaşmanın, popülerleşmenin salt kendinde, bağımsız bir eğilim olmadığı, ama ekinsel bütünün bir bileşeni olarak biçimlendiği ve parasal kaygılardan ayrılmadığı görülebilir. Modern tin tüm böyle ilgisiz görünen ekinsel öğeleri yalın bir değersizlik ortak paydası üzerinde toparlayıp birleştirir. Modern toplumda Klasik idealin gerçekleşmesini beklememeliyiz. Modern toplumun idealleri özdekseldir: Para, para, para. Modern olduğu düzeye dek, bu toplum insan ilişkilerinde duygu etmenini ortadan kaldırmak zorundadır. Duygusallık doğrudan doğruya modern ilişkiyi, değersizin değersizle ilişkisini yadsımaya götürür. Dolayısıyla yersizdir. Benzer olarak, insanların birbirleri ile yurttaşlar olarak, özel mülk iyeleri olarak, tüzel kişiler olarak ilişkide oldukları yerde insanlar kendilerini özellikle duygusallıktan, öznel beğenilerden, değerlerden uzak tutmak zorundadırlar. Yoksa birarada olamazlar. Böyle bir ekinsel ortamda, yurttaşın felsefesi kuşkucu, duygusu nefret, ve sanatı kübizm olmalıdır. Böyle insan kübizmden kurtulmaya başladığı zaman, görgül bilincinin bütün dizgesinden de kurtulmaya başlayacaktır. Kübizm modern toplumda her zaman sağ ve sağlıklıdır — tıpkı pozitivizm ve nihilizm gibi. Bu dünyadan ancak bir parçası olduğu bütünün kendisiyle birlikte ayrılacaktır.




‘‘İnsanlar tablolarımı satın almıyorlar. ... İmzamı satın alıyorlar.’’ (Picasso, ‘‘Enc. Britannica’’dan.)

 

28.09.2004 13:32:32
Sanatı salt estetikten oluşan bir kavram olarak görmek doğru değil. Sanat eserinin estetik kaygısı taşımaması anlamına gelmez tabiki bu.

Güzellik kavramının çok yönlü ele alınabilmesi ve öznel bakışa açık olabilmesi adına sanatın daha özgür olması gerekir.

Picassonun kübizmi yazıda belirtilmek istendiği gibi deneysel bir yöntemdir gerçekten. Yinede sanat aynının üzerine eklemeler yapılmayı ya da olduğu gibi kopya etmeyi taşımaktansa yeniyi hakeder...

06.01.2006 10:19:34
ama öyle... bu işin doğrusu... anarres


Sayfa: [ 1 ]